18. yılında AK Parti, eleştiri ve özeleştiri arasında

18. kuruluş yıldönümünde Türkiye’yi tek başına yönetmiş bir AK Parti’nin her türlü değerlendirmeye, çözümlemeye, eleştiriye açık bir dolu tecrübesi var bugün. Bunun içinde yaptıklarından eleştiriyi hak eden bir dolu yanlışı, yapabileceği halde yapamadığı yine bir dolu eksiği olması kadar normal bir şey olamaz.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : 18. yılında AK Parti, eleştiri ve özeleştiri arasında
Haber Merkezi 14 Ağustos 2019, Çarşamba Yeni Şafak
18. yılında AK Parti, eleştiri ve özeleştiri arasında yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Bunun değerlendirmeleri de, eleştirileri de elbette yapılacaktır. Bu eleştiri ve değerlendirmelerin toplamından AK Parti’nin özdüşünümselliği için, yani kendine ayna tutan, kendi üzerinde düşünen muhasebesi için çok önemli imkanlar da doğacaktır.

Ancak bu değerlendirmelerin bugün, yerel seçimler gündeminin hemen akabinde yapılmasına kaçınılmaz olarak hakim olan, olup bitenleri başka türlü gören ayrı bir göz var. Bu gözün çok da sağlıklı, dikkatli ve insaflı bakmadığını burada not etmek gerekiyor.

AK Parti içinden çıkıp ayrı bir oluşuma dümeni kırmaya çalışanların özellikle yerel seçimlerde AK Parti aleyhine bir hezimet beklemekte oldukları artık bir sır değil. Bir çıkış noktası olarak 31 Mart’taki sonuçları bile kendilerine yeterli ve sağlam bir zemin olarak görmeyenlerin 23 Haziran’dan daha güçlü bir ivme hissetmiş oldukları anlaşılıyor.

Bundan seçim öncesinden itibaren AK Parti’nin hezimetine yatırım yapmış oldukları anlaşılıyor ki, bu da yapacakları hiçbir siyasi çıkışın halka dokunan hiçbir tasasının ve misyonunun olmadığını şimdiden yeterince ortaya koyuyor. Oysa siyasetten gaye halka ve hakka hizmet ise AK Parti içinde bu siyasetin yolları tıkanmış imkanları tükenmiş değildir. Elbette siyaset kolay değildir, bazen kendi dava arkadaşlarınızla doğru bildiklerinizin mücadelesi için çok ter dökmeniz, çok çile çekmeniz gerekebilir. Ama dava arkadaşlarınızın yerine geçebilmek için onların tökezlemesini beklemek hiçbir siyasi tabanda hürmet ve takdirle karşılanacak ve ödüllendirilecek bir yaklaşım değildir; dava arkadaşlarınız ne kadar da yanlış yapıyor olurlarsa olsunlar.

Bu yaklaşımla bugün AK Parti’ye yönelik eleştirilere kulak verme ve bunu bir özeleştiri adına üstlenme furyası dikkate değer boyutlara ulaşmış durumda. Doğrusu AK Parti’nin her zaman kendini çok eleştirmesi gerektiğini söyleyenlerdenim. AK Parti’nin eksikleri çok, yanlışları daha da çok, yapabildiği halde yapmadıkları, yapmayı ihmale ettiği veya hiç aklına getirmediği için vizyon eksikliğini hissettirdiği alanlar da çok. Bunların hepsinin farkında olup bir araştırma-geliştirme kapsamında sürekli olarak değerlendirmesi AK Parti’yi şimdiye kadar hep olduğu gibi canlı ve güncel tutar. Ancak bu eleştirilere gereğinden fazla prim verildiğinde, insaf ölçüleri aşıldığında AK Parti’nin Türkiye siyasetine, ekonomik ve sosyal kalkınmasına yaptığı katkılar da görmezden gelinmiş oluyor.

Özeleştiriyi bir erdem olarak kabul etmek yerine sürekli bir suçluluk itirafı gibi kabul edenlerin tetikte beklediği bir ortamda özeleştiri yapmak da makul değildir. AK Parti adına en küçük bir özeleştiriyi bile AK Parti’nin tükenişinin bir işareti gibi ve tabi bir sevinçle karşılayanlara karşı şunu açıkça ifade etmeye devam etmek lazım:

AK Parti hala Türkiye’nin birinci partisidir ve halk desteğiyle, reformlarıyla, iktidarda kalma süresiyle, ekonomik ve sosyal kalkınma, değişim iradesi ve performansıyla şimdiye kadarki bütün rekorları tek başına kırmış bir partidir.

Önceki yazıda söyledik, askeri, kurumsal ve derin vesayet odaklarını yanısıra sadece FETÖ’ye karşı bir mücadeleyi başlatıp başarmış olmak dolayısıyla Türkiye’nin milli varlığına ve bağımsızlığına kurucu bir katkıda bulunmuştur. Bugün bu mücadelenin tek ayaklı olmadığını ve çok boyutlu, çok cepheli bir mücadele olduğunu her geçen gün daha da çok görüyor daha da fazla hissediyoruz. Bu mücadelede AK Parti’nin dışındaki aktörlerin yeterince sorumlu davranmadığı, kendilerini aynı bedenin bir organı gibi görmediği de görülüyor. O yüzden bu misyon ne yazık ki, AK Parti’nin üstüne parçalanmayan ve devredilemeyen bir şekilde kalmaktadır.

Ancak devredilemezliği ve parçalanamazlığının ideal bir durum olduğunu söylemiyoruz. Keşke bu misyon diğer siyasi aktörler tarafından da paylaşılabilse.

Türkiye’nin gerek FETÖ ile mücadelesi, gerekse uluslararası ilişkiler düzeyinde bugün yüklendiği misyon onu dünya siyasi sahnesinde sözü geçen, etkili, ama tabii ki itiraz eden, çoğu kez muhalefet eden gerçek bir aktör haline getiriyor. Türkiye bu siyasi tarzıyla dünyadaki egemen aktörlerin dümen suyuna gitmeyen, kendi doğrularını savunan bir aktör ve bu haliyle kendini kabul ettiriyor. Bu tarz-ı siyasetin ülkenin bütün aktörleri arasında daha geniş bir kabul ve destek görmesi gerekiyor.

Mesela en büyük muhalefet partisinin liderinin Türkiye’nin bugün dünyada yaptıklarından bu kadar habersiz olmamasını istemek fazla lüks kaçmamalıydı. Mesela Doğu Akdeniz’de herkes varken Türkiye’nin de bulunmasını istemek gibi bir gafa imza atmamalıydı. Azıcık Türkiye’yi takip etmeli, bugünün Türkiye’sine layık bir muhalefet partisi lideri olmalıydı.

O muhalefet partilerinin liderleri, mesela mazlumlara yeterince sahip çıkıp çıkmama konusunda AK Parti’yi daha fazla baskı altında tutmalıydı, onun yerine ülkeye sığınmış birkaç mazluma karşı halkı kışkırtma yarışına girmemeliydiler.

Kim ne derse desin, AK Parti’nin “iyilik siyaseti” adına ortaya koyduğu modele bir rakip yok. Ne mevcut partiler içinde ne de yeni fırsatlar arayan oluşumlarda.

Kısaca 18. kuruluş yılında AK Parti adına özeleştiri tamam da, bu, baştan beri zaten varlığına itiraz eden bir muhalefetin konumunu benimseyip kendi müstesna katkılarını ve tecrübesini inkar noktasına da gelmesin.

Rabia katliamının hesabı sorulur elbet

Bugün idrak etmekte olduğumuz mübarek Kurban bayramının 4. Günü, AK Parti’nin kuruluşunun 18. Yıldönümü, ve modern insanlık tarihinin görebileceği en vahşi katliamlardan biri olan Mısır’daki Rabia katliamının da 6. Yıldönümü.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Rabia katliamının hesabı sorulur elbet
Haber Merkezi 07 Ağustos 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Rabia katliamının hesabı sorulur elbet yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Bu özel günlerin her birisi, bugün için üzerinde çok fazla şey söylemeyi gerektiren anlamlar kazanmış bulunuyor. Aradan geçen her bir yıllık zaman bir büyük olayın bu zaman içinde kazandığı biraz daha özel, farklı anlamlarıyla birlikte yeni bir veçheye de kavuşmuş oluyor.

Tarih her an yeniden yazılıyor, yeni gelişmelerin ışığında, yeni hadiselerin kattığı yeni anlamlarla birlikte. O yüzden 17 yılının her birini başka bir bağlamda andığımız bir olayın 18. Yılında çok farklı şeyler söylemek mümkün hale gelebiliyor.

AK Parti, Türkiye siyasi tarihine, kalkınmasına, İslam dünyasında ve genel olarak dünyada demokrasinin gelişim tarihine, tartışmasına yapmış olduğu ve yapmakta olduğu katkılar açısından çok özgün bir örnek. 18 yılın her birinde yaşanan her olay onun bu katkısına başka boyutlar kattı. 18. Yılı Kurban bayramına denk geldiği için Genel Merkez’in yıldönümü etkinlikleri önümüzdeki haftaya ertelenmiş bulunuyor. Biz de daha geniş değerlendirmemizi önümüzdeki haftaya bırakarak bugün Rabia katliamı üzerinde daha fazla duralım.

Daha önce de söylemiştik. Rabia katliamının AK Parti’nin kuruluşunun yıldönümüne (12. Yıldönümü) denk gelmiş olması, kasıtlı değilse bile simgesel anlamı çok büyük olan bir tevafuktur. Zira AK Parti’nin İslam dünyasında halk iradesini hatırlatan, onun var ve mümkün olduğunu telkin eden bir işlevi olmuştur.

Bu işlevi yüzyıldır neredeyse tam bir esaret altında yaşamakta olan Arap halklarına kendi iradelerine sahip çıkmayı, bağımsızlık, özgürlük ve onurlu bir hayatı talep etmeyi ilham etti. Arap Baharı denilen sürecin tabii ki tek nedeni değildi bu, ancak bu ilham kaynağının sembolik bir etkisi olmuş olduğu muhakkak. Tabi sembolik etkinin tabiatı, halklara ilham verirken kurulu düzenin sahiplerinde de başka duygular uyandırmasıdır.

O yüzden Arap Baharı sürecinin rahatsız ettiği mihraklar bunu durdurabilmek için sadece karşı devrimleri organize etmedi, ayın zamanda bu devrimlere ilham veren Türkiye örneğini de yerinde boğmak, yok etmek üzere çok çalıştı, çalışmaya da devam ediyor.

Yine o yüzden Mısır tarihinin tek seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye karşı darbenin zeminini hazırlayan Temerrüt hareketiyle eş zamanlı olarak Türkiye’de aynı gerekçeler, aynı medya iletişim taktik ve söylemleriyle Gezi isyanı organize edildi. Mısır’da başarılan Türkiye’de başarılamadı. Ama bu kavga da, Arap halklarına özgür olduklarını, onurlu bir hayat yaşamayı hak ettiklerini ve bunu yapabileceklerini hatırlatan AK Parti’ye ve lideri Recep Tayyip Erdoğan’a karşı hınçları da bitmedi.

Bu açıdan AK Parti’nin kuruluşunun tam 12. Yıldönümünde 14 Ağustos’ta Mısır’daki darbeye karşı en barışçıl şekilde meydanda oturarak direnişlerini sergileyen kalabalıklara yaylım ateşi açarak 3000 bin insanı en vahşi şekilde katlettiler.

Kerbela ne ki? Her biri bir Kerbela trajikliğinde 3000 insanın zalimce katledildiği bir vakadır Rabia katliamı.

Modern dünya üst üste, yan yana binlerce Kerbelayı bir günde yaşatabildiğini gösteren maharetiyle de öne çıkmaktadır. Üstelik yaşattığı Kerbelalara bir mersiye yakma hakkını bile çok gören, kısa sürede bunları unutturan, Yezitlerine de itibar vermeyi esirgemeyen bir yüzsüzlükle menşur.

Rabia’da silahsız insanlara devletin silahlarını taşıyan askerler ve polisler hem hedef gözeterek, keskin nişancı marifetiyle bir çok insanı katlettiler, hem de yaylım ateşi marifetiyle rastgele kalabalıklara ateş açarak bir devletin kendi vatandaşına yapabileceği en büyük zulmü yaptılar. Bilahare ölen insanların cesetlerinin ve yaralıların toplandığı meydandaki çadırların üzerine buldozerlerle girilerek cesetler parçalandı, o haliyle bir kısmı çukurlara doldurulup üstleri kapatıldı, bir kısmı da çadırlarıyla birlikte ateşe verilerek yakıldı.

O katliamdaki her bir can için uluslararası mahkemelerde yargılanmayı hak edenler, bu olaydan sonra hiçbir şey olmamış gibi uluslararası toplumda kabul gördüler. Buradan buldukları cesaretle, Rabia katliamında öldürememiş olduklarını zindanlara atıp, bir çoğunun işkence ve kötü muameleler neticesinde bu zindanlarda öldürdüler, yine de ölemeyenleri göstermelik mahkemelerle yargılayarak idam yoluyla katletme yoluna gittiler. Bir celsede yüzlerce kişinin idam hükmü, doğru dürüst hiçbir mahkeme yapılmadan okundu, işkence altında alınmış olduğu kesinleşmiş ifadelere dayanılarak onlarca kişi idam edildi.

Bütün bunların ortasında geçtiğimiz Şubat ayında, tam da bu gençlerden 9 kişinin idam edildiği günün ertesinde Arap Birliği ve Avrupa Birliği liderleri Şarm el-Şeyh’te bu katliamların biricik sorumlusu Sisi’nin davetine icabet ederek birlikte poz vermekten çekinmediler. Üstüne üstlük Sisi, hepsinin suratına bakarak Mısır’daki bu iğrenç demokrasi ve insan haklarının “Mısır’ın kendine özgü şartlarında” normal olduğunu kabul etmelerini buyurdu, onlar da bu sözleri paşa paşa dinlediler…

Bugün Mısır insan hakkı ihlalleri açısından yaşadığımız çağdan utanç duymamıza yetecek kadar kötü durumda. Zindanlarda ağır işkence şartlarında on binlerce siyasi tutuklusuyla, tamamen bastırılmış muhalefeti ve basınıyla Mısır ne yazık ki Batılıların İslam dünyası için görmek istediği modeli de temsil ediyor. Çünkü anlaşılan kadarıyla Batılılar İslam için demokrasi, gelişmiş insan hakları ve özgürlükler değil, tam da böyle bir örnek istiyorlar. Dilleri başka türlü söylese de fiiliyatta söyledikleri her vesileyle bu oluyor.

İbrahim’i kim anlayabilir?

Kurban bir imtihan olarak ilk insandan beri var olsa da bizim her yıl bayram olarak tekrar temsil etmeye çağrıldığımız olay özel olarak Hz. İbrahim’in büyük imtihanıdır. İbrahim’in “biricik” oğlunu, -çok ileri yaşlarına doğru, elden ayaktan düştüğünü hissettiği zamanlarda, o zamana dek kendisine verilmediği halde bu yaşında bir hediye olarak kendisine verilmiş olan biricik evladını- kurban etmesi istendiğinde, yaşamaya başladığı duygu fırtınalarının ortasına bir nebze katılmamız isteniyor her yıl.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : İbrahim’i kim anlayabilir?
Haber Merkezi 05 Ağustos 2019, Pazartesi Yeni Şafak
İbrahim’i kim anlayabilir? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


İbrahim’in gerçekten neler yaşamış olduğunu bugün kim ne kadar anlayabilir? Biz onun kendi evladını kurban edebilecek bir seviyeye gelmişken, o seviyeye gelinceye kadar yaşadığı büyük acıları, sıkıntıları, buna mukabil onun sergilediği sabrı, metaneti, kendisine yaklaşıp vesveselerini fısıldamaya çalışan şeytanı her seferinde kovuşunu ne kadar anlayabiliriz?

İbrahim’in en çetin imtihanı yaşayarak rahmeti bol Allah’ın onun feda etmeye hazır olduğunu kanıtladığı evladının yerine bir fidye olarak verdiği koçu tekrar Allah’a yaklaşmak için kurban ediyoruz her yıl.

Onun verdiğini tekrar ona verdiğimizin farkına varmamız bekleniyor, farkında mıyız gerçekten? Dünyada çalışıp çabalayıp kazandığımızı zannettiğimiz şeylerin nihayetinde bize ait olmadığını tam olarak anladığımız an, son nefesimizi verdiğimiz an. O an her şeyin hakikatine de vardığımız andır. Dünyada bize ait olduğunu sandığımız hiçbir şeyin bize ait olmadığını, her şeyin bize O’nun tarafından, yine O’na iade edilmek üzere verilmiş olduğunu anladığımız an. O’na ait olanı kendimizin sanıp ihtiyaç sahiplerinden esirgediğimizde nasıl bir cehalete düçar olduğumuzu hayıflanarak fark ettiğimiz an.

Kurban tam da o an gelip çatmadan önce, gelip çattığında hiçbir pişmanlığın bir fayda vermediği o andan önce o hakikate bizi aşina kılma işlevini yerine getirir. Ölmeden önce ölme tecrübesi..

Hakikat şudur ki hepimiz Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz. Bu dünyada biriktirdiğimiz farklar, kimlikler, maddi ve sosyal varlıkların hepsi, bize verilmiş olanlarıyla veya kendimiz kazandık zannettiklerimizle, hepsi de bidayetinde ve nihayetinde O’na aittir.

Biz olmasak da bu dünya dönecektir, ta ki Allah’ın kendisine takdir ettiği yere kadar. İmtihan bir kere ve bütün zamanlar için kazanılan bir olay değildir. İnsan akıl, idrak ve ruh seviyesine göre imtihan edilir. Bir kez bir imtihandan iyi geçti diye bir insan bütün insanlar üzerinde seçilmiş, üstün bir mertebeye sahip olmaz. İmtihan sahnesi her aşamada yeniden kurulur, üstelik bu sefer çıta biraz daha yükseltilmiş olarak.

İlk insandan bu yana tekrarlayan kurban yılda bir kez bütün sembolizmiyle bir ibadet olarak kutlansa da aslında kurban hayatın bir rutini. Her anımızda, yaptığımız tercihlerle kime yaklaşıp kimden veya neyden uzaklaştığımızı ortaya koyarak kat ediyoruz hayat yolumuzu. İbrahim’in yaşadığı olayı her yıl temsil etmemiz dünyadaki varlığımızın , kurban ede ede kat ettiğimiz hayat yolunun köklerinin nerelere kadar gittiğini unutmamamızı, o köklerden kopmamamızı sağlıyor.

İbrahim’in Kurbanı bir kerede olup bitmiş, bizi ilgilendirmeyen bir hadise değil, onda her gün hayatımıza ışık tutacak, yaşamakta olduklarımızı başka bir gözle tekrar değerlendirmemizi temin edecek dersler vardır.

Bu dersleri kim verecek, kim alacak?

Araya başka kimsenin girmesine hiç gerek yok. Hikaye bütün dehşetengizliğiyle kendisini anlatıyor zaten. Herkese kendi seviyesine göre… İnsanların bu hikayeden neden senin anladığını anlamıyor olduğunu bir noktadan sonra çok da dert etme, insanlar her şeyi senin anladığın gibi anlamak zorunda da değiller. Esasen mucize geldiğinde bile, Allah’ın ayetleri ortaya konulduğunda bile, herkesin her şeyi aynı şekilde anlaması takdir edilmiş bir şey değil. Allah’ın ayetleri bile kimini hidayete erdirirken kiminin sapıklığını daha da artırmıyor mu?

İbrahim’in hikayesi ve onun günümüze kadar uzanan birkaç bin yıllık tarihi, bize her şeyden önce tarih içinde ne kadar küçük bir dilimde yaşadığımızı hatırlatıyor. Bizden önce nice nesiller gelmiş geçmiş, nice başarılara imza atmış, nice şehirler, devletler, medeniyetler kurmuş. Hepsi de kendi kurdukları bu medeniyetlerde kendilerini ne kadar da ayrıcalıklı, ne kadar da farklı, ne kadar da üstün, eserleri ve nesilleri sayesinde ilelebet yaşayacak gibi gördüler. Şimdi hepsinin yerinde yeller esiyor.

Bizden bir şey isteyenlerden esirgediğimiz yardımlar, ülkemize sığınmış muhtaç insanlara karşı sergilediğimiz merhametsizlik ve cimrilikler bu hakikatten ne kadar uzak olduğumuzu göstermiyor mu?

Bir noktadan sonra biz olmasak bu dava ortada kalır, yapılmış onca iş yarım kalır diye ağlaşıp durmanın bir anlamı yok diyor bu gerçek. Zalimlerin hükmü ilelebet payidar kalmayacağı gibi, iyiler de kendilerini bu dünyanın vazgeçilmezleri olarak görmeye başladıkları anda bu hakikatten uzaklaşmış olurlar. Uzaklaştıkları ölçüde de zalimlere benzemeye başlarlar. Unutmamak lazım, İbrahim’in yolunda mücadeleler savaş meydanlarında kaybedilmez, düşmana benzemeye başladığında kaybedilir. Uyanık olmadığında, sürekli bir kulağını hakka açık tutmadığında ise zamanla nefsin ve şeytanın iğvalarına kapılarak düşmanına benzemek mukadderdir.

İbrahim’i Halil’i olduğu Allah seçeceğini ve insanlara önder kılacağını vaat ettiğinde “benim neslimi de” demiş de Allah zalimler topluluğuna ahdinin ulaşmayacağını söylemişti (Bakara, 124). Demek ki Hz. İbrahim o büyük imtihanla ne kadar yüksek makamlara ulaşmış olsa da, onun bu makamları kendi torunlarına kendiliğinden, bir miras olarak bir garanti bırakmış olmayacaktır.

İbrahim’in tarihleri aşan ve günümüze kadar seslenen hikayesi bir yandan her birimizin tarih içinde ne kadar önemsiz, ne kadar hiç olduğumuzu gösteriyor. Hepimiz O’na aitiz, bize ait sandığımız hiçbir şey bize ait değil. Vermemiz istenen sadakalar, zekatlar ve mallar da bize ait değil, sunmamız istenen kurban da. O’na kurban olarak sunduğumuz koç da O’nun bize lütfedip hediye ettiği bir şey.

O kurbanların O’na ulaşmayacağı yönündeki uyarı, o kurban eyleminin bir öneminin olmadığını göstermiyor. Ona ulaştırmaya çalıştığımız şey zaten O’na ait. Kime neyin minnetini ediyoruz?

İbrahim’in hikayesi bir yandan tarih içindeki küçüklüğümüzü, hatta hiçliğimizi hatırlatırken, yine de bizi önemsiyor, bu kutlu hikayeyi temsil görevi veriyor. Her birimizi bekleyen benzer mücadeleler için birer İbrahim gibi hazırlıyor.

Bayramınız mübarek olsun.

Türkiye ABD’ye zarardan dönme fırsatı sunuyor

Türkiye ve ABD arasında uzunca bir süredir devam etmekte olan Suriye’nin kuzeydoğusunda terör koridoruna karşı bir barış koridoru oluşturmakla ilgili görüşmeler, geçtiğimiz günlerde bir ABD heyetinin ziyaretinde yapılan görüşmelerle belli bir noktaya gelmiş oldu.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Türkiye ABD’ye zarardan dönme fırsatı sunuyor
Haber Merkezi 04 Ağustos 2019, Pazar Yeni Şafak
Türkiye ABD’ye zarardan dönme fırsatı sunuyor yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Aslında Türkiye’nin bu konudaki talepleri de niyeti de, planı da son derece açık ve net. Hiç kimseye zarar vermeyecek ama tabii ki bir terör örgütünün burada konuşlanmasına da fırsat vermeyecek bir plandır Türkiye’nin istediği.

Ortada anlaşmayı zorlaştırıyor ve yavaşlatıyor olduğu görünen sorunlar ABD’nin bu konuda açık, net ve şeffaf olmamasından kaynaklanıyor. ABD’nin Suriye’de ne yapmak istediğini kimse anlamış değil. Görünen kadarıyla kendisinin de bu konuda kafası karışık. Pentagon’dan gelen akılla Beyaz Saray’dan gelen akıl birbirini tutmuyor. Geldiğimiz durumda Pentagon’un planı Trump’ınkini iptal etmiş ve şimdi üzerinde durulan plan ABD’nin baştan beri uygulamakta olduğu plan.

Suriye’de bir terör örgütüne karşı başka bir terör örgütünü destekleyerek ulaştığı nokta ABD’nin özde teröre karşı olmadığını gösteriyor. Üstelik bu terör örgütünü kendi müttefikinin güvenliğine zarar verdiği açıkça göründüğü halde desteklemeye devam ediyor olması, ABD’nin müttefikliğine de hiçbir zaman güvenilemeyeceğini bir daha göstermiş oluyor.

Üstelik ABD’nin Suriye’de uygulamakta olduğu bütün politikaların en ağır bedelini Suriye halkından sonra Türkiye ödemektedir. Bugün karşı karşıya olduğumuz Suriyeli mülteciler sorununun tamamı ABD’nin bu anlaşılmaz, güven vermeyen politikalarının sonucu olduğunu söylemek hiç de abartılı olmaz. Daha işin başından itibaren Suriye’ye geliş sebebi olarak ilan ettiği Esad’ı devirmek yerine DAEŞ denilen, ne idüğü belirsiz bir örgütle mücadeleye hedefi çevirerek zaten kiminle ne tür gizli danışıklar içinde olduğunun işaretlerini verdi. Oysa açıkçası, en iyi ihtimalle DAEŞ’in varoluş sebebi Esad rejiminin kendisiydi. Tabi daha gerçek ihtimal bu karanlık cinayet örgütünün çok önceden, tam atölye işi bir ABD prodüksiyonu olmasıdır.

Günün sonunda, Suriye’de tek taraflı olarak uygulanacak olan bir planın sadece bahanesi veya maymuncuğu rolünü oynamış bulunuyor DAEŞ. Bu karanlık örgütle samimiyetle, adamakıllı Türkiye’den başka hiç kimse mücadele etmiş değil.

DAEŞ’le mücadele konusunda Türkiye’nin dışında hiç kimse samimi değil. DAEŞ’i terk eden militanların sakallarını keserek veya kısaltarak hemen PYD safına katıldığına dair tonlarca bilgi var. Bunların aralarındaki kavganın da sahici bir kavga olmadığını yeterince gösteriyor bu durum. Kimi kandırdıklarını zannediyorlar?

Peki işin sonunda ne olmuş oluyor? Suriye’de tam bir demografik operasyonla etnik temizlik cereyan etmiş oluyor. Suriye halkının neredeyse üçte biri yurtdışına, yarısından fazlası ise ülke içinde yer değiştirmiş oluyor.

ABD’nin PYD ile iş tutmakta ısrar edişinin Türkiye üzerine doğrudan etkisi, PYD eliyle yaşanmakta olan etnik temizlik dolayısıyla Münbiç ve Fırat’ın doğusundaki bölgelerden Türkiye’ye yaşanan Suriyeli göçü. Bunun ürettiği insani, iktisadi ve siyasi sorunların hiç birisi ABD’yi etkilemiyor, ilgilendirmiyor. Bu yüzden ABD buradan ortaya çıkan sorunları hiç umursamıyor bile.

Oysa Uluslararası Af Örgütü’nün daha 2015’ten itibaren yayımlamakta olduğu raporlarda PYD’nin ABD himayesinde hakim olduğu Münbiç ve Fırat’ın Doğusundaki bölgelerde Arap nüfusun oranının yüzde 95’leri bulduğu halde burada PYD’nin etnik temizlik uygulamaya cüret edişinin yaratmış olduğu ve daha da yaratabileceği insani felaketlere dikkat çekiliyor. Tabi PYD kendi doğal güçleriyle asla cüret edemeyeceği bütün bu işlere ABD’nin desteği ve yönlendirmeleriyle girişiyor.

Bu arada ABD’nin PYD’ye verdiği bu destekte ısrar etmesini izah edebileceği, öne sürebileceği hiçbir argümanı yok. DAEŞ’e karşı mücadele hatırına kullandığını söylediği PYD’yi satmayacağının söylemesinin da hiçbir mantığı yok, tutarlılığı da yok. 7000 tır dolusu silahı ölmüş eşeğe yükleseniz oradan bir güç çıkarırsınız. Bu PYD’nin DAEŞ’e karşı mücadelede başarılı olduğunu değil, sadece ABD’nin yanlış tercihini ve bu tercihteki ısrarını gösteriyor. ABD neticede bölgemizde hiç kimse için hiçbir faydası olmayan, hiç kimseye de açık ve şeffaf olmayan bir program uygulayarak bölgedeki kaosu artırmaktan başka bir şey yapmış olmuyor.

Türkiye ise başından beri Suriye içinde bir güvenli bölge uygulamak isterken bir yandan bu etnik temizlik faaliyetlerine karşı bütün Suriye halkını koruyacak bir tedbiri önermiş oluyordu, bir yandan da kendisine yönelen göçü Suriye içinde tutmayı düşünmüş oluyordu. Türkiye Suriye’de ne önerdiyse, sonuçları doğrudan kendi güvenliğini ilgilendiren gelişmelere karşı tedbir kabilinden önerdi. Suriye’nin toprak bütünlüğü, istikrarı ve iç barışı arayışı bu tedbirlerin özüdür. Bunları tehdit edecek hiçbir şey ne Suriye halkına ne bölge halkına ne de dünya barışına katkı yapar.

ABD’nin ise taa 8 bin km. ötelerden, kendisini doğrudan hiçbir şekilde ilgilendirmeyen Suriye’deki varlığını izah etmesi bir dertken uyguladığı bu yanlış politikalarla bedelini bölge ülkelerinin ödemek zorunda kaldığı insani sorunlara yol açmış olması ayrı bir dert.

Türkiye’nin Fırat’ın doğusunda barış koridorunda ısrar etmesi, kimse endişe etmesin, ne Kürtlere, ne de herhangi bir etnik gruba karşı bir adım değil, sadece neticesi etnik temizlik ve Suriye’nin parçalanması olan bir terör koridoruna karşı bir tedbirdir. ABD’nin artık bunu anlayıp Türkiye ile daha yakın çalışması kendisinin de hayrınadır. Çünkü bugün tuttuğu yol onun 300 yıllık bütün değerler birikimini tüketmeye yüz tutmuş bulunuyor..

ABD zarar ediyor, Türkiye’nin sunduğu plan ona aslında neresinden bakarsanız zararın bir yerinden dönme fırsatı sunuyor.

Arap Birliği’nin göçmen politikası nedir?

Türkiye’nin 8 yıldır göçmenlere yönelik bütün dünyaya ders olacak nitelikteki insani siyasetinin garip bir biçimde bazı ülkeleri rahatsız ettiğini söylemiştik. Kendileri çok daha fazlasını, çok daha kolay yapabilecek imkanlara sahip olan bu ülkeler, Türkiye’nin göç politikasından neden rahatsız oluyorlar?

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Arap Birliği’nin göçmen politikası nedir?
Haber Merkezi 03 Ağustos 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Arap Birliği’nin göçmen politikası nedir? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Aslında sebebi çok basit ve o yüzden bu işteki gariplik tam da bu basitlikte yatıyor. Kendileri cimrilik ettikleri gibi başkalarının da cimrilik etmesini istiyorlar. Zira başkalarının dikkat çeken cömertlikleri bütün dünyaya bu cimriliklerini, gayrı insani lakaytlıklarını, insani meselelere karşı duyarsızlıklarını ifşa etmiş oluyor ve bu da doğal olarak rahatsızlık veriyor.

İyi de sırf onlar da rahatsız olmasınlar diye kapınıza sığınmış insanları ölüme mi terk etmek gerekiyor?

O yüzden son zamanlarda Türkiye’nin göçmenlerin Türkiye’deki yerleşim planına dair almaya başladığı yeni tedbirlerin yanlış yansımaları bile bu bazılarını fena halde sevindirmiş görünüyor. Türkiye nihayet uyguladığı insani siyasetin sonuna geldi diye neredeyse zil takıp oynamadıkları kalmış.

Ancak bunu bile yansıtma şekilleri “Türkiye nihayet gerçeği anladı da yanlıştan döndü” mealinde değil. Bu sefer sanki “kendileri çok daha fazlasını yapıyorlarmış da, Türkiye yapması gerekenin çok gerisine düşüyormuş” mealinde bir yansıtma.

Geçtiğimiz günlerde yine bir Arap kanalında Türkiye’de son zamanlarda devreye sokulan göçmen yerleştirme planının uygulamalarına dair bazı malum Arap medyasında dön dön yayınlanmakta olan haberlerin üzerine şu yorum geliyor: “Türkiye Suriyeli göçmenlere çok kötü davranıyor, onları sınır dışı edip, Esad’ın insafına, yani ölüme yolluyor.”

Bu üretilmiş habere dair görüşüm sorulunca şunları söyledim: Bu yorumu yapanlar Allah’tan korkmuyorlar bari kuldan utansınlar da bana önce kendi ülkelerinde kaç Suriyeli göçmeni kabul etmiş olduklarını, kendi ülkelerine kabul etmedikleri kaç Suriyeliye ne kadar yardım gönderdiklerini söylesinler.

Türkiye şu ana kadar Suriye, Irak, Mısır, Libya, Yemen ve Afganistan’dan 5 milyona yakın göçmeni şu veya bu şekilde kabul etmiş ve onlara en insani muameleyi yapmış ve yapmaktadır.

Üstelik bu göçmenlerin yüzde doksanı Türkiye’ye bu lafları edenlerin ülkelerindeki huzursuzlukların, insan hakkı ihlallerinin, kendi yol açtıkları ve hayatı katlanılmaz kılan uygulamalarının bir sonucu olarak Türkiye’ye gelmeyi tercih ediyorlar. Çünkü Türkiye’de insani muamele, hukuk, istikrar ve fırsatlar buluyorlar.

Hadi geçtik kendi ülkelerine mülteci kabul etmelerini, üstüne bir de Türkiye’ye laf edeceklerine, kendi vatandaşlarına kendi ülkelerinden kaçmalarına yol açacak şekilde kötü davranmasınlar, keyfi biçimde öldürmesinler, tutuklamasın, zindanlarında işkenceye maruz bırakmasınlar yeter.

Unutmasınlar, Türkiye’ye gelen bütün bu mülteciler kendi ülkelerinin meşruiyetlerini beraberlerinde getiriyorlar. Bu kaçışlarıyla ve gelişleriyle Arap dünyasındaki insan hakkı ihlallerini, işkenceyi ve rezil durumu bütün dünyaya duyurmuş oluyorlar. Mısır’da ne oluyor? Yemen’de, Suriye’de ne oluyor?

Arap Birliği diye bir uluslararası kuruluş var. Bu Birliğe liderlik yapmak için birbiriyle yarışan ülkeler var. Bu yarışan ülkelerden herhangi birini Arap ülkelerindeki gayrı insani durumlardan dolayı Arap olmayan ülkelere kaçıp sığınmak zorunda kalan insanların meselelerini dert ederken gördük mü? Bu ülkelerden herhangi birini Arap olmayan ülkelerdeki Arap mültecilerinin kendi ayıpları olduğunu itiraf ederken ve bunlara nasıl yardım edilebileceğini sorun edinirken gördük mü?

Sahi Arap Birliği’nin göçmen politikası nedir? Kendi temsil ettiği halkların onurlu bir hayat yaşamakla ilgili bir planı var mıdır? Kendi üye ülkelerinden Arap olmayan ülkelere doğru köşe bucak kaçmak zorunda kalmalarına dair bir tedbiri var mıdır? Yoksa bu durumdan memnun mudur? Nedir?

Bu arada Türkiye’de son zamanlarda yapılan ve onları sevindirik hale getirmiş uygulamaların aslının da onların anladığı ve yansıttığı gibi olmadığını tekrarlayalım da boş yere sevinmesinler. Türkiye’de şu anda yapılan uygulamalar sadece göçün daha rasyonel ve daha teknik bir düzenlenmesinden ibarettir.

Türkiye göçmen konusunda insani siyasetinden sayın Cumhurbaşkanımızın da ifade ettiği gibi bir milim bile sapmış değildir.

Sadece başta ortaya konulmuş ama zamanla hem göçmenler tarafından ihlal edilmiş, hem de görevliler tarafından takibi ihmal edilmiş bazı düzenlemelerin tekrar hayata geçirilmesi söz konusudur.

Zorla hiç kimsenin hayati tehlike taşıdığı bir yere geri gönderilmesi gibi bir durum asla sözkonusu değildir, olmayacaktır.

İstanbul üzerindeki yükün hafifletilmesi için alınması gereken bazı tedbirler vardır ama bu tedbirler uygulanırken 8 yıllık yerleşikliğin oluşturduğu insani durumlar da göz önünde bulundurulacak ve hiçbir şey kestirilip atılmayacaktır.

O yüzden bu tedbirlerin tam olarak uygulanmasının da bir miktar zamana yayılması kaçınılmaz olacaktır.

Yani Türkiye, insani görevlerini yerine getirmeye devam edecektir. Bunu yaparken kendi görevlerini yerine getirmeyenlere, bütün dünyanın gözünün içine sokarak görevlerini hatırlatmaya, bu yolla rahatsızlık vermeye devam edecektir.

Maksat elbette rahatsızlık vermek değil, ama birileri rahatsız olacak diye en temel insani görevler ihmal edilemez.

Sahi, Sri Lanka’daki terörün arkasından kim çıktı

Geçtiğimiz günlerde Sri Lanka Devlet Başkanı Sirisena, 21 Nisan’da Hristiyanlar için kutsal Paskalya ayini sırasında Kochchikade’deki St. Anthony’s, Katana’daki St. Sebastian ve Batticaloa’daki Meryem Ana kiliseleri ile başkent Kolombo’daki beş yıldızlı Shangri-La, Cinnamon Grand ve Kingsbury otellerine eş zamanlı olarak düzenlenen terör saldırılarının arkasında uyuşturucu satıcılarının var olduğunu söyledi.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Sahi, Sri Lanka’daki terörün arkasından kim çıktı
Haber Merkezi 01 Ağustos 2019, Perşembe Yeni Şafak
Sahi, Sri Lanka’daki terörün arkasından kim çıktı yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Hatırlarsanız Nisan ayında meydana gelen ve 290 kişinin hayatını kaybettiği bu saldırılarda olağan şüpheli olarak dikkatler sözümona “İslami terör örgütlerine” çevrilmişti. Zaten hazır dikkatler oraya yönelmişken DAEŞ de bu saldırıyı hemen üstlenmekte gecikmemişti.

Hoş DAEŞ denilen insanlık dışı yapının neler yapabildiğini bildiğimiz için onun bunu yapamayacağını da kimse düşünmemiştir. Doğrusu bu tam da bugünün küresel tezgahında kimin için nasıl bir işlevi yerine getirdiğine dair yeterince ipucu veriyor.

Bazı terör örgütlerinin kendi yapmadıkları faili meçhul eylemleri de ortada kalmasın diye değil, reklam olsun diye üstlendiklerini biliyoruz.

Sri Lanka Devlet Başkanı’nın verdiği bilgiyle ayda 50 bin kişinin tutuklandığı Sri Lanka’da uyuşturucu sektörünün ne kadar güçlü, ne kadar örgütlü ve gereğinde tezgahını yürütebilmek için ne kadar acımasız olabileceğine dair yeterince bilgi veriyor bu durum.

Zaten Sirisena bir devlet başkanı olarak bu yarı devlet gibi, ama uluslararası ağlara yayılmış yapılanmaya karşı korkusuzca bir mücadeleye girişmiş. Ve aslında bunun için bazı uyuşturucu tacirleri hakkında verilmiş idam cezalarını onayladığı için maruz kaldığı eleştirilere karşı cevap verirken bu bilgileri paylaşmış ve ilk başta olağan şüpheli olarak sözümona “İslami Terör” örgütlerine dikkatleri yönelten ve DAEŞ’in de üstlendiği saldırıların arkasındaki asıl faillerin bu uyuşturucu tacirleri olduğunu bu vesileyle söylemiş.

Oysa bu saldırılardan ve DAEŞ’in olayları üstlenmesinden sonra neler neler yazılıp söylenmişti. Dün Arap dünyasının en çok seyredilen Talk Show programının sunucusu Mutaz Matar’la el-Şark TV’de çıktığım yayında Dubai ve Kahire merkezli bazı Arap kanallarında bu olay üzerine yazılmış ve yayınlanmış komplo hikayelerini izleme fırsatı buldum. Doğrusu yayınlandığı esnada fark etmemişim. Sri Lanka olayının faili olarak İhvan’dan Yusuf el-Kardavi’ye, oradan Türkiye’ye kadar uzanan bir sürü faili ilan etmişler ve hedef de göstermişler bile.

Hayretler içinde kaldım. Nasıl bir akıl bu? Neler içiyor, neler görüyorlar da akılları kendilerine bunları söyletebiliyor? Hasmane bir tutumun insanın aklını başından aldığı doğrudur ama bu kadar mı gerçeklerden koparır?

Tabii şunu söyledim önce: Türkiye terörden mustarip bir ülkedir ve hiçbir şekilde herhangi bir amaca ulaşabilmek için bile teröre yatırım yapmaz. Esasen Türkiye’nin terörle, terör örgütlerini desteklemekle ulaşabileceği bir amacı olamaz. Türkiye, Suudi Arabistan’ı İran’dan, Libya’yı Mısır’dan ayırt etmeksizin İslam ülkelerinin her birinin birliğini ve dirliğini ister.

Hiçbir İslam ülkesinin istikrarını tehdit edecek hiçbir gelişmeye Türkiye’nin sevinerek bakması bile mümkün değilken bu istikrarsızlığı desteklemesi düşünülemez. Her şeyden önce İslam dünyasının herhangi bir bölgesindeki bütün istikrarsızlıkların bedelini herkesten önce Türkiye ödemektedir. En azından bu bölgelerdeki bütün huzursuzlukların ürettiği göçün hedefi Türkiye olmaktadır.

Türkiye son zamanlarda İslam dünyasının her yanından tam da bu yüzden göç almaktadır. Bu da Türkiye’yi esasen bu bölgelerdeki bütün huzursuzluklarda doğrudan taraf haline getiriyor. Burada olan hiçbir şey beni ilgilendirmez diyemiyoruz. Gelen göç dalgaları ülkelerinin meşruiyetlerini de sorgulanmak üzere beraberlerinde getiriyor. Türkiye şimdiye kadar sadece istikrara, barışa, birliğe, insan haklarına yatırım yaptı.

Şu anlaşılıyor ki, İslam ve terör bağlantısını hızla tesis etme konusunda asıl işgüzarlık İslam dünyasının kendi içinden gelmektedir. Kendi meşru, barışçıl muhaliflerine terörist damgası vurmakta çık hızlı ve işgüzarca davranan yöneticiler “İslami terör” hurafesini bütün dünyaya benimsetmekte ve buna karşı gelişen İslamofobide de en büyük rolü oynamaktadırlar.

FACEBOOK’UN TESPİT ETTİĞİ TÜRKİYE KARŞITI HESAPLAR

Bu arada Facebook da birkaç gün önce Suudi yönetimiyle bağlantılı bazı hesapları kapattığını duyurmuş. Aralarında bir sorundur diye geçiştiremeyeceğimiz bir husus, çünkü bu hesapların özellikle Türkiye’yi hedef alan gerçeklerle alakasız yayınlar yapan bir “gizli propaganda” aygıtı gibi çalışan hesaplar olduğunu da açıklamış. Bu hesaplar, içinde Türkiye’nin mesela terörü desteklediği, Sri Lanka saldırısının arkasında olduğu gibi akla ziyan iddiaların da dillendirildiği hesaplar. Nasılsa görünürde kimliği bilinmeyen bu hesaplar üzerinden her türlü saçma sapan iddialar dillendiriliyor.

Aynı şeyi twitter da yapsa bu şekilde kaç hesap tespit edilecek acaba? Yaptığımız her paylaşım üzerine bir sinek sürüsü gibi hareket edip saldırıya geçen maaşlı troller bir merkezden yönetiliyor olduğunu bu halleriyle yeterince gösteriyorlar zaten.

Gerçekleri çarpıtmak için sarfedilen bunca enerji, yalanları savunmak iftiralar atmak için bu kadar insanı bir araya getirmek için harcanan para ve enerji başka türlü harcansaydı bugün İslam dünyası elbette abat olurdu.

Mesela Sri Lanka saldırılarının ardında İslam’la öyle veya böyle alakası olan hiç kimsenin değil, uyuşturucu tacirlerinin olduğu haberi, bir nebze İslam’ın paklığına bulaşan pisliği temizlemek üzere gayretlerini harekete geçirse ya… Çok mu şey istemiş oluruz?

Başkası için ağlayabilenler

Evvelki gün Habertürk’te Mehmet Akif Ersoy’un yönettiği tartışma programında Suriyelilerle ilgili yükselen olumsuz algıları konu eden tartışma programının etkisi altındaydım. Sadece o program değil tabi, televizyonda, sosyal medyada son zamanlarda duyduğumuz sözler insanlığa dair benim bile iyimserliğimi tüketmeye doğru gidiyordu. “Benim bile” diyorum, çünkü felsefi ve siyasi olarak nasıl iflah olmaz bir iyimser olduğum sır değil.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Başkası için ağlayabilenler
Haber Merkezi 28 Temmuz 2019, Pazar Yeni Şafak
Başkası için ağlayabilenler yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Ta ki dün trafikte seyir halindeyken aldığım bir telefon… Baktım daha önce de aramış ama fark edememiş olduğum bilinmeyen bir numara.

Açtım, telefonda son derece üzgün, hüzünlü bir ses. Çok yabancısı olmadığım bir durum. Siyasetin içinde olmak itibariyle her gün bu türden çok telefon alıyorum. Çaresiz veya çaresizlik hisseden bir çok insan siyasetçiyi çare kapısı görüyor. En çok kendisi, çocuğu veya bir yakını işsiz olanların iş talepleri, uğramış olduğu bir mağduriyeti giderme arayışı, aile birleşimi kapsamında tayin talepleri dolayısıyla veya sadece dertleşmek için arayanlar. Herhangi bir beşerin bu kadar çok talebi karşılaması, hepsine yetişmesi mümkün değil. Ancak bazen sadece dert dinlemek bile yeterince hayra geçebiliyor.

Telefondaki sesin çok dertli olduğunu anlıyorum, uzun süre kendisini tanıtmadan, sorununun ne olduğuna da girmeden sadece nasıl bir çaresizlik hissettiğini anlatıyor. Ben her gün aldığım türden bir telefon zannediyorum, o aşinalığın oluşturduğu bir nebze rutin içinde dinliyorum bir süre. “Kendinizi bir tanıtsanız” diyorum, “Nedir meseleniz?”

Mevzuya giriyor:

Bir komşuları var, Suriyeli. Birkaç yıldır komşuluk yapıyor, ama mahalleye geldiğinden beri o kadar çok kaynaşmış mahalleliyle, o kadar çok herkesin hayatına değmiş ki, aileden biri gibi olmuş.

“Mesela ben hasta olduğumda kendi ailemden görmediğim ilgiyi ve yardımı kendisinden gördüm” diyor. “Suriye’de kendisi de yakınları de Esad zulmüne karşı da aşırılıkçı terör örgütlerine karşı da savaşmış. Kardeşi ölmüş, kendisi ise ayağından yaralanmış ve şimdi platin takılı. Gelmiş Türkiye’ye, kendisine bir şehirde yaşamak üzere oturum verilmiş yerleşmiş. Ama o şehirde geçimini sağlayamadığı için gelmiş İstanbul’a. O gün bugün aynı yerde yaşıyor.

Suriye’deyken hatırı sayılır bir işadamı, hali vakti yerinde, ticaretini yapan biri. Şimdi ise badana, boya, inşaatta ne iş bulsa yapıyor ama evde aç oturur hiç kimseye aç olduğunu, ihtiyaç halinde olduğunu asla söylemez.

Bütün mahalleli onu çok seviyor, onu kendilerinden biri sayıyor. Bir süre önce başlayan uygulamalar dolayısıyla evine kapanmış, çıkmıyor, çünkü kayıtlı olduğu ile gittiğinde hem burada kurduğu düzeni orada kuramaz, hem iyi kötü burada geçimini sağlıyor, orada ne yapacak? Biz mahalleliler olarak aramızda imza topladık, komşumuzu terk etmek istemiyoruz. Komşumuzu bizden almayın diyoruz.”

Kadın bütün bunları anlatırken sesi sonlara doğru daha ağlamaklı hale geliyor. Sonda da hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Ne yalan söyleyeyim, ben de gözyaşlarıma hakim olamadım, sözcüklerim boğazımda tıkandı, yutkundum, bir süre tepki veremedim.

Yaşadığım şey bir mucize gibiydi. Biliyorum. Son zamanlarda şahit olduğumuz o anlayışsız, merhametsiz, ırkçı sesler, sekiz yıldır mazlum, mağdur, mahcur insanlara kapılarını açmış, onlara ensar olmuş asil bir milletin sesleri olamazdı.

İşte umudun tükenmeye yüz tuttuğu anda çıkıp gelen mucize buydu. Şimdiye kadar aşina olduğum, kendi bireysel dertlerini, taleplerini anlatan telefonlar arasında ilk defa böylesine beni şahit kılıyordu. Kendisi için bir şey istemiyordu bu ses, başkası için istiyordu. Kendine ağlamıyordu, başkasına ağlıyordu. Gerçi kendine ağlayana da asla kulak tıkamam, ama başkasına ağlayanın temsil ettiği etik seviyesi, insani seviye, eşrefi mahlukatın yücelerini gösteriyor bize.

Bir yandan da koca koca siyasetçiler, profesörler yekunu 4 milyona yaklaşan bir halk hakkında, hiçbir bireysel hayatı, hissiyatı, duyguyu dikkate almadan cansız bir nesneymiş gibi konuşuyorlar.

“Sürelim, gönderelim, defolsunlar, ne halleri varsa görsünler” seviyesinde bir söylemin giderek normalleşmeye yüz tuttuğu, normalleştikçe insanlıktan bir şeylerin yitip gittiği, üstelik neyin yitip gittiğini de çoğu kişinin fark etmediği bir karanlık atmosfer var.

Ayşe hanımın sesi bir anda o asil milletimizde bastırıldığını sandığım vicdanın, ahlaki güzelliğin bu karanlık atmosfere tekrar doğan güneş gibi ışımaya başladığını hissettim.

O güzel ses yine ağlayarak ve başkası için yalvararak “ne olursunuz, isterseniz o mahalleli komşularımızın imzalarını da size yollayayım, komşumuzu bizden almasınlar, biz onlara çok alıştık” diyor.

Komşu ya!

Suriyeliler muhacir olarak geldiler. Doğrudur. Muhacirlik ezeli bir durum değildir. Zaten bireysel olarak kimsenin hayatında muhacirlik özellikleriyle yük olmuş değiller.

Oysa şimdi bize komşular.

Komşunun kimin üzerinde ne hakkı vardı? Bunun vatandaşlıkla mı alakası vardı, ödediğimiz vergilerle mi? Onu bunu bilmiyorum. Ben Ayşe hanımın “komşusuna ağlayan” sesinde bütün insanlık için umut ışığını gördüm.

Başkası komşundur diyor. Başkası cehennem veya yabancı veya nesne değildir. Başkası komşundur. Nokta.

AK Parti’nin muhtaç olduğu kudret

AK Parti’nin muhtaç olduğu kudret kendi ismini aldığı adaletten başka bir yerde değildir. Adalet her şeyin başı, mülkün temeli, bir şeyin yerinde olup olmadığının ölçüsü, dengesi, melekesi, vicdanı ve hissiyatı.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : AK Parti’nin muhtaç olduğu kudret
Haber Merkezi 24 Temmuz 2019, Çarşamba Yeni Şafak
AK Parti’nin muhtaç olduğu kudret yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


AK Parti’yi bugünlere kadar taşıyan, AK Parti’ye Türkiye’yi bugünlere taşıma gücü veren temel motivasyon adalet talebinden ve pratiğinden başkası değildi. Harici ve dahili bedhahlara karşı direnme gücü ve meydan okuma cesareti kazandıran en güçlü enerji.

Adaletin tesisi için az şey gerçekleştirmedi AK Parti. Türkiye’de güçlü vatandaşlığın sosyal, ekonomik ve siyasi altyapısını yaptığı bütün reformlarla kurarken aslında aradığı ve temin ettiği şey de adaletten başkası değildi. Kimsenin etnik kökeninden, dilinden, inancından dolayı baskı ve ayırım görmediği bir ülke olma yolunda reformlar gerçekleştirildi. Burada da aranan şey elbette adaletti ve bu yolda çok yol kat edildi.

Açlık sınırı olan günde 4 doların altında yaşayan insan sayısı nüfusun yüzde 32’siydi. Bu apaçık bir sosyal adaletsizliğin işaretiydi. Bu adaletsizliğin giderilmesi için ortaya konulan sosyal devlet politikalarıyla bu oran neredeyse sıfır seviyesine indirildi. Kişi başına düşen milli gelir 2700 dolardan 10 bin doların üstüne çıkarılırken de hedeflenen ve temin edilen şey adaletti.

Ülkenin yükseltilen refah seviyesinden en yoksulundan en zenginine herkes faydalanıyor. Bugün bu ülkenin en fakir insanları en zengin insanlarıyla aynı hastanelerde, aynı standartlarda tedavi görebiliyorsa, bu gerçekleşmiş ve yaşanmakta olan bir adalet hedefiyle mümkün olmaktadır. Mezun olduğu liseye, geldiği sosyal çevreye, başında örtü olup olmadığına bakılmaksızın ve önüne engeller konmaksızın bugün her ekonomik seviyeden daha çok insan üniversitelerde okuyabiliyor. Devlet üniversiteleri tamamen parasız ve üstelik ihtiyacı olanları bursla, krediyle destekleyerek okumalarına fırsat tanıyor, temel eğitim sosyal devletin tam desteğiyle fırsat eşitsizliği yaratmayacak şekilde karşılanıyor ilh.

AK Parti’nin adalet adına gerçekleştirdiklerinin bilançosunu ortaya koymaya kalktığımızda liste çok uzar gider. Bu konuda AK Parti ile ne geçmişte icraatlarıyla ne de bugün programları ve kabiliyetleriyle yarışabilecek bir parti veya hareket bile yok. Buna rağmen adalet sürekli izlenen bir yoldur. Bitmeyen bir devrim yoludur. Ulaştığınız her noktaya artık bir çıta çakılır ve onun daha da üstüne çıkmanız gerekir. Çünkü adaletin imtihanı da gerçekleşme performansı da bulunulan seviyeye göre tekrar ayarlanıyor ve onun gerisine düşmemeniz gerekiyor.

Mesela, Türkiye’yi artık doksanlı yıllardaki seviyeyle karşılaştırarak şimdi ne kadar iyi olduğuyla teselli bulamayız. Daha önceki dönemlerde AK Parti’nin rakibinin yine AK Parti olduğunu söylüyorduk, iki sebepten dolayı. Bir, karşısında daha iyisini yapacağına dair en ufak bir umut vaat eden bir muhalefet yoktu. İki, AK Parti kendi vaat ettiklerini gerçekleştirme konusunda en büyük engeli muhalefetten değil, yine kendisinden görüyordu.

Aslında bugün de farklı bir noktada değiliz. Hala AK Parti’ye alternatif, geleceğin dünyasına adalet açısından daha iyi bir umut vaat eden ne bir parti ne bir hareket var. Ve yine AK Parti’yi kendi vaatlerini gerçekleştirmekten alıkoyan, onu engelleyen, muhalefetin kendisinden ziyade kendi yanlışları veya performans düşüşlerinden başkası değil.

Bugün muhalefete de, özellikle İstanbul ve Ankara’da, bir çıkış yolu açmış görünen şey, ortaya koydukları daha adil, daha iyi bir Türkiye için söylemleri, programları veya projeleri değil, sadece AK Parti’ye karşı 17 yıllık iktidar pratiğinde biriken hoşnutsuzlukların değerlendirilmesinden başkası değil. Bu hoşnutsuzlukların sebebi tabii ki hoşnutsuz olanlar değil. Adalet melekesi tam da burada devreye girer. Yerinde gitmeyen, hoşnutsuzluklar üreten, bizim detay zannedip yüz çevirdiğimiz, bakmaktan ve görmekten imtina ettiğimiz neler var ki, bu hoşnutsuzlukları biriktiriyor?

“Adalet” ve Kalkınma Partisinin tam da bu “gözden kaçın detaylara”, bu “küçük şeylere” eğilmesi bunları kendi içinde değerlendirmesi gerekiyor. Çünkü iktidar ölçeğinde “gözden kaçan detay” her biri bir alem olan bireysel hayatlar için çok şey ifade ediyor. Fırat kenarında bir kurdun kaptığı koyunun hissiyatına sahip olmak, adalet talebi olanların fantezi bir söylemi değil, gerçek kişiliği haline gelmelidir. Adaletin en sinsi düşmanı lakaytlıktır, vurdumduymazlıktır.

Adalet, sonuçları benim hoşuma gitmese de. Adalet, benim ve yakınlarımın aleyhine de olsa. Adalet, öfkeli olduğum bir grubun, cemaatin, partinin, milletin insanı lehine bir hükmü işaret ediyorsa da.

Yerinde olmayan her şey zulümdür. Emeğin ürünü olmayan, hak edilmemiş her bir kuruş kazanç, hak edilmemiş makam, ehlinde olmayan görevler yerini kaybetmiş emanetler adalet kaybının işaretleridir. Çünkü adalet her şeyin yerli yerinde olmasıdır.

Bir şeyin yerinde olup olmadığının çok basit ölçüsü vardır. Bir şey yerine yakışıyorsa orada güzel duruyordur, yerindedir, değilse eğreti durur, adaleti kaymıştır.

Adaleti bir değer olarak, bir kültür ve kişilik olarak yaygınlaştırmanın ve güçlendirmenin yollarına bakmak lazım. AK Parti’nin bir ideolojisi veya bir misyonunun olmadığı yönündeki eleştirilere hiçbir zaman katılmadım. Adalet gibi bir hedefi olan bir parti için başka bir ideolojiye gerek yok. Haa, AK Parti adalet konusunda ortaya koyduğu parlak performansın edebiyatını yeterince yapmadı, bunu bir söyleme ve kişilik eğitimi meselesine dönüştürmedi. Yapmalı mıydı? Çok söyleyip az yapmak yerine çok şey yapıp az söylemek mi daha iyiydi? Bunun tartışmasını da sosyal psikologlara havale edelim.

Buna rağmen AK Parti hala kitlelerin umudu olmak bakımından açık ara öndedir ve hala gerçek anlamda tek rakibi yine kendisidir ve ama bu sefer 17 yıllık rekor iktidar süresinin biriken sorunlarıyla. Bu sorunları AK Parti içinde konuşmanın, gerektiğinde eleştirmenin, çözümlerini geliştirmenin ve daha ileriye gitmenin yolları tıkanmış değildir. Başka bir ifadeyle AK Parti’de iç siyaset yolları tükenmiş veya tıkanmış değildir. Türkiye için de AK Parti için de çözüm AK Parti’nin dışında değil içindedir.

Elbette fikirleri savunmak, kabul ettirmek her zaman kolay olmaz. Karşısında başka fikirlerle çatışmayı göze almayı gerektirir. Nerde görülmüş her söylediğimiz sözün hemen doğru kabul edilmesi lüksü?

Yine de gerekli olan tek şey hasbilik ve cesarettir.

hac

o vakit bir daha;

hac yolcusu olamasan da hak yolculuğundan geri kalma…

“Ülkeyi dönüştüren AK Parti dönüşümden muaf olamaz”

31 Mart-23 Haziran seçimlerinin şu ana kadar hissedilen-yaşanan bütün etkileri, bana göre, Türkiye’de kurulu demokratik sistemin herkes açısından ne kadar sağlıklı işliyor olduğunu gösteriyor. Olaya sadece AK Parti açısından bakmıyorum ama sadece AK Parti açısından bakıldığında bile neticede Türkiye’yi yönetme sorumluluğu hâlâ üzerinde bulunan iktidar partisi olma vasfıyla da çok kazançlı olduğu bir tablo olduğunu daha önce söylemiştim.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : “Ülkeyi dönüştüren AK Parti dönüşümden muaf olamaz”
Haber Merkezi 22 Temmuz 2019, Pazartesi Yeni Şafak
“Ülkeyi dönüştüren AK Parti dönüşümden muaf olamaz” yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


İstanbul ve Ankara gibi iki büyük şehri kaybetmiş olsa bile demokratik, hukukun, kuralların ve kanunun işlediği bir Türkiye görüntüsünün güçlü avantajını elde etmiş oldu. Bu görüntünün değerinin, başka türlü kazanılmış bir seçimin getirilerinden kesinlikle çok daha fazla olduğu ortada.

Bu görüntüden çok daha önemlisi toplumun maksimum derecede geniş kesimlerinin şu anda yönetime katılmış olduğu, dolayısıyla paylaşımın daha adil yapıldığı yeni bir toplumsal dengeye ulaşılmış olmasıdır.

Siyasal farklılıkları bir an için bir kenara bırakarak bu katılımın hayırlı olduğunu ve muhalefeti de bu ülkenin, bu halkın, bu tarihin ve kültürün sorumluluğuna daha fazla aşina kılmakta olduğunu söyleyebiliriz. En azından siyaset yoluyla sonuç alabilmenin tadına varmış olmanın kendisine yükleyeceği bir aklın olması kaçınılmazdır. Bu akılla kendisine gelmeyen topluma kendisi gitmek durumunda kalacağını bekleyebiliriz. Bunun neticesinde Türkiye demokrasisinin ileriye doğru daha da olgunlaşarak gelişmesini umabiliriz.

Türkiye’ye çetin mücadelelerle hem siyasi alanda hem de toplumsal-ekonomik kalkınma boyutunda gerçek anlamda bir devrim yaşatan AK Parti ise bu süreçte siyasi rekabetin hakkını kendi özgeçmişiyle mütenasip biçimde vermeye devam edebilmek için etkili biçimde güncellemeye ihtiyacı olduğu sonucunu isabetli olarak çıkarmış durumdadır.

Güncelleme, aslında AK Parti’yi AK Parti yapan temel ilke, değer ve tarzdan kopmayı değil, bilakis onlara yeniden dönmeyi gerektiriyor.

Sorun o ilkelerde değil, AK Parti’nin zamanla o ilkelerden uzaklaşmasındadır. Önceki seçimlerden birinde Genel Başkan ve Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan parti kadrolarında oluşan bir “metal yorgunluğu” olarak teşhis etmişti bu uzaklaşmayı ve çözüm olarak bu yorgunluk izlerinin görüldüğü kadroları tasfiye etme yoluna girilmişti.

Kanaatimce bu metal yorgunlarının teşhisinde de onlara yapılan muamelelerde de, onların yerine ikame edilen kadroların tercihinde de tutulan yol daha büyük sorunlara yol açmıştır. Bir siyasi harekette görevlerin tedavülünün bir tasfiye havasında gerçekleşmesi, her aşamada yeni kırgın kitlelerin oluşmasına yol açmaktadır.

Hele yeni gelen kadroların eskilerle hiçbir vefa ve gönül bağı bırakmamaları, hatta devraldıkları makamlarla ilgili bir “devri sabık” pratiği ortaya koymaları partide eskilerle yeniler arasında bir sürekliliğin kalmadığı bir kopukluk atmosferine yol açabiliyor. Oysa kurulurken güçlü bir geleneğe dayanmakta olan AK Parti şimdi kendi içinde bir fikir, mücadele ve davranış geleneği oluşturmakta zorlanacak hale gelebiliyor.

Sayın Cumhurbaşkanımız Cuma günü AK Parti İl Başkanları Toplantısı’nda Olağan Kongre sürecine beklenenden bir yıl erken gidileceğini duyurdu. Bu, aslında sözkonusu durumun yarattığı sancılarla ilgili, özellikle seçim sonrası değerlendirmelerde yapılmış teşhisler için en acil tedavi yolu. Bu yola girilirken belli ki bazı kadrolar tazelenecek, yenilenecek, değişecek.

Tazelenme, yenilenme, değişim.. Hangi kelimeyi seçersek seçelim yaşanacak görev devir-teslimlerinin dayandığı teşhislerin mutlaka metal yorgunları teşhisinden çok daha dikkatli yapılması gerekiyor. Parti içinde emeği geçmiş insanların gerçekten bir hizmet ve emek yarışı bayrağını devrediyor olduğu hissiyle hareket etmesi temin edilmelidir.

Tabii bunu temin etmenin yolu her şeyden önce bu felsefeye sahip insanların seçilmesinden geçiyor. Ne yazık ki AK Parti bir iktidar partisi olmanın handikapını burada yaşıyor ve buna karşı etkili bir tedbir hala ortaya konabilmiş değildir. İktidar partisinde göreve ihtirasla talip olan, ama partinin benimsediği davayla hiçbir alakası olmayanlar çok olur. İktidar partisinin iktidarından aslan payını almaktan başka bir hevesleri yoktur ama daireye girebilmek için en değme dava mücahitlerinin kılığına bürünmekten de geri durmazlar. Tabii dava onlara bir makam, mevki, ganimet verdiği yere kadar davadır. AK Parti’nin ne ilkeleri, ne amaçları, ne felsefesi onları zerre kadar ilgilendirmez.

Bir kitle partisi olarak tek başına 17 yıl iktidar olan bir partide bunun dengesinin kurulmasının çok kolay olmadığı takdir edilebilir elbet, ama mesele bu siyasal habitusun partinin bir geleneğine dönüşmesidir ve Kongre bu konuda ciddi bir güncelleme fırsatı verecektir. Erdoğan’ın Olağan Kongre sürecini ilan ettiği konuşmasında söylediği şu sözler, AK Parti’nin Türkiye’yi dönüştüren bir partinin yeri geldiğinde dönüşüme kendinden başlamaktan çekinmeyeceğinin habercisi:

“Ülkeyi dönüştüren bir partinin kendini bunun dışında tutması düşünülemez. Amacımız, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da şahsiyetli, söyleyecek sözü olan, iddia sahibi, milletimizin değerleriyle kuşanmış kadrolarla AK Parti ailesini genişletmektir. Önümüzdeki dönemde teşkilatlarımızın kadrolarını güçlendirmenin yanında geleneksel siyaset usullerine yeni yöntemler de ekleyeceğiz. Gerekirse yeni birimler ihdas etmek suretiyle teşkilatlarımızı siyaset yapım sürecinde daha aktif hale getireceğiz.”

Partinin bir güncellemeye ihtiyacı olduğu çok açık, ancak bu ihtiyaç sadece kadroların değişimiyle yetinerek karşılanabilecek bir ihtiyaç değil..Elbette söylemler, siyasetler, programlar konusunda da güncelleme talep eden çok konu var. Hatta işe öncelikle partinin adını da oluşturan ve her şeyin başı olan adalet anlayışı ve pratiğimizden başlamamız gerek.

Adalet, işin özü. Bir şeyin yerli yerinde olup olmadığının ölçüsü, dengesi ve hissiyatı.

Buna devam edelim.