İslamofobinin mazereti olamaz

İslamofobinin, yabancı düşmanlığının, ırkçılığın, insanlara karşı nefreti kışkırtmanın bir mazereti yok. Oysa, İslamofobi kelimesinin içerdiği fobi, yani korku, kendi içinde bu mazereti üretmeye teşnedir.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : İslamofobinin mazereti olamaz
Haber Merkezi 10 Nisan 2019, Çarşamba Yeni Şafak
İslamofobinin mazereti olamaz yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Korkuyorlar, o yüzden nefret ediyorlar.

Korkuyorlar, o yüzden “önleyici” olarak saldırıyorlar.

Nefret ve saldırganlıklarının gerçek nedeni olan korku psikolojik bir durumdur, fobi ise bir hastalık. Her durumda raporluk bir durum ve bir mazeret üretebiliyor.

Oysa İslamofoblar gerçekten korktukları için Müslümanlara düşmanlık edip saldırıyor değiller. Bilançoya bakıldığında dünyada İslomofoblar hiç öldürülmüyor, saldırıya uğramıyor; onların marifetiyle katledilenler sadece Müslümanlar. Ama yine kendilerinden korkulanlar da Müslümanlar oluyor. Müslümanlar kendi katillerinden korkmuyor, ama katiller kendi kurbanlarından korkuyor. Böylesine tuhaf bir denklem.

Geçtiğimiz hafta sonu İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesinin İslam ve Küresel İlişkiler Merkezinin (CIGA) düzenlediği 2. Uluslararası İslamofobi Konferansından bahsetmiştim. Artık küresel bir nitelik kazanmış olan İslamofobinin her yerde karşımıza çıkabildiğinden, çünkü büyük ölçüde batı-merkezli bir jeopolitiğin etkisiyle giderek kendi mazeretlerini üretip haklılaştırılabildiğinden sözetmiştik. Sayısız örnek verilebilir buna tabi. Ama bugün tipik bir örnek olay olarak ABD’de iki kızı ve damadı öldürülen Müslüman Dr. Muhammed Abu-Salah’nın geçtiğimiz günlerde ABD Kongresi’nin adalet komisyonunda “nefret suçları ve yükselen beyaz ırkçılık” örneği olarak çağrıldığı oturumda kongre üyeleriyle girdiği diyalog var.

Kongre üyeleri kendisini iki kızı ve bir damadı sadece başörtüsü ve Müslüman görmeye dayanamadığını söyleyen ırkçı bir komşuları tarafından Kuzey Carolina’daki Chapel Hill’de 2015 yılında vahşice taranarak katledilmişti. Doktor olan acılı baba komisyona ABD’de giderek yaygınlık kazandığı söylenen “nefret suçları ve yükselen beyaz ırkçılık” tehlikesine karşı hikayesini dinlemek üzere çağrılmış.

Ancak komisyon toplantısı boyunca “kendi çocuklarının otopsi raporlarını okumak zorunda kalmış tek değilse bile birkaç babadan biri, bu otopsi raporları kendi hafızasına saplanmış biri” olmanın dayanılmaz acısını paylaşmaya bile fırsat bulamadan, Komisyon üyelerinin tuhaf sorularına maruz kaldı. Sorular acılı babayı bir anda çocukları öldürülen değil de birilerini çocuklarını öldürmeye tahrik eden, buna mecbur bırakan bir şüpheli gibi tuhaf bir duruma düşürdü.

“Çocuklarınıza nefret aşıladınız mı?” diye sordu Morton Klein. Dr. Abu Salah’ın “Yusor ve Razan (kızları)’nın kafasından giren mermilerin beyinlerini parçalayarak çıkarken başörtülerinin üzerine kanlarının ve vücut parçalarının yapışıp kaldığını, damadı Deah’ın ise yere düşmeden önce göğsüne ve omuzlarına isabet aldığı kurşunlarla nasıl yere yığıldığını, otopsi raporuyla bunları canlı canlı yaşadığını” anlatırken öbürü “sizin dininiz size Yahudilere karşı nefret mi aşılıyor?” diye soruyor.

Abu Salah’ı Cumhuriyetçilerin sorumlu olduğunu düşündükleri “nefret suçları ve yükselen ırkçılık” karşısında çarpıcı örnek deneyimini anlatsın diye çağıran komisyonun Demokrat Partili üyeleri bile bu saygısızlık karşısında seslerini çıkarmıyorlar. Küstah Cumhuriyetçi aynı zamanda Amerikan Siyonist Örgütünün de başkanı olan Morton Klein çocukları hunharca, alçakça öldürülmüş Dr. Abu Salah’a soru sormanın ötesine geçip nasihat ediyor:

“Bizim gerçekten Mısırlı Başkan Sisi’nin yaptığını yapacak Müslümanlara ihtiyacımız var, Kur’an’ın bazı parçaları üzerinde yeniden düşünmek ve yeniden teyit etmek gerek. Neden Amerikalı Müslümanların üçte biri anti-semitiktir, bunun anlaşılması gerek… Bu Müslüman anti-Semitizmi hakkında konuşmamız lazım” diyerek hem kendi İslam nefretine mazeretini göstermiş oldu hem de bu nefretin anti-Semitizmin başka bir versiyonu, çok daha feci bir versiyonu olduğu gerçeğine kör ve sağır kaldı. Oysa o anda karşısında anti-Semitizm yoktu. O anda anti-Semitizm sadece bir ihtimaldi ama İslam düşmanlığının ortaya koyduğu insanlık dışı vahşet apaçık bir gerçekti.

Apaçık gerçeği bütün çarpıcılığıyla görmeyip artık uzak bir ihtimal olan anti-Semitizmi hele böyle bir ortamda dile getirmek basit bir münasebetsizlik sorunundan ibaret değil elbet. Amerikan siyasetine iyice sinmiş bulunan utanmazlık, nezaketsizlik ve karşılıklı sorumluluk duygusunun tükenişi. Bu tükeniş ABD’yi de içten içe tüketir, hiç kuşku yok, kaçış yok.

Kurbanları Müslüman olan vahşi, alçak insanlık dışı bir şiddetten bile anti-Semitizm için bir kar çıkarma uyanıklığını geçtik, buradan Müslüman nefreti ve düşmanlığı için bir mazeret üretebilmek büyük bir arsızlık.

Aynı arsızlığı ABD Başkanı Trump bir Cumhuriyetçi Kongre üyesini söylemlerinde ve politikalarından dolayı eleştirdi diye Siyahi Müslüman kadın kongre üyesi İlhan Omar’i anti-Semitistlikle suçlayarak gösteriyor. Meğer söylemleri ve siyaseti dolayısıyla eleştirilen kişi Yahudi imiş de, bundan dolayı Omar Yahudi düşmanlığı yapmış oluyor. Baksanıza şu anti-Semitizmin nasıl bir koruma hatta saldırganlık kalkanına dönüştüğüne.

İslamofobinin küresel bir konu haline gelmesinde kuşkusuz Amerikan siyasetinin bu arsız, duyarsız ve sorumsuz yaklaşımlarının çok büyük rolü var.

Bunları izlemeye devam etmek gerek.

Bu arada Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde İslam ve Küresel İlişkiler Merkezi’ni (CIGA) kurmuş ve yönetmekte olan Prof. Sami el-Arian’ı dikkatle ve tebrikle takip ediyorum. Yönetmekte olduğu merkez her hafta farklı ama her biri birinci sınıf bir etkinlikle akademik-düşünce hayatımıza çok ciddi-kaliteli katkılar sağlıyor. Tabii ki üniversitenin rektörü Prof. Dr. Mehmet Bulut’u da bunun için ayrıca tebrik etmeli. Türkiye’de üniversitelerin iyi yolda olduğuna dair bir umut veriyor. Tebrikler ve teşekkürler.

Küresel İslamofobi ve faşizm-uyumlu demokrasiler

İslamofobinin günümüzdeki küresel kurumlaşması bu olgunun artık sadece belli bölgelere mahsur olmadığını gösteriyor. İslamofobi Müslümanların azınlıkta olduğu yerlerde, Müslümanların varlığının sadece hafızalarda kalmış olduğu yerlerde, hiçbir Müslümanın olmadığı yerlerde ve hatta Müslümanların çoğunlukta olduğu yerlerde de karşımıza çıkabiliyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Küresel İslamofobi ve faşizm-uyumlu demokrasiler
Haber Merkezi 08 Nisan 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Küresel İslamofobi ve faşizm-uyumlu demokrasiler yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


İslamofobi çalışmalarını analiz edenlerin çoğu onu bir medya manipülasyonu veya bazı yerlerde azınlıkları yönetmenin bir aracı olarak görüyorlar. İslamofobia hakkındaki hakim anlayış onu basitçe Müslümanlara karşı tavır ve eylemler bütünü olarak veya Müslümanlara karşı yanlışlar yapanları öne çıkaran bir kavramsal kategori olarak basitleştiriyorlar. Oysa böyle bir bakış neticede bir şekilde onu Müslümanların da yanlış davranışlarına bir tepki olarak çevirmeye çok yatkın oluyor. İslamofobinin küreselleşmesi sorunu aslında tamamen çağdaş dünya düzenini yeniden kurmaya çalışan uluslararası ilişkilerin bir konusu olarak anlayan bir jeopolitik yaklaşımla ele almalı”.

Bu sözler Türkçe’de 2000 yılında yayınlanmış olan “Fundamentalizm Korkusu: Avrupamerkezciliğin Sonu ve İslamcılığın Doğuşu” ile 2017 yılında yayınlanmış olan “Hilafeti Hatırlamak: Dekolonizasyon ve Dünya Düzeni” başlıklı iki güçlü kitabın yazarı olan Salman Sayyid’e ait. Geçtiğimiz hafta sonu, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi’ne bağlı İslam ve Küresel İlişkiler Merkezi’nin düzenlediği “2. Uluslararası İslamofobia Konferansı”nın açılış oturumunda yaptığı konuşmada söylediği sözler bugünlerde İslamofobinin akıl almaz çokluktaki ve tuhaflıktaki tezahürleri ve uygulamalarına dair iyi bir açıklama.

Sayyid, “küresel demokrasi” diye bir gelişmenin bugünün dünya düzeninin kabul edemeyeceği bir şey olduğunu da ekledi. Batılılar kendi ülkelerinde demokrasiyi seviyorlar, ancak Müslüman ülkelerin veya Latin Amerika ülkelerinin demokratik olmasını kendi düzenlerine açık bir tehdit olarak görüyorlar. Onlar için yönetebilecekleri diktatörler kendileri dışındaki dünya için çok daha uygundur.

Şu anda dünya düzeni içinde aynı şekilde yönetmeyi umdukları halde gelişmiş demokrasisi dolayısıyla yönetemedikleri tek ülke Türkiye. İslam dünyasındaki tek doğru dürüst demokrasisini temsil eden Recep Tayyip Erdoğan’la sorunlar yaşıyorlar ve tam da bundan dolayı böyle bir demokrasi yerine hiçbir kural tanımayan, insan haklarını ayaklar altına almış olan Sisi Mısır’ıyla hiçbir sorun yaşamıyorlar.

Bundan dolayı İslam dünyasının işleyen tek demokrasisinin başındaki kişi olarak Erdoğan’ı itibarsızlaştırmak üzere akıl almaz kampanyalar yürütüyorlar. Bu kampanyalarını yöneten şeyin veya bu kampanyaları doğrultusunda başvurdukları bir enstrümanın İslamofobi olduğu bugün net bir biçimde görünüyor. İslam gerçekten korkutuyor, ama öldürmekle, tehditle, aşırılıkla değil. Kendi dünya düzenlerine sorun ihtimallerini her zaman barındıran demokratik potansiyeliyle… O yüzden İslamofobinin doğrudan jeo-politikle alakası oluyor.

Demokrasi hakkında belki hayal kırıcı bir gerçek, ama demokrasinin başka ülkelerde faşizmi, ırkçılığı, katliamları engellemek gibi bir önceliği yok. Olmadığı gibi, kendi Batılı ülkelerinde de demokrasi faşizmle uyuşmayan bir şey değildir. Demokrasi bugünün Avrupa’sında gördüğümüz gibi faşizmle pekala uyum sağlayabiliyor. Yabancı düşmanlığıyla gayet iyi uyum sağlayabiliyor.

Göçmenlere karşı nefret söylemlerini en iyi kullanan aşırı partiler her zaman olmasa da çoğu zaman avantaj elde ederek demokrasilerde öne çıkabiliyor, iktidara gelebiliyor veya iktidar ortağı olabiliyorlar. Bugünün Avrupa’sında demokrasinin bu tarzda verilebilecek örnekleri alabildiğine çoğalmış bulunuyor.

Yani faşizm-uyumlu demokrasi, yabancı düşmanlığı-uyumlu demokrasi, sosyalizm-uyumlu demokrasi.ilh. Herşeyle uyum gösterebilen, kendine ait hiçbir değeri olmayan demokrasi bir tek İslam sözkonusu olduğunda onunla uyuşup uyuşmadığı sorgulanıyorsa bunun kimin için ne anlamı var?

Elbette bu, demokrasiye şu anda Müslüman dünyada, bir yönetim biçimi, bir siyasal katılım ve yetkilerin tedavülünün bir yolu olarak ve kurumların denetimini sağlayan bir mekanizma olarak duyulan ihtiyacı yok saymıyor. Ancak kuşkusuz her zaman demokrasinin yetmediğini, ondan çok daha fazlasına da sahip olmamız gerektiğini anlatıyor.

Aslında İslamofobinin bu şekildeki kullanımı batılı demokrasilerin yapıçözümünü getiren, maskelerini indiren bir tarafı var. Günümüz dünyası İslamofobi örneklerinin her geçen gün daha da yaygınlaşmasına tanık oluyor. Batı dünyası için Müslüman dünyada demokrasi talepleri arttıkça İslamofobik söylem ve uygulamaların daha da derinleşmesini bekleyebiliriz.

Bu çelişki geleceğin dünyasının başat paradokslarından biri olacaktır. Zira Sayyid’in de dediği gibi İslamofobiye İslam adına terör yapılması yol açmıyor. Ona yol açan şey bizatihi İslamofobların yıkıcı, soykırımcı tabiatından başkası değildir.

Çünkü İslamofobiye bir de haklılık kazandıran bir mantık demokrasinin kendi işleyişi içinde çalışmaya başlayacaktır. Yeni Zelenda’daki eşi görülmemiş vahşet ve nefretteki Müslüman katliamına gösterilmeyen tepkiler İslamofobiyi giderek normal görmenin, sonuçlarıyla birlikte meşru saymanın bir etkisi.

Bir de tipik bir örnek olarak ABD’de iki kızı ve damadı öldürülen Müslüman Dr. Muhammed Abu-Salha’nın geçtiğimiz günlerde ABD Kongresi’nin adalet komisyonunda “nefret suçları ve yükselen beyaz ırkçılık” örneği olarak başından geçenleri anlatırken kongre üyelerince maruz kaldığı bir muamele var. Apayrı bir örnek olarak incelemeyi hak eden bir olay. Kızları sadece başörtülü Müslüman görmeye tahammül etmediği gerekçesiyle bir ırkçı İslam düşmanı tarafından vahşice öldürülmesine karşılık, acılı babanın yüzüne karşı, katilini mazur göstermeye çalışan sorular, cüretkar ifadeler…

Hiç kuşkusuz, bu olay katliamın kendisinden daha da fazla vahim. İbret olsun diye bu olayın üzerinde biraz daha duralım, ama tabii ki sonra…

Hangi partinin seçmeni daha ideolojik?

Seçimden sonraki gün elimizde çok derinlemesine sosyolojik analizler yapabileceğimiz en geniş kapsamlı anketin var olduğunu söylemiştik. Gerçekten de ülkenin sosyolojisini yapmak isteyenler için bu sonuçlar paha biçilmez değerde ve teferruatta veriler sağlıyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Hangi partinin seçmeni daha ideolojik?
Haber Merkezi 06 Nisan 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Hangi partinin seçmeni daha ideolojik? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Yapılabilecek bir çok analiz bir yana bugün için bu seçim sonuçları üzerinden bir iki analitik tespit yapalım mesela: AK Parti oyları ile muhalefet oyları arasında yapacağımız bir karşılaştırma AK Parti seçmenin çok daha az ideolojik davrandığını, tercihlerinde aday profilinden, söylemlerden, ekonomik, sosyal ve hizmet siyasetlerinden çok daha kolay etkilendiğini gösteriyor.

CHP ve HDP’nin hizmet noktasında en kusurlu, en şikayete konu oldukları yerde bile oylarının hiç etkilenmiyor olduğunu görmek bu sonuca kolaylıkla yönlendiriyor. İzmir, Diyarbakır gibi biri CHP’nin diğeri HDP’nin önplanda olduğu yerlerde, mesela, her iki partinin sundukları hiçbir hizmet olmadığı gibi adayları kendi partilerinin kimliğiyle, geçmişiyle hiçbir şekilde uyuşmadığı halde partiye sergilenen sadakatin ardında ideolojik motivasyonun kesinlikle rasyonel motivasyonlardan çok daha baskın olduğunu gösteriyor.

CHP’nin İzmir adayının genel olarak sol siyasal teolojinin cahiliye çağı ve kadrolarından 12 Eylül ile özdeş bir kökenden geldiği bilindiği halde, bütün günahlarının CHP kimliği altında yıkanabilmesi başlıbaşına yeterince ilginç bir olaydır.

MHP’li bir kökenden gelen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanının, üstelik adaylık sürecinde CHP kimliğini taşımakta sergilediği isteksizliğe ve bunun CHP camiasında yarattığı gönül kırıklığına rağmen, CHP oylarının hiç naz etmeden, üstelik HDP oylarıyla aynı potada buluşmaya koşması, bu cenahtaki seçmen davranışının esoterik-cemaatsel belirlenimine dair çarpıcı bir örnek sergiliyor.

Doğrusu bütün muhafazakar kökenine rağmen AK Parti oyları bu kadar kayıtsız-şartsız ve herşeye rağmen AK Parti’ye bağlanmış değil, AK Parti’nin çantasında keklik gibi durmuyor. AK Parti’nin adayının kim olduğunu önemsiyor, liderin söylemlerini günübirlik değerlendiriyor ve notunu veriyor, ekonomik politikalardaki tutarlılığı günübirlik takip ediyor ve etkilenmişse tepkisini hemen veriyor.

Çok bariz örnekler var buna dair. Güneydoğu’daki bir şehrimizde yapılan anketlerde AK Parti’ye destek yüzde 40’lar olarak tespit edilmişken sadece aday listesi açıklandığı gün bir anda yüzde 20’lere kadar düştüğü örnekler biliyorum. Buna mukabil, HDP bölge halkına söver gibi alakasız adaylar koysa bile bir çok yerde (tabii AK Parti’nin uygun aday koymadığı durumlarda) oy seviyesi hiç etkilenmeyebiliyor. Elbette bu durumlar da yeni gelişmelere göre hiç etkilenmeyecek şeyler değildir. Türkiye’nin sosyolojisi de, partilerin uyum kapasitesi ve söylemleri de sürekli bir değişim halinde.

Neticede hiçbir seçmenin oyu hiçbir partinin çantasında keklik değildir. Türkiye demokrasisinin halka verdiği büyük güç tam da budur ve bütün partilerin kendilerine patronluk yapan, kendilerini sürekli denetleyen ve performanslarını değerlendiren bu güçlü halka karşı kendilerini sürekli ispatla yükümlü olduklarını akıllarından çıkarmamaları gerekiyor.

İTİRAZLAR SEÇİMİN PARÇASIDIR, SONUÇLANMADAN SEÇİM TAMAMLANMIŞ OLMAZ

Seçim sonuçlarına yapılan itirazlar seçim sürecinin bir parçasıdır. İtirazlar yerinde görülüp değerlendirildiğinde, bunun üzerine oylar tekrar sayılmaya gerek duyulduğunda seçim henüz tamamlanmamış sayılır. Adaylara da, bütün ilgililere de süreç tamamlanmadan ne bir hak doğar ne de kesinleşmiş bir durum oluşur.

İstanbul seçimleri henüz tamamlanmamıştır, çünkü oyların birbirine akıl almaz yakınlıktaki dağılımı dolayısıyla yapılabilecek her itirazın bütün sonuçları değiştirebilme ihtimali vardır. Üstelik itirazlar neticesinde oyların düzenli ve sürekli olarak gerçekten de AK Parti lehine değişmesi, seçim sürecinde gerçekten de ciddi ve organze bir usulsüzlük yapıldığı izlenimi veriyor. Bu durumda kimse itiraz hakkını kullanıyor diye suçlanamaz. Suçlamaya kalkanlar tek kelimeyle karışmış oldukları bir hilenin bir emrivakiyle herkes tarafından yutulması peşindedirler.

Burada asla seçim sonucunun kabul edilip edilmemesiyle ilgili bir durum sözkonusu değildir. Halkın iradesi hangi yönde cereyan etmişse bunu kabul etmek demokrasinin kurallarına bağlı herkesin boynunun borcudur. Neticede şu anda sonucun kabul edilip edilmemesi değil, sonucun henüz netleşmemiş olması sözkonusudur. Halkın iradesini kabul edip etmemek değil, halkın gerçekten tam olarak ne irade etmiş olduğunu ortaya koyma mücadelesidir verilen.

İstanbul ölçeğinde bir seçim bölgesinde sanırım şu ana kadar ilk defa böyle bir durum oluşuyordur. Daha önce de başka yerlerde muhalefet partilerinin yaptıkları itirazların neden aynı şekilde değerlendirilmemiş olduğunu söyleyenler basitçe duygusal ve tepkisel davranıyorlar.

Daha küçük ölçekli yerlerde muhalefet partilerinin delilleriyle, sonucu değiştirebileceği değerlendirilen ihtilaflı durumları ortaya koyup da kabul edilmeyen itirazları olmamıştır. Bu seçimde bile bir çok yerde CHP ve HDP’nin itirazları değerlendirilmiş ve oylar yeniden sayılmıştır. Mesela Bergama, Giresun, Bursa, Yusufeli’nde CHP sonuçlara itiraz etti. Bergama ve Giresun’da itirazı makul bulununca sayım yapıldı, sonuç değişmedi, hatta her ikisinde AK Parti’nin oyları yükseldi. Bursa’da ise bildiğim kadarıyla itiraz dayanaksız bulunduğu için kabul edilmemiş.

Kısaca duruma göre her taraftan itirazların olmadığı hiçbir seçim yaşanmış değildir ve bu itirazların varlığı, sonuçlandırılma şekli, toplamda Türkiye’de seçim kurumunun yeterince iyi işlediğini ve bunun millet iradesine bilinen gücü veriyor olduğunu gösteriyor.

Bu seçimde de sonuç ne olursa olsun neticede herkesin kurallarını kabul etmiş olduğu çerçevede bir seçim tamamlanmış olacak ve halkın iradesi nasıl tecelli edecek olursa bundan herkesin en isabetli dersleri, mesajları çıkarması herşeyden önce kendisi için iyi olacaktır. Halkın verdiği mesajı tahrif ederek bu mesajdan kendisine yönelen eleştiriyi üstüne hiç alınmayanlar olabilir. Kendi bilir, neticede zararını kendi görür.

Bütün partilerin ilerisinde ama kendisinin gerisinde AK Parti

Her şeyden önce yüzde 53,3’lük bir çoğunluğu belediye yönetimlerindeki 25 yılında, iktidardaki 17. yılında alabiliyor olmak büyük bir siyasi mucize sayılır. Ancak gerek lider Erdoğan’ın halen dipdiri olan karizması, alabildiğine aktif ve başarılı liderliği, gerekse de Türkiye’de bu iktidar süreci içinde ortaya koyduğu başarılarla karşılaşıldığında bunun karşılığının çok daha fazla olmasını bekliyor insan.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Bütün partilerin ilerisinde ama kendisinin gerisinde AK Parti
Haber Merkezi 01 Nisan 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Bütün partilerin ilerisinde ama kendisinin gerisinde AK Parti yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Üstüne bir de Türkiye’nin şu andaki uluslararası konjonktürde oynadığı rol ve bu role karşılık maruz kaldığı saldırılara karşı harekete geçmesi gereken milli duyarlılıklar eklendiğinde AK Parti’nin bu seçimlerde aldığı oy yine onu rakiplerine karşı açık ara birinci parti yapmaya devam ediyorsa da, hak ettiği kesinlikle bundan daha fazlasıydı. Yani alınan oylar başkalarıyla değil kendi hak ettikleriyle karşılaştırılmalı.

O halde bu seçimlerin analizini bir de bu soru muvacehesinde değerlendirmek lazım: AK Parti’yi hak ettiği oyları daha fazla almaktan engelleyen ne oldu?

Dikkat edin Türkiye Cumhuriyeti tarihinde arka arkaya bu düzeyde bir oy sürekliliğini bu kadar süre muhafaza eden tek parti AK Parti. Neticede yine her iki kişiden birinden daha fazlasının desteklemeye devam ettiği bir parti Buna rağmen ona dair, adaylara dair, söylemlerine dair, son zamanlardaki bazı uygulamalarına dair, teşkilatlarının yorgunluğuna ve halktan uzaklaşmalarına dair şikayetlerin de artık şüyu bulmaya başlamış olduğu bir parti.

Bu şayiaların tamamının boş olduğunu, rakip partilerin propagandalarına dayanıyor olduğunu kimse söyleyemez. Ciddi bir karizma rutinleşmesi veya asabiye entropisinin yaşandığı su götürmez bir gerçek. “Asabiye entropisi” artık insanların değerleri için değil, maddi kazanımlarını korumak için motive oldukları, yani siyaseten iyice tutuculaştıkları bir süreçtir. Belli değerler için fedakarlığın önplanda olduğu karizmatik dönemlere özgü ruh ve motivasyon yerini insanların maddi kazanımlarını korumaya hasrettikleri bir tutuculuk alıyor ve bu bütün siyasal davranışlara veya etiğe sirayet ediyor.

Liderin karizması hala yerli yerinde, taptaze ve canlı. Ancak onu izleyenler artık bu karizmaya inanmaktan ziyade o karizmadan faydalanmanın telaşına düşmüşlerdir.

Aslında belki o karizmaya inananlar ile o karizmayı sömürmeye çalışanlar arasındaki rekabet ikincilerin lehine ağır basmaya başlamıştır. Çünkü ikinciler her zaman daha maharetli, daha hırslı ve daha ısrarcı, istediklerini elde edinceye kadar hiçbir etik kural tanımaksızın takipte daha istikrarlıdırlar.

Ne yazık ki, son zamanlarda çok yaygın bir gözlem, partinin zihniyet veya kişilik profilinden iyice uzak olanların gerek adaylık yarışlarında gerek AK Parti’nin yerel yönetim kadrolarında köşe başlarını tutma başarısını bir şekilde daha fazla gösterdiklerini anlatıyor. Elbette o alanda da bir yarış ve imtihan var ve o imtihanlarda da soruları çalmak, değerlendirenleri ayarlamak gibi yollar mümkün. AK Parti’ye bu yolları asla yakıştırmayanların hiç akıl edip başvurmadıkları bu yollar hiçbir etik değeri olmayanlar için maalesef sonuna kadar açık.

Neticede, siyasetin her zaman Platonlara, erdemli yönetim peşindeki bilgelere bir tür “Syracusse’tan dönüş trajedisi” yaşatması mümkün, ancak tabii ki zorunlu değildir. Parti felsefesi, aday, teşkilat, ve siyasi temsil uyumunun olduğu yerlerde ne Kürt sorunu gibi bir sorunun ne de başka hiçbir faktörün AK Parti ile halk buluşmasını engelleyemediğinin en çarpıcı örnekleri Şırnak, Bitlis ve Ağrı’da sergilendi mesela. Bu örnekleri dikkatle izlemekte büyük fayda var.

İbn Haldun’a veya Max Weber’e bakacak olursak bu dönemlerin bu şekilde müteselsil olarak yaşanması kaçınılmazdır. Ancak İbn Haldun iyi bir yönetimle hikmetli asabiye döneminin uzatılabileceği ve çok hayırlı bir raşid yönetime dönüştürülebileceğini söyler. Yeter ki, gidişat tarihsel bir perspektiften görülebilsin ve gereken tedbirler alınabilsin.

28 Şubat’tan itibaren Türk siyasetine dair bir okuma olarak yazmış olduğum “Karizma Zamanları” isimli kitabım bir açıdan henüz belediye başkanlığı ve hapisteki günlerindeki Erdoğan’ın siyasi karizmasının sosyolojik bir analiziydi, ama onu yazarken de şu cümleleri eklemeyi ihmal etmemiştim:

“Karizma zamanları müjdeleyici bir analiz olmanın ötesinde, karizma zamanlarını yaşayanlar için uyarıcı bir metindir. Karizma bazı sosyologlar ne derse desin, bir ülke için, bir millet çok büyük bir avantaj, büyük bir nimet, ama kıymeti bilinip iyi değerlendirilmediğinde rutinleşmesi veya tükenmesi mukadder bir dönem olarak kalır.”

Recep Tayyip Erdoğan 1994 yılında yüzde 25 gibi bir oyla İstanbul Büyükşehir belediye başkanlığını aldığında, çok büyük bir başarı hikayesi ve bir karizmanın yükselişinden bahsediliyordu. Oysa bugün aynı Büyükşehir belediyesi aradan geçen çeyrek yüzyıla rağmen, iktidarda yıpranma ihtimaline rağmen, yüzde 48.6 oyla ve bütün rakiplerinin birleştiği bir bloğa karşı sadece binde 1’lik bir oy farkıyla kaybedildiğinde, birileri çoktan “Erdoğan’ın düşüşü” hikayesine dört elle sarılmaya başlamış oluyor. Halbuki sonuç henüz belli olmuş değil. Her an binde 1’lik bir oy farkıyla Erdoğan liderliğindeki Binali Yıldırım seçimi alabilir ve bütün yorumlar tekrar yeniden ve farklı istikamette yazılabilir.

Her ne olursa olsun, Erdoğan’ın hala olağanüstü düzeyde devam eden karizmatik liderliği, insan takatini aşan cehdi, samimiyeti ve aşkı çok daha fazlasını hak ediyor. İstanbul’a yaptığı hizmetler, İstanbul’a ve halkına karşı duyduğu aşkın karşılığı, bu seçimi binde 1 oy farkıyla alsa bile, çok daha fazla olmalı.

Bu hizmetler, bu karizma, bu aşk ile mukabil takdirin karşılaşmasını neyin engellediğine çok daha iyi, çok daha dikkatli bakmak gerekiyor.

Bu şarkının burada bitmemesi, daha güzel melodilerle çok uzun süre devam etmesi gerekiyor. Biz yeterince farkında olmasak da mazlum dünya bizden çok şey bekliyor.

ebrar

kudüs şehrimiz

beytülmakdis yuvamız

ebrar yavrumuz

oluvermiş.

En geniş kapsamlı anket: Seçim sonuçları

Bir seçimi daha bütün kampanyasıyla, dinamizmiyle, tartışmalarıyla, gerilim ve keyifli diyaloglarıyla geride bıraktık. Bu yazının yazıldığı saatlerde henüz Türkiye geneli için herhangi bir yorumda bulunmaya elverecek sonuçlar belirginleşmeye başlamamıştı. O yüzden hiç ihtiyat bile gerektirmeyen noktalardan bu seçimin sonuçlarıyla ilgili konuşmamız gerekirse, hiç tartışmasız diyeceğimiz şey, Türkiye demokrasisi, demokrasi dışı güçlere karşı bir raund daha kazanmıştır, seçim sonuçları her nasıl olursa olsun.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : En geniş kapsamlı anket: Seçim sonuçları
Haber Merkezi 25 Mart 2019, Pazartesi Yeni Şafak
En geniş kapsamlı anket: Seçim sonuçları yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Şu tarafından düşünün: Türkiye’de iktidar partisi ve Cumhurun Başkanı, lideri, bu seçim sürecinde hiçbir şekilde kendi makamında yan gelip yatmadı, herkesten çok daha fazla koşturdu, herkesten daha fazla kendini anlatmaya, icraatlarını ortaya koymaya ve halkına hesap vermeye çalıştı.

Kesinlikle sadece bu bile ona atfedilen diktatörlük veya otoriterlik söylemlerini boşa çıkarmaya yetecek bir manzara arz ediyordu. Aksi taktirde başka yollarla nasıl olsa istediği sonuçları kendisine bağlı devlet güçlerine sipariş eder, kendi makamında yan gelip yatar, o sonuçların önüne gelmesini beklerdi. Oysa son dakikaya kadar koşturmaktan, miting üstüne miting yaparak milletinden kendi partisinin adaylarına oy istemekten geri durmadı.

Seçim sürecine doğru giderken, doğal olarak halkın oy verme eğilimlerini tespit etmek üzere bir çok anket yapıldı. Anket sonuçlarına göre adayların veya siyasetlerin isabetliliği veya isabetsizliği üzerine bir dizi yorumlar yapıldı. Bu yorumların hepsi bugün nihai anket olan seçim sonuçlarıyla birlikte halk tarafından karara bağlanmış durumda. Önümüzde olabilecek en geniş çaplı, en gerçekçi ve en öğretici anket var şimdi: Sandık sonuçları.

Bu anket bir sonraki seçimler için eğilimleri göstermiyor. Henüz yeni yapılmış olan seçimlerde partilere önemli mesajlar içeriyor. Halk bu seçim sonuçları üzerinden partilere, adaylara, liderlere çok detaylı mesajlar içeren bir metin yazmış oluyor. Şimdi bu metni en doğru bir biçimde yorumlamanın, bundan gereken dersleri çıkarmanın zamanıdır.

AK Parti’nin 17 yıllık iktidar dönemi, 25-30 yıla kadar uzanan bir belediyecilik tecrübesi hakkında en güçlü değerlendirme bu metinlerde saklıdır. Yine de halkın sadece hizmetleri değerlendirmediğini, aynı zamanda o hizmetleri sunan insanların kendilerini temsil niteliklerine de ayrı bir önem vermiş olduğunu da görmek gerekiyor. Cumhurbaşkanımızın bu seçimi dayandırdığı “gönül belediyeciliği” kavramı tam da bu boyutu en iyi yakalayan noktalardan birisiydi. İstediği kadar hizmet yapmış olsun, halkın gönlüne giden yoldan uzak kalmışsa hiçbir adayın seçmenin dersinden geçemediğini bu seçim sonuçlarıyla da en net biçimde görmüş olacağız.

Seçim sürecinde, Türkiye’nin mahalli seçimleri tecrübesi üzerine şahsen çok sayıda uluslararası televizyon kanallarına, bilhassa Arap kanallarına katıldım, mülakat verdim. Daha önce de bu ilgi var mıydı, hatırlamıyorum doğrusu, ancak bu sefer mahalli seçimlerin Türkiye’de bu kadar çok önemseniyor olmasına dair ciddi bir ilgiyi fark ettim. Kendi ülkelerinde mahalli idareler kavramı, hele bu idarecilerin bu tarz bir seçimi olayına hiç alışık olmadıkları belli.

Maalesef Arap ülkelerinin önemli bir kısmında mahalli idareler tamamen merkezi yönetim tarafından üstlenilen işler. Merkezi yönetimler için de zaten ne tür seçimler olduğu herkesin malumu. İstenen miktarda oylar sandıklara sipariş verilerek ve çok az bir katılımla gerçekleşen seçimlerde yüzde doksanların üzerinde oylarla seçilen diktatörlerin yönetimi altında mahalli yönetimlerin nasıl bir kıymeti harbiyesi olabilir ki?

Doğrusu, tam da bu ülkelerden Türkiye’nin mahalli seçimler süreci ilk defa bu kadar detaylı fark ediliyor ve bu fark ediş aynı zamanda hep konuşulan, dillere destan olmuş “Türkiye modeli”nin önemli bir unsuru olarak anlaşılmaya çalışılıyor.

Demokrasi elbette yerelde başlar. Yerel düzeydeki katılımın bir tür festival havasında yaşanıyor olması ve ülkenin neredeyse tamamının bu festivale katılması aynı zamanda millet ve devlet bütünleşmesinin de başka türlü bir göstergesi.

Tam da bu noktada 17 yıldır tek başına iktidarda olan AK Parti’nin bu seçimlerde diğer bütün partilerle eşit şartlarda yarışıyor olmasına anlam veremeyen yüzlerle karşılaştım. “Ne yani, şimdi muhalefet partilerinin bu seçimlerde AK Parti’den bazı belediyeleri alma ihtimali var mı? Ve alırsa AK Parti onlara bunu teslim edecek mi?” sorusuyla defalarca karşılaştım.

Tabii ki cevap çok daha anlamlıydı ve bu aslında Türkiye’nin içinde bulunduğu demokratik seviyenin olgunluğunu gösteriyordu:

“Elbette ister AK Parti ister muhalefet partileri kazansın. Kim kazanırsa kazansın, neticesinde kazanan Türkiye demokrasisi olacaktır ve AK Parti için de bunun değerlendirmesi en iyi kararı veren halkın kararı olarak baş göz üste karşılanacaktır. Böyle bir durumda AK Parti dönüp halkın bu değerlendirmesi dolayısıyla üzerine düşen özeleştirisini yapıp bir sonraki seçimlere daha iyi hazırlanmaktan başkası olmayacaktır.”

Yazıyı sonlandırmaya doğru Doğu ve Güneydoğu’dan sonuçlar belirginleşmeye başlamıştı. Şimdiye kadar HDP’nin kalesi sayılan Şırnak ve Hakkari hem il ve hem de bütün ilçelerinde AK Parti lehine önemli bir değişim ortaya koymuş durumda. Aynı zamanda Siirt, Ağrı, Mardin, Diyarbakır ve diğer bütün illerden aynı doğrultuda ciddi bir eğilim değişikliğinin yaşandığı görülüyor. Bu sonuçlarla birlikte belli ki, Türkiye’de hizmet ve kimlik siyasetiyle ilgili yepyeni bir aşamaya geçmiş olduğumuzu konuşacağız demektir, hayırlısıyla.

Seçim sonuçları her ne olursa olsun, Türkiye’nin kendini yenilemesi, yeni siyasetlerin halkın onayı, desteği ve yönlendirmesiyle belirlenmesi için önemli fırsatlar sunuyor. Nihayetinde toplumsal gerilimlerin ve tartışmaların bir süreliğine de olsa halkın hakemliği altında giderildiği fırsatlar.

Her ne olursa olsun, seçim sonuçları ülkemize, milletimize, İslam dünyasına ve bütün İslam dünyasına hayırlı olsun.

Safları sıklaştıralım

Yeni bir seçim arefesindeyiz. Mahalli idarecilerin seçileceği bir seçim, ama etkisi ve yankıları kuşkusuz mahalli düzeyde kalmayacak bir seçim olacak.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Safları sıklaştıralım
Haber Merkezi 23 Mart 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Safları sıklaştıralım yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Türkiye sıradan bir ülke olmadığı için, Türkiye’de cereyan eden hiçbir olay sıradan değiş ve mahalli sınırlarda olup bitmiyor. O yüzden bu mahalli seçimlerin de etkileri de yankıları da önemi de mahalli bir düzeyde olmanın çok ötesinde bir anlama sahip.

Cumhurbaşkanımızın her zaman dediği gibi Türkiye’nin gönül coğrafyası, şu anda Türkiye’nin fiilen yönetmekte olduğu coğrafyanın çok ötesinde. Yarın yapacağımız seçimleri o yüzden oy kullanacak olan Türklerden çok daha büyük bir dikkat ve heyecan ile takip edecekleri tahayyül bile edemezsiniz. Bu heyecanı duyacak olan insanların bir kısmı elbette Erdoğan’ın yönetimindeki AK Parti’nin mağlubiyet haberlerini duymak isteyeceklerdir.

Bunu duymak için bir kısmı sadece işi pasif bir izleyici düzeyinde bırakmamışlardır bile. Erdoğan’ın yenilmesi için kendilerine göre bütün kozlarını sahaya sürmüş, bütün fırıldaklarını çevirmişlerdir. Sadece bu seçimlerde değil, geçmişteki bütün seçimlerde bunu yapmaya çalıştılar. Son zamanlarda yaşadığımız döviz kuru dalgalanmaları olsun, sebze-meyve fiyatları gibi alakasız görünen olaylarda nasıl bir el olduğunu anlamak için artık çok komplo bilmek de gerekmiyor.

Başka bazıları ise tabii ki Türkiye ile özdeşleştirdikleri, Türkiye’ye bağlamış oldukları umutlarını tazelemek, daha da coşturmak isteyeceklerdir.

7 Haziran 2015 seçim sonuçlarının Tel Aviv’de, Washington’daki bazı mahfillerde Vatikan’da nasıl bir coşkuyla karşılandığını hiç unutamıyorum. Erdoğan’ın ve AK Parti’nin çöküşünün başlamış olduğu gibi algılanan sonuçlar oralarda nasıl bir coşkuyla, sevinçle karşılanmıştı? Bütün nefretlerini bütün açıklığıyla dışa vurmuşlardı.

Oysa o seçimlerde bile AK Parti neticede oyları biraz düşmüş olsa bile hala ülkenin birinci partisiydi ve onsuz bir hükümet formülü de mümkün görünmüyordu. O yaratılan hava Gazze’de, Mekke, Medine, Kahire ve Halep sokaklarında ise tam bir matem etkisi yapmıştı. Sonrasında yenilenen seçimlerde aynı merkezlerde tam tersi yansımalar olmuştu. Gazze ve Mekke-Medine sokakları bayram sevinci yaşamıştı.

Türkiye’nin seçimleri sadece Türkiye halkının seçimleri değildir o yüzden. Dünya mazlumlarının da moraline, fiili hallerine doğrudan etkisi olan seçimlerdir.

Seçimler bir tercihtir elbet. Tercihler aday belirleme süreçleriyle başlar. Bu aşama insanların bütün memnuniyet veya hoşnutsuzluklarının belirlendiği bir aşama. Bu seçimlerde de her zamanki gibi, belki her zamankinden biraz fazla bu konuda hoşnutsuzluklar olabilir. Ancak tercihlerle ilgili hoşnutsuzlukları tamamen gidermenin bir yolu yok. Bu işin tabiatıdır. Bunun üzerine tercihi topyekun belirleyen başka bir tercih inşa etmek, siyasetin şimdiye kadar kazanmış olduğu seviyeyi hayal kırıcı derecede düşürmekten başka bir sonuç doğurmaz.

Bu aşamada hepimiz için, ülke için, İslam dünyası için, mazlum ve mağdurlar için daha iyi olanı düşünmek zor değil aslında.

Buna takılanlar bir an için sadece diğer ittifakın tercihlerini düşündüklerinde kimin nasıl bir imtihanla müptela olduğunu daha net bir biçimde görmüş olurlar.

Özellikle Kürtleri, AK Partiye karşı MHP ile ittifak dolayısıyla suçlayıp tercihlerini HDP lehine ikna etmeye çalışanların nasıl bir oyun içinde olduklarını görmek gerekiyor. MHP hiç uzlaşılmayacak faşist bir parti idiyse ve varlığı AK Parti’ye oy vermeyi engelliyorsa, neden 7 Haziran seçimleri sonrası HDP yeter ki AK Parti’ye karşı olsun, gerekirse MHP ile dahi koalisyon kurmaya hazırdı. O seçim sürecinde böyle bir ihtimal görüldüğü için bir anda HDP MHP ile ilgili bütün söylemlerini ve tavırlarını değiştirmemiş miydi? Ya bugün HDP AK Parti’ye karşı ittifak adına yine MHP ile aynı ideolojik söyleme ve tabana sahip İYİ Parti, Kemalizm’in kurumsal partisi CHP ile aynı safta değil mi? Kim kimi kandırıyor.

Bu oyunu görüp araya kimin sızdığını, hangi argümanların ve hangi oyuncuların sızdığını görmekten başka çare yok bugün.

Gün safları sıkıştırmanın ve araya sızmaları önlemenin günüdür.

Bırakınız başkalarının bize yapacaklarını, kulaklarımıza fısıldayacaklarını, yolumuzdan döndürmek için kuracağı argümanları, bizi ikna için ortaya koyacağı bütün fırıldakları. Bu süreçte en büyük rakibimiz bizim kendi benliğimiz, kendi nefsimiz.

O yüzden sürekli dua ediyoruz: “Nefsimizin Nefsimizin, benliğimizin şerrinden, bizzat kendi eylemlerimizin kötülüğünden yüce rabbimize sığınalım ve bismillah diyelim.”

Allah bu milleti, dünya mazlumlarının, mağdurlarının umudu olma yolunda zaafa düşürmesin. Türkiye’nin bu yolda ve bu güçte olmadığı bir dünyayı düşünün, söyleyeceğiniz tek şey: Allah muhafaza.

Golan bize ne anlatıyor?

İsrail’in 1967 yılından beri işgal altında tutmakta olduğu Golan tepeleri, 52 yıldır Arap-İsrail anlaşmazlığının en önemli konularından biri. Su kaynaklarını barındırdığı ve Suriye’nin en önemli-verimli ve stratejik toprakları. İsrail 67’de işgal etmiş olduğu bu tepeler üzerinde bir hak sahibi olmadığını kabul da ediyordu, ama bu tepeleri bir uzlaşmazlık konusu olsa da fiili gücüyle elinde tutmaya ve kaynaklarını sömürmeye devam ediyordu.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Golan bize ne anlatıyor?
Haber Merkezi 20 Mart 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Golan bize ne anlatıyor? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Bu süre boyunca Suriye Baas rejimi, Baba Esad’dan beri Golan tepelerinin işgal konumunu kendi halkına karşı bir mağduriyet konusu olarak ve İsrail’e karşı bir resmi düşmanlık ideolojisinin gerekçelerinden biri olarak işliyordu.

2003 yılında bir Suriye ziyaretinde bize Suriye makamları tarafından konuyla ilgili sunulan brifingde kullanılan mazlum dildeki zavallılık çok dikkat çekiciydi. Bu mazlumluğa karşı Suriye devleti ne yapıyordu?

Bir anda Golan tepelerinin nasıl olup da İsrail’in eline geçmiş olduğunu hatırlama ihtiyacı hissetmiştik. Aslında bu konu Esad rejiminin Siyonist İsrail rejimi ile tam bir işbirliği içinde olduğuna dair kesin bilgiler veriyordu. 1967 yılında Hava Kuvvetleri Komutanı olan baba Esad’ın hiçbir mukavemet göstermeden Golan’ı boşaltmış olduğu herkesin bildiği bir gerçek. O zamanlar Golan’da güçlü bir Suriye kara birliği vardı ve bu birliklerin karşısında İsrail’in o zamanki güç dengelerinde herhangi bir başarı kaydetmesine ihtimal bile verilmiyordu. Ancak ilginç bir biçimde daha hiçbir çatışma veya karşılaşma olmadan radyolarda Suriye birliklerinin İsrail’in yoğun saldırıları karşısında “maalesef” çekilmek zorunda kaldıkları haberleri verilmeye başlanmıştı bile. Olayın en net açıklaması, Golan’ı savunan Suriye birliklerinin sorumlusu olan Esad’ın çoktan Golan’ı İsrail’e terk etmiş (“satmış”) olduğuydu.

O gün İsrail’e direnişsiz çatışmasız Golan’ı terk eden Esad zaten kısa süre sonra Suriye’nin başına bir darbeyle gelmiş olacak ve iktidarda kaldığı süre içinde Golan için ağlamaktan ve Golan’ı işgal altında tuttuğu için İsrail’e sövmekten başka hiçbir şey yapmayacaktı. Bu ağlak dil Suriye’nin resmi ideolojisi olarak yıllarca Suriye rejiminin önemli bir karakteri olarak kaldı.

Buna karşılık Golan’ın İsrail işgali altında bir Suriye toprağı olduğu gerçeği değişmedi.

Uluslararası hukukta İsrail’in bu toprağı işgal altında tutması bir suçtu. Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi karşısında ABD öncülüğünde harekete geçen uluslararası toplumun Golan’ı ve aslında diğer Filistin topraklarını kurtarmak için harekete geçmemiş olmaları başlı başına uluslararası hukukun ne kadar sahte olduğunu göstermeye yetiyordu. Golan orada öyle dururken Irak’a Kuveyt’i işgal bahanesiyle yapılan müdahalenin uluslararası hukuktan ziyade asıl gerekçesi yine neticede işgalci İsrail’in sözümona güvenliğinden başka bir şey değildi.

Şimdi ise uluslararası hukuku tam bir kara mizaha çeviren bir adım atıldı. Bir ülkeye ait bir toprak, 52 yıldır işgal altında tutan bir ülkeye, bir başka ülke tarafından bağışlanmış oldu. ABD, Suriye’ye ait bir toprağı İsrail’e hediye etmiş oldu. Bırakınız uluslararası hukuku, hiçbir hukukta yeri olmayan bu uygulamaya ABD Başkanı Trump, kendini de uluslararası hukuk ve teamüllerini de bütün sınırlarını aşarak, bir yol açmış oldu.

Bu uygulamaya ilk tepkilerin başta Türkiye olmak üzere Rusya, Kanada, Japonya ve Venezuela gibi ülkelerden gelmesine karşılık İslam ülkelerinden Katar, Filistin ve Lübnan’ın ilk tepkilerinin dışında diğer tepkilerin cılız kalması elbette şaşırtıcı değil. Son zamanlarda Trump’ın ve damadı Kushner’in başlattığı “Yüzyılın Anlaşması” çerçevesinde Arap ülkeleriyle İsrail ilişkilerinin normalleştirilmesine Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirliği ve Mısır’ın canla başla katılımı muhtemelen İsrail’in Golan’ı işgalinin bu şekilde ilhakını kapsamıyordur. Ancak “normalleştirme”nin sağladığı suç ortaklığının bu tür adımlara etkili bir tepki vermeyi engellemesi de kaçınılmaz oluyor.

İslam ülkelerinin İsrail’le ilişkileri normalleştirme kararı çok açık ki İsrail’in saldırganlığını ve Siyonist yayılmacılığını engellemiyor, daha da tahrik ve teşvik ediyor. Normalleştirme İsrail’in de bölge halklarına biraz daha saygılı davranmasını, onların hak ve hukuklarını gözetmesini getirmiyor beraberinde, bilakis daha da azdırıyor. Normalleştirmeye taraf olan ülkelerin bunun farkında olmamaları mümkün değil. Bu da, Golan tepelerinin veya Filistin davasının genel olarak ancak bir ihanetle satılmakta olduğunu gösteriyor. İsrail’e cesaret veren bu satışı ve ihaneti gerçekleştirenler oluyor.

Bu arada devletlerin tavrı ve tutumu ne olursa olsun, Arap-Müslüman halkları bu azgın Siyonizm’i ve onun arkasındaki ABD’yi, kendi topraklarını İsrail’e peşkeş çekmekte olan ABD’yi aynı kader çizgisine yazmış durumdalar.

Son yazımızda demiştik, ABD İsrail aşkına çok şey kaybediyor. Ortadoğu’yu İsrail’den ibaret görüyor ki, Ortadoğu İsrail’den ibaret değil. Bütün saldırganlığı ve terörizmiyle İsrail’e verdiği her destek, neticede ABD’nin Ortadoğu’dan topyekun silinişinin bir adımı oluyor. İstediği kadar kendini süper güç olarak görsün.

mart

insan kılığında, insanlıktan nasibini almayanlar var,

esfel-i safilin.

anzak yurdunda, islam kuşlarına kıyan da

filistin beldesinde, barış güvercinini vuran da

halepçeye bomba yağdıran da

unutmasın ki

belki bugün değil, lakin elbet bir gün.

Dünyanın en huzurlu ülkesinde dışa vuran nefret

Dün Cuma günü Yeni Zelenda’da Cuma namazı öncesi, iki camiye yapılan ırkçı İslam düşmanı terörist saldırı sadece alçakta katlettiği insanlarla değil, bu katliamla birlikte göstere göstere vermeye çalıştığı mesajlarla da dikkat çekti. Verdiği mesajların ırkçılığı, insanlık dışı boyutu ile insanları öldürürken sergilediği sapıkça zevk, gaddarlık ve vahşet birbiriyle yarışıyordu.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Dünyanın en huzurlu ülkesinde dışa vuran nefret
Haber Merkezi 09 Mart 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Dünyanın en huzurlu ülkesinde dışa vuran nefret yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Bu saldırıyı basitçe ciddi psikolojik saplantıları veya rahatsızlığı olan bir kişinin münferit bir hadisesi gibi anlayıp öyle yansıtmaya çalışacaklar mutlaka olacaktır. Nitekim BBC’nin ilk yayınlarında olay bütün mesajlarıyla birlikte canlı olarak göstere göstere yayınlanmış olduğu halde, “terörist saldırı” ifadesi kullanılmasından sanki ısrarlı bir kaçınma durumu görüldü.

Benzer bir olay Müslüman kökenli biri tarafından yapılmış olduğuna dair ufak bir bilgi kırıntısı karşısında bile hemen “İslami terörizm” masalına sığınarak yayın yapan kuruluşlar bu olay karşısında bile “terör saldırısı” ifadesi kullanmakta çok büyük direnç gösterdiler.

Elbetteki canilerin eylemlerinde baştan sona Hıristiyan-Haçlı terminolojisi kullanmış olmalarına rağmen olayı bir “Hıristiyan terörizmi” olarak görmeyi veya ifade etmeyi asla kabul etmiyoruz.

Bilakis, her zaman dediğimizi tekrarlamak durumundayız. Terörün dini olmaz. İslam’a, Hıristiyanlığa veya Yahudiliğe gerçekten inanan bir insan savunmasız, ibadetlerini yapmakta olan herhangi bir insanın canına kıymayı savunmaz, savunamaz.

Bir Yahudi bile Yahudilikten çıkmadan insan katletmeyi savunamaz. Bugün İsrail’in yaptıkları her şeyden önce “öldürmeyeceksin” emrini vazgeçilmez bir emir olarak vazeden Yahudiliğin katledilmesidir. O yüzden İsrail’i eleştirmek ile Yahudiliği eleştirmenin aynı şey olmadığını söylüyoruz.

Yeni Zelenda’daki cami saldırısında özellikle Hıristiyan mesajları kullanarak işlenen alçak katliam tam da Müslüman dünyayı Hıristiyan dünyaya karşı kışkırtmak ve böylece karşılıklı olarak beslenecek bir nefret söylemiyle hayal ettikleri bir din savaşını başlatmak isteyen ırkçı, İslam düşmanı unsurlar tarafından özellikle planlanmış olabilir. O yüzden bu saldırı karşısında özellikle haklı olarak büyük bir öfkeye kapılmış Müslümanların daha dikkatli olmaları gerekiyor.

Bir din grubu adına nefretin bu kadar gösterilerek, bu kadar açık mesajlar verilerek bu kadar nefretengiz bir cürmün işlenmesinin o dine bir fayda sağlamayacağı çok açık. O halde bu mesajlar tam da nefretin yöneleceği bir hedef de gösteriyor olabilir. Tıpkı DAEŞ terörünün aslı hedefinin İslam ve Müslümanlar olması dolayısıyla, DAEŞ’in kesinlikle İslam düşmanı bir örgüt ve eylemlerini de İslam’a karşı saldırılar olduğunu bugün daha rahat anlıyor olmamız gibi. Bu saldırının dili ve tekniği ile DAEŞ saldırılarının dili ve tekniği birbirine çok yakın. Bir farkla ki, bu saldırı biraz daha teknik ve daha gösterici.

Tabii ki bu bir ihtimal ve kesin bir açıklama değil. Neticede nefretin bir rasyonalitesi yok ve her türlü ihtimal de olabilir. Ne yazık ki, Dünya bugün özellikle Müslümanlara karşı işlenen nefret suçlarının ciddiyetini yeterince müdrik olmadığı gibi Müslümanları bu nefret suçlarına karşı koruyacak hala ciddi bir önlem yok. Batılı siyasetçilerin her gün bu katillerin kullandığı türden söylemlere çok geniş bir alan açtıklarına hep birlikte tanıklık ediyoruz. Bu nefret söylemlerinin kışkırtıldığı bir atmosferde nesiller yetişiyor ve bütün modernliğine, çokkültürlülük iddialarına rağmen Avrupa her geçen gün bu sorumsuz siyasetçiler yüzünden tam bir ırkçı-nefret sarmalına garkoluyor.

Yeni Zelenda’daki ırkçı saldırının münferit olmadığı, çok iyi çalışılmış, planlı bir saldırı olduğu çok açık. Katilin gerek bu olayı icra ederken gerek bu olayın dünyaya kendi istediği gibi duyurulması sürecinde destek almaması mümkün değil. Katliam anını bir bilgisayar oyunundaki basitlik ve kolaylıkta yapıyor olması, artık Müslüman katletmenin oyun oynar gibi basit ve kolay olduğu mesajını hiç gizlemeden veriyor.

Müslümanlara karşı bizzat siyasetçiler tarafından kışkırtılan bir İslam nefreti bu tür bir saldırıyı yapacak bir kitleyi de her an her şeyi yapabilecek şekilde bir yerlerde yetiştiriyor. Katliam için seçilen yer dünyanın en huzurlu ülkesi olarak bilinen Yeni Zelenda. Aynı zamanda bir göçmen ülkesi, yani dünyanın her yanında katlanılmaz sorunlarla karşılaşan insanların yeni bir hayat kurabilmek için sığındıkları en güvenli limanlardan biri. Göç alan ülke olmak dolayısıyla çokkültürlülük denilen ortam için de ideal bir uygulama alanı sunabilmiş bir ülke.

Çokkültürlülük Müslüman tarihinde ve medeniyetlerinde zaten üzerinde durulmayacak kadar alışıldık, sıradan bir durumdur. Oysa çokkültürlülüğü henüz geçtiğimiz yüzyılda deneyimlemeye başlamış olan Batı dünyası için, bu en mükemmel uygulama örneği içinde bile böyle bir olayın yaşanmasının ayrı bir anlamı var. Adeta kültür ne kadar çoğulcu olsa da “içinde Müslümanlara yer yok” der gibi.

Bu saldırı, o yüzden aslında bir yandan masum 50 cana kast eden canice bir terör eylemi, bir yandan Müslümanlara yönelik bir nefret saldırısı, bir yandan da aslında Batı’nın modern çağda biriktirdiği bütün değerlerin temeline kasteden bir saldırıdır.

Bu saldırıya zemin hazırlayan ideolojik İslam-düşmanı ortamı siyasetçiler beslemeye devam ettikleri ölçüde bu “batının intihar saldırısı” olarak etki görecektir.