Kalpsiz bir dünyanın kalp arayışı

Adalet mi merhamet mi ikileminde kalındığında modern dünyanın tavrını adaletten, hatta adaletin de nicel sınırları içinde, mesela eşitlik olarak ortaya konulmasından yana tavır koyduğunu biliyoruz. Adalet ve merhamet ilişkisi üzerine arka arkaya yazmış olduğu 7 yazısında Erol Göka modernizmin bu çarpıcı tercihiyle ilgili komplikasyonları da ortaya koydu. Yaşadığımız dünyada rasyonalizmin demir kafesine dönüşen niceliğin bu egemenliğinin hepimizin hayatında hissedilen tezahürü merhamet yoksunluğundan başka bir şey değil aslında.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Kalpsiz bir dünyanın kalp arayışı
Haber Merkezi 14 Eylül 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Kalpsiz bir dünyanın kalp arayışı yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Modern dünyada toplumsal ilişkileri, hukuk, adalet ve sorumluluk ilişkilerini düzenleyen kurumsal tedbirler insanlarda hiçbir kişisel, duygusal özelliğe yer bırakmama iddiasını da taşıyor.Ancak hiçbir kurumsal tedbirin beşeri ilişkilerdeki bütün ihtimalleri kuşatma imkanı ve ihtimali olmadığı için, kendisine hiç güvenilmediği için başıboş bırakılmış kişisel özellikler bir kompleks olarak ilk fırsatta karşımıza çıkarlar.

Tabii ki işin psikiyatrik boyutunu Göka daha iyi açıklar. Ama bütün davranışları hukuka, yasaya, kurala, hatta adabı muaşeret kurallarına bağlamış bir toplumsal ilişkiler düzeninin ürettiği komplikasyonlar bütün insanlığa çok pahalıya mal oluyor. Moderniteye sadece bu açıdan baktığımızda göreceğimiz çok şey vardır.

Aydınlanma ile birlikte tasarlanmış bir proje olarak modernite insan hakları ihlallerini durdurmayı ve insan hayatının önemini artırmayı hedefleyen bir dizi ayrıntılı kurallar ve kurumlar bütünü ortaya koydu. Oysa bu esnada, bu kuralların ve bu kurumların gölgesi altında yine insanlık tarihinin en yüksek sayıda ölümlü savaşları kayda geçti: tek bir savaşta ölen insanların sayısı bütün insanlık tarihinde yaşanmış savaşlarda ölen insanların sayısına ulaştı. Etnik, dinsel veya sınıf farklılığına dayalı ayırımcılık biraz daha komplike ve acımasız şekiller aldı. Binlerce insanın hayatı bazı geçici çıkarlar uğruna feda edilmekte ve savaşlar her geçen gün daha kötü sonuçlar veriyor ilh.

Daha önce değindiğimiz gibi kadın cinayetleri dediğimiz hadiselerle ilgili bir ton tedbir alındığı halde, tedbirler alınmadığı dönemlere nazaran aile içi kadına ve çocuklara şiddet olaylarında patlama düzeyinde artışlar olmaktadır.

Hayatında hiçbir etkisi, kendisine hiçbir zararı olmadığı halde, hayatının hiçbir yerinde karşısına çıkmamış “yabancı”ya, burada özelde Suriyeliye karşı, hangi koşullarda ülkesine sığındığını bildiği, her gün televizyonlarda seyredip gördüğü halde sergilenen tepkiler mesela, neyin göstergesidir? Bir gece ansızın yağan bombaların ardında yiten, darmadağın olan hayatlara karşı hiçbir empati beslemediği gibi, o hayatlardan arta kalanlar sadece gözünün kıyılarına vurdu diye bir fiske de kendisi atarak katliama bulunduğu yerden katılanlar, bunu hangi eksikliklerini telafi etmek için yaparlar acaba?

Bugün sağlık alanında Türk halkının 17 yıl öncesine nazaran bütün dünyanın gıpta ile baktığı bir hizmet seviyesi yakalanmış durumda. Bu hizmetlerden faydalanmaktan yana hiçbir mahrumiyet yaşamayan insanların bile diline pelesenk olmuş “Suriyeliler ücretsiz ve sırasız tedavi oluyor, biz ise sürünüyoruz” yollu vesveseler bu merhamet yitiminin semptomları değil mi?

Sosyal devlet anlayışı bile merhameti insanın insafına bırakmayarak, devletin garantisi altına almaya çalışan bir yaklaşım sergilemekle doğru mu yapmıştır acaba? Devletin merhamet siyasetini takip etmesi, bu konuda devlet ve sivil toplum arasında birbirine bulaşmayan bir işbölümünde ısrar etmemesi şartıyla kötü bir şey değil elbet. Ancak devlet neticede yönetenlerin inisiyatifinden, merhamet kalitelerinden, ekonomik imkanlarından azade değildir ve devlet bütün insani durumlara hiçbir zaman yetişemez. Bu durumda insani yardım duyguları ve pratikleri köreltilmiş insanların yol açtığı boşluk toplumun da felaketi olur.

Yıllarca bu toplumun kendi sivil yardımlaşmasını, dayanışmasını “sadaka kültürü” diyerek aşağılayanlar ve onu sosyal devletin işini yapmaktan alıkoyan lüzumsuz bir uğraş olarak niteleyen bir sol veya sosyal demokrat siyaset oldu. Onlara göre bunların yaptığını devlet belli kurallar ve ölçüler içinde yapmalıydı.

Oysa bugün aç olan, muhtaç olan, kanası yaramakta olan insanların acil sorunlarını çözen bir yaklaşım değildir bu.

Sol siyaset bu yolu mevcut sistemin çelişkilerini yumuşatan gereksiz bir işgüzarlık olarak niteledikçe hem beşeri varlığın genel dinamiklerini anlamaktan uzak kalmış oluyor hem de sadece merhamet yoksunu olduğunu sergilemiş oluyor.

Oysa merhamettir işin esası ve bu merhameti eksik bıraktıkça Karl Marx’ın dediği gibi “kalpsiz bir dünya içinde insanların bir kalp, ruhsuz bir dünya içinde bir ruh arayışı” belirler değişimin bütün dinamiklerini.

Merhamet ve şiddet arasında adalet

Merhamet sadece bir değer değil, bir duygudur aynı zamanda. Aslında dünyayı ayakta tutan insanın içine yüklenmiş en temel duygulardan biri. İnsanların yakınlarına karşı sergiledikleri asgari merhamet birbirlerine karşı her halükarda kurtlaşmalarını da engelliyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Merhamet ve şiddet arasında adalet
Haber Merkezi 11 Eylül 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Merhamet ve şiddet arasında adalet yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Ancak bu asgari duygunun iyice asgarileştiği veya toplumda yüksek bir seviye kaydettiği durumlar da vardır. İnsanların sadece kendi yakınlarına karşı, kan, ırk, din veya başka türlü bağlarla yakın olduklarına karşı sergilemekle yetindikleri merhamet, insanlık seviyesine hiçbir şey katmıyor. Çünkü zaten bütün biyolojik canlılar rahim bağının ürettiği duygularla yapar bunu.

Aslolan, bu rahim bağına sahip olmadıklarımıza karşı da merhametle dolu olabilmek. Allah’ın yarattığı bir kul, bir canlı, bir tabiat olmasını gözetebilmek; Rahim olan Allah’ın rahmeti altında olduğunu bilerek bütün insanlara, bütün canlılara ve tabiata karşı merhamet duygusunu yüklenmek…

Rivayet olunur ki, misafirperverliğiyle meşhur Hz. İbrahim kendisine misafirliğe gelen birisini, önüne koyduğu yemeğe besmele çekmeden başlamış diye yadırgamıştır. Bundan dolayı Allah kendisine “biz bu kulumuzun rızkını besmele çekip çekmediğine bakmaksızın, doğduğundan beri hiç eksik etmedik, sen yedireceğin bir yemeğin karşılığını mı istersin?” diye uyarıda bulunmuş. Tevhid peygamberi Hz. İbrahim’in sofrasıyla meşhur olmasına, bu uyarı üzerine hiçbir ayırım yapmadan ve hiçbir karşılık beklemeden insanlara sofrasını açmış olmasının vesile olduğu söylenir.

Bugün dünyanın mustarip olduğu bir çok sorunun ortada ciddi bir adaletsizlik sorununu gösterdiği açık. O yüzden bütün vurguyu herkes adalete yapıyor. Adalet siyasi söylemlerde de her zaman çok ciddi karşılığı olan bir kavram ve söylem oluyor. Gelirde adaletsizlik, fırsatta adaletsizlik, katılımda, paylaşımda adaletsizlik, yargıda adaletsizlik, ehliyet ve liyakate göre, ücrete ve külfete göre görev dağılımında adaletsizlik vs.

Bütün bu konularda dünyada cari olan, dünyanın çivisini çıkaracak düzeydeki adaletsizlikler siyasetin de temel konusunun adalet olmasına yol açıyor. Adalet arayışı insanların yaşamakta oldukları bütün sorunların sihirli kelimesine dönüşüyor ve bir süre sonra bütün bu kavramların nihai kaderini paylaşmaya başlıyor: Fetişleşme.

Adalet kavramının fetişleşerek, şeyleşerek asıl ağırlığını ve manasını yitirmesinin bir sebebi de aslında onun merhametle olan bağının ihmal ediliyor olması.

Şaftı kaymış adaleti yerine oturtmak güç hatta zor-şiddet gerektiren bir iştir. “Ne olursa olsun şiddet karşıtı olmak” üzerine bir kez daha düşünmeyi gerektiren bir yerdir burası. Adaletin tesisi ceza ve yaptırım gerektirdiği ölçüde, uygulaması da neticede insanı, suçlu da olsa, hedef alan bir şiddeti de içermiş oluyor. Şiddet ve merhamet bir yerde birbirine ters şeyler ama her biri adalet üzere bir dünyanın yerli yerinde zorunlu bileşenleri.

Adalet merhametsiz olmaz ama şiddetsiz de olmaz.

Cezai yaptırımı olmayan bir adalet mekanizmasının olması mümkün değil. Buna rağmen ihlal edildiği yerde bile adaleti tekrar tesis etmenin şiddeti devre dışı bırakan bir yolu vardır, o da affetmek, feragat etmektir.

Adaletin şiddete ihtiyaç duyduğu yerlerin çoğunda yitik bir merhamet olduğu da hemen fark edilir. Merhamet duygusunun etkili bir biçimde işlediği yerlerde ise adalet kendiliğinden çalışır. Merhameti dışlayan, onu gereksiz bir duygu olarak kodlayarak aşağılayan bir dünyada üretilen adalet mekanizmasını ayakta tutmanın zordan başka bir yolu olmadığı için toplamda çok daha büyük acılar ve adaletsizlikler üretiyor.

Merhamet ve adalet arasındaki ilişkiye dair giderayak güzel bir tartışma başlatan değerli dostumuz Erol Göka adaletin tek başına kurumsal ve yasal tedbirlerle ayakta tutulamayacağını da çok güzel göstermiş oldu.

Mesela “kadın cinayetleri” dediğimiz hadiselerle ilgili, önleyici tedbir kabilinden yapılmış düzenlemelerin herhalde fazlası

var eksiği yoktur. Kadınları maganda erkeklerin şiddetine karşı koruyabilecek, hatta onları bu şiddetten caydırabilecek yasal tedbirlerde aşırıya bile gidilmiş olduğu söylenebilir. Buna rağmen bu yasal tedbirlerle orantılı olarak cinayetlerin veya şiddet olaylarının paralel olarak arttığı gözlemleniyor. Mesela bunun sebebini her iki tarafın birbirlerine karşı artan merhametsizliklerine bağlayamaz mıyız?

İnsanın diğerine karşı şefkat, merhamet ve sorumluluk da taşıyan bir varlık olduğunu yok sayıp, bütün tedbiri fetişleşmiş bir adalete yüklemenin bir karşılığı olmasın bütün bu gelişmeler?

Düşünmeye değer bir soru değil mi bu da?

Merhametsiz adalet olur mu?

Böyle soru mu olur? diyeceksiniz. Oluyormuş, hem de öyle bir sorunun peşine takıldığınızda belki çok zamandır mustarip olduğumuz bir çok sorunumuza dair çok önemli keşiflere varabilir, yitirdiğimiz çok temel bazı değerlerimizin izine ulaşabiliriz sanırım.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Merhametsiz adalet olur mu?
Haber Merkezi 09 Eylül 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Merhametsiz adalet olur mu? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Bir süredir bu gazetede bir entelektüelin bir kavramın şeceresinin peşinde kendi düşünce seyrine dair çok ilginç, düşündürücü ve öğretici bir anlatımını içeren bir yazı dizisini okuyoruz. Bahsettiğim yazı dizisi, değerli arkadaşımız, düşünürümüz Erol Göka’nın adalet ve merhamet arasındaki ilgiyi ve münasebeti bulma arayışı ile ilgili kendi deneyimini anlatıyor.

İkilemi adalet ve merhamet diye iki kavram arasında koysa da aslında keşfetmeye çalıştığı asıl kavram merhamet. Belki bizim kültürde hiçbir karşılaştırmada ikisi birbirinin karşıtı olması gerekmiyordur, ama belki de farkında olmadan iyice içselleştirmiş olduğumuz batılı zihniyet dünyası içinde bir tür merhametsiz adaleti benimsemeye teşne kılınmış olduğumuz ortada.

Eski Yunan felsefesinden itibaren merhamet gereksiz, hatta adaleti engelleyen gereksiz bir duygu olarak görülmüştür. Mesela Göka’nın aktardığı gibi Aristo için “acıma” olarak görülen merhamet, “bencillikten başka bir şey değildir. Zira başkalarının maruz kaldıkları duruma acıma duymamıza yol açan şey, kendimiz için duyduğumuz endişedir”. Stoacılar, Spinoza, Nietzsche gibi meşhur batılı düşünürlerin yanısıra Aydınlanma düşünürlerinin merhamet karşısındaki tutumları hep birlikte düşünüldüğünde durum oldukça düşündürücü.

Batılı kavram dikotomileri arasında adalet ve merhamet karşıtlığı teşhis etmeye yetecek kadar bir merhamet karşıtı söylemin varlığını görmek elbette bugünün batı dünyasını anlamamız açısından önemli bir başlangıç noktası sayılabilir.

Merhametsiz bir dünya adil olabilir mi? Merhamet veya acımaya karşı bu kadar olumsuz bir söylemden sonra insanlara adil davranmak için nasıl bir motivasyon sağlanabilir? Ya batıda bugün neredeyse matematik ölçülere vurulmuş olan adalet değerinin bazen kendi içinde ürettiği faşizan soykırımcı uygulamalar ile yine dünyanın geri kalanına karşı ürettiği sömürgeci katliamcı pratiklere karşı koruyucu olamaması merhamet diye bir duygunun eksik olmasından ileri geliyor olamaz mı? Merhamet-adalet dikotomisi bağlamında adalet-merkezli bir tutum adaleti de toplamda yok etmez mi?

Peki Batı’daki adalete karşı bu merhamet karşıtlığı “merhametten maraz doğar” denilerek nasıl içselleştirilmiş? Göka, yazılarında İslam kültür ve felsefesinde böyle bir karşıtlık yerine iki duygu veya değerin birbirini tamamlayan, biri olmadan diğerinin mümkün olmadığı bir noktaya varacak arayışını anlatırken, yine de yola herkes gibi kendisinin de bu merhamet karşıtı söylemin etkisi altında çıkmış olduğunu fark eder.

Gerçekten de gereksiz merhametin gerekli cezalandırmayı engelleme ve bu yüzden adaleti engelleme ihtimali yok değil. Mücrime merhamet adına verilmekten geri durulan ceza bilakis cürmün mağdurlarına karşı ortaya çıkaracağı adaletsizlikle daha geniş manada merhameti de yok eder.

Ancak merhamet duygusunu sadece adaletle olan ilişkisi bağlamında bu negatif işleviyle almak, bu duygunun ve değerin insan varoluşundaki çok daha derin ve köklü yerini görmeyi engelliyor. Adalet bir şeyin yerli yerinde olması, buna mukabil tersi olan zulüm, birşeyin yerinde olmayışıdır.

Göka’nın düşünce serüveninde adalet ve merhamet konusundaki karşıtlık üzerine yeniden düşünmeye sevk eden uyarı Adalet Şurası’nda “mutlak anlamda iyi olan tek erdemin adalet olduğunu” anlattığı konuşmasında bütün duyguların fazlasının zarar olabileceğini oysa adaletin fazlası diye bir şeyin sözkonusu olmadığı, zira ne kadar adil olmaya çalışırsak o kadar iyi diye sonlandırdığı konuşmasına mesleği hakimlik olan bir dinleyicisinin tek cümlelik bir itirazından gelmiş: “Hocam fazlası zararlı derken merhamete haksızlık ediyorsunuz bence, iyi düşünün” demiş o hakim.

Mesleği dolayısıyla kendisinden merhamete karşı adalete daha fazla odaklanmasını bekleme istidadımızın olduğu hakimin burada merhamete vurgu yapmış olması Göka’yı daha sonra epeyce düşünceye sevk etmiş ve bu uyarının peşinde konuyu baştan sona tekrar düşünme yoluna koyulmuş.

Sadece bu anekdot bir düşüncenin seyrinin nasıl etkilenip değişebildiğine dair mükemmel bir örnek. O anda ortaya pek farklı, mevcut fikirleri iptal edebilecek bir argüman veya veri ortaya konmuş değil aslında. Sadece bir itiraz, ama mesleği hukuk olan birinden, adalet üzerine gelen bir cümlelik bir itirazın bir düşünürün bütün fikirlerinde bir paradigma değişiminin ilk etkisini yapmış olması, ve bunun bu şekildeki anlatımı sizi bilmem ama beni oldukça heyecanlandırdı.

“Mesleği icabı soruyu suç-ceza-af bağlamına indirgemesi beklenen hâkimimiz nasıl olup da bu tuzağa düşmemeye başarabilmiş ama ben teklemiştim?” diye sorar Göka ve bu sorunun peşinden ilerlediğinde ilk durak olarak “kalp” kavramına takılır. İslam’da kalp kavramının anlamı bir biyolojik organ olarak kalpten çok farklı tabi. Kalp bütün aklın, vicdanın, izanın, adalet duygusunun da merkezi. İnsan beyniyle değil kalbiyle düşünüyor ve bu kalp sürekli devinim halinde. İçinde olumlu duygular kadar bütün olumsuz duyguların da hareket ve eylem alanıdır.

Kalp ile değişim, devrim arasındaki etimolojik ilişki tesadüfi değil elbet. İnsanın düşünceleri, kavramları, aklı, vicdanı, dostluğu, düşmanlığı hep bu evrilip çevrilen dinamizmin etkisi altında. Hangi etkiler altında ve hangi etkilere yol açarak?..

Göka’nın daha iyi bir adalet için merhameti keşfettiği noktada düşünce seyri devam eder diye beklerken, bu konudaki son yazısının son paragrafını aynı zamanda gazetedeki yazılarına bir süre ara veren bir haber olarak okumayı beklemiyor insan.

Tam tadı damağımızda kalmış bir düşünce ziyafeti derken. Fırsat olursa ileride Göka’nın başlattığı bu yolda biraz daha ilerleyelim.

Neden bu kadar güzel yazılardan sonra gazete yazısına ara verdi diye sormak üzere sarıldım telefona. Sadece bir süredir ihmal etmekte olduğu kitaplarını yazmaya biraz daha zaman ayırabilmek için cevabı karşısında diyecek bir şey bulamadım. Bu konuda yazacağı kitabı da merakla bekleyelim bari

Annelerin açtığı pencereden: 50 yılın hikayesi

Diyarbakır’da PKK tarafından kaçırılan evlatlarını HDP’den talep eden anneler sadece herkesin bildiği büyük sırrı ifşa etmiyorlar. Aynı zamanda Kürt sorunu ve terörle mücadele konusunda son 50 yılın bütün tecrübesini adeta yeniden yazmaya davet ediyorlar.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Annelerin açtığı pencereden: 50 yılın hikayesi
Haber Merkezi 07 Eylül 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Annelerin açtığı pencereden: 50 yılın hikayesi yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Cezaevinde ziyaretine gittiği oğluyla Kürtçe konuşmak yasak olduğu için bir kelime konuşamadan geri dönen veya bir iki Kürtçe kelam etmeye tevessül ettiği için jandarma dipçiği yiyen annenin ömür boyu içinde kalan ukde ve onun bu ukdesini anlattığı diğer çocukların biriken öfkesi

Köyüne terörist takibi esnasında yapılan baskında güvenlik güçlerinin postallarıyla evlere girerek kadın, yaşlı, çocuk demeden herkese ettiği hakaretlerin, uyguladığı keyfi şiddetin çocuk ve genç dimağlarda beslediği intikam duygusu.

Bir gece ansızın gelen güvenlik güçlerinin “köyünüzde terörist besliyorsunuz” diyerek bir saat bile toparlanma fırsatı vermeden herkesi hemen göçe zorladığı sahnelerin unutulmamasıyla ve sürekli anlatımıyla biriken hınç.

Bütün bu dönemsel tecrübeler, yasaklanmış anadil, ifade edilemeyen kimlik ve kültür, aşağılanmış benliklerin üzerine bindiğinde terörün alevlenmesi ve bu alevlerin sürekli olarak beslenmesi için en uygun ortamı sağlıyordu. Bu ortam teröre yatırım yapmak isteyenler için en temel malzemeyi sağlıyordu.

Ortada uluslararası desteğiyle bu işe hazır bir girişimci örgüt de vardı ve bu ortamı kendi yatırımı için çok iyi değerlendirdi. Devlet aygıtının bu işin farkına varması ve etkili tedbirini almayı akıl etmesi birkaç kuşak sürdü. O zamana kadar yatırımcı örgüt insan kaynağını sürekli üretecek ve yeniden-üretecek mekanizmaları kurdu ve birkaç neslin ideolojisini tayin edecek şekilde çalıştı.

Bu esnada devlet kendisi için muhtemel bir özeleşiri ve yeniden değerlendirme sonrası geri dönüş yollarını da tıkamaya çalışarak örgüte çok daha stratejik bir destek vermiş oldu. Doksanlı yıllarda devlet 28 Şubat sürecine girerken yeni nesillerin İslami eğitimini de yasaklayarak Kürt nesillerini tamamen PKK’nın dinsiz, değersiz, ırkçı ve hedonist insan profiline mahkum etti.

Kuşkusuz bugün devletin Kürtlere bu korkunç yanlışları yaptığı ortamdan çok uzaktayız. Hiçbir Kürt gencini artık devletin yaptığı yanlışların yol açtığı öfke, intikam ve hınç duygularıyla tahrik etmek mümkün değil.

Ancak, üç nesildir yaratılan o hedonist, ırkçı-milliyetçi ortamda gençler belli bir ideolojik kimliklenme sürecine hala maruz kalıyorlar. Devletin bir yanlışı olmasa bile Kürt gençlerinin en azından önemli bir kısmında ciddi bir etnik milliyetçilik duygusu oluşmuştur.

Gerçi şiddete bulaşmadığı sürece etnik veya bölgesel milliyetçilik siyasette meşru bir etkendir. Kimse kimseye kendini siyasette hangi kimlikle ifade etmek istediğine elbette karışamaz. Ancak Türkiye için sorun, bu etnik milliyetçiliğin kendisini terörle ifade etmeyi bile kendine “demokratik bir hak” olarak görmesidir. Oysa şiddet hiçbir demokratik unsur için hiçbir yerde bir hak olarak değerlendirilemez.

Bugün terörün devletin yanlış uygulamalarından kaynaklanan bütün sorunları giderilmiştir diyebiliriz. Buna rağmen terörün sona ermemesinin temel sebebi üzerinde başta Kürt vatandaşlarımızın çok iyi durması gerekiyor. Ne yazık ki, Kürtler son elli yıldır bölge üzerine oynanmak istenen bütün uluslararası kirli oyunlarda bir kart olarak kullanılmak istenmektedir. Aslında bu bilindiği halde devletin yıllarca adeta bu oyunlara çanak tutan yanlışlarının cürüm boyutu daha da kendini hissettiriyor.

Şimdi ise yıllardır Türkiye’yi meşgul eden PKK terörünün bitmeyişinin sadece devletin siyasetiyle ilgisi olmadığını çok net görüyoruz. ABD bütün süper gücüyle, yaptığı devasa silah yardımlarıyla, istihbarat ve lojistik desteğiyle, uluslararası siyasal dayanışmasıyla PKK’nın arkasında. Yıllardır baş edilemeyen örgütün Türkiye’nin kendi iç dinamiklerinden, sosyolojisinden veya siyasal basiretsizliğinden kaynaklanmış bir sorun olmadığını da artık net olarak görüyoruz. Bugün en büyük basireti sergilese bile bu örgütü desteklemeye devam etmekten geri durmayan en az bir süper dünya devleti var.

Peki ABD PKK’ya bu desteği Kürtlere olan sevgisinden mi yapıyor? Bölgede devletsiz kalmış bir tek gariban Kürtlere destek olsun diye mi yapıyor bunları? Ne yazık ki ABD’nin sağlayacağı üç buçuk menfaatin yanına kar kalacağını ve ABD’nin başka halklara kıyma, zulmetme pahasına da olsa Kürtlere sağlayacağını zannettiği faydaya tav olanlar var.

Böyle düşünen bir Kürt varsa aklından da, inancından da, Kürtlüğünden de şüphe ederim. ABD’nin bölgenin hiçbir halkına göstereceği ne bir merhameti ne bir insancıllığı ne bir yardımı olabilir. Bunca yıldır artık çocuğumuzu tanır gibi tanıma fırsatı bulduğumuz kadarıyla ABD halkları sadece kullanır. Bunu yaparken de başka insanlara kıyar, sonra dönüp kıyarken kullandığı halklara da kıyar.

Yıllardır Türkiye’nin mücadele ettiği PKK değil, onu destekleyen ABD imiş. O yüzden konunun ne Kürt sorunuyla ne de Türkiye’nin kendi iç dinamikleriyle bir ilgisi vardır.

Ne yazık ki, Türkiye’nin 2002 yılından beri başlatmış olduğu ve Kürtlerle ilgili de en radikal demokratik adımları atmış olduğu süreci daha fazla derinleştirmekten men eden de bu durumun oluşturduğu risklerdir. Zira demokratikleşme süreci bile daha sıradan Kürt vatandaşlarından ziyade onu kendi stratejileri açısından istismar eden bu uluslararası boyutları olan riskler yüzünden akamete uğramaktadır.

Kimse Türkiye’yi bu açık tehditler altında daha demokratik olmamak dolayısıyla muaheze etmeye kalkmasın. Hele kendilerini çok akıllı, Türkiye’yi de enayi sanmasınlar.

Kürt sorunu değil PKK sorunu, o da bir ABD sorunudur

Terörle mücadele etmenin teröristle mücadele etmekten ibaret olmadığı bir gerçektir. Terörün mutlaka her zaman derin sosyolojik, siyasal bir zemini vardır ve bu zemini düzeltmedikçe bu zeminin ürettiği teröristlerle uğraşarak bir yere varılamayacağı konu gündeme geldikçe tekrarlanan bir ezberdir. Gerçekte karşılığı olan da bir ezber.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Kürt sorunu değil PKK sorunu, o da bir ABD sorunudur
Haber Merkezi 05 Eylül 2019, Perşembe Yeni Şafak
Kürt sorunu değil PKK sorunu, o da bir ABD sorunudur yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Ancak terörün gerçek sosyolojik zemininin ne olduğunun tespiti konusunda hem rivayet muhtelif hem de sosyolojik zemin o kadar sabit değil. Sürekli değişim halindeki bir sosyolojik ve siyasal zeminde terörün devam ediyor olmasının sebepleri de, bu sebeplere dair görüşler ve tutumlar da zamanla değişim gösteriyor.

Mesela PKK terörünü yıllarca devletin Kürt meselesine yanlış yaklaşımları üzerinden açıklamaya çalışanlar oldu. Doğrusu devletin Kürtlere karşı yanlış yaptığı, Kürtleri inkar ettiği, dillerini konuşmaya, kültürlerini ifade etmeye ve bunun siyasetini yapmaya yasak koyduğu bir ortamda kendini ifade etmek için terörden başka bir yol kalmadığı yönündeki analizler terörü haklılaştırmaya yarıyordu. Ama devletin Kürt sorunu karşısındaki siyasetin, terörü hiçbir şekilde meşrulaştırmasa da, teröre güçlü bir psikolojik destek olarak çalışıyor olduğu da sır değildi.

Bu zeminin terör örgütü tarafından istismar edilmesi çok kolaydı ve terörist üretmesi kaçınılmazdı. Terörle mücadele için öncelikle terörist üreten bu zeminin yok edilmesi gerekiyordu. AK Parti devletin Kürt sorunu karşısındaki paradigmasınıdeğiştirdi. Kürtler bir sorun değil, bu ülkenin ayrılmaz bir parçasıydı. Kürtlerin varlığı da, dillerini konuşma, öğrenme ve yayın yapma özgürlükleri temin edildi, bu konuda durumlarının daha da ilerletilmesi talebine matuf siyasetlerinin önündeki bütün engeller kaldırıldı. Kürtler bir sorun değil bu ülkenin sahibiydi; Türkler kadar, Türkiye’de yaşayan Araplar, Çerkezler, Boşnaklar, Arnavutlar, Lazlar, Zazalar, Gürcüler vs. kadar.

Bu, sadece terör sorununu çözmek için ortaya konulmuş bir çerçeve değil, AK Parti’nin kendi vizyonuna uygun olarak daha demokratik, daha insani ve daha İslami bir çerçeve olduğu için ortaya konulmuştur. Türkiye’de herkesin kendi dilini konuşma, kendi dinini yaşama veya yaşamama, kendi kültürünü ifade etme özgürlüğü vardır. Bu özgürlükler ortamında terör örgütünün beslendiği yasal ve psikolojik zemin de, bahaneler de ortadan kalkmıştır.

Şimdi ise, yıllarca terörü desteklemiş psikolojik zemin ve bahaneler ortadan kalktığı halde terörün hala devam ediyor olması paradoksuyla karşı karşıyayız. Bu durum, terörü sosyolojiyle açıklayan eski analizlerin yanlış olduğunu mu gösteriyor?

Cevabımızı yukarıda da ifade ettiğimiz doğrultuda, hemen verelim: evet eskiden de terörün tek nedeni salt sosyoloji veya devletin yanlış uygulamaları değildi. Terör, kod adı “Kürt sorunu” olarak ifade edilen bu sosyolojiyi veya siyaseti sadece bahane olarak kullanıyordu.Bu siyaset veya sosyolojinin terör üretmesi kaçınılmaz bir sonuç değildi. Ama yine de Kürt sorununu çözüme kavuşturacak adımların atılması son derece isabetliydi.

Üstelik Kürt sorununun çözümü doğrultusunda atılan adımları müteakip, bu psikolojik zeminden etkilenerek, zehirlenerek dağa çıkmış gençlere bir eve dönüş imkanı verilmek üzere bir de çözüm süreci bile başlatıldı. Ancak bu süreci terör örgütünün nasıl kendi stratejileri için taktik bir fırsat olarak değerlendirdiği de görüldü.

Bugün terör her gündeme geldiğinde Kürt sorunundan bahsedilmesini gerektirecek bir ortam yok. Çünkü artık terörün hiçbir şekilde Kürt sorunuyla ilgisi kalmamış durumdadır. Terör örgütüne müzahir siyasal partinin Kürtlerin bir kısmından oy alabiliyor olması bile bu ilgiyi ispatlamaz.

Bugün PKK terörünün nasıl bir uluslararası ilişkiler ağının önemli bir konusu haline gelmiş olduğunu Suriye’deki gelişmelerde yeterince görüyoruz. Türkiye’de bitme noktasına gelmişken Suriye üzerindeki akıl almaz uluslararası paylaşım mücadelesinde bir kart olarak canlandırıldığını hep birlikte şahit olduk. Bugün Suriye’nin de bütün demografi, sosyolojik yapısına tamamen aykırı bir biçimde dünyanın süper gücü tarafından aşikarca desteklendiğini görüyoruz. Konu Türkiye’nin ürettiği bir sosyolojinin çok ötesinde bir yabancı müdahale sorunudur bugün PKK terörü. PYD, YPG elemanlarının bütün yönetici kadroları PKK’dan. Kamplarında Arapça ve Kürtçeden ziyade Türkçe konuşuluyor.

ABD PKK’nın Suriye koluna verdiği en az 7000 TIR ve binlerce kargo uçağı dolusu silahla haklılığını, argümanını, söylemini kaybetmiş bir örgüte muhtaç olduğu sosyolojiyi inşa ederek değil yıkarak veriyor olduğunu görmüyor muyuz.

ABD’nin PKK ve PYD’yi taşeron olarak kullanmak suretiyle bölgede oynamakta olduğu oyunun içinden görmeden sorunu salt demokrasinin sınırları içinde cereyan eden bir hadise olarak görmek en hafif veya masum ifadesiyle basitliktir, yüzeyselliktir. Ne ABD bu bölgeye demokrasi yoluyla geliyor ne de onun tonlarca silah vererek destekleyip beslediği terör örgütleri bölgede bir demokrasi inşa etmeye çalışıyor. Bilakis bütün yaptığı bölgeyi tamamen anti demokratik ve etnik temizlikçi bir yolla dizayn etmeye çalışmaktır.

Bir bakın bütün bu yaptıkları insanlık dışı uygulamalara rağmen kayyum uygulamasına “demokrasi” diyerek ilk feryat eden de onlar oluyor. Dertleri demokrasi değil, demokrasinin kendi anti-demokratik işgal faaliyetlerinin bir aracı olmaktan çıkmasıdır.

PKK, annelerinden çocuklarını nasıl koparıyor?

Bir süredir çocuklarını PKK’nın elinden kurtarmak üzere Diyarbakır tarihinin en anlamlı eylemlerinden birini yürütmekte olan anneler bölgede herkesin bildiği, acısını hissettiği ama kimsenin telaffuz etmeye cesaret edemediği büyük sırrı faş ediyorlar. Gizlenen, çarpıtılan, bastırılan hakikatleri günyüzüne çıkarmaktan daha devrimci bir eylem yoktur. Bastırılmış ve çarpıtılmış hakikatleri bu şekilde günyüzüne çıkarma gücüne de hakkına da annelerden başkası ve fazlası sahip olamaz. Bir anne yüreğinin acısını hiç bir ideolojik yalan dindiremez.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : PKK, annelerinden çocuklarını nasıl koparıyor?
Haber Merkezi 31 Ağustos 2019, Cumartesi Yeni Şafak
PKK, annelerinden çocuklarını nasıl koparıyor? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Diyarbakır’da Hacire Ananın başlattığı isyan HDP’nin çıplaklığını ortaya koyunca bu isyana başka anneler de, babalar da, kardeşler de katılmaya başladı. PKK’nın şimdiye kadar Kürt sorunu olarak haklılaştırmaya çalıştığı, HDP siyasetininse ortadaki çözülmemiş meselenin ürettiği hoşnutsuzluğun kaçınılmaz sosyolojik ve siyasal sonucu olarak süsleyip meşrulaştırmaya çalıştığı bu kitlesel ve sistematik çocuk istismarının boyutları en net şekilde ortaya çıkmış oluyor.

“Başlarım Kürdistan davanıza, çok istiyorsanız onu özel okullarda okutmaktan taviz vermediğiniz kendi çocuklarınızı dağa göndererek güdün, bizim fakir çocuklarımızla değil!” diye haykıran anne raconu en net biçimde koymuştur. Bir dava varsa ortada bunun annelerinden çalınmış çocuklarla yürütülemeyeceği, artık herkesin bilmesi gereken en temel gerçektir.

Esasen PKK’nın anne-babalarından kopararak dağa kaçırdığı çocukların eline silah vererek güttüğü davanın Kürtlük davası olduğuna bile herşeye rağmen kimse bizi ikna edemez. Bugün annelerin faş ettiği gerçekten daha erken ve daha açık faş olmuş bir gerçek daha var ki, o da örgütün bölgede bütün emperyalist-siyonist-işgalci güçlere Truva atı olarak hizmet veren bir taşeron olduğudur. Onu ne Kürtler ne Kürtlerin dini, gelenekleri, değerleri, kimliği, çocukları veya anneleri ilgilendiriyor. Onu ilgilendiren tek şey işgalci güçlerle girmiş oldukları taahhütleridir. O taahhütlerin en esas malzemesi, yakıtı, aracı eli silah tutan çocuklardır. Bu çocukları hangi yolla olursa olsun temin etmek zorundadır, yoksa kendisine iş verenler nezdinde itibarı ve işbitirme sertifikası kalmaz.

Belli bir yaşa gelmiş, çocukluk yaşını geçmiş gençleri kandıramıyor artık PKK. Kandırmaya yetecek ikna edici bir argümanı, hatta ideolojisi de yok. İş çocuklara kalıyor.

Onları kandırmak için PKK’nın elindeki en işe yarar araç HDP teşkilatları ve belediyeleri. Bilhassa belediyelerin uhdesinde bulunan gençlik, spor ve kültür merkezleri ve faaliyetleri daha özgür, daha müreffeh, daha sağlıklı, fikri ve vicdanı hür Kürt nesillerinin yetişmesi için değil sadece dağa en kısa yoldan çıkabilecek şekilde dolduruşa getirmek üzere çalışıyor.

O merkezlere devam eden, o faaliyetlere katılan çocuklar için dağa çıkmanın, silah tutmanın, tetik çekmenin, insan canına kıymanın makul bir gerekçeye ihtiyacı yok. İnsan öldürmeyi oyun sanacak yaştakilerin eylemleri üzerine elbette hiç bir meşruiyet ve haklılık inşa edilemez.

Oysa PKK da HDP de haklılıklarını bu çürük zeminin üzerinde kurmaktan çekinmiyorlar. Yıllar önce FETÖ’nün de çok önünü açtığı bir propaganda repliği idi: “biz kendileriyle konuşulacak son kuşağız. Bizimle çözemeseniz bizden sonrakilerle hiç çözemezsiniz, çünkü onlar hiç bir şeyi dinleyemeyecek durumdalar” utanmadan bunu söyleyenler arasında HDP’nin bütün yaşını başını almış, şimdi demokrasi kahramanı, fikir özgürlüğünden mahrum bırakılmış mağdurları oynayan siyasetçileri vardı. Verdikleri gözdağının dayandığı koz, bizzat kendilerinin kandırıp kışkırttığı ve kendileriyle konuşulamayacak şekilde mankurtlaştırdıkları, eli önce taş sonra silah tutmak üzere yetiştirilmiş gariban Kürt çocuklarıydı.

Oysa devletin yerinde müdahalesi ve terörün alanının daraltılmasıyla kendileri de aradan çekilince ve o çocuklar anneleri ve babalarıyla daha fazla vakit geçirince hepsinin de bütün çocuklar gibi, gül gibi çocuklar olduğu görüldü.

HDP artık PKK’ya eskisi gibi ve eskisi kadar ihtiyaç duyduğu çocukları kandırıp yollayamıyor. Taşeron terörün planları aksıyor, sözlerinde duramıyor. Buna rağmen söz verdikleri de ondan, bu dar zamanında, apaçık irtikap etmekte olduğu kitlesel ve sistematik çocuk istismarı suçlarını görmezden-duymazdan gelmek suretiyle gereken katkıyı esirgemiyor.

Bu da aslında ses vermelerini beklediğimiz “bir kez olsun tepki vermelerini” istediğimiz sanatçıların, siyasetçilerin, STK’ların neden tepki vermediklerini yeterince açıklıyor.

Bu arada HDP belediyelerinin örgütü dolaylı veya dolaysız finansmanının yanısıra en önemli katkısının da dağa eleman kazandırmak olduğunu da yeri gelmişken tekrarlayalım. Bu konuda yukarıda zikrettiğimiz özendirici kültürel, sportif, sanatsal- sosyal ortamları sağlamanın yanısıra yine herkesin bilip pek konuşmadığı başka bir yol daha var:

HDP’li belediyelerde veya iştirakçi kuruluşlarında işe almalarda örgütün güttüğü dava için “bedel ödemiş olma” gibi bir kriter de uygulanıyor. Bir şekilde örgüte katılmış gençlerin bir yakın akrabalarını da belediyede istihdam etmek suretiyle kendilerine göre bir ödüllendirme-tazminat mekanizması da uygulamış oluyorlar. Tabi bunu da ne kadar kendi iç dengelerine göre “adilce” (!) uyguladıkları da çoğu kez tabanda ciddi tanışmalara yol açıyor.

Ancak bu yolla terörün insan kaynağını TC vatandaşlarından toplanan vergilerle finanse etmek gibi bir yolu da adeta kurumsallaştırmış oldukları da biliniyor. HDP belediyelerinin PKK ile mevcut durumda mesafe koyabilecek ne güçleri ne de cesaretleri varken bu sistem hep böyle çalışmak durumundadır.

HDP’li belediyeler çocuklarını annelerinden çalan ve onları yaktıkları nefret ve şiddet ateşinin yakıtı olarak istismar eden mekanizmanın merkezinde yer alıyor. Bunu bile bile CHP’nin ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanının onlarla sergilediği dayanışma onları demokrasi kahramanı yapmıyor, sadece bu iğrenç çocuk istismarcısı terörün suç ortağı yapıyor.