Okuma-yazmayı bilmezden gelmek, neden ve nasıl?

İstanbul Ramazan’da, hele içinde bulunduğumuz bahar ikliminde bir başka güzel. İftar ve sahur sofraları, teravihler, kitap fuarları insanların dünyalarını, ufuklarını birbirine katmaları, yoğurmaları ve zenginleştirmeleri için iyi bir vesile oluyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Okuma-yazmayı bilmezden gelmek, neden ve nasıl?
Haber Merkezi 22 Mayıs 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Okuma-yazmayı bilmezden gelmek, neden ve nasıl? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Tabi bir de İstanbul seçimlerinin tekrarlanması Ramazan sosyalliğine apayrı bir dinamizm veriyor. Nefis muhasebeleri, partinin muhasebesine, partinin muhasebesi İslam milletinin geleceği için kafa ve kalp yormalarına doğru gidiyor.

Sahada en önemli gündem İstanbul seçimleri. Bu konuda kafası ve tavrı çok net olanlar da var, karışık olanlar da var. 16 milyonluk İstanbul’da 9 milyon seçmenin oy kullandığı bir seçimde oyların birbirine bu kadar yakın çıkmış olması karşısında bir itirazın olması kadar doğal bir şey olamaz. Bunu seçim sonuçlarını kabullenmemek olarak görmek ancak aksi yönde ve aslında izandan yoksun bir propagandanın çok etkili işlediğini ve başardığını gösteriyor. O zaman hiç de makul olmayan, akla ve izana ters böyle bir propagandanın nasıl oluyor da bu kadar etkili işliyor olduğu üzerinde durmak gerekiyor. Eleştiri yapılacaksa da özeleştiri yapılacaksa da bu hat üzerinden gitmek gerekiyor.

Aksini düşünün. Oylar yine birbirine bu kadar yakın ama AK Parti önde olsun. CHP adayı itiraz etmeyecek miydi? Seçim sonuçlarını etkileyecek nitelikte hatalar tespit edildiğinde hangi güç o seçimleri iptal etmeyi engelleyebilirdi?

Ortada henüz bitmemiş bir seçim var. Çünkü itirazlar seçimin bir parçası. Dünyanın her yerinde böyle, Türkiye’de de gelmiş geçmiş bütün seçim tecrübelerinde hep böyle olmuş. ABD’de birçok eyalette oy farkı yüzde 1’in altında olduğunda yeniden sayım yapılması bir kuraldır. İstanbul’da oyların tamamının sayımı kabul edilmiş olsaydı, seçim yenilemeye belki gerek olmazdı. Bu seçimde bile itirazlar üzerine sonucu değişen yerler oldu. O zaman itiraz hakkını kullanmaktan kim niye vazgeçsin?

Sohbet esnasında biri diyor ki: “Bıraksaydık, biraz da onlar kazanmış olsundu. Ülke rahatlar, onlar da ellerini taşın altına koymuş olmanın sorumluluğunu üstlenmiş olurdu.”

Dedim, daha önce de yazdığım gibi, seçim gerçekten kesin bir şekilde böyle sonuçlanmış olursa, bizim de diyeceğimiz şey bundan başkası değil. Hatta bunun için Türkiye’nin demokrasisiyle gurur bile duymaya devam ederiz. Muhalefetin kazanma ihtimalinin bu kadar yüksek olduğu ve bu sonuçların olgunlukla kabul edildiği bir ülkedir Türkiye.

Ne var ki herkes seçime kazanmak için girer. Kimsenin seçimlerde rakipleri kazansın diye girdiği görülmüş bir şey değildir. Maça girmiş herhangi bir takımın son on dakika oyun hakkını kullanmadan karşı takıma oyunu sırf centilmenlik olsun diye bıraktığını gördünüz mü? AK Parti yöneticilerinin kendi adlarına bireysel bir cömertlik yapmaları söz konusu olabilir ama temsil ettikleri halk adına böyle bir cömertlik yapma hakkını siz nerden uyduruyorsunuz?

Üstelik oylar birbirine çok yakın ve ilk başta 29 bin olarak ilan edilmiş geçersiz oyların tekrar sayımından ancak kasıtlı olarak bir parti aleyhine olacak şekilde 16 bin oyun tespit edildiğini gördük. O oylar yerine konulduğunda fark 13 bine düşmüş. Bu kadar oyun bu şekilde yer değiştirmesini tesadüfle geçiştirmek, bunun karşısında bir kasıt aramamak mümkün değil, arayıp da bulamamak da ancak bu hırsızlığın bir parçası olmakla mümkün olabilir.

Oylar kasıtlı olarak yer değiştirmişse bunun adı hırsızlıktır. “Seçimler tekrarlanıyor, çünkü oyları çaldılar” diye başlatılan kampanyaya yavuz hırsızların velvele yapmaları alışıldık bir şey. Ancak bu velveleye bir de YSK’nın kararında “hırsızlık” veya “çalma” gibi kelimelere yer verilmemiş olmasını hırsızlığın yokluğunun ispatı gibi göstermeleri bir kurnazlık değilse artık şu fıkradaki duruma yakıştırılmayı fazlasıyla hak ediyorlar.

Başka bir vesileyle yine bu köşede benzer bir vaka için anlatmıştım, tekrarlayalım. Ancak oradaki fıkrada ismi geçen hayvanı değiştiriyoruz, çünkü o hayvan fıkrada başka bir rolde de geçse kendini o rolle özdeşleştirip alınanlar olduğunu görmüştük. Maksadımız şu Ramazan gününde kimseyi incitmek değil elbet, meramımızı hasıl etmektir.

Vaktin birinde, köyün birinin boş bulunan imam kadrosuna müracaat eden iki kişiden biri bizzat köylüler tarafından seçilecekmiş. Köyün ahalisi ilk defa başına gelmiş bu işlem için bir yöntem tespit etmeye çalışırlar. İstişareler sonucunda adayları imtihan etmeye karar verirler. Bu iş için önce bir jüri tespit edilir. Jüri adayları ilk etapta okuma-yazma imtihanına tabi tutar. Tutar tutmasına ama jürinin kendisi okuma yazma bilmemektedir. Yine de kulaklarına çalışan bir tarzı takip ederek adaylardan bir tahtaya “kedi” kelimesini yazmalarını isterler. Adaylardan biri hemen çok bilmiş müstehzi bir edayla “kedi” diye yazar. Ne beklersiniz? Okuma yazma bilmeyen köylü bir şeye benzetemez tabi. Diğerinin yazmasını isterler. O da belki bilmediğinden belki de köylüdeki zaafı hemencecik fark ettiğindendir, tahtaya kelimeyi yazmak yerine hızla ve üstünkörü bir kedi resmi çizer. Köylü resmi görür görmez “aha işte bu!” der.

YSK, bunlara kediyi daha nasıl göstersin? Açık açık demiş işte, yerinde olması gereken geçersiz oyların, oy pusulalarının, sandık seçmen listelerinin, sandık sonuç tutanağının, sayım döküm cetvelinin “yerinde bulunmadığı” tespit edilmiş. Yerinde bulunmayan şey, hele böylesi bir süreçte “çalınmış” olmaktan başka nasıl ifade edilebilir? Size bir de hırsız resmi mi çizsin okuyabilmeniz için.

Bir şey değil de durumu lehlerine çevirmek için neredeyse okuma yazmayı bile bilmezden gelecekler. İşin kötüsü bu okumaz-yazmazlık paylaşıla paylaşıla ideolojik bir kanaate dönüşüyor.

Suudi Arabistan Kralı Sayın Selman b. Abdülaziz’e açık mektup

Şu mübarek Ramazan gününde, hiçbir resmi vasıf taşımaksızın, sadece hâdimi olduğunuz iki Harem’in sahibinin fakir bir kulu olarak hitap etmek istiyorum. Malum, o Harem’in hâdimliği çok şerefli bir makamdır. Malum, bu makam iki Harem’in bakım ve onarım hizmetini üstlenmekten ibaret de değil, aynı zamanda ve daha önemlisi orayı mukaddes bilen İslâm ümmetinin bütün fertlerine karşı da sorumlu kılıyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Suudi Arabistan Kralı Sayın Selman b. Abdülaziz’e açık mektup
Haber Merkezi 20 Mayıs 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Suudi Arabistan Kralı Sayın Selman b. Abdülaziz’e açık mektup yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Haremeyn bütün Müslümanların iki mukaddes evidir ve sizler şu anda onlara hizmet makamını üstlenmekle bütün dünyada bir Müslümanın burnu kanasa kendinizi sorumlu hissetmenizi gerektiren ağır bir görev yüklüyor size. Allah’ın size bahşetmiş olduğu büyük servetler ve nimetler bu sorumluluğu en iyi şekilde yerine getirebilecek imkanları fazlasıyla vermiş bulunuyor. Uhdenizde bulunan bu servetlerle dünyanın her yanında açlık ve yokluk çekmekte olan Müslümanların durumu arasındaki trajik çelişki herkesin dikkatini çekmektedir. Sahip olduğumuz servetlerde yoksulların hakkı olduğunu Hâdimi olduğunuz Haremeyn’in sahibi buyuruyor.

Bunu geçelim, varsın Müslümanlar açlık çekmeye devam etsin, Rezzak olan Allah’tır. O, bize onlara yardım elini uzatma ve böylece arınıp yücelme fırsatı veriyor. O fırsatı değerlendiren kendini kurtarmış, kendini temizlemiş olur. Yoksa olsa da olmasa da Allah Rezzak ismiyle elbette herkesin rızkını vermektedir, fırsatı bizler kaçırmaktayız sadece.

Muhterem Hâdimu’l-Haremeyn.

Sizlere bu şekilde hitap etme sebebim, aslında bugünlerde size yaklaşmakta olan büyük bir tehlikeye karşı sizi uyarmaktır. Bu tehlike dünyanızı da ahiretinizi de büyük bir felâkete doğru sürüklemektedir. Şuna lütfen adınız gibi emin olun. Söyleyeceklerimle sadece sizin hayrınızı, selâmetinizi, saadetinizi istiyorum. Size karşı zerrece bir husumet içinde konuşmuyorum. Ama bugünlerde bizzat sizin kendi elinizle yapacağınız duyurulan şeyin size büyük bir felâket getireceği hususunda sizi uyarmayı size karşı bir kardeşlik vazifesi olarak görüyorum.

Belki Kaşıkçı meselesi yüzünden Veliaht oğlunuz benden hiç hazzetmiyordur. Beni size ve ülkenize düşman gibi göstermeye çalışıyordur. Size bütün samimiyetimle söylemek istiyorum ki, vallahi hiçbir şekilde sizin kötülüğünüzü hiçbir zaman istemedik. Kaşıkçı meselesinde adalet talep etmiş olmayı asla size kötülük olarak düşünmedik. Ortada haksızca, zalimce ve vahşice katledilmiş masum bir insan var. Kim öldürmüş ve öldürtmüşse onu bulup cezasını vermek adaletin bir gereğidir. Adaletse, ikame ettiğimizde, nefsimizin veya yakınlarımızın aleyhine bile olsa bizi ihya edecek şeydir. Allah ve Resulü bizi ihya edecek şeye davet ettiğinde, onun çağrısına neden icabet etmeyelim?

Size felâket getirecek olan şey asla bizi mutlu etmeyecektir. Biz sizden çok daha fazla üzüleceğiz, buna da emin olun.

Size felâket getirecek olan şey bugünlerde duyurulmuş olan İslâm âlimlerinin idam edilerek katledilmesidir. Âlimler, peygamberlerin vârisleridir ve her âlim bir âlemdir. Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir. Âlimin katledilmesi de bir âlemin katledilmesi gibidir. Hele İsrail Oğullarına yazılmış olan hükmü hatırlayalım: Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibi olur. O insanlığı katletmiş olan Kabil için işlediği cinayet onun felâketini getirdi ve kaybedenlerin ilki oldu.

Çok iyi biliyorsunuz ki, bir âlimi öldürmek bir peygamberi öldürmek gibidir. İsrail Oğulları kendi peygamberlerini haksız yere öldürdükleri için lanetlendi, o günden beri iki yakaları bir araya gelmedi, oradan oraya sürüldüler. Bugün de zannetmeyin ki rahatlar. Yüzyılın anlaşmasını da yapsalar bin yılın anlaşmasını da yapsalar sonları hüsrandır.

Lütfen yanlış anlamayın!

Size âlimleri affedin, öldürmeyin demiyorum. Onları öldürerek kendinize yazık etmeyin diyorum.

Selman el-Avde’yi yakından tanıma fırsatı buldum. Kitaplarını okudum, konuşmalarını takip ettim. Vallahi ona atfettiğiniz aşırılıktan eser yok onda. Sizin resmi ulemanız Afganistan’a Cihad için insanları teşvik ederken, o, “Suudi gençlerinin Afganistan’da ne işi var?” diyor ve böyle bir Cihad yolunun olmadığını söylüyordu. Sizin resmi ulemanız kadınların araba kullanmasının zinhar haram olduğunu iddia ederken, o, Müslüman kadınların Peygamber Efendimiz zamanında develere, atlara bindiğini ve araba sürmenin bundan neden ayırt edildiğini anlayamadığını söylüyordu. Yine sizin resmi ulemanız, Müslümanların gayr-ı Müslimlerle asla iyi olamayacaklarını söyleyerek bir tür nefret aşılarken, o, kendilerine düşmanlık beslemeyen gayr-ı Müslimlere iyi davranmanın, onlarla iyi geçinmenin, bir ve beraber barış içinde yaşamanın yüce Allah’ın talimatı olduğu gerçeğini öğretiyordu.

Selman el-Avde’ye aşırılık ithamı büyük bir bühtandır. Aksine o son derece makul, gençliğin ve modern insanın zihnine son derece aşina söylemiyle İslâm’ı sevdiren alabildiğine sempatik bir İslâm âlimidir.

Sayın Hadimu’l-Haremeyn!

“Size ne benim vatandaşımdan, size ne ülkemin içişlerinden” dediğinizi duyar gibiyim. Eyvallah. Başka hiçbir konuda sizin içişlerinize ne müdahil oluruz ne de karışırız. Bizi ilgilendirmez, saygı da duyarız. Lakin İslâm âlimleri meselesi sizin iç meseleniz değil. Söz konusu âlimler bütün ümmete mal olmuş, kendilerini bütün ümmete kabul ettirmiş değerlerdir. Onlar sizin teb’anız değil, tavsiyelerine kulak vereceğimiz, bize, ilimleriyle, duruşlarıyla ışık tutacak ortak hazinemizdir. Bırakınız onları idam etmeyi onların bir saat bile zindanda tutuluyor olmaları bir ömrü heder edecek bir günah olarak yeter de artar bile.

Siz ki Ahmet b. Hanbel’in mezhebindensiniz. Ona hayatında o meşhur Mihneyi yaşatanları da onun sabredişini de, neticesinde kimin kazanıp kimin kaybettiğini de çok iyi biliyorsunuz.

Muhterem Kral Hazretleri!

Resmi ulemanız sabahtan akşama Türkiye’yi Osmanlı hilâfet rüyaları görüyor olmakla ve Suudi Arabistan’a düşmanlık yapmakla suçlayıp fitne ateşine benzin döküyor. Size bütün açıklığıyla söylüyorum. Vallahi Türkiye Suudi Arabistan’ın düşmanı değildir. Türkiye’den emin olunuz. Türkiye’den size asla zarar gelmez.

Türkiye’nin İslâm dünyasının meselelerine sahip çıkışı sizi rahatsız ediyorsa, buyurun o meselelere siz sahip çıkınız, oradan doğan bir güç ve liderlik varsa sizin olsun. Vallahi böyle bir durumda Türkiye’yi sizi sadece takdir ederken görürsünüz, başka türlü değil. Ama biliniz ki Müslüman dünyanın dağ gibi meseleleri çözüm bekliyor, elbirliği edelim beraber çözelim.

Muhterem Kral Hazretleri!

Gelin şu mübarek Ramazan günü kendinize bir iyilik yapın. Zindanlarınızdaki Ahmed b. Hanbel’lere yapılan zulümleri durdurun. İnanın bu zulümler onlara bir zarar vermez. Onlar hepsi birer kahramana dönüştü bile. Siz onları idam ederseniz veya hapiste tutmaya devam ederseniz, tarihe de mal olurlar ve ruhları nesiller boyu onlara bu zulümleri yapanların peşini bırakmaz. Yapacağınız iyilik onlara değil, bizzat kendinize olacak emin olun. Böylece peygamberlerini öldüren kavimlerin lâneti sizden uzak olsun!

Allah, rızasına uygun olarak yaptığınız bütün amellerinizde sizi muvaffak etsin, uzun ömür versin!

Nasibimize düşen kitaplar

Daha önce kitap tavsiyesiyle ilgili bir prensibimden bahsetmiştim. Hiçbir zaman herkese aynı kitabı tavsiye etmem. Hangi kitabın kimde nasıl bir tesir bırakacağını kestirmeniz kolay değildir. Beni çok etkilemiş bir kitabın herkesi aynı şekilde etkilemesi kaçınılmaz değildir. Bende çok güzel etkilere yol açan bir kitabın kimleri nasıl bir onulmaz maceraya sevk edeceğini bilemezsiniz.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Nasibimize düşen kitaplar
Haber Merkezi 18 Mayıs 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Nasibimize düşen kitaplar yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Elbette okumak lazım, ancak kimin hangi kitabı okuyacağı büyük ölçüde kendi durumuyla muvafık olmalıdır. Bir gazete köşesinden herkese ilaç bir kitap tavsiyesinin sağlıklı bir yol olduğunu düşünmüyorum. Ancak okuduklarımızı paylaşmamız, okuduklarımız üzerine de düşünmemiz ve tartışmamız da düşüncenin gelişimi, derinleşmesi ve zenginleşmesi açısından kaçınılmaz bir şey.

Türkiye’de kitap üzerine yeterli bir tartışma ve paylaşım ortamı olduğunu düşünmüyorum. Oysa zannedildiğinin aksine çok iyi bir üretim var. Giderek artmış olan üniversitelerimizde sayıları hızla artan akademisyen ve araştırmacılar bana göre çok sayıda iyi eserler ortaya koyuyorlar.

Kitap okuma hızımızla mütenasip olmayan bir kitap yazma, çevirme ve yayınlama hızımız var gibi. Kitap fuarlarına uğradığınızda bu izlenimi edinebilirsiniz. Tabi bunun uluslararası karşılaştırmalı düzeyde nasıl bir rakamsal karşılığı var, bilmiyoruz ama bir ara baktığımda Türkiye’nin özellikle eser çeşitliliği noktasında hiç de fena olmayan bir noktada olduğunu görmüştüm.

Bu Ramazan günü nasibime düşen kitaplardan sözedecek olursam, ilk sırada Mekke’ye Giden Yol isimli şaheser nitelikteki anlatı kitabının yazarı Muhammed Esed’in bu eserinin devamı niteliğindeki kitabı geliyor. Esed’in Mekke’ye Giden Yol isimli kitabı Müslüman siyasi varlığının çözülme sürecinde olduğu, hilafetin kaldırıldığı ve İslam dünyasının paramparça olduğu bir sürece Arabistan’daki kabileler arasından detayları çok iyi gören ve değerlendiren bir anlatıya dayanıyordu. Yola bir Yahudi olarak başlamış, yolculuğunun sonucunda yaşadıklarının da birikimsel etkisiyle Müslüman olmuştu. Bu serüveni başlıbaşına bu eserini Çağdaş İslami edebiyatın en önemli isimleri arasına koyuyordu. Esed’in Kalbin Yuvaya Dönüşü isimli kitabı Mekkeye Giden Yol’un 2. Kitabı olarak sunulmuş. Kitabın ilk bölümü Esed’in 1932 yılından itibaren, yani Suudi Arabistan’dan dönüşünden sonra İslam dünyasının farklı ülkelerine yaptığı seyahatler üzerine yaptığı ilginç değerlendirmelerden oluşuyor. 2. Bölümü ise eşi Pola Hamide Esed tarafından Esed’in yine uzun süreli ziyaretlerde bulunduğu Pakistan, Bereketli Hilal, İsviçre ve Portekiz gibi bölgelerle ilgili yaşadıklarına dair tuttukları notlardan oluşuyor. Kitabın İngilizceden çevirisini Sinan Yapıcı yapmış.

Müslüman olduktan sonra Müslümanların ahvali üzerine düşünmeye, sorunlarına çözüm üretmeye kendini adamış olan Esed’in bu çalışmalarını tamamlayan diğer bir kitabı yine İşaret Yayınları tarafından Hukukumuz ve Ahvalimiz başlığı altında ve yine Sinan Yapıcı’nın İngilizceden çevirisiyle yayınlanmış. Esed İslam hukukunu geçmiş dönemlerin tarihsel sorunlarına üretilmiş cevapların ebedileştirilerek bütün zamanlar için kapalı fıkıh paketlerine dönüştürülmesine karşılık daha dinamik, günümüzün yeni koşullarına İslam’ın temel ilkelerini yeniden konuşturarak cevap arayan bir akletme biçimi olarak yaklaşmayı öneriyor, belli konularda bu önerisine uygun bir hukuk ilmi pratiği ortaya koymaya çalışıyor. İşaret Yayınları Esed’in bütün eserlerini titiz bir çeviriyle ve güzel bir sunumla yayınlıyor.

Kur’an araştırmalarında son zamanlarda kendine özgü bir çizgi ortaya koyan Kuramer Yayınları düzenlediği başarılı sempozyumları referans metinler haline gelecek şekilde kitaplaştırıyor. Bu çerçevede yayınladığı son kitaplarından biri Makâsıdî Tefsir: Kur’an-ı Kerîm’i Amaç ve Hikmet Eksenli Anlamak başlığı taşıyor. Makâsıd konusu başlıbaşına önemli bir konu. Tam olarak bilinebilir mi? Bildim derken Allah’a, Resulüne veya sözün ve hükmün sahibine kendi maksatlarımızı mı atfediyoruz? Maksatları bilmek hermenötiğin en esaslı konusu. Bir metni anlamak için yazarının niyetini, maksadını bilmek gereği, hükmün ortaya koyulmasındaki hikmeti bilme gereği bir arayış olarak hepimizin bütün anlama çabasına yön veren bir saik. Ancak çoğu kez çuvalladığımız yer.

Neden ve nasıl çuvallıyoruz? Bu da tam da insan bilimiyle alakalı bir konu. Okuyan ve anlayan insanı tanımak lazım yani. Kitap (sempozyum) bu alandaki çalışmalarını bugünlerde kurumsallaştırma yönündeki çabalarıyla temayüz eden, eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez’in açılış bildirisiyle başlıyor ve bir çok uzman akademisyen tarafından etraflıca tartışılıyor. Bütün tartışmaları bitiren veya bitirecek bir tartışma değil ama bu alandaki tartışmalara kesinlikle yeni bir referans oluşturacak bir çalışma.

Kuramer’den bir de dikkat çekici hacim ve kalitede, bir o kadar da kaynaklara ve detaylara vukufiyetiyle hazırlanmış bir Siyer Kronolojisi çalışması var. Peygamber efendimizin hayatı, mücadelesi ve bu esnada Kur’an’ı Kerim’in nüzulü, savaşları, görüşmeleri, ayet ve hadislerin işaret ettiği bütün olaylar kronolojik olarak tespit edilerek dökümü yapılmış. Bu alanda ciddi bir boşluk olduğu muhakkak. Bu titizlikte ve bu teferruatta bir eseri ortaya koyduğu için Mehmet Apaydın hocayı tebrik etmek gerek. Ülkemizde ilahiyat alanında akademik seviyeye yeni bir çıta koyduğunu söyleyebilirim.

İbrahim Kalın’ın daha önce yayınladığı Ben, Öteki ve Ötesi isimli kitabı, çok basılıp sattığı halde, üstelik hakkında epey yazılar yazıldığı halde, henüz tartışılmadı. Aslında çok iyi tartışmaları başlatabilecek böyle bir kitabın bile yeterli tartışmayı tetikleyememesi hepimizin ayıbı. Oysa düşünce tartışarak ve hatta çatışarak ilerler. Bunun için belki iyi-kışkırtıcı metinlerle başlar süreç. Oysa bizde kışkırtıcı metinler sadece linç dalgalarını harekete geçirir, tartışmayı değil.

Kalın’ın bu kitabı yeterince tartışılmadan diğer kitabı çıktı: Barbar, Modern, Medeni başlıklı kitap, özündeki barbarlığı hegemonik modernizmiyle örtbas ederek kendini bir medeniyet olarak sunmaya çalışan Batı Medeniyetine karşı insani ve İslami değerlere dayalı alternatif, ama tarihte uygulama imkanı bulmuş, gerçek bir medeniyet perspektifinin bir takdimine çalışıyor. Önceki kitabı gibi yine alanında tartışmalar tetikleyebilecek bir kitap ve her ikisi İnsan Yayınları’ndan yayımlanmış.

Bu aralar kitaptan yana nasibimiz bunlardan ibaret değil, çok şükür epeyce var; amma bu köşenin de bir sınırı var. Belki sonra devam ederiz.

Okumakla göze alınan risk

Ramazan insanın kendi benliğinin zindanından çıkıp başka dünyalara doğru açıldığı bir zamandır. Oruç bu açılımı temin eden bir eylem. Bu açılımın maddi şartları fecirden guruba kadar acıksa da yemeyerek, susasa da içmeyerek, dürtülse de kem konuşmayarak sağlanır.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Okumakla göze alınan risk
Haber Merkezi 15 Mayıs 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Okumakla göze alınan risk yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Tabii bu maddi şartları bir de sağlam bir niyet tamamlar. Aynı anda dünyanın her yanında bu ibadete katılan insanlarla birlikte ve tarihin ilk zamanlarından bugüne kadar bu ibadeti yapmış olanlarla bir süreklilik duygusu içinde yerelin ve şimdinin zindanından da sıyrılır insan. Sahip olduğunu zannettiği mülkün aslında kendisine ait olmadığı, üzerinde istediği gibi bir tasarrufu olmadığı hakikatini orucuyla bizzat temsil eder. Sahip olduğunu zannettiği malın en azından bir kısmını gözden çıkarma, onu asıl sahiplerine vermek de aynı istikamette başka bir temsil.

Ramazan’ı tamamlayan, onunla içiçe bir başka ve aslında en önemli ibadet okumadır. Hayatı, ölümü, varoluşu, yaratılışı, başka insanları, fakirleri, yoksulları, mazlumları okuma ve bütün okumaların hülasası olarak bu ayda indirilmiş Kur’an’ı okuma.

Bu ay, içinde Kur’an indirilmiş olduğu için mi mübarek bir aydır yoksa mübarek bir ay olduğu için mi Kur’an bu ayda indirilmiştir? Ulemanın ağırlıklı görüşü birincisini işaret ediyor. Yani Ramazan’ı mübarek kılan bizatihi Kur’an’ın bu ay içinde indirilmiş olmasıdır. Aslında orucun kendisi de insanı Kur’an’ı daha iyi okumaya, daha iyi anlamaya, daha iyi kavramaya hazırlayan bir açılım değil midir?

Okumak, başlıbaşına riskli bir eylemdir. Yeni bir şeyler duymaya açık olmak, o yeni şeylere duymaya kulağını ve kalbini açmak… O açıklıkla okuduğunuz her şey düşüncelerinizi, duygularınızı, varoluş istikametinizi riske atabilir. Bir kitap okuyabilir ve hayatınız değişebilir.

Bu deneyimi tarih boyunca yaşamış sayısız insanın hikayesini duymuşsunuzdur. Okuduğu bir kitapla daha önce tam tersini düşündüğü yeni bir düşünce yoluna dalanların hikayeleri. O yüzden okumak cesaret de gerektiren bir iştir. İnsan olarak varoluşumuzla en mütenasip iştir. O yüzden Ramazan ayında indirilmiş olan Kur’an’ın ilk emridir okumak. Yozlaşmış bir düşünce ve hayat konforu içinde yaşamakta olan insanlara hitaben, hayatlarını değiştirmeye davet eden en etkili eylem olacaktır okumak. Bir toplum kendini değiştirmeye girişmedikçe Allah o toplumu değiştirmez.

Peki, o değişim riskini göze almadan kitap okumak mümkün değil midir?

Olmaz mı? Okuduğu kitabın sadece kendi ezberlerini pekiştirecek boyutlarına açık olabilenler de vardır elbet. Duyduğu hiçbir farklı şeye kulak vermeden geçiştiren, her vaazı kendi benlik zindanını daha da kalınlaştırmak üzere bir tuğla daha katan okumalar da vardır. Böylece benlik zindanının sağladığı konforu korumaya çalışanlar oluyor. Burada konforun zindanla beraber anılması tuhaf gelmesin. Düşünce konforu çoğu kez fark edilmeden yaşanan ve yaşayanı memnun da etmeye devam eden bir zindandır.

Ramazan orucu Kur’an’ı okumaya, vaazına kulak vererek, gösterdiği hakikatleri görerek, uyarılarını alarak, etkilenerek, dolayısıyla değişim riskini alarak okumaya hazırlayan bir atmosfer ağlıyor. Oruç hali okuyacağınız şeye karşı gereğinden fazla işgüzar direnci kırar, araçsallaştırıcı müdahaleleri giderir, kulağınızı daha da fazla açar. Okuduğunuzdan gelebilecek mesajların ilerleyeceği kalp yollarını genişletir.

Kur’an elbette başka kitaplardan başka türlü okunması gereken bir kitap. Başka herhangi bir kitabı okur gibi okumuyoruz. Elimizde onu pasifize edip istediğimiz gibi operasyonlar yapabileceğimiz bir metinsel malzeme olarak görmüyoruz. Öyle görenlerin okuma biçimleri farklı tabi. Abdestsiz okunan Kitab’ın insanı nerelere götürdüğü de…

Kur’an’ın Allah’tan gelen bir mesaj olduğuna inanarak okuduğunda bütün anlam muhtevası da sizi etkileme gücü de değişiyor. Allah size merhamet ediyor ve size şu karanlık dünyada yolunuzu bulabileceğiniz sağlam bir kılavuz gönderiyor. Bugün idrak etmekte olduğunuz Ramazan zamanıyla sizi Kur’an’ın ilk vahyedildiği zamana bağlıyor.

Sen! Bu mesajın birincil muhatabısın. Yüce yaradan araya başka hiç kimseyi koymadan doğrudan sana hitap ediyor. Hiç kimsenin ne aracılığına ne komisyonculuğuna ihtiyacın yok..

Başka kitapları okumanın kendine özgü maddi şartları vardır. Yalnız okursun, sesli veya sesli okursun, başkalarıyla birlikte okursun, inanarak veya inanmayarak okursun, her halükarda ne okursan okursun, okuduğundan dolayı farkında olsan da olmasan da aslında değişim riskini yaşarsın. Ancak Kitab’ı usulüne uygun okuduğunda, yani Allah’tan gelen bir kelam bilerek okuduğunda, hürmeten abdestini alarak, bir de sesli okuyup, okuduğunu bir de dinlediğinde, hele bunu bir de Ramazan orucuyla birlikte yaptığında engin bir ufka doğru açılmışsındır.

***

Ramazan’da okumak deyince bir de başka kitaplar da okumak gelmeli. Aslında her Ramazan ayında bir iki okuma yazısı sözüm vardı. Malum fuarlar var, yeni ve çok güzel kitaplar var. Bir yayınevinin güzel bir sloganı vardı (İz yayınlarıydı hatırladığım kadarıyla) Bütün kitaplar tek bir kitabın daha iyi anlaşılması içindir. Aslında bütün bir hayat o kitabın daha iyi anlaşılmasını sağlıyor olmalı, okumasını bilene. Bir sonraki yazıda inşallah bu aralar nasibimize düşen kitaplarla ilgili izlenimlerimi paylaşmak isterim.

Kim, kimi imtihan ediyor? Kim neye sabrediyor?

Hayat özünde bir imtihandır, imtihan ise özü itibariyle zordur, zor olmasa adı imtihan olmaz dedik. Ancak bu sözlerin kimin tarafından kime hitaben söylendiği de önemlidir. Yani kim kimi imtihan ediyor? Kim, kimin kimi imtihan ettiğini söylüyor?

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Kim, kimi imtihan ediyor? Kim neye sabrediyor?
Haber Merkezi 13 Mayıs 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Kim, kimi imtihan ediyor? Kim neye sabrediyor? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Bir vaaz dinlersiniz, vaaz aslında size hitap ediyor, insanların kötülüklerinden bahsediyordur. Siz bir anda kendinizi insanlardan ayrı tutarsınız, “insanlar çok kötüymüş” diye bir sonuç çıkarırsınız, o vaaz gelip size hiç uğramadan geçip gider. Veya tam tersine gelip sizin Ego’nuzu kaşır, enaniyetinizi daha da fazla artırır, başka insanların kötülüklerine dair, dolayısıyla sizin mükemmelliğinize, masumiyetinize, haklılığınıza dair bir de dini bir referans gücü kazanırsınız.

Alın size nefsimizin bize sıkça çekebildiği bir başka numara. O vaaz sizi size anlatıyor halbuki, başkasına bakmadan önce kendinize bakmaya davet ediyor. Hani moda tabirle “farkındalık” oluşturuyor. Nefsinizi tanımanıza fırsat sağlıyor. Allah’ın inayeti olmazsa, yolunuzu aydınlatan nuru yanmazsa, nasıl zayi olabileceğinizi fark etmenizi hedefliyor. Yoksa durumunuzu, yolunuzu, tavrınızı, amellerinizi her halükarda teyit etmeyi değil.

İmam Gazzali özellikle Kur’an okurken, sağlıklı öğüt almanın yollarından biri olarak müjdeleyici ifadelerden ziyade uyarıcı ifadeleri üzerine alınmayı tavsiye eder, tam da bu nedenden dolayı. Yoksa maazallah kılavuz olarak inmiş Kitab’ı okumak bile hidayeti artırmaktan ziyade delaleti artıran bir etki yapabilir. Tabii ki bu etki bizatihi Kitab’ın kendisinden değil, onu okuma biçimindendir.

Bana en büyük düşman yine benden başkası değil. Şimdi imtihandan bahsederken, hangi imtihandan bahsediyorum? Kendi imtihanımdan mı başkalarının imtihanından mı? Bir bakıma başkalarının imtihanından bana ne? Ben başkalarına vekil miyim? Sen başkalarına vekil misin?

İmtihanı hepimizi yaratan yapıyor, tek tek, her birimizi imtihan ediyor. Her birimize ayrı ayrı sorular sorarak. Daha önce karşılaştıklarımızdan farklı şekillerde gelir imtihan. Başkalarının karşılaştığından da farklı da olabilir, çok benzer de olabilir. Ama mutlaka yolumuzu bulacağımız ilkeler net bir biçimde verilmiştir. Ve elbette bu imtihanın bir parçası tam da bu hepimize verilmiş ortak ilkeler ve Kitabın rehberliği etrafında insan olarak birbirimize karşı sergilediğimiz duruşlardır. Bu duruşlarla ya birbirimize omuz verir, yardımlaşır, birbirimizi sever yoldaş olur veya birbirimizle karşı karşıya geliriz.

Ancak olayın imtihan boyutunda kimin kimi imtihan ediyor olduğunu bilmek çok önemlidir. Özellikle nefisle imtihana kimin hakkı ve yetkisi vardır? Yol arkadaşlığı için insanların birbirlerini tanımak için kendi özel amaçları için birbirlerini imtihan etmeleri gayet normal. Sosyolojik süreçler bütün gruplaşmaların, hizipleşmelerin, partileşmelerin bu güven oluşturucu denemelerle oluştuğunu gösterir. Bütün yol arkadaşlıkları bu sadakati öyle veya böyle, şu veya bu düzeyde arar ve bunu temin eden sınamaların yaşanması mukadder olur.

Oysa hayatın imtihan boyutundan bahsettiğimizde biraz daha ilahi boyutta bir imtihandan bahsediyoruz demektir. Doğru, bir Müslüman için ilahi boyuttaki bir imtihanın siyasi boyuttaki bir imtihandan ayrıştırılabileceği seküler bir düzey yoktur. Kişi sevdikleriyle özdeşleşir, onlarla beraberdir ve onlarla yoldaştır, o yolda herkesle aynı hızda olmasa da..

***

Daha önce yazdığım imtihan yazısına ilave olarak bu yazıyı yazmaya sevk eden, orada kullandığım bir ifadenin birçok internet sitesinde yanlış aksettirilmesinden, ifadelerimin hiç istemediğim şekilde alevlendirilmesi oldu.

“Alevlendirmek”, tam da olayın tabiatına uygun bir ifade. Ortada bir fitne ateşi varsa, ona biraz da ben benzin döküp daha da “alevlendireyim” diye bir istidadım yoktur, inşallah. “Ekrem İmamoğlu’nun seçimlerin yenilenmesiyle birlikte girdiği yarım yamalak bir dramı, sayın Abdullah Gül’ün sözleri bile tam bir drama çevirmez, boşuna umutlanmasın” anlamındaki ifadelerimin bir çok internet sitesinde “Abdullah Gül’e Aktay’dan ağır sözler: Boşa umutlanmasın” şeklinde yansıması biraz böyle bir şey, yani zaten var olan fitnenin biraz daha alevlendirilmesine bir katkı gibi olmuş.

Oysa orada umutlanmasın dediğim Gül değil, İmamoğlu. Abdullah Gül’e açıkça demek istediğimi yıllarca aynı davaya baş koymuş biri olmaktan doğan hukukum ve görevimle söylemişim zaten:

“YSK’nın seçim iptali ile 367 zulmünü aynı kefeye koymak çok büyük bir zulümdür. İstanbul seçimlerinde kimseye zulmedildiği yok. Kimse İmamoğlu’nu başkanlık yarışından bile engellemiyor. Sadece tamamlanmamış bir seçim tamamlanmaya çalışılıyor. Oyların birbirine bu kadar yakınlığı böyle bir itiraza da böyle bir YSK kararına da çok normal bir haklılık kazandırıyor zaten. Oysa sayın Gül’ün ve onun nezdinde bütün bir AK Parti camiasının maruz kaldığı büyük zulüm, bu camianın seçme ve seçilme hakkından soykırımcı bir dışlamayla mahrum bırakılmasıydı.”

Sayın Gül’ü yaptığı bu kıyasın yanlışlığını düşünmek üzere vicdanına müracaat etmeye davet edebilirim. Ama orada “Gül boşa umutlanmasın” sözü benim sözümün de kastımın da üslubumun da dışındadır. Ortada bir fitne var ve bu fitneyi daha da büyütmeye katkı yapanlardan olmama adına bu düzeltmeyi yapmayı vicdani bir sorumluluk addediyorum. Gerisi yine sayın Gül’e veya bu yolu paylaşanlara kalmış tabii.

En büyük imtihanımızın nefsimizle olması, birbirimizi nefsimizle hoyratça kaldıramayacağımız imtihanlara itme hakkı doğurmuyor elbet. Ne yazık ki, bir üslupsuzluk, bir düzeysizlik insanları bu tür hadsizce imtihanlara zorluyor ve itiyor. Kraldan fazla kralcılar, hayatında dava için bir insanın gönlünü kazanmamış, taş üstüne taş, baş üstüne baş koymamış, toplamaktan fazla hep dağıtmakla, sevdirmekten çok nefret ettirmekle meşgul cellatlar, fitne ateşine habire benzin döküyor ve alevlenen fitneyi söndürmeye kimsenin gücü yetmediği bir noktaya vardırıyor işi.

Bunu da görüyor ve Allah ıslah etsin diyor, yine de Allah’ın yemin ettiği Asr’a bakarak “sabır tavsiye ediyoruz”.

Diğer yandan elbette birilerinin zorluyor olması o imtihana itilenlerin bütün hareketlerini mazur kılmaz. İmtihan gerçekten zordur. Allah istikamet üzere kılsın.

Trump, ABD’nin 40 yıldır ekmek yediği tekneyi yakar mı?

Körfez’de kazanların görünürde yine İran için kaynatıldığını ama gerçekte bu kazanlarda kimin haşlanacağının belli olmayacağını söylemiştik.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Trump, ABD’nin 40 yıldır ekmek yediği tekneyi yakar mı?
Haber Merkezi 11 Mayıs 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Trump, ABD’nin 40 yıldır ekmek yediği tekneyi yakar mı? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Çünkü daha önce defalarca yine görünürde İran için kaynatılan kazanlarda ya Afganistan halkı ya Irak halkı ve Saddam Hüseyin ya Suriye halkı veya Yemen halkı kurban edildi ve işin sonunda İran hep kazanan oldu.

İran’ın kazancında gözümüz yok, daha da kazansın, ama düşündürücü olan, İran’ın daha fazla kazanması için İslam dünyasının büyük bedeller ödemesi de kaçınılmaz oluyor.

Bu arada İran’ın kazancı da İran halkına hiçbir şekilde yansımıyor.

İran Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’de ABD politikalarının da yardımıyla mevziler kazandıkça İran halkı daha da fakirleşiyor, siyasi bakımdan daha da zayıflıyor ve İran’ın temsil ettiği İslami geleneğin gücü de daha fazla aşınıyor. İran İslam Devrimi bir noktadan sonra münhasıran, halkını hiç önemsemeyen, yönetici elitin mülküne dönüşüyor. Gömülen, İslam Devriminin idealleri ve değerleri oluyor.

Dün arkadaşımız İbrahim Karagül de yazdı, İran’ın ne ABD ile ne de İsrail ile şimdiye kadar hiç doğrudan karşı karşıya gelmemiş olmalarının arkasındaki küresel ekonomiyi işaret etti. Elbette ki çatışmalarını istemeyiz, keşke gerçekten de hiç çatışmasalar, savaşmasalar. Ortadoğu’da gerçekten herkes barışı önemsiyor ve bunun için samimi olarak çabalıyor olsa. Ancak vaka budur. Çatışıyor gibi görünüp aslında birbirlerinden besleniyorlar, bu düşmanlıktan fena halde besleniyorlar.

Bununla aralarında resmi veya gizli bir anlaşmanın olduğunu elbette söylemiyoruz. ABD, İran ve İsrail oturup bu danışıklı dövüşü, ABD ve SSCB’nin kendi aralarında Soğuk Savaş yıllarındaki Yalta Konferansındaki gizli anlaşmaya benzer bir şekilde tezgahlamış olduklarını söylemiyoruz tabi. Söylemeye çalıştığımız şey 40 yıldır İran ve ABD arasındaki soğuk savaştan her ikisinin faydalandığı, buna mukabil topyekun İslam dünyasınınsa kaybettiğidir.

Başta Suudi Arabistan, Irak, Suriye, Yemen, Afganistan bu Soğuk Savaşın kaybedenleri olmaktadır. Burada elbette en başta İran tehdidini en fazla hissedip ona karşı tedbir almak üzere ABD yardımlarına müracaat edenler kaybetmektedir. Çünkü ABD hiç kimsenin yardımına koşmaz. ABD’nin tarzı siyaseti tehditleri bitirmek değil, onlardan faydalanmak, onlar üzerinden siyasetini yürütmektir. DAEŞ tehdidi de öyle, İran tehdidi de öyle.

ABD’in Cumhuriyetçi Kongre üyeleri Beyaz Saray’a İran konusundaki siyasetini anlayamadıklarını ve bu konuda hiç bilgilendirilmedikleri yönünde şikayette bulunuyorlar. Bunun üzerine salı günkü Senato oturumunda Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Genelkurmay Başkanı Joseph Danford ve Savunma Bakanı Patrick Shanahan Senato’ya bu konuda bilgi verecekleri Kongre sekreteryası tarafından duyuruldu.

Bu arada kongrenin güçlü üyelerinden Bernie Sanders ve Chris van Hollen Trump’ın İran konusunda son zamanlarda takip ettiği politikayı İran’ı nükleer anlaşmadan geri çekildiği bütün alanlara geri dönebileceği ve ortalığın gereğinden fazla gerileceği yönünde uyaran bir mektup yazdılar. Yani ABD içinde bu politika değişikliğinin ABD’nin çıkarına olmadığı yönünde ciddi bir iç baskı da var.

Demek ki ABD’nin İran’a yönelik tehdidinin bu sefer ciddi olduğu düşünülüyor. ABD’nin 120 bin askerini bölgeye sevk etme hazırlığı içinde olduğu söyleniyor. Bu askerler gerçekten İran’a karşı savaşacaksa ABD siyasetinde radikal bir değişiklik olduğunu söyleyebiliriz. Bu, şimdiye kadar ABD’yi ve İran’ı birlikte epeyce beslemiş olan bir düşmanlıktan ricat edileceği anlamına mı geliyor?

Trump aslında geçmiş ABD başkanlarının bir tür altın yumurtlayan tavuk olarak gördüğü İran tehdidine dayalı siyaseti bir çırpıda bitirip nasıl bir kahraman olmak istiyor? Geçmiş ABD başkanlarının bunu yapmamış olması onlar için kullandığı ifadeyle “aptal olmaları” yüzünden miydi?

Bu hikaye biraz uzun yıllar avukatlık yapan, yaşlandığı için de hukuk fakültesi mezunu olan oğluna işlerini devredip dinlenmeye çekilen bir babanın hikayesini hatırlatıyor. Oğlu büyük bir hevesle işleri devralıyor ve hızla babasının yarım bıraktığı davaları teker teker sonuçlandırıyor. Bir gün babasına büyük bir müjdeyle gelip ve: “babacığım senin 15 yıldır bitiremediğin davayı kazanarak sonuçlandırdım” deyince babası bir ah çekiyor ve diyor ki: “hay kendini akıllı zanneden oğlum, ben o davayı bitiremediğim için mi bitirmedim zannediyorsun, biz o davadan 15 yıl ekmek yedik, sen bir çırpıda bitirip bir ekmek teknemizi yakmışsın, haberin yok.”

Şimdi Beyaz Saray’da bütün seleflerini “aptal” gören bir başkan var. O aptal dediği başkanların 40 yıldır ekmek yedikleri bir davayı, İran tehdidini, bitirmeye azmetmiş bir ABD başkanı var.

Bu arada, “kazanın kaynaması” metaforu eski bir Safevi deyişidir. Şah İsmail’in esirlerini veya cezalandırmak istediklerini kaynattığı kazanlarda haşlayarak öldürdüğü rivayet edilir. O yüzden sabahtan kaynatılmaya başlanan kazanlarda kimin haşlanacağı ahali arasında merak konusu olurdu: Kazanlar kimin için kaynıyor?

Bugün Körfez ve bütün Ortadoğu olmuş kazan, bu kazan kimin için ısıtılır, içine kim konulup kaynatılır hiç belli olmuyor?

Körfezde kazan kimin için kaynıyor?

Körfez’de sular yine iyice ısınıyor, kazanlar kaynıyor. Bu kazanlarda ısınan sularda kimler haşlanacak o kadar da belli değil ama. Hedef İran gibi görünüyor ama şu ana kadar ABD tarafından İran’ı hedefleyen hiçbir kazanda İran haşlanmamış, onun için hazırlandığı kazanlar başkalarının haşlanmasına sebep olmuştu.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Körfezde kazan kimin için kaynıyor?
Haber Merkezi 12 Mayıs 2019, Pazar Yeni Şafak
Körfezde kazan kimin için kaynıyor? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


İran Devrimi yapıldığı günden beri ABD ve İran arasında bir soğuk savaş var ve bu savaş defalarca sıcak çatışma eşiğine kadar geldi, ama hiçbir seferinde aralarında beklenen savaş patlak vermedi. Bu soğuk savaş atmosferinde Başta SA ve BAE olmak üzere bütün Körfez ülkeleri kendileri için hep bir tehdit hissettiler ve bu tehdide karşı ABD ve Avrupa ülkelerinden silahlanma yarışında kaldılar.

ABD karşıtı İran’ın hissettirdiği her tehdit paradoksal olarak düşmanı olan ABD’ye daha fazla kazandırdı, çünkü ABD bu Körfez ülkelerini İran’a karşı himaye etmenin ağır bedelini sürekli olarak tahsil etmeye devam etti. O yüzden İran tehdidi neticede ABD’ye kazandıran bir şey oldu.

İran tehdidinin nihai olarak yok edilmesi için şu ana kadar etkili bir adım atılmamış olması bu düşmanlığın çok kazandırıyor olmasındandı. Buna mukabil ABD kendisine çok kazandıran bu düşmanı hiçbir zaman ödülsüz bırakmadı. Afganistan’a ABD müdahalesi İran için önemli bir yayılma ve nüfuz alanı oluşturmuş oldu.

İran’a karşı 8 yıl desteklediği Irak’ı işgal ettikten sonra orayı terk ettiğinde Irak artık neredeyse tamamen İran kontrolünde bir ülke haline gelmiş bulunuyordu. İran hem ezeli düşmanı Saddam Hüseyin’den kurtulmuş hem de onun ülkesini kendi nüfuz bölgesine katmış oluyordu.

Suriye’de ortaya çıkan iç savaşa ABD müdahalesinin bugün Esad’ı devirmekten ziyade Esad’ı ayakta tutmak onun gerçek muhaliflerini yok etmeye matuf olduğu anlaşılıyor. Bu da aslında Suriye’de İran’ın daha da yerleşmesini ve güçlenmesini sağlayan bir süreç olduğu görüldü. Yemen’de Husilere karşı dört yıl önce kurulan koalisyonun başlattığı savaşta bugüne kadar görünen İran’ın nüfuzunun artışından başka bir şey olmamış.

Şimdi ise sular yeniden ısınıyor. Bu yeni kazanın altına ilk odunu Trump’ın İran’la nükleer anlaşmadan çekilmesi ve yeni şartlar ileri sürerek bu şartlara uyuncaya kadar yaptırımlar uygulama kararı atmış oldu. İran Obama yönetiminin büyük bir diplomatik zafer olarak nitelediği ve dünya barışına bir katkı olarak değerIendirilen nükleer anlaşmanın şartlarına uyuyordu.

Ancak bunu yaparken bir yandan da Yemen’de ve Suriye’de Körfez ülkelerine karşı yayılmacı-mezhepçi faaliyetlerini sürdürüyordu. Batıyla belli bir anlaşma seviyesine yaklaşan İran İslam ülkeleri içinde soğuk savaşı artırarak sürdürüyordu. Soğuk Savaşı devam ettirdiği bir ülke de İsrail. Trump yönetimi, hem Suudi Arabistan ve BAE hem de İsrail’in ortak baskılarıyla İran’a karşı ağır yaptırımlarla desteklenen yeni bir soğuk savaşı başlattı.

Bu yaptırımların ilk aşamasında aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 8 ülkeye tanınan yaptırım muafiyeti 6 ayın sonunda bitince İran’ın kendi petrolünü hiçbir şeklide üretip ihraç edemediği büyük bir kuşatma şartları oluştu. İran’ın gelirlerinin büyük çoğunluğu petrole dayanıyor oysa. Petrolünü ihraç edememesi demek ülkenin bütün maddi kaynaklarının kesilmesi anlamına geliyor.

İran kendi petrolünü ihraç edemeyecekse Körfez’de kimsenin de ihraç etmesine müsaade etmeyeceğini, bunun için gerekirse Körfez’i kapatacağını söyleyerek meydan okudu. ABD ise buna karşılık Körfez’e “USS Abraham Lincoln Uçak Gemisi Grubu”yla birlikte “B-52” olarak bilinen bombardıman uçaklarını göndererek suları iyice ısıttı.

Dün İran’ın desteklediği Husiler SA’ın Doğu’dan Batı sahiline petrol taşıyan boru hattını Yanbu bölgesinde insansız hava araçlarıyla vurmak suretiyle elini iyice yükseltmiş oldu.

Bu saldırıyla birlikte 4 yıldır içinde Amerika’nın da bulunduğu güçlü bir uluslararası koalisyonun savaşmakta olduğu küçük bir grup olan Husilerin hala gerektiğinde Suudi Arabistan içlerine kadar saldırılar gerçekleştirebilme kapasitesi şaşırtıcı bir sürpriz olarak ortaya konmuş oldu.

İran’ın kendi petrol ihracı önlendiğinde kendisinin de karşısındaki ittifakın üyesi olarak SA ve BAE’nin petrol borularını hedef alabileceği mesajı da verilmiş oldu.

Bundan daha önemlisi yıllardır İran tehdidi dolayısıyla savunma için silahlanmada dünyanın parasını ABD’ye aktaran SA’ın Husilerden gelen bir insansız hava aracı saldırısına karşı bu kadar savunmasız yakalanmış olması.

Bu durum şu havada ciddi bir tartışma konusu. Trump’ı böbürlene böbürlene, SA’ı nasıl koruyor olduğunu söylerken dinlemiştik. Bu olayda ABD Suudi Arabistan’a savunma desteği mi vermedi, bu destek yeterli mi gelmedi? Her iki soru da mevcut durum için SA’ın ABD ile ilişkilerini gözden geçirmesini gerektiren türden.

Şayet yeterli gelmediyse, ABD’ye bu kadar para aktarmanın ne gereği var?

Yok savunma sistemi var ve yeterliyse o zaman kasıtlı olarak karşılık verilmemiş demek ki, belki İran tehdidini olduğundan daha fazla gösterip daha fazla parasını almanın yolunu açacaktır.

Veya ABD önceki bütün krizlerin sonunda İran’a bir hediye çıkardığı gibi 4 yıldır SA-BAE-Mısır koalisyonunca hiçbir mesafe kat edilmemiş Yemen’i İran’a sunmak üzere hazırlıyor demektir.

Bu koalisyonun yerinde olsam İran için ABD kazan kaynatıyor diye hiç sevinmezdim, zira o kazanda hala kimin haşlanacağı belli değil.

Hayat özünde imtihandır, imtihansa özünde zordur

Hayat özünde bir imtihandır. Kimin iyi işler yapacağı, kimin kötü işler yapacağı bu imtihanlarla ortaya çıkar. İmtihan ise özü itibariyle zor bir süreçtir. İnsanı zorlayan sürpriz sorularla, sürpriz sınamalarla çıkar gelir hiç ummadığınız bir anda, hiç ummadığınız yerden.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Hayat özünde imtihandır, imtihansa özünde zordur
Haber Merkezi 10 Mayıs 2019, Cuma Yeni Şafak
Hayat özünde imtihandır, imtihansa özünde zordur yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Her gün aynı şeylerle sınanmıyoruz. Çok iyi ezberlediğimiz yerlerden çıkmıyor her zaman sorular. İmtihan kipinde de gelmez her zaman. Bazen çok iyi ezberlediğimizi sandığımız yerden geldiğinde aşırı güvenimizden dolayı ve basit bir yeni girdinin aklımızı çelmesiyle şaşırıverir, başka tepkiler, başka tavırlar, başka cevaplar veririz.

Önceden başardığımız bir imtihanı başka bir zamanda kaybederiz. Allah vere de bize yeniden bir fırsat verilsin, kendimizi sorgulama imkanı bulalım, hatamızı görelim ve ondan dönelim. Bunun için hatamızı hata olarak kabul etmemiz lazım tabi.

Yanlışı yanlış olarak görebilmek, ondan kaçınabilmek bir basiret işi, o da nasip işi. Ama samimiyetle yaklaşana nasip olan bir şey.

Aynı şekilde doğruyu da doğru olarak görebilmek, ona tabi olabilmek. Batıl çoğu kez doğru kılığında gelebiliyor.

Batılı doğru olarak gösteren harici bir kötülüğün iğvası çalışabiliyor. Propagandalar, ideolojiler, siyasal çatışmaların kafa karıştırıcı vesveseleri batılı doğru gibi, doğruyu batıl gibi gösterebiliyor. Ona karşı uyanık olmak, akıllı ve ferasetli olmak önemli. Bunu da gözünü açık tutarak, şeytanın hilelerinin çok olduğunu aklından hiç çıkarmayarak sağlamak mümkün.

Ama bazen de bize doğruyu yanlış, yanlışı doğru olarak gösteren şey bizim kendi nefsimiz olabiliyor. Kendi kibrimiz, hasedimiz, kendimizi aşırı önemseyişimiz, bastıramadığımız narsizmimiz, dünyaya düşkünlüğümüz, sair kalp marazlarımız, komplekslerimiz…

Kimse sağına soluna bakıp bende bunlardan eser yok demesin. Hepimizde var bunlardan. Allah hepimizin içine potansiyel olarak koymuş bu duyguları. O yüzden en büyük imtihanımız her zaman kendi nefsimizle oluyor.

Kendimizi başkalarıyla karşılaştırmalarımız ve her karşılaştırmada kendimizi her şeye daha layık görmelerimiz. Buna rağmen bir türlü başkalarına verilenin bize neden verilmediği üzerinden kafayı yiyişlerimiz. Her türlü makama, göreve her zaman herkesten kendimizi daha layık görmelerimiz, oysa ehil olmayanlara verildiği için kasıp kavrulmalarımız…

Allah’ın cinler aleminde yarattığı, bütün insanlardan daha fazla ilim de verdiği iblisin nefsini bile yoldan çıkaran bu karşılaştırmaydı.

O yüzden en sık yapmamız beklenen dua “kendimin (nefsimin) şerlerinden, eylemlerimin de kötülüklerinden Allah’a sığınmak” değil midir?

Hayat özünde bir imtihan. Her gün yeniden başka türlü sınanıyoruz. Kimi öncekileri geçmiş olduğu için zorluk çıtaları daha da yükseltilmiş imtihanlar olabiliyor, kimileri de öncekileri geçememiş olduğu için kendisine yeni bir fırsat tanınmak üzere basitleştirilmiş sınavlar olabiliyor.

İstanbul seçimlerinin yenilenmesiyle ilgili süreç de karşımıza belli ki zor bir imtihan çıkarmış durumda. İmtihanın zorluğu çok sayıda insanın yalpalamasından belli. Oysa en zor imtihanlar karşısında doğru tavrı bulacak ipuçları fazlasıyla vardır. İmtihan zor olsa da, samimiyetini koruyanlar için bu imtihanı başarıyla geçecek doneler her zaman vardır.

Başkalarına zulme ve haksızlığa asla yeltenemeyiz, ama bize yapılacak bir haksızlığa da razı olamayız. İkisinden birini seçmek zorunda değiliz. Hem o hem bu diyebiliriz. Bir donemiz budur.

Öyle bir propaganda yapılıyor ki, neredeyse hakkını aramaktan dolayı insanlar özür dilemek zorunda bırakılacak. Oysa İstanbul seçimlerinde sözkonusu olan bir sonucun kabul edilmemesi değil, sonucun şaibeli olmasıdır. Sırf bir hazımsızlık olarak üretilmiş bir şaibe söylentisi değil sözkonusu olan, açık seçik delillerle ortaya konulmuş organize bir durumun gösterdiği bir şaibe.

Hal böyle iken, propagandanın vesvese gücü şimdiye kadar bir çok imtihandan başarıyla çıkmış olanları gelip vuruyor. Kimilerinin bünyesine durumun ürettiği kafa karışıklığından bulaşıyor, kimilerini Parti içindeki şahsi çekişmelerinden, rahatsızlıklarından veya hesaplarından vuruyor. Bu rahatsızlıklar ve hesaplar bünyenin bağışıklığını epey zayıflatmış, bu olay vesilesiyle bütün etkisini gösteriyor malum virüs.

Şu veya bu etkiyle binbir vesvesenin akıl çelmeye hazır olduğu bu ortamda kimin okları kime çevrilmiş durumda oradan bakmak bu imtihandan da çıkmak için yeterince yol gösterici bir diğer done.

Mesela PKK’sı, FETÖ’sü, Gezicisi, Haçlısı, bütün bunlara desteğiyle malum AB ve ABD çevreleri, hepsi birden ikiyüzlü Türk ve İslam düşmanlığının yeminli müttefikleri İstanbul seçimleriyle neden bu kadar ilgileniyorlar?

Sisi’li Mısır medyası İstanbul seçimlerinde demokrasi ve adalet derdine hangi motivasyonla düşüyor?

Kim kiminle yatıp kiminle kalkıyor?

Bunları görmek o kadar mı zor?

Yarım yamalak bir dram içinde “bir arpa boyu yol alamayanlar”

İstanbul seçimlerinin YSK tarafından yenilenmesi kararına karşılık CHP ve Ekrem İmamoğlu’nun büyük bir iştahla mağduriyet rolüne soyunmaları, beklenen, hazırlanılmış ve çalışılmış bir şeydi. Tıpkı seçim kampanyasında attığı her adımın önceden çalışılmış olması gibi.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Yarım yamalak bir dram içinde “bir arpa boyu yol alamayanlar”
Haber Merkezi 06 Mayıs 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Yarım yamalak bir dram içinde “bir arpa boyu yol alamayanlar” yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Kabul edelim ki, İmamoğlu bir seçim kampanyası için çok iyi bir malzeme. Bir seçim sürecine giderken seçmenin psikolojisine göre, ortamın icaplarına göre alması gereken her tavrı alıyor, girmesi gereken her kılığa rahatlıkla giriyor, her yüz halini ortamına göre takınabiliyor.

Yine kabul edelim ki, partisi de genel başkanı da bu sefer kendilerinden epey feragat ederek İmamoğlu’nun hedefe doğru ilerlemesi için önünde engel oluşturacak olan kendileri bile olsa kendilerini kadrajdan yok ettiler. İstanbul seçmeni nezdinde itibarı sınırlarına dayanmış olan Kılıçdaroğlu kampanyadan kendini geri çekti, militan sol, Gezi ve PKK çevreleriyle yakın ilişkisi dolayısıyla her bakımdan olumsuz bir figür olan il başkanı hiçbir kadrajda İmamoğlu ile gözükmemeye çalıştı. Böylece İmamoğlu’nun CHP’nin anti-demokratik geçmişinden, HDP ile, aşırılıkçı militan sol gruplarla koyun koyuna ilişkisinden münezzeh plastik masumiyette bir portresi önplana çıktı.

Buna rağmen, bu malzeme, ancak inanılmaz derecede çok iyi organize olmuş bir faaliyetle, seçim sandıklarında yapılan hilelerle sonuç alabilecekmiş. AK Parti oylarının önceki seçim sonuçlarına göre bile bir buçuk oy artmış olduğu halde kazanamadığı tuhaf bir durum oluştu. Farkın ilk etapta 30 bin oy olarak belirdiği bir durumda, sadece bazı bölgelerdeki geçersiz oyların sayımıyla AK Parti’den 17 bin oyun çalınmış olduğu keşfedilince İstanbul’un bütün sandıklarına etki eden bir hile için yeterince güçlü bir delil ortaya çıkmış oldu.

Böyle bir delil varken, sonuca itiraz etmeyi kimse seçim sonuçlarını kabul etmemek olarak niteleyemez. Böyle bir durum başka hiçbir karine olmasa bile kendiliğinden bütün seçim sonuçlarına itiraz hakkı doğurur.

AK Parti’yi en doğal itiraz hakkını kullandığı için “sandığı kabul etmeyenler” safına yazmak zulmün en büyüğüdür. AK Parti seçimi kaybetmiş olduğu, başta Ankara ve Antalya olmak üzere, bir çok yerde büyük bir olgunlukla ve saygıyla sandıktan çıkan kararı bir hak olarak teslim etmiştir. Oysa İstanbul’da ortaya çıkan bu durumda AK Parti itiraz hakkını kullanmamış olsa kendi seçmenine zulmetmiş, sandığın gereğinde küçük oyunlarla manipüle edebilme heveslerini cesaretlendirmiş olurdu. Oysa AK Parti’nin yaptığı şey sandık sonucuna razı olmamak değil, sandığın namusunu kurtarmak, durumun bütün açıklığıyla ortaya koyduğu üzere sandığa bulaşmış bir şaibeyi temizlemektir.

Olayda kimsenin mağdur edildiği yok. İmamoğlu açısından henüz kazanılmamış bir seçim vardır. Elinden alınan mazbata aslında itirazlar sonuçlanıncaya kadar eline verilmemesi gereken bir mazbataydı. Çünkü başabaş giden bir seçim var ve herhangi bir bölgenin itiraz sonuçlarının sonucu etkileme ihtimali zaten çok yüksekti. Kaldı ki, ortaya çıkan ihtilaflı durumda hakları elinden alınmıyor, sadece seçim yenileniyor, bu seçimde tekrar yarışacak, tekrar o uzlaşmacı CHP’li ama CHP’li gibi olmayan, HDP ile kol kola ama lakayt rollerini oynayarak yarışma hakkı var..

Buna karşılık bugün mazbatanın elinden alınmış olması üzerinden bir mağduriyet tablosu yazmaya çalışması sadece fazla garp kurnazlığı. Bu tablodan çıkaracağı mağduriyetle yine Recep Tayyip Erdoğan’n başarı yolunu taklit edeceğini sanıyor. Oysa Erdoğan’ın mağduriyeti de, duruşu da, mücadelesi de, karşısındaki egemen güçler de alabildiğine gerçekti. Erdoğan boğazına kadar büyük sorunlara gark olmuş bir İstanbul’da, halkını sömürüp çevresini berbat eden sermaye çevrelerine karşı mücadele ederek geldi ve kısa süre içinde destanını yazdı. İmamoğlu’nun bugün İstanbul’a anlatacağı hangi hikaye var? İmamoğlu’nun burada çıkaracağı ancak yarım yamalak bir dram olabilir, elaleme güldürmek üzere kendini.

11. Cumhurbaşkanı sayın Abdullah Gül’ün YSK kararını 367 kararına benzetmesi dahi bu yarım yamalak dramı tam bir drama çeviremez, boşuna umutlanmasın. Ama sayın Gül’ün kendi hikayesi ile İmamoğlu hikayesi arasında kurduğu paralellik her bakımdan ibretlik bir hadise olarak kayda geçecektir. 367’deki apaçık zulmü bugün kendi haklarını arayanlara atfetmenin hiçbir vicdanla telafisi yok.

Sayın Gül, “bir arpa boyu yol alamamışız” diyerek bu özdeşleştirmeyi yaparken aslında sadece artık kimlerle ağladığını, kimlerle güldüğünü, kimlerle de yol yürüdüğünü iyice aşikar etmiş oluyor. 367 gibi bir dehayı üreten cin fikirli cellatlarıyla yürünen yol insana ne hissettirir, doğrusu ben bilemiyorum. Allah onların yolundan uzak tutsun. O yol gaflet ve delalet yoludur. Her gün defalarca o yoldan uzak kalalım diye dua ediyoruz.

Sayın Gül de ediyor diye biliyoruz, ama hangi ara AK Parti’nin çok açık bir durumdaki hak arayışını kendisine yapılan bu dalaletle özdeşleştirecek noktaya gelmiş, hayret doğrusu?

Tekrarlayalım, AK Parti’nin yaptığı itiraz kendi seçmenine, temsil ettiği kesimlere karşı bir sorumluluğun ifası, sandığa ve halkın iradesine sahip çıkmanın ta kendisidir.

Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi sürecinde, bugün kendileri için ağladığı kesimler, AK Parti’nin sahip olduğu güçlü toplumsal desteğe karşılık sırf toplumsal uzlaşma adına adaylıktan çekilmesi yönündeki vesveselerine karşılık “Temsilde tevazu olmaz” demiştim. Kendiniz istediğiniz kadar mütevazi olabilirsiniz (hatta, tabii ki mütevazi olmalısınız, cahillerden başka kim kibirlenir, ahmaklardan başka kim büyüklenir?) ancak temsil ettiğiniz insanlar adına onların haklarından feragat edemezsiniz.

Sizi seçenler, size güvenenler sizin haklarınızı sonuna kadar savunacak dik duran bir liderlik beklerler. Sayın cumhurbaşkanımızın kişisel ilişkilerinde ne kadar mütevazi olduğunu herkes bilir, ancak ona temsil gücü veren en önemli şey temsil ettiği insanlar adına dik durması, temsil ettiği haklarını kendi kişisel kompleksleri yüzünden başkalarına peşkeş çekmemesi veya kurban etmemesidir. Onun bu temsil kabiliyetidir arkasındaki halk desteğini sürekli ve güçlü kılan.

Türkiye ittifakı veya Türkiye’nin beden siyaseti

Demokrasi bir farklılıklar toplamı olan toplumda bu farklılıkların nasıl düzenleneceği, birbirleriyle nasıl bir uyum sağlayacağı sorusuna karşı geliştirilmiş en iyi cevap veya pratik. Toplumu oluşturan farklılıklar ise her zaman, hatta çoğu zaman, “bir arada nasıl beraber yaşayalım” sorusunu ahbap çavuş ilişkisi veya muhabbeti içinde müzakere ediyor değiller. Aksine çoğu zaman birbirleri üzerinde nasıl tahakküm kuracakları, bazen birbirlerini nasıl bertaraf edebilecekleri üzerinden siyasete yaklaşıyorlar.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Türkiye ittifakı veya Türkiye’nin beden siyaseti
Haber Merkezi 03 Mayıs 2019, Cuma Yeni Şafak
Türkiye ittifakı veya Türkiye’nin beden siyaseti yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Bu da o farklılığı düzenleme ve bu farklılıktan bir toplumsal birliktelik, bir millet, bir beden siyaseti geliştirmek konusunda demokrasinin sunduğu araçları acze düşürebiliyor.

Bugün genel olarak siyasetin, özelde demokrasinin Türkiye’de sırası gelenin diğerini bertaraf ettiği bir rövanşizm mantığının etkisi altında olduğu görülüyor. Rövanşizm ülkede müzakereci demokrasinin en büyük düşmanıdır ve rövanş sırası gelenlerin hıncı ülkenin bir sonraki merhaleye daha emin adımlarla ilerlemesine de engel olur. Rövanş atmosferinin yaydığı hınç ülkenin farklılıklarının ortak bir zeminde, ortak bir payda ve amaç için birleşmesine de ket vuruyor.

Oysa bu birlik sağlanmadan ülke kaynaklarının ne daha fazla insana yetecek şekilde geliştirilmesi ne de mevcut olanların adil bir şekilde dağılımı mümkün oluyor. Siyasi bakımdan da beden bütünlüğünü sağlayamayan bir ülke ne kendi istikrarını kurup koruyabiliyor ne de bir devlet olarak dünyada bir aktör olarak var olabiliyor.

Onun için devletlerin öncelikleri arasında ülkenin farklılıklarından uyumlu bir bütünlük oluşturma stratejileri çok önemli bir yer tutar. Buna beden siyaseti diyoruz. Beden siyaseti bir mecaz olarak toplumun bütün unsurlarının farklılıklarını organik farklılıklar olarak ve hepsi de bir bedenin bir parçası telakki eden bir siyasal tasavvur biçimi.

Devletin kendisini bir beden, farklı unsurları da bu bedenin parçaları olarak nitelemesi işin en kolayı, zor olan diğerlerinin de kendilerini bu bedenin organı olarak kabul ettirilmesi.

Aslında iş başına gelen her siyasi kadronun yakalamaya çalıştığı bir hedeftir de bu. Ancak siyasetin rövanşist bir temelde yürüdüğü bir zeminde bu beden bütünlüğü ve uyumu nasıl sağlanır? Devletin kurucu veya yönetici kadrolarının kendilerini başı olmaları dolayısıyla kolaylıkla benimsedikleri bu bedene muhalefet nasıl eklemlenecek? Toplumun iktidar olmayan unsurları kendilerini bu bedene nasıl ve neden ait hissedecekler? Beden siyaseti tam da farklı unsurlara da kendilerini bu bedene ait hissetmelerini sağlayacak harcı, tutkalı veya eklemi sağlayan siyasettir.

Doğrusu, başarılı bir beden siyasetinin ihtiyaç duyduğu en önemli harç adalettir. Adalet bir siyasal bedenin, yani devletin etrafında döndüğü dairenin adıdır bir bakıma. İslam-Türk siyaset tarihinde adalet döngüsü olarak ifade edilen anlayış aslında sadece İslam kültürüne özgü bir şey değildir. Bütün kadim devletlerde adalet döngüsü bir şekilde devletin yönettiği insanlar arasında bir organik mensubiyet hissi oluşturmanın en iyi yolu olarak görülmüştür.

Bugün Türkiye her zamankinden daha fazla bu daireyi işletmeye, tamamlamaya ihtiyaç duymaktadır. Demokrasi toplumun farklı kesimlerine o bedende bir tür dolaşım imkanına ve ihtimaline sahip olduğu izlenimi verdiği ölçüde farklı organların bu bedene aidiyet hissi oluşturulup sürdürülebilir. Demokrasi beden içinde organların dolaşımını adil ve başarılı bir biçimde düzenleyebildiği ölçüde siyasal beden bütünlüğünü koruyabilen bir sistemdir.

Ancak demokrasi çalıştığı esnada insanları dağıtan, parçalayan bir etki de yapabiliyor. Onun bu döngüyü en başarılı biçimde sağlama imkanına sahip olması her zaman iyi çalıştığı veya çalıştırıldığı anlamına gelmiyor. Daha önce söylemiştik: Demokrasi aynı zamanda faşizm-uyumlu bir rejimdir de. Demokrasi kontrolsüz çalıştığında popülist siyasetlere bir gem vurulmadığında yabancı düşmanlığının, ırkçılığın ve toplumun uzun vadeli yararının zarar gördüğü seçeneklere yol açabilen bir rejim.

Nitekim demokratik süreçlerin bugün bizi getirmiş olduğu bir yer var. Seçim kazanan ve seçim yoluyla siyasal bedende kendine bir yer bulabilen bir muhalefet var. Bu beden siyasetimiz açısından ciddi bir kazanımdır. Ancak Türkiye’nin bu kazanımlar üzerine daha fazlasını koyup 82 milyon vatandaşıyla kucaklaşacağı daha güçlü bir beden siyasetine ihtiyacı var.

Sayın Cumhurbaşkanımızın ülkenin birlik ve bütünlüğünü gözeten makamdan bunun tasası ve arayışı içinde olması, buna çağırması kadar normal bir şey olamaz.

Bunu söylemekle siyasal görüş ve yaklaşım farklılıklarını bir kenara bırakmak gerekmiyor elbet. Bir siyasal ve toplumsal beden bütünlüğünden bahsedildiğinde bu bedenin duçar olabileceği patolojik durumlar da hesaba katılır.

Patolojik durumlarla siyasal beden sağlığı açısından nasıl baş edileceği de bellidir. Ama patolojilerin varlığı beden bütünlüğünü savunmayı ve onları da bedende olduğu gibi kabul etmeyi gerektirmiyordur elbet.