Sorunun başı İslam dünyasını temsil makamlarının işgal altında olması

Uzunca bir süredir üzerinde çalışılan, adına “yüzyılın anlaşması” denilen plan nihayet ABD Başkanı Trump’ın yanına İsrail Başbakanı Netanyahu’yu alarak ilan etmesiyle birlikte gün yüzüne çıkmış oldu. Yüzyılın anlaşması, aslında geçtiğimiz yüzyıl boyunca dünya düzeni tarafından ortaya konulan ikiyüzlü, zalim ve gaddar uygulamaların, ırkçı, katliamcı ve işgalci politikaların üzerine tüy diken bir adım. Fiilen uzunca zamandır işgal altın da olan vatanların ilhak edilmesidir

Yüzyıldır İslam dünyasına laiklik satan, dayatan, ve bunun dilini, söylemini, felsefesini başımızda boza pişirir gibi işlemekte olan Batı dünyasının aslında ne kadar dinci, şeriatçı, ırkçı ve faşist olduğunu açığa vuran bir metindir.

Batı’nın bütün demokrasi, insan hakları, dinsel çoğulculuk, laiklik ve hoşgörü iddialarının iflasının ilanıdır yüzyılın anlaşması. Dini bir motivasyonla hareket eden bir Müslümanı dünyanın en bağnaz insanı olarak resmeden Batı medeniyetinin 2500 yıllık saçma sapan bir kehanetin peşine takılıp gidişinin, orada çılgınca debelenişinin resmidir.

Bu Evangelist-siyonist rüyayı bütün dünya barışı için bir kabusa çeviren ABD’nin bugün dünyanın süper gücü olması bu kehanetin kendi kendini gerçekleştiriyor gibi görünmesinin tek sebebi.

Kudüs’ü kendilerine başkent yapma isteği, Kudüs’ü çok sevdiklerinden değil. Kudüs’ü anlamayanın, Kudüs’ü bilmeyenin Kudüs’ü sevmesi mümkün değil. ABD de, İsrail de, Haçlı dünyası da Kudüs’ü anlamaktan fersah fersah uzak.

Kudüs her şeyden önce insan kanının kutsandığı ve yüceltildiği yerdir. Masum insanların kanı dökülerek Kudüs kutsanmaz, sadece yakılır-yıkılır, enkazı altında da bütün insanlığınız kalır. Bugün Kudüs’ü başkent yapmak uğruna bütün dünyanın huzurunu, düzenini, istikrarını bozup milyonlarca insanın kanına girenlerin Kudüs’ün ifade ettiği hiçbir anlama yakın olmaları mümkün değil.

Kudüs günahların örtbas edildiği yer değil, günahların farkına varılıp tövbesine varıldığı yerdir. Bugün Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan eden Trmup da, İsrail’in başbakanı Netanyahu için de bu cüretkar, küstah adımı kendi günahlarını aklamanın, iç siyasette muhatap oldukları yolsuzluk suçlamalarından kaçmanın bir yolu olarak atıyorlar.

Her zaman dediğimiz gibi. Kudüs dünyamızın bir aynasıdır. Aslında tarih boyunca insanlık ne durumda olmuşsa, dünya ne durumda olmuşsa Kudüs de o durumda olmuştur. Bugün Kudüs’te ortaya konulan zulüm, sahtekarlık, ihanet, küstahlık, dünyadaki düzenin de bir yansıması gibidir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan dünkü İl Başkanları Toplantısında Kudüs’ü dünya barışının anahtarı olarak niteledi. Ama bu anahtar kötü niyetle ve yanlış çalıştırıldığında dünya barışını bozan bir etki de yapıyor işte. Tabi tersi de doğrudur. Dünya düzenindeki bozukluğun bir yansımasını da burada buluyoruz. Nitekim konuşmasında Libya ve İdlib’e de değindiğinde, buradaki ilişkilerin Kudüs’teki ihanete, işgale ve zulme birebir yansıdığını da en çarpıcı bir biçimde örneklemiş oluyordu.

Libya’da darbeci, savaş suçlusu ve işgalci Hafter arkasına almış olduğu güçlere ve onların eline tutuşturduğu imha edici silahlara güvenerek meşruiyeti, halkı, sivil insanları ezerek bir iktidar kurmaya çalışıyor. Onu orada destekleyenler ve destekleyenlerin bütün gerekçeleri, mantığı, tarzı Kudüs’teki işgal gerekçesi, mantığı ve tarzıyla aynıdır.Gücü varsa, emrivakiyle, oldu bittiyle en aşağılık işgali haklı görebilir ve buna girişebilir.

Orada da bu işgal, bu cinayetler, bu gasp sözümona Arap-İslam ülkelerinin liderlerinin işbirliği ve finansmanıyla yapılıyor, Tıpkı Kudüs’te olduğu gibi. Kudüs konusunda İslam dünyasının ses çıkarmasını kim bekleyebilir. Zaten sorunun başı İslam dünyasını temsil makamlarının işgal edilmiş olması değil mi?

Aynı mantık ve tarz, İdlib’de de Rusya, İran ve Suriye rejiminin işbirliğiyle sahneye konmuyor mu? Orada da terörle mücadele adı altında her gün şehirler, hastaneler, fırınlar bombalanıyor ve onlarca sivil-çoluk çocuk hayatını kaybediyor. Arada kaç terörist gerçekten ölüyor? Orada asıl terörist kim oluyor? Terörist haklamanın insanlığa nasıl bir faydası oluyor gibi sorular iyice anlamını yitiriyor. Rusya BM Güvenlik Konseyi daimi üyesidir ve gücü yettiği için istediği kadar cürüm işleyebilir. Onu durduracak bir güç nasılsa yok. Onu durdurabilecek kadar güçlü olanlar zaten ondan daha az suçlu değiller. Hepsinin elinde birbirinden az olmayan masum insan kanları var.

Bu tablo da Kudüs’te halihazırda geçerli olan düzenin birebir yansıması değil mi?

Orada da dökülen Müslüman kanında, işgal edilen Müslüman toprağında, çiğnenen Müslüman namusu ve onurunda her şeyden önce İslam ülkesinin temsil makamlarını işgal etmiş olanların ihanetini görmüyor muyuz?

O yüzden Kudüs’ün ahvali her zaman ahvalimizin bir özetidir. Kudüs dünyanın aynasıdır. Kurtuluş Kudüs’te başlar veya Kudüs’te tamamlanır.

İslam dünyasındaki zulmü, çarpıklığı olduğu gibi bırakıp Kudüs’ü özgürleştirmek mümkün değil. Kudüs’ü kurtarabilmek için dünyamızdaki bu adaletsizliklere son vermek gerek. Dünyada düzen değişmedikçe Kudüs’te hiçbir şey değişmez,

Yeni dünyanın yoldaşları: Türkiye ve Afrika

DAKAR

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Afrika seyahatleri onun dış politikasının en önemli rutinlerinden biri haline gelmiş bulunuyor. Afrika ile Türkiye’nin ilişkilerinin de başka ülkelere nazaran kendine özgü bir konumu var. Türkiye Afrika’ya bir yaklaşırken, Afrika da Türkiye’ye on yaklaşıyor. Türkiye’nin en küçük yaklaşımına tam bir hüsnü kabulle cevap veriyor. Çünkü Türkiye’nin özellikle Erdoğan’ın şahsında Afrika’ya yaklaşımında karşılıklı sevgi ve saygının esas olduğu bir ilişki öne çıkıyor.

Daha önceki gezilerden birinde de söylemiştik Batılı ülkelerin tarih boyunca Afrika’ya yaklaşımı, bütün bir Avrupa tarihinin, modernliğinin, demokrasi, özgürlükler ve insan hakları gibi cilalı değerlerinin altındaki gerçek yüzünü görmek için çok önemli bir tarih sunuyor. Bugünün dünya düzeni tam da bu sömürü, işgal ve tahakküm ilişkisine dayalı olarak kurulmuştur. Bu ilişkiyi eleştirmeden, bu ilişkiyle yüzleşmeden yeni bir dünya kurmak mümkün değildir.

Ancak Türkiye Erdoğan’ın her vesileyle vurguladığı gibi her iki tarafın her zaman kazançlı çıkacağı ilişkilere davet ediyor, bu ilişkileri tesis etmeye çalışıyor. O yüzden Erdoğan gezilerine her zaman TİKA’sıyla, Yunus Emre Vakfı ile DEİK’iyle, Maarif Vakfı’yla, işadamları ve mutlaka kalkınmanın aktif aktörü olacak bakanlarıyla birlikte gidiyor. Bu kurumların, bu aktörlerin faaliyeti sadece kazanma üzerine kurulu değil, mutlaka “veren el” rolüne daha istidatlıdır.

Bunu yaparken Afrika’nın hiçbir ülkesini önemsemezlik etmiyor Erdoğan. Örneğin dün ilk defa olmak üzere ziyaret ettiği Gambiya, yüzölçümü itibariyle Afrika’nın en küçük ülkesi. Ancak Türkiye ile birlikte siyasi duruşu çok büyük.

15 Temmuz hain darbe teşebbüsüne karşı FETÖ’nün ülkesindeki okulunu kapatarak Türkiye’nin isteğiyle Maarif Vakfı’na ilk devreden ülke oldu. Halen 120 öğrencinin öğrenim gördüğü okula ilaveten şimdi 500 öğrenci kapasiteli yeni bir okulun açılması için bir kiralama yapıldı. Bu kapasite yükseltme, Maarif Vakfı okullarının bölgede görmekte olduğu rağbetin de bir işareti. Aslına bakarsanız, yıllarca Türk Okulları olarak kendini tanıtan FETÖ okullarının bilhassa en büyük kerameti yine son yıllarda Türkiye ve Erdoğan ismine dayanıyordu. Erdoğan isminin Afrika’daki hüsnü kabulünü istismar ederek bundan mütevellit kerameti kendilerinden menkul sanma gafletine kapıldılar.

TİKA da Gambiya’da 2018 yılı itibariyle faaliyetlerine başlamış ve çeşitli alanlarda Gambiya’ya kalkınma yardımlarında bulunmaktadır. Bu arada Cumhurbaşkanlığı seviyesinde ilk ziyaret gerçekleşiyor olsa da Karma Ekonomik Komisyonu ilk toplantısını 2014 yılında yapmış bile. İkincisi ise bu yılın Mayıs ayında Türkiye’de düzenlenecek.

Gambiya, bu seferki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Afrika ziyaretinin son durağı yine iki yıl önce Mart ayında ziyaret ettiği Senegal’in içinde adeta ince uzun bir adacık gibi. Coğrafi konumu itibariyle böyle bir ülkenin kurulması tarihsel olarak Fransa ve İngiltere arasındaki paylaşım mücadelesinin bir sonucu. Yoksa insan niteliği, dinleri ve dilleri itibariyle aralarında kabile farklarının dışında bir fark yok.

Senegal’le Türkiye’nin diplomatik ilişkileri Türkiye’nin buraya kurmuş olduğu büyükelçilikle 1962 yılında başlamışsa da Senegal’in Türkiye’ye büyükelçilik kurması ancak 2006 yılında mümkün olabilmiştir. Doğrusu aradaki ilişkiler birçok ülkeyle olduğu gibi büyük ölçüde sayın Cumhurbaşkanımızın Senegal Cumhurbaşkanı ile yakın dostluk ilişkileriyle gelişmiştir.

Burada da Türk işadamlarının çok önemli yüz akı yatırımları oldu. Dakar Havaalanı’nı Limak yapmış ve halen Limak tarafından başarılı bir biçimde işletiliyor. Ancak 2018 yılında 400 milyonun üstünde kaydedilen ticaret bir sonraki yıl 300 milyonun altına düşmüş. Bunun telafi edilmesi ve iki taraflı olarak daha da geliştirilmesi üzerinde duruldu.

Maarif Vakfı’nın faal olduğu ülkelerden biri de Senegal. Üç ayrı şehirde 4 kampüs içinde (Dakar’da, Thies ve St Louis’te birer) 13 okulu var. Okulların her geçen gün güçlü bir marka değeri kazanıyor olması okullara olan talepten anlaşılıyor. Halen Afrika’nın 24 ülkesinde bu şekilde faaliyetlerini sürdürüyor Vakıf.

Senegal ABD ve Avrupa ülkeleri için toplam 300 milyon insanın yaşamakta olduğu Batı Afrika’ya açılım kapısı. Tarihsel olarak da köle ticaretinin en önemli merkezi, özellikle Amerika’nın kuruluşundan itibaren işlemeye başlayan köle ticaretinde en önemli merkez.

Goree Adası, Afrikalıların zorla köleleştirilip bir mal gibi gemilere bindirilip bugünün medeni dünyasına, ABD’ye taşınmak üzere depolandıkları bir mekan. O yüzden aslında Senegal, aynı zamanda Batı dünyasının kirli tarihinin okunabileceği, en iğrenç insan sömürüsünün ibretle hatırlanacağı bir yer olarak görülebilir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan önceki ziyaretinde katıldığı iş forumunda dünyanın beşten büyük olduğunu tekrarlayarak mutlaka yeni bir dünya düzeni kurulacağını ve bu yeni düzen kurulurken Afrika ile birlikte yürümek istediğini söylerken bu tarihsel farka değinmişti:

Yeni dünyanın yoldaşları olarak bin yıllık ortak tarihimizde birbirimize karşı gösterebileceğimiz hiçbir kara leke yoktur. Dolayısıyla tertemiz bir ortak tarihe sahip olmak, geleceğin inşasında çok daha yakın bir işbirliği içinde olmayı bir sorumluluğa dönüştürüyor.

Afrika seyahatleri bu sorumluluğun da bir gereği olarak gerçekleşiyor.

Türkiye ve Cezayir arasında yeni bir dönem

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bugün itibariyle Cezayir’deki temaslarını tamamlayıp Gambiya’ya hareket ediyor. Gambiya’dan sonra Senegal’i de ziyaret etmek suretiyle adeta bir kural haline getirmiş olduğu Afrika seyahatlerinde en az üç ülkeyi ziyaret teamülünü sürdürmüş oluyor.

En son iki yıl önce Mart ayındaki seyahatinde yine Cezayir ve Senegal ziyareti varken 3. ve 4. ülke olarak Mali ve Moritanya’yı ziyaret etmişti. Şimdi ise rotasında Moritanya ve Mali yerine ilk defa ziyaret edeceği ve hatta Türkiye’den ilk defa bir Cumhurbaşkanı seviyesinde ziyaretin gerçekleşeceği Gambiya var.

Daha önce de söylemiştik, Cumhurbaşkanı gittiği her ülkede bir iş forumu düzenleyerek iki ülke arasındaki ekonomik ilişkileri daha iyi bir noktaya taşıyacak bir vizyon ve motivasyon ortaya koyuyor.

Bu açılımın sadece Türkiye’ye tek taraflı faydalar getirmesi asla gözetilmiyor. Bilakis, ilişkilerin daha ileri noktalara taşınıp sürdürülebilmesi için iki taraflı bir kazancın olması gerekiyor. DEİK iş forumlarının en önemli mesajı da bu oluyor. Türkiye’yi geçmişte ve bugün Afrika ilgisinde başka ülkelerden ayıran tam da bu: Türkiye’nin herhangi bir ülkeyle ilişkisi mutlaka o ülkeye de aynı ölçüde kazandırır.

Gezinin Cezayir kısmı bilhassa ülkenin içinden geçmekte olduğu değişimler ve yine ülkenin bölgedeki ağırlığı ve Türkiye ile ticaret hacmi açısından çok önemli.

Malum, ülkeyi 1999 yılından beri yönetmekte olan eski Cumhurbaşkanı Buteflika’nın 5. kez Cumhurbaşkanlığı’na aday olacağını açıklamasıyla birlikte başlayan ve aylarca devam eden protesto hareketleri seçimlerin ertelenmesini ve Buteflika’nın geri adım atıp adaylıktan vazgeçmesini beraberinde getirmişti. Ertelenen seçimler bir süre önce yapıldı ve Abdülmecid Tebbun oyların yüzde 58’ini alarak ilk turda Cumhurbaşkanı seçildi.

Tebbun’u eski rejimin temsilcisi olarak gördüğü için protesto hareketlerinin bir kısmı halen devam ediyorsa da neticede bir seçim olmuş ve önemli bir oyla seçilmiş bir Cumhurbaşkanı var şimdi Cezayir’de. Eski yönetici tabakasıyla ilişkileri iyi olsa da bu toplumda bir uzlaşma için önemli bir fırsattır. Toplumsal kesimlerin talebi tamamen gözardı edilmeksizin, kimse siyasal alandan dışlanmaksızın serbest bir siyasal ortam oluşmuşsa bu, bilhassa bugünün Arap-İslam ülkeleri için büyük bir kazanımdır.

Ne yazık ki, bir çok İslam ülkesi bu asgari uzlaşma ortamından da, ifade özgürlüğü ve siyasal katılım ortamından bile çok mahrum durumda. Cezayir, bu açıdan önemli bir olgunlukla siyasal sürecini sürdüren bir ülke. Bu olgunluğun geçmişte yaşanmış acı tecrübelerden çıkarılan derslerle de çok ilgisi olduğu söylenebilir.

Gerçekten siyasal uzlaşma sorunlarının şiddet içerikli bir çatışmaya veya siyasal ortamı tamamen bitiren bir darbeye gitmesi kaçınılması gereken en önemli şey. Tabi bundan kaçınma yönündeki hassasiyeti bir zafiyet bilip ayrı bir otoriterlik dayatma fırsatçılığı da olabiliyor.

Kim ne derse desin, şu anda Cezayir demokratikleşme ve millileşme yolunda önemli bir aşama kaydetmiş durumdadır. Tartışan taraflar arasında elbette bir tarafın her dediği olmak zorunda değildir. Önemli olan, tarafların yok sayılmaması ve belli bir uzlaşmanın olmasıdır. Cumhurbaşkanı Tebbun’un bu uzlaşma ve siyasal katılım seviyesini artırmak için genel bir af ve siyasi düzenlemelerin hazırlığı içinde olduğu haberleri umut veriyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Cezayir’deki bu gelişmeyi yakından takip etmiş ve Cezayir halkının iradesini büyük bir saygı ve takdirle karşılamış, seçildiği açıklandıktan sonra kendisini arayıp ilk kutlayan devlet başkanı olmuştur. Kuzey Afrika’da Cezayir jeo-politiğiyle, maddi ve beşeri zenginliğiyle çok önemli potansiyelleri olan bir ülke. Libya ve Nijerya’dan sonra petrol rezervleri bakımından Afrika’nın en zengin üçüncü, Nijerya’dan sonra da en fazla doğalgaz rezervine sahip olan ülke. Türkiye’nin neredeyse üç katı coğrafi büyüklüğüne karşılık Türkiye’nin yarısı kadar (42 milyon) nüfusa sahip.

Sahip olduğu en önemli zenginliği bu değil tabi. Çok genç bir nüfusa sahip ve bu aslında iyi yönetildiğinde Cezayir için çok büyük bir beşeri kaynak. Böylesi bir genç nüfusu basitçe ucuz emek kaynağı olarak görmek işin en kolayı. Oysa bu nüfus iyi bir eğitim kurumsallaşması için de çok büyük bir fırsat. Türkiye ile Cezayir arasında eğitim alanında çok önemli bir işbirliği için mutlaka değerlendirilmesi gereken bir ufuk veriyor bu durum.

Cezayir halkı, sömürgeciliğe karşı verdiği asil direniş mücadelesiyle kimliğini, kişiliğini korumanın en müstesna örneğini ortaya koymuş bir halk.

Böyle bir halkı devletin yanına alarak, daha doğru bir ifadeyle böyle bir halkın yanında durarak bir devletin üstesinden gelemeyeceği bir zorluk yoktur.

Tabii Cezayir ziyaretinde gündemde illaki Libya konusu da vardır. Şu kadarını söyleyelim: Libya meselesinin bu hale gelmesinde Cezayir’in uzun süre kendi iç sorunlarıyla meşgul olmasının etkisi çok fazla.

Yoksa Cezayir’in kendisiyle uzunca sınırı bulunan bir ülkenin bu şekilde işgal edilmesine ve uzaktan vekaletle yönetilmesine tahammülü olmaz.

Aradaki boşluktan faydalanıp işgale yeltenenler, bundan sonra sahneye Türkiye kadar Cezayir’in de dönmüş olduğunu hesaba katmak zorundalar.

Alimin öldürülüşü

“Alimin ölümü alemin ölümü gibidir” buyurmuş yüce Peygamber, elhak.

Her Alim kendi ilmiyle, kendi irfanıyla, kendi söylemiyle bir alem inşa eder. Dünyanın gidişatı nereye doğru olsa da o kendi alemindedir. Dünyanın gailesi içinde sorun zannettiğimiz şeylerden farklı sorunları, farklı bir dili, ayrı bir alemi olur alimlerin.

Gerçek alimlerden, bilim adamlarından zaman zaman kendi gark olmuş olduğumuz alemin işlerini daha da kolaylaştıracak bir bilgi üretmesini bekleriz.

Modern çağda, üniversite-sanayi işbirliği veya üniversite ve gündelik hayat diyaloğu deriz, üniversitelerimizi kendi gailelerimizin parçası kılarız. Onları bize gerçekten faydalı olacak bilgiyi üretmekten çok kendi hırslarımıza, gailelerimize tabi kılmanın çabasında oluruz.

Elbette bu tür çabalar tamamen yersiz değil, hatta gerekli de, ama zaman zaman bize kendimizi kaptırıp gitmiş olduğumuz dünya cenderelerinde, nihai akıbetimizi hatırlatacak hakikatten de giderek uzaklaştırabiliyor bu anlayışlar.

Belki üniversitelerin herşeye rağmen ilahiyat, felsefe ve sosyal bilimlerle birlikte bir bütün oluşturma gereği bazı durumlarda imdadımıza yetişebilir. Yaptığımız bilimin bilgisi ve bilinci, ürettiğimiz bilginin sosyolojisi ve tarihi ve bizim nereye doğru gittiğimize dair bir arayış da eksik olmasın elbet. Ama tabi bu bölümlerin de genellikle bilimler hiyerarşisi içinde o teknolojik bilgi ve iradenin kapanına takılma riski ve durumları çok fazla. İlahiyattan beklenen bu teknolojik boyutu meşrulaştırmak, dinselleştirmek ve kutsamak, iktidar isteğimize, “biz”, her kimsek, ona teolojik bir ambalaj sağlamak olmuyor mu çoğu kez?

Bu ortamda gerçekten kendine has zamanı, sorunları ve hassasiyetleriyle örülmüş alemi içinde yaşayan alimlere ihtiyacı kim hissedebilir? Bir alimin ölümü bazen bunu hissettirmek için bir şok etkisi yapar. Yitip gittiği anda var olduğunu hissettiğiniz bir alem. Artık telafisi olmayacak derin bir kayıp hissine kapılırsınız.

Kapılırsanız yine iyi. Ya hiç buna da kapılmasanız. İşte o zaman işimiz iştir.

Norşin ulemasından Şeyh Abdülkerim Çevik’in katledilişi şahsen bana bunları hatırlattı. Bitlis’in, medrese geleneğini aradaki bütün tarihsel badirelere rağmen sürdürmeye devam eden Norşin ilçesindeki medresesinde talebelerine ders verdiği esnada katledilen Abdülkerim hoca, kendi alemini kurmuş, talep edene verebileceği sözleri, bilgisi olan bir alimdi. Medrese geleneği içinde yetişmiş, bu geleneğin bütün müfredat icaplarını yerine getirdiği halde bununla yetinmeyip ilahiyat ve sosyoloji de okumuş kendine özgü bir profil ortaya koymuştu.

Bu, kendi alemi olsa da buna kapalı olmadığı anlamına geliyordu. Dünyanın, Türkiye’nin ve kendi bölgesinin nereye doğru gidiyor olduğuna dair ciddi gözlemleri, tespitleri ve teşhisleri vardı ve en önemlisi ilmiyle amil biriydi. İlmi insanlara taşımak için insanların dilini de öğrenmek gerekiyordu.

Dünyanın gidişatı kitlelerin dilini alimlerin dilinden hızla uzaklaştırıyorsa, bu değişen dile yetişme ve o dilde hakikatleri ifade etme sorumluluğu alimlerindir, kitlelerin değil.

Medrese geleneğinin buna dair sıkça ifade edilen sorunları varsa da, Abdülkerim hoca hem bu sorunların farkındaydı hem de bu sorunların üstesinden gelme konusunda müstesna çabaları olan biriydi. Medrese tahsilinin üstüne ilahiyat ve sosyoloji eğitimi almış olması ve bölgede güncel gelişmelere müdahil olan aktif yaklaşımı bunu gösteriyor.

Abdülkerim hoca’nın katledilişine giden süreçte oynamış olduğu arabuluculuk işi çok ilginç bir sosyolojik roldür. Merhumun halasının oğlu da olan Fatih SevgiliDiriliş Postası’ndaki yazısında uzun uzun yazmış. Bölge halkı bir çok sorununu mahkemelere gitmeden hiçbir cezai yaptırımı olmayan bu arabuluculuk üzerinden halleder. Bir açıdan mahkemelerin yükünü hafifleten bu kurumun cezai yaptırımı olmadığı için taraflar neticesini kabul edip etmemekte özgürdürler ama genellikle bu kuruma müracaat edenler kolay kolay buradan çıkan sonuçlara itiraz etmezler. Bunun bir temyizi de yok, alternatifi veya fiili temyizi belki devletin mahkemesine gitmek şeklinde olabiliyor. Şimdiye kadar da bu arabulucunun verdiği karara razı olmamaktan dolayı böyle bir cinayet işlenmiş, hatta arabulucuya (şeyh, alim, imam, ağa, seyda) en ufak bir şiddet uygulama vakası yaşanmış değil. O yüzden Abdülkerim hocanın katledilişi çok sıradışı bir olay. En piskopat tipoloji üzerinden bile gidildiğinde olayın seyri içinden böyle bir cinayete gidilmesini izah eden bir şey yok.

Katilin soğukkanlılıkla ortaya koyduğu gerekçelerin de pek inandırıcı olmadığını söylemeye gerek bile yok. Abdülkerim hocanın kendi kişilik özelliğiyle ve etkinliğiyle sergilediği profilin birileri için rahatsız edici olma ihtimali ise çok.

4. gün katılabildiğim taziyesine hala insan selleri akıyordu. Taziyeye sadece bu büyük katılım bile Abdülkerim hoca nezdinde bir kurumun nasıl bir sosyolojik karşılığı olduğunu yeterince gösteriyor. Bir şekilde, siyasi gelişmelere fazla bulaşmadan, sessiz sedasız kendi halinde etkinliğini sürdüren bir kurum içinde kendine özgü yeni ve dinamik kişiliğiyle bir yeniliği temsil ediyordu Abdülkerim hoca.

Bu müthiş kurumsal geleneğin hayata daha aktif eklemlenme ihtimalinde neler olabileceğini görebilenler vardır elbet. Her gören de iyi niyetle görüp yaklaşmıyor.

Abdülkerim Hoca’ya Allah’tan rahmet, ailesine Norşin-Tillo-Siirt ilim ve irfan çevresine başsağlığı diliyorum. Allah şehadetini kabul etsin.

Berlin Konferansı Libya için ne vaat ediyor?

Libya’da ateşkesin sağlanması ve siyasi çözüme katkı sunmak üzere Almanya’nın girişimiyle Berlin’de toplanacak olan konferans, Hafter son anda ateşkes kararına uymayacak olsaydı, toplanmasının hiçbir anlamı olmayacak ve daha öncekiler gibi hiçbir sonuç üretme ihtimali olmayan toplantılardan biri olarak kayda geçmiş olacaktı. Çünkü Trablus’u ele geçirmek üzere saldırılarını yürüten Hafter karşısında müzakere edeceği, Libya’yı birlikte yönetmeyi kabul edeceği bir taraf istemiyor.

O, Libya’nın tamamını hiçbir diyalog olmadan ele geçirmek istiyor ve bunu temin etmesi de Türkiye sahaya girmemiş olsaydı bugün belki gerçekleşmiş olacaktı. Hafter’in bu saldırganlığını haklı çıkaracak hiçbir sebebi yok ama bir nedeni var o da kullanmakta olduğu, eline tutuşturulmuş silahlı güç.

Son anda meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti ile Türkiye arasındaki anlaşma olmasaydı Hafter istediğini ele geçirmiş olacak ve Berlin Konferansını da, hiç toplanmadan kadük duruma düşürmüş olacaktı. O yüzden rahatlıkla diyebiliriz ki, Berlin konferansını son anda kadük duruma düşmekten de Türkiye kurtarmış oluyor.

Şimdi Libya için Berlin’de toplanmanın bir anlamı var. Çünkü Hafter karşısında yok edemediği ve bu saatten sonra artık yok edemeyeceğini düşündüğü bir güçle karşı karşıya. Berlin Konferansına katılmama ihtimali yok, zira şimdiye kadar herşey yolunda giderken Türkiye onun için bir çuval inciri berbat etmiş oldu.

Türkiye’nin sahadaki varlığı bütün dengeleri değiştirdi. Uluslararası toplum meşruiyetini kabul ettiği Trablus yönetiminin, gayrı meşru kabul ettiği bir güç tarafından yok edilişini timsah gözyaşlarıyla izlemekle yetiniyordu. BM, Hafter’i savaş suçlusu ilan ettiği halde onu durdurmak için hiçbir şey yapmadı. Oysa Trablus hükümetinin Türkiye’den istediği yardımın bir muhatabı da BM idi. Ama BM’nin yetiştiremediği bu yardımı Türkiye yetiştirdi.

Berlin’de uluslararası etik ve değerlerin en yüksek temsilcisi Türkiye. İstediği şey sadece saldırganlığın durdurulması ve Libya’nın Libyalılara bırakılmasıdır. Bütün yabancı unsurların Libya’yı terketme çağrısı çıkarsa bunu da herkesin samimi olması şartıyla ilk destekleyecek olan da Türkiye’dir.

Libya ile çok uzun bir sınırı olması dolayısıyla müdahil olduğunu söyleyen Mısır’a şu gerçek net bir biçimde hatırlatılacaktır: Ortak sınıra sahip olmak bir ülkede sizi işgale hak sahibi kılmaz, hele hiçbir şekilde o ülkede kendi darbeci modelinizi ihraç etme hakkı vermez.

Böyle davranmakla Sisi, kendi halkına karşı insanlık suçu işleyen Hafter’in suç ortaklığını da yapmış oluyor. Hafter eliyle Libya’ya empoze edilmeye çalışılan modelde halkların hiçbir önemi yok. Göz göre göre bir halk silah zoruyla, katliamlar yapılarak esir edilmeye, toprakları işgal edilmeye çalışılıyor.

SİSİ VE ESAD’LA MASAYA OTURMAK?

Mısır medyasında Türkiye’nin Libya ile anlaşmasını bahane ederek Türkiye’ye karşı düşmanlık kampanyası yürütenlere hitaben “Türkiye Mısır’ın veya herhangi bir Arap-Müslüman ülkenin düşmanı değil, esasen iki ülkenin birbirine düşman olmasını gerektiren bir sebepleri yok, Libya ile yapılan anlaşmanın aynısının Mısır ile yapıldığını tahayyül edin bir” derken, şu anda Mısır’ı yöneten anlayışın içinde bulunduğu akıl dışı tutuma işaret etmiş oluyoruz. “Mısır’da aklı başında bir yönetim olsa sırf Türkiye’ye zarar vermek için gidip Rumlarla, Yunanlılarla kendi ülkelerinin zararına bir anlaşmaya imza atmazdı” diyoruz. Mısır yönetimi şu anda Türkiye karşıtlığı yüzünden kendi ülkelerinin çıkarlarına aykırı biçimde başkalarıyla anlaşıyor. Bunun Mısır’a hiçbir faydası yok, zararı var.

Üstelik bu yaptığı anlaşmaların üstüne Türkiye-Libya anlaşması Mısır’ın Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi lehine kendi vazgeçtiği haklarını tekrar Mısır halkına kazandırdı.

Bunu dedik diye bir çok kişi bizim şimdiye kadarki siyasetimizden neredeyse nedamet getirmiş gibi bir U dönüşü yaşadığımızdan bahsetti. Bununla kalmayıp, hadi tövbe kapısı ve U dönüş yolu açılmışken bir de Esad’la aynı masaya oturmayı tavsiye edenlerin bolluğuna da maşallah.

Eli kanlı diktatörlerle aynı masaya oturmaya ne kadar da can atıyorlar?

Şahsen Mısır’a dair sözlerim Türkiye’ye değil, Mısır medyasına ve Mısır halkına hitap ediyordu. Türkiye adına söylediğimiz şey, bizden yana Mısır veya Libya halkına yönelik en ufak bir düşmanlık duygusu olmadığı, ortak tarih ve çıkarlarımızın da şahitliğine müracaatla hatırlatmaktan ibaret. Maalesef Mısır yönetimi halkının çıkarlarını hiçbirşekilde temsil etmiyor.

Türkiye’nin Sisi ve Esad’a karşı tutumu ne Mısır halkına ne de Suriye halkına yönelik bir tutumdur.

Zalimce katlettiği ve hala her gün katletmeye devam ettiği kendi halkının kanı elindeyken Esad’la ne görüşülecek, hangi masaya, hangi yüzle oturulacak ve ondan ne istenecek?

Türkiye aleyhine her türlü kumpasın içinde olmaktan geri durmayan, sözüne onu destekleyenlerin bile güvenmediği darbeci Sisi ile Türkiye hangi konuda ne görüşecek?

Sisi ile bizi görüşmeye davet edenler, ülkenin seçilmiş cumhurbaşkanını hapiste yavaş yavaş öldüren, kendi halkına karşı katliam yapan, halihazırda yüz bine yakın siyasi tutukluyu her gün işkencelerden geçiren birinin sözüne güvenilebileceğini düşünüyorlarsa esasen kendilerine hiçbir şartta güvenilmeyeceğini ortaya koymuş oluyorlar.

Çünkü böyle söylemekle sadece kendi vicdani, ahlaki ve insani sefaletlerini bütün çıplaklığıyla, rezilce sergilemiş oluyorlar.

Siyasal iktidar ve kültürel iktidar meselesi

İslamcılıkla ilgili süregelen tartışmalarda yer verilen “Siyasi iktidarı elde bulundurmak ‘Kültürel İktidar’ üretimi için yeterli değil” düşüncesini nasıl değerlendirmek lazım? Bu gerçekten böyle mi? İslamcılar veya genel anlamda muhafazakarlar kültürel üretimde başarısızlar mı?

Bu değerlendirmeleri kimin hangi ölçütlere göre yapıyor olduğunu iyi değerlendirmek lazım. Bir defa kültür alanı belli bir siyasal veya dinsel ideolojinin iktidar iddiasına hemen cevap verebilen bir alan değil. İslamcıların kültürel üretimleri ve bunun dünyaya hitabı konusunda çok iddialı olduklarını söyleyemeyiz tabi. Ayrıca İslamcıların iktidarı şu anda bir efsaneye dönüşmüş durumda, ama değiller. Bir çok alanda etkili olmaları, hatta yönetiyor olmaları iktidarda oldukları anlamına gelmiyor.

Kaldı ki iktidar kavramına belki çağdaş felsefi yaklaşımlara müracaat ederek başka türlü bakmak gerekiyor. Mesela Ünlü Fransız filozof Michel Foucault’nun bahsettiği iktidar tepeden inme, zorla dayatılabilen bir güç değil. Bilakis iktidara geldiklerini zannedenlerin bile tabi olmak durumunda olduğu daha derin kültürel, zihinsel, söylemsel iktidarlar vardır. Alttan alta işleyen ve tepedekine de sirayet eden bir güç. Bu iktidarları belirleyen süreçler çok farklı ve çok daha temel.

Siz onu da değiştirmek için bazı stratejiler geliştirmeyi arzu edebilirsiniz, ama o kadar kolay değil. Bu alana girdiğinizde iktidar arayışındaki insanın nasıl boş bir şeyin peşinde koştuğunu da görmüş oluyorsunuz. Buradan baktığınızda, imkansız bir hedeftir iktidar, herhangi bir insan, herhangi bir parti veya grup için.

Toplumun kendinden bir gücü vardır aslında ve bu güç kendi kültürünü de üretiyor, o kültür üzerinden kendini ifade ediyor, iktidarını yansıtıyor ve tepedekine de bir şekilde kabul ettiriyor. Belki başta İslamcıların olmak üzere herkesin bu anlamda iktidar kavramı üzerine bir düşünüm ortaya koyması gerekiyordur.

İktidar üzerine düşünmek biraz da insan üzerine düşünmektir. Çünkü Friedrich Nietzsche’nin çok iyi ortaya koyduğu gibi “İktidar isteği, arzusu veya iradesi” insanın asli tabiatındandır. Bu iktidarların hepsini yok sayıp sadece kendi iktidarınızı dayatmaya kalkarsanız, zaten hem başaramazsınız hem de ısrar ederseniz başka bir şey çıkar ortaya.

Müslümanlar bu noktada nasıl bir ufka ve hedefe sahip olacaklar, bunu yeterince tartışmış olduklarını sanmıyorum. Ama bu tabloya yine de İslamcıların başarısızlığı başlığı altında bakmayı da gereğinden fazla yüzeysel bulduğumu söylemeliyim. Müslümanlar da veya daha özel bir tabirle İslamcılar da kendi kültürlerini illa ki üretiyorlar ama bu kültürün hegemonya kazanması, İslam’ın çağrısının kabul görmesiyle ilgilidir.

O kadar da iyimser olmamak lazım. Tarihin çok az döneminde İslam bütün ilke ve değerleriyle bütün insanların kalbinde kurulmuştur. Kitleler çoğu zaman günlük hazların, eğlencenin, insanı gaflete sürükleyen ucuz meşgalelerin peşinden gitmeyi tercih ederler. Popüler kültür analizleri siyasal idealler ile fiili gerçeklik arasındaki açığı gösterme konusunda ciddi mesafeler kaydetmiştir bugün.

Bu tür karşılaştırmaları yapanların solun kültürel hegemonyasından bahsettiğini çok sık duyarız. Oysa hegemonik olan sol da değildir. Hazcılıktır. Doğrusu Solun Türkiye’de de dünyanın bir çok yerinde de hazcı bir kültürle çok daha kolay eklemlenebildiği ayrıca kaydedilebilir. Neticede Marx’ın radikal devrim ütopyalarına ulaşma konusunda ortaya konulan fiili çaresizlik solu teoride bir tür kaderciliğe, pratikte ise radikal bir hazcılığa bağlamaktadır.

Hazcılığın bütün ideolojilere karşı dayanıklılığı ve şansı daha fazladır. Bugün Türkiye’de de solun kendini ifade biçimi hiç bir şekilde ne teoriye, ne sınıf kavgasına ne ulusal bağımsızlığa dair bir vurguya, teoriye veya söyleme dayanmıyor. Sol kendini popüler kültür ve hazcı pratikler üzerinden ifade ediyor ve hazları siyasallaştırıyor. Geriye soldan ne kalıyorsa artık.

Hazlara hitap eden kültürel üretimler alanında İslamcıların rekabet etme şansları zaten yok, kendi iddialarıyla müsemma bir solun da yok. Solun hazcılığa müptela oluşu kendisini de bir uyuşturucu müptelası olarak yok ediyor haddi zatında. Hazcılıkla özdeşleşen bir kültürel iktidar yoksunluğundan dolayı duyulacak bir tasa olmamalı, İslamcıların böyle bir iktidara özenmeleri de hiç gerekmiyor.

Buna mukabil, bu paradokslar içinde bile muasır Müslümanların da kendine has bir kültürü oluşuyor, gelişiyor. Bunun olumlu olumsuz, kendi içinde rahatsızlıklara veya memnuniyetlere konu yanları oluyor.

Duyduğumuz rahatsızlıklar, hoşnutsuzluklar, insanların konumlarıyla duruşlarıyla da ilgilidir. Tabi ciddi bir çoğulculuğun da İslamcı toplum içinde oluştuğunun da işareti. Herkes herşeyi aynı şekilde görüp algılamıyor, hissetmiyor.

NOT: Bu konu daha geniş haliyle Yetkin Düşünce Dergisi’nin son sayısındaki mülakatımızda ele alınmaktadır.

Fuat Sezgin: İki denizin birleştiği yerin bilgesi mi?

Oryantalizm ve oksidentalizm sorunsalını Fuat Sezgin hoca bağlamında konuşmaya devam ediyoruz. Oryantalizm doğuyla veya İslam’la ilgilenen bir batılı bilim adamı, edebiyatçı, siyasetçi veya sıradan bir insanın istediği zaman parantez içine alabileceği bir şey midir? Dahası, Fuat Sezgin bile İslam dünyasına Frankfurt’tan bakınca oryantalizm cenderesine yakalanabiliyorsa, bu cenderenin farklı bir mütalaayı hakkediyor olduğunu düşünmek gerekmez mi?

Kuşkusuz oryantalistlerin bir kültürel, dinsel ve tarihsel arka planları vardır. Elbette bu arka plana sahip insanların İslam’ı veya Doğuyu anlamaya çalışırken kendi kültürel kökenlerini tamamen terk etmelerini beklemek doğru değildir, bu zaten hiçbir zaman hiç kimse için mümkün değildir.

Zaten anlamanın hermenötik ve ontolojik ilkesi, kendi anlam ufkumuzu terk etmemizi şart koşmak yerine her birimizin sahip olduğu, varoluşsallığımıza yapışık, terk edemeyeceğimiz ufuklarımız arasında bir kaynaşmayı öngörür. Bu arada, birbirimizi anlamak için kendi anlam ufkumuzu terk ederek muhatabımızın veya anlamaya çalıştığımız kültürün anlam ufkunu benimsemeyi şart koştuğumuzda hiç kimse için hiçbir başka kültür hakkında hiçbir şeyi merak etmemesini de şart koşmamız gerekecektir, çünkü her türlü merak ve bilme isteği aynı zamanda bir iktidar kurma istenciyle ilgilidir diyerek daha baştan her türlü anlama ve bilme çabasını mahkum etmiş oluruz.

Fuat Sezgin’in çalışmaları da bu anlamda oryantalizmle başka Müslüman düşünürlerinkinden çok farklı bir ilişki kurmuş olmakla böylece dikkat çekmiş oluyor. Batı-merkezli dünya algısına alternatif ortaya koyarken bile çalışmalarına Alman enstitülerinin, bilim çevrelerinin destek vermiş olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu boyutuyla bir anlamda çalışmaları oryantalist kurumların hanesine kaydedilebilir. Ancak böyle görmek yerine onun tam da bu çalışmaları oryantalizmin kalbinde yapmak suretiyle kültürler arası diyaloğun örnek ve çok etkili bir aktörü rolünü oynamış olduğunu da söyleyebiliriz.

Dolayısıyla yaptığı iş bir yandan bir Batılı bilim ve araştırma kurumu içinden, yani batılı bir göze ait olarak, onun bilgi birikimine bir katkı sağlamış olmak suretiyle oryantalizm hanesine yazılırken, bu şekilde oryantalizmi olumlu anlamda iyice geliştiriyor, ona derinlik ve olgunluk katıyor.

Yaptığı çalışmaların karşılaştırmalı bir boyutu olması dolayısıyla sadece İslam bilim ve teknoloji tarihini ortaya koymuyor, farkı ortaya koyabilmek için onun Batıdaki tarihini de çok iyi besliyor. Böylece tersinden bir tür oksidentalizm için gerekli temel verileri de sağlamış oluyor.

Bununla birlikte Fuat Sezgin’in bu katkısı tersinden kendini oryantalizmin karşısına konuşlandırmış insanlarda da ayrı bir özgüven oluştururken, hatta kötü ihtimalle kendisi etnosentrizmi besleyen bir etki de yapabiliyor.

Oysa Fuat Sezgin’in bu özgün hayat hikayesi dolayısıyla onu münhasıran ne oryantalizme ne de oksidentalizme ait görmek mümkündür. O tam da iki dünyanın yeri geldiğinde bütün kavgalarını bir kenara bırakarak derin bir sohbete başlamaları ve bu sohbette ortak geçmişlerini, birbirlerine iyiliklerini, katkılarını, borçluluklarını yad etme ihtiyacı hissettiklerinde dile gelenin adıdır.

O adeta iki denizin birleştiği yerde karşımıza çıkması beklenen bilgeliğin bir temsilcisi gibidir.

Her biri Allah’ın denizi, ama farklı özellikleriyle, birbirine karışmayan, ama birbirini tanıdıkları yerde bambaşka bir ufkun ortaya çıktığı yerde oluşan bilgelik üzerine çok şey söylenebilir. Tıpkı bugün her iki denize yakın duran, her iki denizin birleştiği yerin ufkuna sahip Fuat Sezgin hocanın bize çok şey söyleyebileceği gibi. Kendi başına son derece anlamlı bir bütünlük oluşturan ve başladığı yere dönerek tamamlanan hayat hikayesinin kendisinden sonraki anlama çabalarıyla da zenginleştirilmeye, genişletilmeye ve çoğaltılmaya açık olduğunu söylemek mümkün.

Bu hikayeden özellikle kültürel anlamaya dair etnosentrizmin tuzağına düşmeden ilim Çin’de bile olsa gidip almaya dair nebevi misyonun mükemmel bir uygulamalı dersi-modelinin altını çizmeye çalıştık. Ama onun her türlü incelemede ilk vurgulanması gereken özelliğini yine tekrarlayarak bitirelim: Bilim ve düşünce çabalarını püriten bir ahlakla, ibadet yapar gibi bir huşu ve ciddiyetle yapmak.

Buna motive eden şey ne ise o Fuat Sezgin hocanın şahsiyetinde, hayat hikayesinde fazlasıyla mevcut. Bu hayat hikayesini okuduğunuzda, tam da bilim, düşünce ve akademi dünyamızda neyin eksiğini taşıdığımıza dair çarpıcı bir ders çıkarmamak mümkün değildir.

Şunu söyleyerek bitirelim: Kimin hakkında konuşursak konuşalım, mükemmel bir kişilikten, bilimden veya düşünceden bahsediyor olamayız. Elbette Fuat Sezgin’in de eleştirilecek fikirleri, duruşları, eylemleri vardır. Ama onu bazı konuları konuşmak için iyi bir vesile sayabiliyorsak bile bu, onun yeterince büyük bir değer olduğunu gösteriyor.

NOT: Bu yazının daha geniş ve farklı bir versiyonu, Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Günce Dergisi’nin 61. sayısında yer almıştır.

Oryantalizm ve oksidentalizm arasında Fuat Sezgin

2019 yılının son yazısını yazmaya oturdum. Yazmam gerektiğini düşündüğüm bir çok konu var. Libya konusu var. Kuala Lumpur Zirvesi’nde bütün İslam dünyası için önerilmiş egemenlik için sürdürülebilir kalkınmaya hemen ve en şık şekilde verilmiş yerli otomobil cevabının umut verici ufkunda neler yazılır neler?

Ama benyılı son yazısı olarak Fuat Sezgin’e dair bir şeyler söylemenin daha anlamlı olacağını düşündüm. Malum 2019 yılı Cumhurbaşkanlığımız tarafından Fuat Sezgin yılı ilan edilmişti. Bence hakkında çok konuşmak gerekir, ortaya koyduğu düşünceyi üzerinde daha fazla konuşarak, düşünerek, çalışarak hatta eleştirerek geliştirmek lazım. O yüzden yılın bu son yazısını 2019 yılının bir gereği olarak ona hasretmek isterim.

Fuat Sezgin İslam kültür, fikir, bilim ve teknoloji mirasının kadastrosunu yeniden ortaya koymaya girişirken kuşkusuz bir yandan batı-merkezli bilimler tarihi anlayışını sarsar, bir yandan da güçlü bir oryantalizm eleştirisi de yapar.

Batılı tarih, bilim, edebiyat ve felsefe metinlerine sinmiş olan oryantalizmin İslam dünyasına yönelik ortaya koyduğu literatürün etnosentrik bir bakışla malul olan bir boyutu elbette vardır. Ancak Sezgin hocanın bütün çalışmalarındaki önceliğinin oryantalizm eleştirisi olduğunu söylemek doğru olmaz. Belki daha fazlasını söylemek bile mümkün: Onun çalışmalarını mümkün kılan belki de intisap etmiş olduğu oryantalist akademiden başkası da değildir.

Tam da bundan dolayıdır ki, Fuat Hoca’nın ortaya koyduğu literatür bir bakıma oryantalizme bakışı dahi değiştirebilecek, en azından bu konuya yeniden bakışı gerektirebilecek bir niteliğe sahiptir. Onun oryantalizm eleştirisi Müslüman ilahiyat çevrelerindeki eleştirilere benzemez. O oryantalistlerin tek amaçlarının İslam’a karşı kötü önyargılar içinde, İslam’ı sömürgeleştirmek olmadığını, onların içinde İslam’ın içerdiği zenginlikleri, derinliği ve ilmi anlamaya, öğrenmeye çalışan iyi niyetli bir damar olduğunu da söyler.

Gerçekten de bütün oryantalistler aynı olmadığı gibi hepsi de aynı motivasyonla hareket ediyor değildir.Edward Said’in Oryantalizm isimli meşhur kitabının Türkçe’ye ilk çevirisi orijinalinde olmayan “sömürgeciliğin keşif kolu” alt başlığıyla basılmıştır. Bu, bütün oryantalist literatürü aynı kefeye koyan indirgemeci bir yaklaşım. Oysa Said’in kendisi oryantalizmi batılıların doğuyu merak etmeleriyle başlayan bir “bilme” çabası olarak görür. Böyle bir bilme çabasının tamamının tek amacı veya istenci iktidar kurmak olamaz elbet.Bilmek ile iktidar arasında kurulan ilişki Batılı felsefi kökenlere sahiptir ve elbette ki zorunlu değildir. Nitekim, İslam’a veya doğuya karşı genel olarak kötü niyetli, önyargılı ve sömürgeci bir niyetle yaklaşan oryantalist çabaların yanısıra yine meşhur oryantalistlerden Maxime Rodinson’un Türkçe’ye Cemil Meriç tarafından çevrilen kitabının ifadesiyle “Batıyı Büyüleyen (bir) İslam” da vardır.

Aslında Rodinson da neticede önemli bir oryantalisttir. Marksist bir tarihsel perspektiften baksa da, İslam’ın insanlık tarihine yapmış olduğu katkı ve Batı medeniyetinin oluşumundaki inkar edilemeyen yerine dikkat çeken çalışmalarıyla tanınıyor. Bu kitabı da Said’in oryantalizm hakkındaki kitabıyla birlikte bir anda bütün akademik ve fikri çevrelere yayılan olumsuz havaya karşı, Batı’nın İslam’a karşı tek tavrının bu olmadığını, bilakis İslam’ın her zaman Batı’yı büyüleyen, etkileyen parlak bir yüzü olduğunu söylemek üzere yazmıştır. Üstelik İslam tarafından büyülenmiş bir Batı bilgisi de neticede oryantalist bir bilgidir ancak bir Dante’nin oryantalizmi değildir bu. Leonard Binder da oryantalist yaklaşımlar arasında buna benzer bir ayırımla “iyi oryantalizm” ve “kötü oryantalizm” farkının altını çizer.

Fuat Sezgin de Sefer Turan’la kitap olarak da yayınlanan bir sohbetinde bir çok örneğin yanısıra Fransız oryantalist Joseph Toussaint Reinaud’u örnek verir. Zamanında çok az sayıda basılmış Arapça coğrafya kitabının bulunduğu bir dönemde İslâm coğrafyası üzerine çalışmış ve İslâm coğrafyacılarının dünya coğrafya tarihindeki izlerini göstermek adına olağanüstü bir çaba ortaya koymuştur.

Aslında Fuat Sezgin’in kendisini Almanya’ya götürüp neticede bu külliyatın oluşumuna bir başlangıç yaptıracak olan kişi de özünde oryantalist olan hocası olacaktır.

Oryantalistlerin matematik coğrafya alanında yaptıkları çalışmalar çok mühim ama en önemli başarıları beşeri coğrafya sahasında kaydetmişlerdir. Esasen İslami ilimler alanında da oryantalistlerin İslami araştırmalara yaptığı katkılar inkar edilemez. Hadis alanında bir çok oryantalistin yaklaşımlarının kötü niyetli ve hadislere yönelik şüpheler yerleştirmek olduğu yönünde genel bir kuşkuculuk hakim olsa da herkes bilir ki, 6 büyük hadis kitabı ve diğer 3 kitapla birlikte 9 hadis kitabı üzerinde en titiz çalışmaları yaparak ilk büyük indeksi, yani Concordance’ı Müslümanlar değil oryantalistler yapmışlardır. Belki bilgisayarın yaygınlaşmasıyla birlikte bu çalışmanın artık eski ehemmiyeti kalmamış olabilir ama bilgisayar tasnif ve indekslemelerinin bulunmadığı yirminci yüzyıl boyunca bu eser hadis çalışmaları yapanlar için paha biçilmez değerde faydalı, ilerletici, geliştirici bir çalışma olmuştur.

2019 yılını Fuat Hoca’yı konuşmaya hasrettik ama yetmedi, böylece 2020 yılının ilk yazısını da bir fatiha olarak ona dair yazmamız mukadder görünüyor.

İslamcılığın bir ütopyası oldu mu?

Bugün İslamcılığı vaat ettikleriyle gerçekleştirdikleri arasındaki mesafe konusunda muaheze ve muhasebe edebileceğimiz bir referans metin var mıdır?

Elbette çok önemli İslamcı metinler vardır ve bu metinleri sahiplenen gruplar, cemaatler, örgütler de var. Bu metinlerde ortaya atılan iddialar ve talepler, resmedilen bir altın çağ ve hedeflenen bir ütopya var. Bu metinler hangi etki altında yapıldı, evvela bunların analizini yapmak lazım, ama bütün kaynağı bu etkilere bağlamadan.

En sağlam ve en etkili İslamcı metinlerden birisi Seyyid Kutub’un Yoldaki İşaretler’idir mesela. Türkiye İslamcılığının ortaya koyduğu bu tarz manifesto niteliğinde metinler olmadı. Ama İşaretler’in farklı yorumları oldu. İslam’da Sosyal Adalet’i aşan ve onu da farklı bir paradigma ile yeniden okumayı gerektiren bir metindir İşaretler. Ama ortaya konulan model, gereğinden fazla siyasallığı yoksayan bir model olduğu için belki zıddına dönüşme etkisi de taşıyan bir eser olmuştur.

Gereğinden fazla radikallik liberalizme açılan bir kapıya dönüşüyor. Çünkü üstlenilmesi zor hatta imkansız eylem programlarının insanı var olana radikal teslimiyet noktasına getirmesi mukadder oluyor. Üstelik itikatta alabildiğine radikal, amelde ise alabildiğine liberal olma çelişkisiyle birlikte. Oysa Kutub’un İşaretler ile aştığını hissettiği İslam’daSosyal Adalet yine de siyasallığa daha yatkındır ve aslına bakarsanız sonradan üretilen bütün İslamcı siyasal programlara esin kaynağı olmuştur.

Bugün Müslümanların ekonomi politik tutumlarında, davranışlarında burada formüle edilmeye çalışılan vaatler ve programlar bir şekilde etkili oldu. Adalet vurgusu, talebi, iddiası paramparça Müslüman siyasallığının her zaman merkezinde oldu. Bu konuda devlet düzeyinde bir örgütlülüğe tek başına hiçbir zaman sahip olamadığı için, bu vaatler ya sivil toplum, cemaatler, topluluklar düzeyinde karşılanmaya çalışılıyor veya siyasal alanda elde edilen mevzilerden bu vaatlere uygun siyasetler ortaya konmaya çalışılıyor.

En başından beri İslamcılık adına bir ütopya ortaya koymaya sıcak bakmış değilimdir. Aslına bakarsanız İslamcılığı en iyi ifade eden manifesto niteliğindeki metinlerden İşaretlerdahi bir ütopya kurmaz. Hatta o bir çeşit anti-ütopyadır. Bugünün maddi sıkıntılar yaşamakta olan insanına gelecekte daha müreffeh yaşayacağı bir dünya vaat etmez mesela. Bilakis kula kulluk batağında kendini kaybetmiş, kendi gibi hatta kendinden daha aciz kullara cahilce kulluk etmekte olan, Allah’la bağı kopmuş, dünyada niçin yaşıyor olduğunun bilincini kaybetmiş, kendisi hakkındaki bilgiden yoksun insanına yaratanını tanıtmayı ve kulluğu ona has kılmanın sağlayacağı özgürlük yoluna dair bir kılavuz olma iddiasındadır. Bu yolun çetin olduğunu, her türlü meşakkati içerdiğini ve dünyada bir mutlu sona ulaşma garantisinin de olmadığını hassaten anlatan bir metindir.

Bu anlamda İslamcılığın vaatleri çok irfani bir yola çıkmış olmuyor mu? Ütopyası olmayan, çileli bir yola.

Elbette oluyor. Bence sonu sadece refaha ve eşitlik gibi anlatılara ulaşan vaatler İslamcılığı fazla dünyevileştiren bir şeydir. İnsanın kendini bilmesi, sınırlarını bilmesi, aynı zamanda başka insanları bilmesini de getirir. Bu dünyanın bir imtihan dünyası olduğunu bilen bir Müslüman zaten dondurulmuş bir ideal sistemin bu dünyada mümkün olmadığını da bilir. Zihinlerin bir üretimi olan bir ütopya hasbelkader gerçekleştirilse bile bunun kalıcı olamayacağını, neticede insanın bütün hasletleriyle, hırslarıyla, faniliğiyle malul olacağını bilir. Çünkü Müslüman kul kendini bilir, rabbini bilir, insanı bilir.

İslamcılık elbette salt bir siyasallıktan veya bir siyasal ideolojiden ibaret bir şey değil, bir de, çok daha önemli, bütün ilişkilerin temelinde olarak, dindarlık boyutu vardır. Allah’la, gayb alemiyle ve bilhassa Ahirete imanla başlayan, onunla tamamlanan bir bilinçtir. Bu bilinç başkalarına bir şeyler empoze etmenin içerdiği zulmü de gösterir.

Kula kulluğu empoze edenlere bir isyandır İslamcılık. Kim neye tapmak istiyorsa tapsın ama kendi tanrısını başkasına empoze etmesin.

İslamcılık bir siyasallığa dönüştüğünde bu dini başkalarına empoze etmek, insanları zorla müslümanlaştırmaktan çok uzak bir şekilde insanların istedikleri gibi inanıp özgürce istedikleri dini yaşayabilmelerinin önündeki bütün engelleri kaldırma iddiasındadır.

Neredeyse şiddetin ve radikalliğin referans metni gibi sunulan İşaretler’in en çarpıcı iddiası budur. Cihadı bile İslam’ı yayma değil insanları özgürleştirme yolunda verilen bir çaba olarak formüle eder.

İslamcılar iktidara gelip bütün bir siyaseti, kültürü, ekonomiyi tek başlarına ne kadar belirlemeyi başardılar diye sorarsanız İslamcılıktan beklediğinizin klasik anlamda bir demir perde yönetimi olduğunu söylemiş olursunuz ki,

“İslamcılığın başarısızlığı”ndan bahsedenler genellikle bu garip beklentiden hareket ederler.

Oysa İslamcılık her şeyden önce başkalarıyla birlikte var olabilmeyi mümkün gören, başkalarını yok etmediği sürece bütün alanları tek başına belirleme kibrinden de uzak bir yaklaşımdır.

NOT: Bu konu daha geniş haliyle Yetkin Düşünce Dergisi’nin son sayısındaki mülakatımızda ele alınmaktadır.

Göç ettirenler ve göçün sorumluluğunu üstlenenler

Türkiye’nin eşbaşkanlığında dün BM Cenevre Ofisinde düzenlenen Küresel Mülteci Forumu BM’nin Aralık 2018’de New York’ta kabul ettiği “Mültecilere İlişkin Küresel Mutabakat”ın hayata geçirilmesi yolundaki ilk toplantıydı.

Aslında forum büyük ölçüde Türkiye’nin girişimi ve öncülüğüyle başlatılmış ve katılımcı ülkelerin büyük çoğunluğu ise bu sorundan mustarip ülkelerden oluşmuş. AB ülkelerinin mülteci sorunundan mustarip olduğu çok açık. Sonuçta dünyanın her yanından mülteci daha iyi, daha güvenli bir hayat bulabilmek ve kurabilmek üzere AB ülkelerinden birinin yolunu tutuyor. Mültecilerin kabulü konusunda AB üye ülkeleri bağlayan belli kurallar belirlemiş aslında. Ama bu kurallara üye ülkelerin hepsi aynı şekilde uymuyor, hatta bazı ülkeler hiç uymuyor. Birliğin sürükleyici üyesi Almanya ise, takdir etmek gerekir ki, bu konuda AB’nin belirlediği kurallara en tutarlı biçimde uymaya çalışan bir ülke. Sadece Suriye’den şu ana kadar kabul edilen mülteci sayısı 1 milyonu geçmiş durumda, üstelik bu mültecilerin kabulü, ihtiyaçlarının karşılanması, geri gönderilmeme garantisi ve topluma uyumu konusunda Birliğin kural ve kriterlerine uymaya azami çaba sarfediyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan forumda sayıları 260 milyonu aşmış bulunan göçmen, 71 milyonun üzerinde yerlerinden edilmiş kişi ve 25 milyona yakın mülteci varlığının bugün dünyada hiç kimsenin kayıtsız kalamayacağı bir sorun olarak kabul edilmesi gerektiğini söylerken, Türkiye olarak bütün dünya ülkeleri arasında bu ortak insanlık sorunundan doğan sorumluluğu en iyi yerine getiren ülkelerin başında geldiğini anlattı.

Aslında gerek Erdoğan’ın konuşmasını dinlerken gerekse de bu foruma katılan ülkelerin profillerine, sicillerine baktığımda sorunun hem teşhisi hem de çözümüne yaklaşım konusunda fena halde dikkatlerden kaçtığını fark ettim. O da şu: Bu foruma katılan ülkelerin hepsi başka ülkeler tarafından sebep olunmuş göç sorunlarıyla baş etmeye çalışan ülkeler.

Asıl bu göçün sorumlusu olan, kendi ülkelerinde veya savaştıkları ülkelerde yarattıkları istikrarsızlık ortamları yüzünden nüfus hareketliliklerine yol açan ülkeler göç ve mülteci sorunuyla hiç ilgilenmiyor, yerinden yurdundan edilmiş insanlar umurlarında bile değil gibi görünüyor.

Bugün Suriye’de yaşanan insani krizin, katliamların sorumluları olan Rusya, İran ve ABD’yi artık bütün insanlığın meselesi haline gelmiş olan mülteci sorunlarıyla ilgilenirken hiçbir şekilde görmüyoruz. Oysa Suriye topraklarında nüfuz kazanmak uğruna sivil halka karşı sergiledikleri katliamlar, ülkeyi içine soktukları istikrarsızlık her gün daha fazla insanın yerinden yurdundan kopmasına yol açıyor ama bunun ürettiği insani sorunlarla hiçbir şekilde ilgilenmiyor. Üstelik bu ülkelerin her biri Suriye’den veya başka ülkelerden kendilerine gelebilecek göçlere karşı en büyük direnişi sergileyen ülkeler. Onların ürettiği insanlık sorunları Türkiye, Ürdün, Lübnan ve AB ülkelerini meşgul ediyor ve böyle bir sorunun uluslararası çözümünde bir sorumluluk bile almaya yanaşmıyorlar.

Aynı şekilde şu veya bu nedenle Afganistan’da giriştikleri savaşın ürettiği göç, ilk etabında Rusya’nın, son etabında da ABD’nin sebep olduğu bir olay. Ancak bu sorun yıllardır Pakistan’ı meşgul ederken, bu sorunun çözümüyle ne Rusya ne ABD hiçbir şekilde ilgilenmiyor.

ABD ve İngiltere’nin Irak’ta giriştikleri işgalin yol açtığı katliam ve ölümleri bir kenara bırakalım, buradan da yüzbinlerce kişi yerinden yurdundan koparıldı. Bunların sorunları da işgalcileri değil, birinci dereceden yine Türkiye ve AB ülkelerini etkiledi. Ne ABD ne de İngiltere’yi Irak’tan göç etmek zorunda kalan insanların sorunlarıyla ilgilenirken görmüyoruz.

Suudi Arabistan ve BAE’nin Yemen’de yürüttükleri operasyonlar ülkeyi Yemenliler için yaşanamaz hale getirirken buradan da yüzbinlerce insan ülkelerini terk etmek zorunda bırakılıyor ve bunlar bu iki ülkeyi hiç ilgilendirmiyor. Tabi Yemen’deki savaşın bir diğer sorumlusu, burayı kendi nüfuzunun yayılma alanı olarak gören İran’ın da aynı şekilde mülteci sorununa alabildiğine lakayt kaldığı bir gerçek.

Mısır’daki kanlı darbe ve ardından tesis edilen istibdat yüzünden ciddi bir siyasi mülteci sayısı oluşmuş durumda. Bu darbeyi destekleyen SA ve BAE’nin yine bundan doğan bir sorumluluğu açık olduğu halde, bu sorunun varlığını bile kabul etmiyorlar.

Bu listeye Filistin göçüne yol açan İsrail’i, yine Libya’da darbeci Hafter’in cürümlerini destekleyerek ülkede göç dalgaları oluşmasına yol açan Rusya, SA, BAE ve Fransa’yı, Arakanlı göçüne yol açan Myanmar’ı, Keşmir göçüne yol açan Hindistan’ı da katabilirsiniz.

Bu tabloya bütün olarak bakıldığında, dünyada güç gösterileri ve yayılmacı politikalarıyla göç ettiren ülkeler var, bir de bu göçün ürettiği insani sorunlarla baş etmeye çalışan, başetmek durumunda kalan ülkeler var. İlginç olan bu ülkelerin genellikle birbirinin işine karşımadan ayrışmış olmaları. Dünyada bir de böyle bir uluslararası dağılım var.

Oysa istemsiz göç ve mülteci sorununun kökten çözümü ancak bazı ülkelerin haksız yayılma politikalarından vazgeçmesiyle mümkün olabilir. Göçe yol açan politikaların hiç bir yaptırımı yok, üstelik göç ettirenler diğer ülkelerinden daha zengin ve daha güçlüler.

Sorunun varlığını kabul ettiklerinde çözümüne de güçleri daha fazla yeterli. Ama kabul etmeleri için, ilk etapta bunun maliyetini kendilerine hissettirecek, ödetecek, karşılarında bu bilince varmış güçlü bir bloğun oluşması lazım.