Türkiye yapar, birileri de ileri-geri konuşur

Türkiye’nin üç gün önce başlattığı Barış Pınarları harekatı konusunda haklılığı tartışılmaz. Yıllardır mustarip olduğu, ülkesinin siviline, askerine, çoluğuna çocuğuna yıllardır silah sıkan bir terör örgütünün sınırının hemen yanıbaşında bir devlete yetecek kadar silahla donatılarak konuşlanmasına hiçbir ülke göz yumamaz. Böyle bir oluşumun Türkiye için gerçek bir tehdit olduğu apaçık ve Türkiye kendi ülke bütünlüğünü, istikrarını ve güvenliğini korumak için kendini savunma hakkını kullanıyor, bu tartışılamaz.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Türkiye yapar, birileri de ileri-geri konuşur
Haber Merkezi 05 Ekim 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Türkiye yapar, birileri de ileri-geri konuşur yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Ayrıca bu oluşum sadece Türkiye’yi tehdit etmiyor, bölgeye ABD silahı ve desteğiyle zorla yerleştirilmek suretiyle yarattığı terör yüzünden Türkiye’ye çok sayıda insanın iltica etmesine yol açmış durumda.

Birileri burada PYD’ye bir hediye vermek istiyorsa bunu bari başka kimseyi rahatsız etmeden, başka mağdur, mazlum, yerinden yurdundan zorla koparılmış, etnik temizliğe tabi tutulmuş bir halk yaratmadan yapsın. Kimse başka halkların mağduriyeti üzerinden başka halklara lütufta bulunmaya kalkmasın.

Neticede tehcir edilmiş halklar sorunu Suriye içinde ayrı bir sorun, ama bunun faturasını tek başına Türkiye’nin ödemek zorunda kalması da ayrı bir sorun. Hepsinin toplamından Türkiye’ye bu bölgedeki oluşumlara müdahale hakkı doğuyor.

Türkiye’nin bu hakkını görmezden gelip Barış Pınarları harekatına tepki verenlerin haline bakıldığında hepsinin Suriye’de ve dünyanın her tarafında dökülen kanların suç ortaklığı ifşa oluyor. Kınayanlar, suçlayanlar, kendi hallerine bakmadan bunu yaptıklarında zaten dünyamızın düzeninin neden bu kadar çarpık bir durumda olduğunu da göstermiş oluyorlar. Düşünebiliyor musunuz? İsrail, Türkiye’yi “Kürt bölgelerini işgal etmekle” suçluyor. İşgalin en iğrencinin, en yüzsüzünün en pişkininin modeli olması yetmiyor, kafalarından zaten Suriye toprağını önce “Kürt ülkesi” olarak işgal etmişler bile. Türkiye’nin bölgede etnik temizlik yapma ihtimali konusundaki kaygılarını da ifade ediyorlar. Neymiş? İsrail Kürtleri Türkiye’den daha çok seviyor, onlara daha büyük merhamet duyuyor. Merhametiniz batsın. Sizin merhametinize bel bağlayacak hiçbir şerefli Kürt evladı yoktur.

Fransa Başbakanı Makron, ABD’li Kongre üyeleri gibi Türkiye’nin yıllardır Suriye’deki kargaşa yüzünden yaşadıklarını görmezden gelerek “Türkiye uluslararası toplumun Suriye’deki önceliğinin IŞİD ve terörizmle mücadele etmek olduğunu unutuyor” olduğunu söylemiş ve eklemiş: “Türkiye milyonlarca kişiyi etkileyebilecek bir insani sorun yaratmak üzere. Bu da IŞİD’in tekrardan bir halifelik kurmasını sağlar.”

Doğrusu bu sözler şecaat arz ederken (tehdit ederken) sirkatini söyleyen Fransız’ın sözleri gibi. Türkiye’yi yolundan caydırmak isterken aslında IŞİD’in ipini tekrar salıp Türkiye’nin başına bela edebilme kapasitesini de itiraf ediyor. Sayın Macron, Türkiye’deki 3,6 milyon; Lübnan ve Ürdün’deki 3 milyon; Almanya’daki 1,2 milyon Suriyeli hangi şartlardan dolayı göç etmek zorunda kaldılar? Suriye’de şimdiye kadar ısrar edilen politikalarınız yüzünden değil mi? Türkiye bu sorundan etkileneceği kadar etkileniyor zaten ve bu soruna daha kalıcı çözüm için şimdi Barış Pınarlarını akıtıyor. Siz rahat olun, Türkiye’nin müdahalesi sizinki gibi sorun üretmez, sorun çözer, öldürmez yaşatır.

ARAP BİRLİĞİ NİHAYET ARAP OLDUĞUNU HATIRLADI, AMA…

Daha trajikomik tepkiler sıralamasında kabul etmeliyiz ki, Mısır ve Arap Birliği’nin açıklamaları başı çekiyor. Kendi ülkesinde yaptığı darbeyle kendi halkını katleden, bütün özgür düşünen vatandaşlarını zindanlara tıkmış olan ve ülkesini İsrail’e ve dış güçlere peşkeş çeken Sisi adına Mısır Dışişleri Bakanlığı “Türkiye’nin Suriye’deki saldırganlığını en sert şekilde kınıyoruz. Bu, kardeş bir Arap devletinin ulusal egemenliğine yapılmış küstahça ve kabul edilemez bir saldırıdır” demiş. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu sözleri “kınasan ne yazar, kınamasan ne yazar” diye iade etti gerçi ama, işin daha garibi Mısır’ın şu anda Libya içinde oynamakta olduğu rolün gözardı edilmesi. Bir ulusal mutabakat ortamı oluşmuş, Libya halkı tam kendi geleceğine karar verme yolunda ilerlerken destekledikleri eski General Hafter’e darbe yaptırıp Libya’nın önemli bir kısmını işgal ederek tam bir kaosa sürükleyen Sisi, Türkiye’nin Suriye’deki en haklı en meşru müdahalesini kınıyor. Erdoğan’ın dediği gibi, “kınasan ne olur, kınamasan ne olur”, senin irabtan mahallin mi kalmış?

Bunun bile daha garibi bu tepkinin Arap dünyası veya Birliği adına konuyor olması. Neymiş? Türkiye bir kardeş Arap ülkesinin egemenliğine saldırıda bulunuyormuş?

Şaka gibi. Birkaç basit soruyla acı acı gülelim isterseniz.

Kimmiş bu egemen Arap devleti? Suriye mi? Yahu yedi düvel orada, egemenliği mi kalmış?

Suriye’nin Araplığı mı ilgilendiriyor sizi? Yahu sizin Araplara ve Araplığa saygınız mı var? Suriye’nin kardeş Arap halkının yarısından fazlası sekiz yıldır ya öldürüyor, ya oraya buraya tehcir ediliyor, bunlar için ne yaptınız?

Onlara siz kör sağır kaldığınız halde sahip çıkan Türkiye’nin Arap olmadığını hatırlamıyorsunuz da şimdi ne yüzle hatırlıyorsunuz?

Hangi Arap ülkesi Suriye, Libya, Yemen ve Mısır’da canları, malları, evleri, onurları çiğnenen Araplar için ne yapıyor?

Üstelik Türkiye’nin müdahalesinin Arap kardeşlerimize bir saldırı değil, onların daha fazla etnik temizliğe maruz kalmalarını önleyen bir savunmalarıdır ve bizzat Suriyeli kardeşleriyle birlikte bu operasyonu yürütmektedir.

Arap Birliği, Arap kardeşlerine sahip çıkmayı gelsin Türkiye’den öğrensin.

Arapça Kitap Fuarı dolayısıyla

İstanbul bugünlerde çok önemli bir etkinliğe sahne oluyor. Daha şimdiden Arap dünyasının dışında gerçekleşen dünyanın en büyük Uluslararası Arapça Kitap Fuarı unvanına sahip olan etkinliğin bu yıl beşincisi Basın Yayın Birliği ve Uluslararası Arapça Kitap Yayıncıları Derneği’nin katkılarıyla düzenleniyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Arapça Kitap Fuarı dolayısıyla
Haber Merkezi 30 Eylül 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Arapça Kitap Fuarı dolayısıyla yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


“Arap dünyasının dışında” deniliyor ama, Türkiye veya İstanbul ne kadar Arap dünyasının dışında sayılır, tartışmaya değer bir konu. Türkiye’de şu anda gerek Suriyelilerden gerek Arap Baharı sonrası ülkelerindeki sorunlardan dolayı Türkiye’ye gelen veya gelmek zorunda kalmış Mısırlı, Yemenli, Libyalı ve Iraklılardan ve yine sadece daha iyi bir yatırım, oturum, turizm destinasyonu olarak gördüğü için Türkiye’ye yerleşmiş olan başta Körfez ülkelerinden olmak üzere sayıları neredeyse 5 milyonu bulan bir Arap nüfusu var.

Sadece bu nüfus bile bugün Arap Birliği üyesi ülkelerin büyük çoğunluğunun nüfuslarından fazlasını oluşturuyor. Aslında sayıları yine milyonları bulan Arap kökenli vatandaşlarımızla birlikte, Türkiye en fazla Arap nüfus barındıran ülkeler arasında başı çekiyor. Daha önce de söylemiştik. Bu durum aslında gerektiğinde Türkiye’yi Arap dünyası adına daha fazla söz söyleme hakkına sahip kılıyor. İşin esası Arap dünyasının bugün mustarip olduğu bir çok soruna çözüm odaklı yaklaşım konusunda Türkiye’nin çabaları bütün Arap ülkelerini aşmaktadır.

Neticede Arapların birinci dereceden etkilendiği Suriye, Libya hatta Mısır ve Yemen gibi ülkelerde yaşanmakta olan insani sorunlara Türkiye’den daha insani yaklaşan ve sorumluluk üstlenen bir Arap ülkesi yok. Oysa daha önce de yazdığımız gibi bugün Arap Birliği diye bir kurum var ve birinci önceliği yerlerini yurtlarını terk etmek zorunda kalan Arap nüfusun sorunlarını çözmek olmalı. Oysa onun gündeminde böyle bir konu hiç yok.

Aslında Türkiye bu nüfusa sahip çıkarken kendine yakışan büyük ve ciddi bir ülke olmanın gereğini yapıyor. Ancak bunun neticesi de, kendiliğinden getirileri de çok oluyor. Bugün birçok alanda Türkiye Arap dünyasının da kalbinin attığı bir yer haline gelmiş durumda. İstanbul, Arap finans çevrelerinin en önemli merkezlerinden biri olmaya doğru gidiyor. Arap dünyasının entelektüelleri tartışmak, buluşmak, fikirlerini geliştirip yaymak için, sanatçıları sanatlarını icra etmek ve sergilemek için en elverişli ortamı İstanbul’da buluyor. İstanbul’da düzenlenen Arapça kitap fuarı bu manzaranın net bir biçimde görülebildiği bir platform.

Fuara 15 ayrı ülkeden 200’e yakın yayıncı katılmış. İlk gün açılışına, Perşembe günü de bir konferans vermek üzere katıldığım fuarı 4. Gün itibariyle 56 bin kişi ziyaret etmiş bulunuyordu. Son güne doğru bu sayının 100 bini bulması bekleniyor. Fuar sadece okurla kitabı buluşturmuyor, yazarları birbirleriyle, yayıncılarla ve en önemlisi okurlarıyla buluşturuyor. Halihazırda Türkiye’de Arapça kitap yayıncılığı yapan ve buradan ürettiği yayınları Arap dünyasının her tarafına ihraç eden yayınevlerinin sayısı 50’yi aşmış durumda.

Fuarda göze çarpan fikir çeşitliliği de başlıbaşına Türkiye’nin sağladığı fikir ve ifade özgürlüğünün bir yansıması.Birbiriyle çatışan fikirlerin stantları yanyana. İran’ın Arapça yayınları da, Suudi Arabistan’ın en resmi görüşleri de, onlara karşı Mağrib’in, Tunus’un çok entelektüel ve modernist-tarihselci yayınları da fuarda kendilerine yer bulabiliyor. Doğrusu, Arap ülkelerinin herhangi birinde bu çeşitliliği bir arada bulmak zor.

Fuar boyunca seminer, imza günleri, resim, fotoğraf ve heykel sergilerinin yanısıra şiir ve müzik dinletileri gibi etkinlikler de yer alıyor. Karşı-devrim süreciyle ülkelerine musallat olan kötücül rüzgarları umut verici sanatlarıyla dağıtmaya çalışan ressam ve müzisyenlerin eserleri sanat kalitesi açısından da verdikleri mesajlar itibariyle de çok etkileyici.

Bazı stantlar günboyu çok özel etkinlikler yapıyor. Birinde Suriyeli veya Türk gönüllülerden oluşan “psikolojik destek grubu” olarak bölgemizdeki insanın kendini tanıması ve maruz kaldığı darbelere karşı kendini onarmasının yolları üzerine çok özel ve pratik tekniklerini standı ziyaret edenler üzerinde uyguluyor. Türkiye’de yaşayan Suriyeliler arasından yaşadıkları onca acıya, savrulmaya karşı bu kadar çok sayıda gönüllüyle bu kalite, heyecan ve gönüllülük seviyesinde bir çabaya şahit olmak insanın için açıyor.

Bu arada yine Suriyeli bir hattatın beni çok etkileyen performansından da sözetmek istiyorum. Alanında ilk ve tek olma özelliğine sahip Muhammed Mahir’in hattatlığı bilinenden çok farklı. Dikiş makinasını kullanarak kusursuz bir hatla Arapça beyitleri, Kur’an’ı Kerim’den ayetleri hiç müsvedde kullanmadan kadife kumaşa aktarıyor. Böylece dikiş makinasıyla nakşetmiş olduğu bütün mushafı 200 kg ağırlığında olarak Bursa’daki atelyesinde sergiliyor. Mahir, fuarda dikiş makinasıyla ziyaretçilere, istedikleri bir beyti veya ismi hemen kumaşa nakşediyor.

Gezmek isteyenler için bugün ve yarın fuarın son iki günü.

Cemal Kaşıkçı, bir sembol

Tam bir yıl önce bugün yaşanan cinayet, aslında, dünyada her gün yaşanmakta olan yüzlerce, binlerce cinayetten sadece biriydi. Bir insanın haksız yere, gaddarca, vahşice öldürülmesi dersek. Her cinayet kendi içinde gaddarca, zalimce, vahşice değil midir?Bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibi değil midir?

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Cemal Kaşıkçı, bir sembol
Haber Merkezi 25 Eylül 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Cemal Kaşıkçı, bir sembol yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Her cinayet aslında bütün insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur ve kendi kötülüğünü kendi içinde yeterince taşır.

Çok cinayet işlenmesi, işlenen cinayetleri çok duymamız, çok şahit olmamız bizde cinayetlere karşı bir kayıtsızlık oluşturuyor, onları adeta normalleştirmemize yol açıyor. Merhamet de böyle böyle köreliyor.

Kim demiş günümüzün medya düzeninin daha fazla duyarlılık oluşturduğunu? Oluşan duyarlılıklar kısa süre içinde etkisini gösterse de bir saman alevi gibi sönüp gidiyor, geriye unutmak kalıyor. Hele bu olaylar artarda yaşandığı ölçüde oluşturduğu tehlikeli alışkanlık, kötülüğün normalleşmesini, cinayetin bile sıradanlaşmasını sağlıyor.

Doğrudur, Kaşıkçı cinayeti, insanoğlunun, belli bir alçalma seviyesinde işleme istidadına sahip olabildiği cinayetlerden bir cinayet. Ancak bütün cinayetler arasında bir Kabil’in Habil’i öldürmesini ayırt ediyoruz, bütün insanlığın ölümü gibi bir cinayet olarak.

Bir Yezid’in Hz. Hüseyin’i katledişini ayırt ediyoruz, bir trajedi olarak, bir büyük acı olarak, ondan sonraki bütün İslam nesillerinin zihnine kazınmış bir Kerbela olarak… Ondan sonra işlenen bütün cinayetlerin cürmünde payı olan bir cinayet olarak, bütün İslam milletinin tarihine ekilmiş bir büyük fitne olarak…

Kaşıkçı cinayeti de bu türden bir cinayet işte. Bütün insanlığın tecessüm ettiği bir bedene karşı işlenmiş bir cürümle, insanlığa karşı işlenmiş bir cinayet. Katillerini lanetleyen, insanlık düzeyinde maktulüne üstün mertebeler kazandıran bir cinayet. Çağımızın Kerbelası.

2 Ekim günü yeni bir hayat kurmaya çalışan bir insan, kendi ülkesinin konsolosluğuna güvenerek girdiğinde başına gelecekleri bilemedi Kaşıkçı. Güvenmemesi için bir sebep görmediği için güvendi ve kendini bütün varlığıyla ülkesinin vaat ettiği güvenliğe teslim etti. Kapıdan girerken güvenlik tarafından üstünde, içerdekilerin güvenliğini tehdit edebilecek herhangi bir cisim taşıyıp taşımadığı kontrol edilmek üzere arandı. Onu acımasızca katledecek olan 15 caniye karşı kendini savunmak üzere bile kullanabileceği hiçbir silahı olmadığı böylece temin edilmiş oldu.

Kaşıkçı içeriye girdiğinde kendisini karşılamaya gelmiş katilleriyle ilk karşılaşmasında başına gelebilecekleri tahmin etmiş. Gelenler onu kaçırmaya gelmemişti, onu ikna etmek için fazla bir mesai harcamamış olmalarından bu çok net görünüyor. Bütün eylem önceden onu öldürmek üzere planlanmış. Onu öldürmek, parçalamak ve konsolosluktan paramparça olarak çıkarmak üzere yapılmış bir plan var, bu çok açık. Oracıkta verilmiş bir karar yok. Oracıkta böyle bir karar verip bu kararı bu kadar organize uygulamaya sokacak ne vakit ne de yetki var.

Gelenler tam yetkiyle gelmişler, o da çok net.Dışişleri bakanlığından emir alan bir konsolosluğun bütün yetkilerini devre dışı bırakacak ve bir cinayeti o alanda işlemeye göz yummasını hatta yardımcı olmasını sağlayacak kadar yüksek bir mevkiden gelen bir yetki var.

Hiçbir şey bilmesek bile bu yetkinin Dışişleri Bakanı’ndan bile daha büyük bir yetki-otorite olduğunu görebiliriz. Ne o 15 kişinin ne konsolosun ne de onları görevlendiren ve “veliyülahdin izni olmaksızın tuvalete bile gidemem” sözü yakınlarda kayıtlara geçmiş olan Kahtani’nin veya Asiri’nin tek başına bu kararı vermesi de hiçbir akla ve mantığa sığmaz.

Zaten mantığa sığmayan bu hikayeyi yanlışlayan ve aksini gösteren çok daha sağlam veriler de var elde. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı henüz son sözünü söylemiş değil. Kahtani ve Asiri’ye yakalama çıkarmış olan Başsavcılık ötesine de gider mi? Göreceğiz.

Türkiye olarak bu cinayet karşısında hiçbir hesabiliğe kapılmadan “adalet” dedik ve “sadece adalet” dedik. Bu işe yaklaşım tarzı itibariyle olabilecek en ilkesel duruşu sergiledik. Sayın Cumhurbaşkanımızın bu konudaki tavrı, olayı siyasi değil hukuki çerçevede ele alan yaklaşımı, bütün dünyada büyük bir takdirle karşılandı.

Kaşıkçı cinayeti kısa süre içinde sembolleşen yanıyla aslında çağımızda işlenmekte olan bu türden cinayetlerin canilerinin sömürmekte olduğu iktidarları, ayrıcalıkları ve entrikaları da ifşa etmiş oldu. Artık Kaşıkçı cinayetini konuşmak dünyamızda süregiden bir kirli düzeni konuşmak anlamına da geliyor. Suriye’de, Myanmar’da, Yemen’de, Libya’da, Mısır’da, Keşmir’de masum insanları öldüren dünya Kaşıkçı’yı öldüren dünyanın ta kendisi veya tersi.

Malum, Kaşıkçı başına bir şey geldiğinde haber verilmek üzere benim ismimi vermişti. Bana haber verildiğinde o çoktan şehit olmuştu. O yüzden onun bu sözünü uğruna kavga verdiği davayı gütmek üzere bir vasiyet olarak telakki ettim. Ne yazdıysam, ne yaptıysam ve ne söylediysem bu vasiyet adına oldu, olmaya da devam edecek.