İyi insanlar

Mevla insanı en iyi kıvamda, en iyi şekilde, ahseni takvim kalitesinde yaratmış. Ama aynı insana yaratılmışların en aşağısına kadar alçalabilecek bir kuvve de vermiş. İnsanoğlunun yaratılışındaki bu yüksek kıvama rağmen zaman zaman sergilediği alçaklık da hayret ve dehşet içinde bırakıyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : İyi insanlar
Haber Merkezi 21 Ağustos 2019, Çarşamba Yeni Şafak
İyi insanlar yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Bu hayret ve dehşet giderek insan hakkındaki genel algıyı daha fazla belirliyor. Dehşet içinde bırakan insanlık hallerinin çokluğu insanlığa dair umutları tüketme noktasına getiriyor. “Nerede kaldı şu ahseni takvim?” diyecek hale geliyorsunuz.

Aslında kötü örneklerin daha fazla olması, biraz da kötülükleri konuşmaya insanların daha fazla meyilli olmasından.İnsanlar iyilikleri fazla konuşmaya meyyal değil. Bir kötülüğü gördüklerinde, hatta bir kötülük ihtimali hissettiklerinde veya bir kötülük haberi aldıklarında bunu yaymaya daha yatkın oluyorlar. Oysa söze gelen, başa da geliyor.Dile gelenin mutlaka bir etkisi oluyor. Bir kötülüğü, kötülemek için bile olsa çok dile getirdiğinizde o sözün gerçekliği etkilemesi, kendi gerçekliğini inşa etmesi de kaçınılmaz oluyor.

Yuhanna İncili “Başlangıçta söz vardı” diye başlar. Bu sözün sözler içinde ayrı bir yeri vardır. Kastedilen “Söz” bizatihi Tanrı’nın kendisidir. Bizim ilahiyatımızla bağdaştırılması elbette biraz sıkıntılıdır ama yabana da atılmamıştır. Sözün ilahi bir etkisi vardır. Gerçekliği inşa eden, belirleyen, alemler kuran bir boyutu vardır.

Yaşadığımız hayatın siyasi boyutunda, mesela, kötülükleri konuşmayı ne kadar sevdiğimizi fark etmiyor muyuz? Birilerinin kötülüğünün insanlarda nasıl bir toplumsal şehveti tahrik ettiğini görmüyor muyuz? İnsanlar sadece kötülüğe lanet okumak, onu daha da kötüleyip hayattan kovmak için mi dillerine doluyor sanıyorsunuz?Kötülüklerden sözetme biçimi de bir tür kötülüğe katılma ayini, şeklinde cereyan etmiyor mu? Neticesinde kötülüğü daha da yayıp normalleştirme etkisi yapmıyor mu?

Birilerinin hırsızlıkları, yolsuzlukları, siyasi çakallıkları, görevinin ehli olup olmaması, ahlaki zaafları ile ilgili haberlere kabarttığmız kulaklarımız o kadar kirleniyor ki, dünya bundan ibaret zannetmeye başlıyoruz. Hep aşağıların aşağılarında kalıyor seyr-ü seferlerimiz.

Oysa dünyada iyiler de var, iyilikler de. Bir çoğu fazla söze gelmediği için, haber olmadığı için, duyanlarda da hiçbir şehveti uyandırmadığı için bunu yayma motivasyonu oluşturmayan şahane tablolar… Hayatını başkaları uğruna ortaya koyan Libyalı Abdülazim’in örneği medyamızda doğru dürüst yer almadı bile. Oysa günlerce gündemimizde başka bir olay daha olmamalıydı. Belki bu iyi örnek üzerine sarfedilecek ve çoğaltılacak söz üzerinden daha iyi bir dünyaya daha geniş pencereler açabilirdik.

Biz o pencereleri açmaya çalışmaktan vazgeçmeyelim. İyilikleri konuşalım. Bırakalım, kim kiminle ne cürümler işlemiş, ne çalmış ne kem sözler söylemiş, kim görevinin ehliymiş kim değilmiş diyerek yavaş yavaş bizi tüketen, bizi kirleten, dünyamızı daha da derinlere gark eden sözleri.

Mesela bugün Türkiye’nin Suriye sınırında açılmış kamplara sığınmak zorunda kalmış insanlara yardım etmeye kendini adamış insanların kocaman yüreklerinde açılan cennet bahçelerini görmeye davet ediyorum.

Evvelki gün Azez ve Afrin’de IHH’nın açmış olduğu ve içinde 200 binden fazla mültecinin barındığı kampları ziyaret ettik. İnsanın insana yapabileceği en büyük kötülüklerin bir sonucu olarak orada yurtlarından, babalarından, analarından, eşlerinden çocuklarından koparılmış yüreği yaralı insanların barındığı kamplar.

Ama yine orada, bu zulüm karşısında elinden geleni yaparak, bu duruma düşmüş insanlara yardım etmeye kendini adayan, böylece insanlığın en yüksek seviyelerini sergilemekte olan insani yardım kahramanlarını görebiliyorsunuz.

Aslında işin tabiatı tam da bu değil midir? Kötülüğün en dipte olduğu bir yerde iyiliğin en yüksek seviyesini sergileme imkanı da doğuyor. Kötülük ve iyilik en yüksek ve en dip seviyeleriyle birbirine çok yakın yerdedirler.

Suriye’de İHH’nın Fırat Kalkanı ve Zeytin dalı operasyonlarından çok öncesinden de kurmuş olduğu kamplar bugün Türk Silahlı Kuvvetleri ve ÖSO’nun sağladığı güvenlik alanı içinde ve AFAD’ın genel koordinatörlüğü altında müthiş bir disiplin, düzen ve en üst düzeyde kendisini hissettiren bir gönüllükle 200 bin mülteciye hizmet veriyor.

Bu faaliyetlerin eninde, sonunda, iyilik arzusundan başka hiçbir şey hissetmiyorsunuz, ne bir siyasi hesap, ne ileriye dönük bir kariyer planlaması, ne de birilerine duyulan öfkenin hesabını görme arzusu. Başı okşanacak bir yetim var, ihtiyacı giderilecek bir insan var, gözyaşı dindirilecek, teselli edilecek bir insan yavrusu var. O an dünyayı durdurmaya değer. Durduruyorlar ve yapmaları gerekeni yapıyorlar.

Hepsi birbirinden pırıl pırıl gençlerin adeta başka dünyalardan koparak sadece insani yardım faaliyetine odaklanmış faaliyetlerinden çok daha farklı bir dünyanın mümkün olduğunu aynel yakin görüyorsunuz.

Ziyaretimizde “hem saçlara hem kalplere örgü” başlığı altında bir etkinlik yapılmış. 2-7 yaş arası kız çocuklarına yönelik, görünürde basit bir faaliyet. Türkiye’nin her yanından gelmiş gönüllü kuaförler, Azez’de bulunan Siccu ve Şemmarin kamplarında yaşayan çoğu yetim 2 bin kız çocuğunun saçlarını taradı, kuaförlük yaptı, ördü, tokasını taktı ve kendisine hediyeler verdi.

Müthiş etkileyici bir faaliyet. Bir yetimin başını okşamak, Rasuli Zişan efendimizin sevapların en yücelerinden diye bahsettiği bir eylem. O yetimin başına o şefkatle, o merhametle dokunuşunuzla dünyanın en devrimci işini yaptığınıza temin edebilirim.

Aman Allah’ım, küçücük gövde dünyanın derdini nasıl yüklenmiş. Küçücük yaşında evlerinin üzerine yağan bombalarla yıkılmış evlerinin enkazında annelerinin, babalarının, kardeşlerinin ölümünü görmüş, dünyanın bütün ışıklarının söndüğüne şahit olmuş o mahzun gözler bir baş okşamasıyla herşeyi unutup başka bir hayat ihtimalini görebilir mi?

Görmese de, o başı okşayanların kalbine dokunan bir iyilik oluyor ve hiç endişe etmeyin.

Faaliyeti organize eden İHH’nın insani yardım gönüllülerinden Tülay Gökçimen’in her bir çocuğu kendi çocuğu gibi sevmesi, okşaması, kucaklaması yok mu? Türkiye’nin her yanından gönüllüleri organize edip getirip bu mazlum yüreklere dokundurması yok mu?

Emin olun dünyayı bu dokunuşlar değiştirecek.

Bir hilal uğruna batan güneşlerden biri: Libyalı Şeyh Abdülazim

Başka bir hikaye anlatmak istiyordum bugün. Türkiye’de yaşamakta olan bazı Yemenli ve Suriyelilerin Türkiye’nin ürünlerinin özellikle Arap dünyasına tanıtılması ve pazarlanıp satılması hususunda yapmakta olduğu çok önemli bir katkıyı anlatacaktım. Malum Türk ürünlerine yönelik Arap dünyasında müthiş bir rağbet var.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Bir hilal uğruna batan güneşlerden biri: Libyalı Şeyh Abdülazim
Haber Merkezi 19 Ağustos 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Bir hilal uğruna batan güneşlerden biri: Libyalı Şeyh Abdülazim yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Yöneticilerin tutumu ne olursa olsun, halklar nezdindeki büyük sempati üzerine çok şeyler söyleniyor da bunun Türkiye’ye nasıl bir faydası oluyor, buna dair çok güzel, somut örneklerden bahsedecektim. Başka bir gelişme oldu, bunu yazmayı sonraya bırakacak bir etki yaptı bende.

Dün Libyalı dostlarımızdan Mostafa Sagozly’nin attığı bir mesajın uzun süre etkisi altında kaldım. Attığı mesaj bir vefat haberiydi. Hepimiz Allah’ten geldik, ona aitiz ve hepimiz O’na döneceğiz. Kaçış yok, başka bir son yok ve gidecek başka bir yer de yok. Ama O’na vasıl olma biçimimiz aramızdaki farkları da ortaya koyuyor. Nasıl yaşıyorsak öyle ölüyoruz ve O’na nasıl vasıl oluyorsak da öyle muamele göreceğimiz çok açık.

Bu sefer Allah’a vasıl olan zat Libya devriminin çok sevilen isimlerinden, Bingazi mücahitlerinden Abdülazim Milat Elfaravi. Evvelki akşam saatlerinde Arnavutköy Karaburun Sahili’nde çocuklarıyla birlikte piknikteyken denizde boğulma tehlikesi geçirmekte olduğu 2 vatandaşımızı kurtarmak üzere, hiç düşünmeden ve üstündeki kıyafetleri bile çıkarmadan atılarak kurtaran Abdülazim, vatandaşlarımızı kurtarmış kurtarmasına ama bu esnada bitkin duruma düştüğü için dalgalara kapılmış, uzun süre boğuştuktan sonra dalgalara yenik düşmüş, kurtarmaya gelen ekipler tarafından kıyıya çıkarıldığında onun için çok geç olmuş.

Kurtardığı kişilerin sağlık durumu iyi ancak kendisi geçirdiği iç kanama neticesinde yapılan bütün müdahalelere rağmen ruhunu teslim etmiş.

Libyalı Abdülazim hakikaten tam da yaşadığı gibi ölmüş. Ölümünden geriye doğru hayatını izlediğinizde bu muhteşem uyumu son derece çarpıcı bir biçimde görüyorsunuz. Son yaptığı, insanlar için hayatını ilk defa ortaya koyuşu değil. Daha önce de Libya’yı esir almaya çalışan eski General Hafter’i karşı verdiği mücadeleyle çok iyi bilinen bir isimdi. Bu esnada bir çok insanın hayatını kurtarmış olduğu dilden dile dolaşıyordu.

Yakın zamanlarda karaciğer nakli ihtiyacı olan birine karaciğerinden bir parça bağışlamış. Bu bağıştan dolayı kendisi fenalaşmış ve bir süre tedavi görmüş. Nasıl bir ciğer ve yürek taşıyorsa bu ameliyatı ve hastalığı yaşamış haliyle böyle bir işe en son girişmesi gereken biri olmalıydı. 49 yaşındaydı ve bu ameliyatı geçirmiş olduğu için kendini sakınması gerekirken gösterdiği gayretin kahramanlık boyutunu ifade edecek kelimeler zor bulunur.

8 çocuklu Abdülazim’in hikayesi medyamıza niyeyse fazla yansımadı, oysa olayın azameti yere göğe sığmayacak boyutlarda. Hani bir hilal uğruna batmayı göze almış güneşlerden biri gibi.

Neden kötü örnekler medyamızda, gündemimizde daha fazla yer kaplama fırsatı bulabiliyor? Neden kötülükler daha fazla seyyal dünyamızda? Geçtiğimiz günlerde “başkaları için ağlayan” bir örnekten bahsetmiştim. Ne kadar da yüreklerimize su serpmiş, insanlık ölmemiş dedirtmiş de insanlığa dair kuruyan umutlarımızı sulamıştı o olay. Bu olayda kuşkusuz çok daha fazlası var. Hiç tanımadığı başkası için kendi hayatını ortaya koyanlar, insanlığın yeri geldiğinde nasıl bir güneş gibi parlama potansiyeli taşıdığını da söylemiyor mu size?

Abdülazim Bingazi’de doğmuş 8 çocuk babası, Libya Vakıflar Bakanlığına bağlı olarak çalışan bir İmam-Hatip idi. Ama bu asıl mesleği değildi. Deniz fakültesinden mezun olduktan sonra Gemi kaptanı olarak uzun süre çalışmış. 2011 Libya devriminde çok büyük rol üstlenmiş bir isimdi. Verdiği vaazları dinlemek için Libya’nın her tarafından binlerce insan vaaz verdiği mescide koşuyordu. Bir ara Hafter tarafından tutuklanarak Pirsis hapishanesine konulan Abdülazim, 7 ay süren ağır işkencelerden sonra sağlık koşulları gittikçe kötüleştiği için Mayıs 2015 yılında kendi doğduğu topraklardan uzaklaşmak şartıyla serbest bırakıldı. Bunun üzerine hem de tedavi görmek için Libya’dan çıkıp Türkiye’ye gelen Abdülazim, Türkiye’ye yerleşip Libyalılar okulunda imam-hatip hizmetlerinde bulunuyor ve bazı Türk vakıflarına hafızlık konularında destekte bulunuyordu.

Ülkesinde yaşamakta olduğu sıkıntılardan dolayı Türkiye’de son zamanlarda melce bulan milyonlarca Arap’tan biriydi. Ülkesindeki savaştan kaçmamış, orada da yapacağını yapmış ve sonuçta Türkiye’ye gelmiş. Sahilde sekiz çocuğu ve eşiyle birlikte piknik yapmaktayken onunla birlikte boğulan iki gence şahit olan belki onlarca veya yüzlerce kişiden de biriydi. Ama onların hiç birinin yapmadığını yapıp, elbiselerini bile çıkarmaya zaman ayırmadan can kurtarmaya koşan tek kişi o olmuş. Üstelik hasta haliyle.

Tanıyanlar için o, Şeyh Abdülazim’di, çünkü ilim ehliydi, muallimdi, ilmiyle de amel eden faziletli insanlardandı.

Sadece bu olay üzerinden gitsek, biz kimiz, neyimiz var, bize ait olan ne, bizden olan kim, bize uzak olan ne? Uzansak o meşum sorulara ve bu dünyada neyin mücadelesini ne için verdiğimize dönüp tekrar tekrar baksak çok şeye şahit olmaz mıyız?

Şeyh Abdülazim’in kendisi çok şeye şahit olmuş belli ki, Allah bu şahitliğine şehadet versin.

Vicdansızlığı hangi yasa zapt eder?

Öyle anlar olur, öyle olaylar yaşarsınız, bütün insanlar o olayları yaşar, bütün gözler olanlara şahitlik eder. Hani, milyon nasihatten evla bir ders olur. Ders de ne kelime, dersiniz ki bu ateşle de dağlanan yüreklerde artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz.

Buna da şahit olan bir toplumda bir daha böyle şeyler yaşanmaz dersiniz, çünkü bu olay sanki kendi acısını hissetmek ve yaşamak için gerçekleşmemiş de bütün insanlara olayın vahametini göstermek, lakayt kalanları uyandırmak, meseleye ortak etmek, şahit kılmak için yaşanmıştır.

Bir ayet gibi yaşanır o anlar, gidişatımıza dair, hali pür melalimize ve akıbetimize dair kalbimize şok uygulayan bir ayet gibi. Bize “yeter artık” demek için, “uyanış” alarmı çalmak için, bu gidiş gidiş değil ve bu senin de meselen diye düşündürmek için.

İnsanlığın ayıpları, düşebileceği aşağılık seviyeler bu olaylar vesilesiyle gösterildiğinde yürekler kötülüğe daha bir aşinalık mı kazanıyor nedir?

Aylan bebeko küçücük cüssesiyle yaşadığı koskoca dramla kaç insanın yüreğine merhamet ekebildi? Onun yüreklere serptiği merhamet tohumları çorak topraklara serilmiş gibi olmasaydı, bugün, her gün, Akdeniz kıyılarına vuran Aylanların bir sonu gelmez miydi?

Dün bir çocuğun “anne ne olursun ölme” çığlıkları bizi neye şahit tutmuş oldu? Ya ona çaresizce “ölmek istemiyorum” diye seslenen annenin kısa bir süre sonra can çekişerek hepimizin gözü önünde ölümü yüreklerimizde bir türlü olgunlaşmayan merhamet fidanına da kaç yangın ekmiş oldu?

Dün olayın vuku bulduğu saatlerde başka bir şehrimizde yine benzer bir vakada üç çocuk annesi bir kadın kocası tarafından 20 yerinden bıçaklanarak öldürülmüş. İki vakada da ilginç bir çok ortak özellikler arasında katil kocaların ifadeleri: “seviyordum, tartıştık, iş bu noktaya gelsin istemezdim.”

Neresinden bakarsanız, modernleşiyoruz. Modernleşmede her geçen gün daha fazla mesafe kat ediyoruz. Eskisine oranla cinayet işleyenler de cinayete kuran olanlar da daha eğitimli, daha şehirli. Kadına yönelik şiddet şu anda bir kırsal konu değil, kentsel bir konu. Üstelik her geçen gün kadının konumunun yasal olarak çok daha fazla geliştirildiği, kadına pozitif ayırımcılık adı altında neredeyse imtiyazların bile tanındığı bir kentsel-modern dünyadayız.

Tuhaf olan şey, kadının yasal konumunun çok gelişmiş olmasına karşılık, kadına yönelik şiddet vakalarının daha fazla artıyor olması.

Ne oluyor?

Çıkan bunca yasa yeterince koruyamıyor mu kadını? Daha fazlası nedir?

Kadına bu şiddeti uygulayan isimler için hiç kimsenin en ağır şekilde cezalandırılmasını istememesi bile sözkonusu değil. Yani kadına yönelik şiddetin kınanması, aşağılanması, lanetlenmesi konusunda da toplumdan yana hiçbir eksiklik yok. Kadın öldükten sonra onu öldüren katilin en şiddetli şekilde cezalandırılmasını isteyen sesler yükselir toplumdan. Sanırsınız bu sesler o seslerdir. Dersini almış, bir daha böylesine kendi imkanlarıyla da olsa izin vermeyecek sesler. Oysa, bu seslere rağmen, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması için umut verici bir gelişme yaşanmıyor.

Zannetmeyin bu sadece Türkiye’nin sorunudur, ama bizi şu anda ilgilendiren Türkiye’dir ve merhamet için her zaman verimli bir toprak olmuş bu coğrafyada giderek merhamet bakımından ciddi çoraklaşma işaretleri alıyoruz.

Herşeyin yasalara bağlandığı yerde, yani vicdana göstere göstere güvenilmediği yerde, vicdan da intikamın feci bir biçimde alıyor ve yasaları geçersiz hale getiriyor gibi. Vicdan olmasa, merhamet olmasa, sorumluluk olmasa kadını erkeğe, çocuğu zalim ebeveyne, kadını kadına, küçüğü büyüğe, işçiyi işverenine karşı koruyacak hangi yasa olabilir?

Aslında olayı başlıca kadına karşı şiddet diye görmekle başlıyor herşey. Sorun insanların sahip oldukları gücü sorumsuzca kullanma konusunda sergiledikleri kontrolsüzlük. Sorun erkeğin kadına yönelik şiddetinden ibaret değildir. Bu sorun güçlü olanların kendilerinden daha zayıf olanlara, varlıklı olanların yoksullara, büyüklerin küçüklere nasıl davranmaları gerektiği hususunda tabi olmaları gereken güçlü bir toplumsal ahlakla ilgili bir sorundur. Erkek kadından ona karşı fiziksel şiddet uygulayabilecek kadar güçlü olduğunda bu gücünü ne kadar ve hangi nedenle kontrol etmeli?

Bunu diğer bütün beşeri güç dengeleri için de uygulayabilirsiniz. Kadın güçlü olduğunda onu daha zayıf kadınlara karşı veya bizzat kendi çocuklarına karşı bu gücü kötüye kullanmaktan engelleyen ne olacaktır?

18. yılında AK Parti, eleştiri ve özeleştiri arasında

18. kuruluş yıldönümünde Türkiye’yi tek başına yönetmiş bir AK Parti’nin her türlü değerlendirmeye, çözümlemeye, eleştiriye açık bir dolu tecrübesi var bugün. Bunun içinde yaptıklarından eleştiriyi hak eden bir dolu yanlışı, yapabileceği halde yapamadığı yine bir dolu eksiği olması kadar normal bir şey olamaz.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : 18. yılında AK Parti, eleştiri ve özeleştiri arasında
Haber Merkezi 14 Ağustos 2019, Çarşamba Yeni Şafak
18. yılında AK Parti, eleştiri ve özeleştiri arasında yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Bunun değerlendirmeleri de, eleştirileri de elbette yapılacaktır. Bu eleştiri ve değerlendirmelerin toplamından AK Parti’nin özdüşünümselliği için, yani kendine ayna tutan, kendi üzerinde düşünen muhasebesi için çok önemli imkanlar da doğacaktır.

Ancak bu değerlendirmelerin bugün, yerel seçimler gündeminin hemen akabinde yapılmasına kaçınılmaz olarak hakim olan, olup bitenleri başka türlü gören ayrı bir göz var. Bu gözün çok da sağlıklı, dikkatli ve insaflı bakmadığını burada not etmek gerekiyor.

AK Parti içinden çıkıp ayrı bir oluşuma dümeni kırmaya çalışanların özellikle yerel seçimlerde AK Parti aleyhine bir hezimet beklemekte oldukları artık bir sır değil. Bir çıkış noktası olarak 31 Mart’taki sonuçları bile kendilerine yeterli ve sağlam bir zemin olarak görmeyenlerin 23 Haziran’dan daha güçlü bir ivme hissetmiş oldukları anlaşılıyor.

Bundan seçim öncesinden itibaren AK Parti’nin hezimetine yatırım yapmış oldukları anlaşılıyor ki, bu da yapacakları hiçbir siyasi çıkışın halka dokunan hiçbir tasasının ve misyonunun olmadığını şimdiden yeterince ortaya koyuyor. Oysa siyasetten gaye halka ve hakka hizmet ise AK Parti içinde bu siyasetin yolları tıkanmış imkanları tükenmiş değildir. Elbette siyaset kolay değildir, bazen kendi dava arkadaşlarınızla doğru bildiklerinizin mücadelesi için çok ter dökmeniz, çok çile çekmeniz gerekebilir. Ama dava arkadaşlarınızın yerine geçebilmek için onların tökezlemesini beklemek hiçbir siyasi tabanda hürmet ve takdirle karşılanacak ve ödüllendirilecek bir yaklaşım değildir; dava arkadaşlarınız ne kadar da yanlış yapıyor olurlarsa olsunlar.

Bu yaklaşımla bugün AK Parti’ye yönelik eleştirilere kulak verme ve bunu bir özeleştiri adına üstlenme furyası dikkate değer boyutlara ulaşmış durumda. Doğrusu AK Parti’nin her zaman kendini çok eleştirmesi gerektiğini söyleyenlerdenim. AK Parti’nin eksikleri çok, yanlışları daha da çok, yapabildiği halde yapmadıkları, yapmayı ihmale ettiği veya hiç aklına getirmediği için vizyon eksikliğini hissettirdiği alanlar da çok. Bunların hepsinin farkında olup bir araştırma-geliştirme kapsamında sürekli olarak değerlendirmesi AK Parti’yi şimdiye kadar hep olduğu gibi canlı ve güncel tutar. Ancak bu eleştirilere gereğinden fazla prim verildiğinde, insaf ölçüleri aşıldığında AK Parti’nin Türkiye siyasetine, ekonomik ve sosyal kalkınmasına yaptığı katkılar da görmezden gelinmiş oluyor.

Özeleştiriyi bir erdem olarak kabul etmek yerine sürekli bir suçluluk itirafı gibi kabul edenlerin tetikte beklediği bir ortamda özeleştiri yapmak da makul değildir. AK Parti adına en küçük bir özeleştiriyi bile AK Parti’nin tükenişinin bir işareti gibi ve tabi bir sevinçle karşılayanlara karşı şunu açıkça ifade etmeye devam etmek lazım:

AK Parti hala Türkiye’nin birinci partisidir ve halk desteğiyle, reformlarıyla, iktidarda kalma süresiyle, ekonomik ve sosyal kalkınma, değişim iradesi ve performansıyla şimdiye kadarki bütün rekorları tek başına kırmış bir partidir.

Önceki yazıda söyledik, askeri, kurumsal ve derin vesayet odaklarını yanısıra sadece FETÖ’ye karşı bir mücadeleyi başlatıp başarmış olmak dolayısıyla Türkiye’nin milli varlığına ve bağımsızlığına kurucu bir katkıda bulunmuştur. Bugün bu mücadelenin tek ayaklı olmadığını ve çok boyutlu, çok cepheli bir mücadele olduğunu her geçen gün daha da çok görüyor daha da fazla hissediyoruz. Bu mücadelede AK Parti’nin dışındaki aktörlerin yeterince sorumlu davranmadığı, kendilerini aynı bedenin bir organı gibi görmediği de görülüyor. O yüzden bu misyon ne yazık ki, AK Parti’nin üstüne parçalanmayan ve devredilemeyen bir şekilde kalmaktadır.

Ancak devredilemezliği ve parçalanamazlığının ideal bir durum olduğunu söylemiyoruz. Keşke bu misyon diğer siyasi aktörler tarafından da paylaşılabilse.

Türkiye’nin gerek FETÖ ile mücadelesi, gerekse uluslararası ilişkiler düzeyinde bugün yüklendiği misyon onu dünya siyasi sahnesinde sözü geçen, etkili, ama tabii ki itiraz eden, çoğu kez muhalefet eden gerçek bir aktör haline getiriyor. Türkiye bu siyasi tarzıyla dünyadaki egemen aktörlerin dümen suyuna gitmeyen, kendi doğrularını savunan bir aktör ve bu haliyle kendini kabul ettiriyor. Bu tarz-ı siyasetin ülkenin bütün aktörleri arasında daha geniş bir kabul ve destek görmesi gerekiyor.

Mesela en büyük muhalefet partisinin liderinin Türkiye’nin bugün dünyada yaptıklarından bu kadar habersiz olmamasını istemek fazla lüks kaçmamalıydı. Mesela Doğu Akdeniz’de herkes varken Türkiye’nin de bulunmasını istemek gibi bir gafa imza atmamalıydı. Azıcık Türkiye’yi takip etmeli, bugünün Türkiye’sine layık bir muhalefet partisi lideri olmalıydı.

O muhalefet partilerinin liderleri, mesela mazlumlara yeterince sahip çıkıp çıkmama konusunda AK Parti’yi daha fazla baskı altında tutmalıydı, onun yerine ülkeye sığınmış birkaç mazluma karşı halkı kışkırtma yarışına girmemeliydiler.

Kim ne derse desin, AK Parti’nin “iyilik siyaseti” adına ortaya koyduğu modele bir rakip yok. Ne mevcut partiler içinde ne de yeni fırsatlar arayan oluşumlarda.

Kısaca 18. kuruluş yılında AK Parti adına özeleştiri tamam da, bu, baştan beri zaten varlığına itiraz eden bir muhalefetin konumunu benimseyip kendi müstesna katkılarını ve tecrübesini inkar noktasına da gelmesin.

Rabia katliamının hesabı sorulur elbet

Bugün idrak etmekte olduğumuz mübarek Kurban bayramının 4. Günü, AK Parti’nin kuruluşunun 18. Yıldönümü, ve modern insanlık tarihinin görebileceği en vahşi katliamlardan biri olan Mısır’daki Rabia katliamının da 6. Yıldönümü.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Rabia katliamının hesabı sorulur elbet
Haber Merkezi 07 Ağustos 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Rabia katliamının hesabı sorulur elbet yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Bu özel günlerin her birisi, bugün için üzerinde çok fazla şey söylemeyi gerektiren anlamlar kazanmış bulunuyor. Aradan geçen her bir yıllık zaman bir büyük olayın bu zaman içinde kazandığı biraz daha özel, farklı anlamlarıyla birlikte yeni bir veçheye de kavuşmuş oluyor.

Tarih her an yeniden yazılıyor, yeni gelişmelerin ışığında, yeni hadiselerin kattığı yeni anlamlarla birlikte. O yüzden 17 yılının her birini başka bir bağlamda andığımız bir olayın 18. Yılında çok farklı şeyler söylemek mümkün hale gelebiliyor.

AK Parti, Türkiye siyasi tarihine, kalkınmasına, İslam dünyasında ve genel olarak dünyada demokrasinin gelişim tarihine, tartışmasına yapmış olduğu ve yapmakta olduğu katkılar açısından çok özgün bir örnek. 18 yılın her birinde yaşanan her olay onun bu katkısına başka boyutlar kattı. 18. Yılı Kurban bayramına denk geldiği için Genel Merkez’in yıldönümü etkinlikleri önümüzdeki haftaya ertelenmiş bulunuyor. Biz de daha geniş değerlendirmemizi önümüzdeki haftaya bırakarak bugün Rabia katliamı üzerinde daha fazla duralım.

Daha önce de söylemiştik. Rabia katliamının AK Parti’nin kuruluşunun yıldönümüne (12. Yıldönümü) denk gelmiş olması, kasıtlı değilse bile simgesel anlamı çok büyük olan bir tevafuktur. Zira AK Parti’nin İslam dünyasında halk iradesini hatırlatan, onun var ve mümkün olduğunu telkin eden bir işlevi olmuştur.

Bu işlevi yüzyıldır neredeyse tam bir esaret altında yaşamakta olan Arap halklarına kendi iradelerine sahip çıkmayı, bağımsızlık, özgürlük ve onurlu bir hayatı talep etmeyi ilham etti. Arap Baharı denilen sürecin tabii ki tek nedeni değildi bu, ancak bu ilham kaynağının sembolik bir etkisi olmuş olduğu muhakkak. Tabi sembolik etkinin tabiatı, halklara ilham verirken kurulu düzenin sahiplerinde de başka duygular uyandırmasıdır.

O yüzden Arap Baharı sürecinin rahatsız ettiği mihraklar bunu durdurabilmek için sadece karşı devrimleri organize etmedi, ayın zamanda bu devrimlere ilham veren Türkiye örneğini de yerinde boğmak, yok etmek üzere çok çalıştı, çalışmaya da devam ediyor.

Yine o yüzden Mısır tarihinin tek seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye karşı darbenin zeminini hazırlayan Temerrüt hareketiyle eş zamanlı olarak Türkiye’de aynı gerekçeler, aynı medya iletişim taktik ve söylemleriyle Gezi isyanı organize edildi. Mısır’da başarılan Türkiye’de başarılamadı. Ama bu kavga da, Arap halklarına özgür olduklarını, onurlu bir hayat yaşamayı hak ettiklerini ve bunu yapabileceklerini hatırlatan AK Parti’ye ve lideri Recep Tayyip Erdoğan’a karşı hınçları da bitmedi.

Bu açıdan AK Parti’nin kuruluşunun tam 12. Yıldönümünde 14 Ağustos’ta Mısır’daki darbeye karşı en barışçıl şekilde meydanda oturarak direnişlerini sergileyen kalabalıklara yaylım ateşi açarak 3000 bin insanı en vahşi şekilde katlettiler.

Kerbela ne ki? Her biri bir Kerbela trajikliğinde 3000 insanın zalimce katledildiği bir vakadır Rabia katliamı.

Modern dünya üst üste, yan yana binlerce Kerbelayı bir günde yaşatabildiğini gösteren maharetiyle de öne çıkmaktadır. Üstelik yaşattığı Kerbelalara bir mersiye yakma hakkını bile çok gören, kısa sürede bunları unutturan, Yezitlerine de itibar vermeyi esirgemeyen bir yüzsüzlükle menşur.

Rabia’da silahsız insanlara devletin silahlarını taşıyan askerler ve polisler hem hedef gözeterek, keskin nişancı marifetiyle bir çok insanı katlettiler, hem de yaylım ateşi marifetiyle rastgele kalabalıklara ateş açarak bir devletin kendi vatandaşına yapabileceği en büyük zulmü yaptılar. Bilahare ölen insanların cesetlerinin ve yaralıların toplandığı meydandaki çadırların üzerine buldozerlerle girilerek cesetler parçalandı, o haliyle bir kısmı çukurlara doldurulup üstleri kapatıldı, bir kısmı da çadırlarıyla birlikte ateşe verilerek yakıldı.

O katliamdaki her bir can için uluslararası mahkemelerde yargılanmayı hak edenler, bu olaydan sonra hiçbir şey olmamış gibi uluslararası toplumda kabul gördüler. Buradan buldukları cesaretle, Rabia katliamında öldürememiş olduklarını zindanlara atıp, bir çoğunun işkence ve kötü muameleler neticesinde bu zindanlarda öldürdüler, yine de ölemeyenleri göstermelik mahkemelerle yargılayarak idam yoluyla katletme yoluna gittiler. Bir celsede yüzlerce kişinin idam hükmü, doğru dürüst hiçbir mahkeme yapılmadan okundu, işkence altında alınmış olduğu kesinleşmiş ifadelere dayanılarak onlarca kişi idam edildi.

Bütün bunların ortasında geçtiğimiz Şubat ayında, tam da bu gençlerden 9 kişinin idam edildiği günün ertesinde Arap Birliği ve Avrupa Birliği liderleri Şarm el-Şeyh’te bu katliamların biricik sorumlusu Sisi’nin davetine icabet ederek birlikte poz vermekten çekinmediler. Üstüne üstlük Sisi, hepsinin suratına bakarak Mısır’daki bu iğrenç demokrasi ve insan haklarının “Mısır’ın kendine özgü şartlarında” normal olduğunu kabul etmelerini buyurdu, onlar da bu sözleri paşa paşa dinlediler…

Bugün Mısır insan hakkı ihlalleri açısından yaşadığımız çağdan utanç duymamıza yetecek kadar kötü durumda. Zindanlarda ağır işkence şartlarında on binlerce siyasi tutuklusuyla, tamamen bastırılmış muhalefeti ve basınıyla Mısır ne yazık ki Batılıların İslam dünyası için görmek istediği modeli de temsil ediyor. Çünkü anlaşılan kadarıyla Batılılar İslam için demokrasi, gelişmiş insan hakları ve özgürlükler değil, tam da böyle bir örnek istiyorlar. Dilleri başka türlü söylese de fiiliyatta söyledikleri her vesileyle bu oluyor.

Başkası için ağlayabilenler

Evvelki gün Habertürk’te Mehmet Akif Ersoy’un yönettiği tartışma programında Suriyelilerle ilgili yükselen olumsuz algıları konu eden tartışma programının etkisi altındaydım. Sadece o program değil tabi, televizyonda, sosyal medyada son zamanlarda duyduğumuz sözler insanlığa dair benim bile iyimserliğimi tüketmeye doğru gidiyordu. “Benim bile” diyorum, çünkü felsefi ve siyasi olarak nasıl iflah olmaz bir iyimser olduğum sır değil.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Başkası için ağlayabilenler
Haber Merkezi 28 Temmuz 2019, Pazar Yeni Şafak
Başkası için ağlayabilenler yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Ta ki dün trafikte seyir halindeyken aldığım bir telefon… Baktım daha önce de aramış ama fark edememiş olduğum bilinmeyen bir numara.

Açtım, telefonda son derece üzgün, hüzünlü bir ses. Çok yabancısı olmadığım bir durum. Siyasetin içinde olmak itibariyle her gün bu türden çok telefon alıyorum. Çaresiz veya çaresizlik hisseden bir çok insan siyasetçiyi çare kapısı görüyor. En çok kendisi, çocuğu veya bir yakını işsiz olanların iş talepleri, uğramış olduğu bir mağduriyeti giderme arayışı, aile birleşimi kapsamında tayin talepleri dolayısıyla veya sadece dertleşmek için arayanlar. Herhangi bir beşerin bu kadar çok talebi karşılaması, hepsine yetişmesi mümkün değil. Ancak bazen sadece dert dinlemek bile yeterince hayra geçebiliyor.

Telefondaki sesin çok dertli olduğunu anlıyorum, uzun süre kendisini tanıtmadan, sorununun ne olduğuna da girmeden sadece nasıl bir çaresizlik hissettiğini anlatıyor. Ben her gün aldığım türden bir telefon zannediyorum, o aşinalığın oluşturduğu bir nebze rutin içinde dinliyorum bir süre. “Kendinizi bir tanıtsanız” diyorum, “Nedir meseleniz?”

Mevzuya giriyor:

Bir komşuları var, Suriyeli. Birkaç yıldır komşuluk yapıyor, ama mahalleye geldiğinden beri o kadar çok kaynaşmış mahalleliyle, o kadar çok herkesin hayatına değmiş ki, aileden biri gibi olmuş.

“Mesela ben hasta olduğumda kendi ailemden görmediğim ilgiyi ve yardımı kendisinden gördüm” diyor. “Suriye’de kendisi de yakınları de Esad zulmüne karşı da aşırılıkçı terör örgütlerine karşı da savaşmış. Kardeşi ölmüş, kendisi ise ayağından yaralanmış ve şimdi platin takılı. Gelmiş Türkiye’ye, kendisine bir şehirde yaşamak üzere oturum verilmiş yerleşmiş. Ama o şehirde geçimini sağlayamadığı için gelmiş İstanbul’a. O gün bugün aynı yerde yaşıyor.

Suriye’deyken hatırı sayılır bir işadamı, hali vakti yerinde, ticaretini yapan biri. Şimdi ise badana, boya, inşaatta ne iş bulsa yapıyor ama evde aç oturur hiç kimseye aç olduğunu, ihtiyaç halinde olduğunu asla söylemez.

Bütün mahalleli onu çok seviyor, onu kendilerinden biri sayıyor. Bir süre önce başlayan uygulamalar dolayısıyla evine kapanmış, çıkmıyor, çünkü kayıtlı olduğu ile gittiğinde hem burada kurduğu düzeni orada kuramaz, hem iyi kötü burada geçimini sağlıyor, orada ne yapacak? Biz mahalleliler olarak aramızda imza topladık, komşumuzu terk etmek istemiyoruz. Komşumuzu bizden almayın diyoruz.”

Kadın bütün bunları anlatırken sesi sonlara doğru daha ağlamaklı hale geliyor. Sonda da hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Ne yalan söyleyeyim, ben de gözyaşlarıma hakim olamadım, sözcüklerim boğazımda tıkandı, yutkundum, bir süre tepki veremedim.

Yaşadığım şey bir mucize gibiydi. Biliyorum. Son zamanlarda şahit olduğumuz o anlayışsız, merhametsiz, ırkçı sesler, sekiz yıldır mazlum, mağdur, mahcur insanlara kapılarını açmış, onlara ensar olmuş asil bir milletin sesleri olamazdı.

İşte umudun tükenmeye yüz tuttuğu anda çıkıp gelen mucize buydu. Şimdiye kadar aşina olduğum, kendi bireysel dertlerini, taleplerini anlatan telefonlar arasında ilk defa böylesine beni şahit kılıyordu. Kendisi için bir şey istemiyordu bu ses, başkası için istiyordu. Kendine ağlamıyordu, başkasına ağlıyordu. Gerçi kendine ağlayana da asla kulak tıkamam, ama başkasına ağlayanın temsil ettiği etik seviyesi, insani seviye, eşrefi mahlukatın yücelerini gösteriyor bize.

Bir yandan da koca koca siyasetçiler, profesörler yekunu 4 milyona yaklaşan bir halk hakkında, hiçbir bireysel hayatı, hissiyatı, duyguyu dikkate almadan cansız bir nesneymiş gibi konuşuyorlar.

“Sürelim, gönderelim, defolsunlar, ne halleri varsa görsünler” seviyesinde bir söylemin giderek normalleşmeye yüz tuttuğu, normalleştikçe insanlıktan bir şeylerin yitip gittiği, üstelik neyin yitip gittiğini de çoğu kişinin fark etmediği bir karanlık atmosfer var.

Ayşe hanımın sesi bir anda o asil milletimizde bastırıldığını sandığım vicdanın, ahlaki güzelliğin bu karanlık atmosfere tekrar doğan güneş gibi ışımaya başladığını hissettim.

O güzel ses yine ağlayarak ve başkası için yalvararak “ne olursunuz, isterseniz o mahalleli komşularımızın imzalarını da size yollayayım, komşumuzu bizden almasınlar, biz onlara çok alıştık” diyor.

Komşu ya!

Suriyeliler muhacir olarak geldiler. Doğrudur. Muhacirlik ezeli bir durum değildir. Zaten bireysel olarak kimsenin hayatında muhacirlik özellikleriyle yük olmuş değiller.

Oysa şimdi bize komşular.

Komşunun kimin üzerinde ne hakkı vardı? Bunun vatandaşlıkla mı alakası vardı, ödediğimiz vergilerle mi? Onu bunu bilmiyorum. Ben Ayşe hanımın “komşusuna ağlayan” sesinde bütün insanlık için umut ışığını gördüm.

Başkası komşundur diyor. Başkası cehennem veya yabancı veya nesne değildir. Başkası komşundur. Nokta.

Türkiye yapar, birileri de ileri-geri konuşur

Türkiye’nin üç gün önce başlattığı Barış Pınarları harekatı konusunda haklılığı tartışılmaz. Yıllardır mustarip olduğu, ülkesinin siviline, askerine, çoluğuna çocuğuna yıllardır silah sıkan bir terör örgütünün sınırının hemen yanıbaşında bir devlete yetecek kadar silahla donatılarak konuşlanmasına hiçbir ülke göz yumamaz. Böyle bir oluşumun Türkiye için gerçek bir tehdit olduğu apaçık ve Türkiye kendi ülke bütünlüğünü, istikrarını ve güvenliğini korumak için kendini savunma hakkını kullanıyor, bu tartışılamaz.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Türkiye yapar, birileri de ileri-geri konuşur
Haber Merkezi 05 Ekim 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Türkiye yapar, birileri de ileri-geri konuşur yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Ayrıca bu oluşum sadece Türkiye’yi tehdit etmiyor, bölgeye ABD silahı ve desteğiyle zorla yerleştirilmek suretiyle yarattığı terör yüzünden Türkiye’ye çok sayıda insanın iltica etmesine yol açmış durumda.

Birileri burada PYD’ye bir hediye vermek istiyorsa bunu bari başka kimseyi rahatsız etmeden, başka mağdur, mazlum, yerinden yurdundan zorla koparılmış, etnik temizliğe tabi tutulmuş bir halk yaratmadan yapsın. Kimse başka halkların mağduriyeti üzerinden başka halklara lütufta bulunmaya kalkmasın.

Neticede tehcir edilmiş halklar sorunu Suriye içinde ayrı bir sorun, ama bunun faturasını tek başına Türkiye’nin ödemek zorunda kalması da ayrı bir sorun. Hepsinin toplamından Türkiye’ye bu bölgedeki oluşumlara müdahale hakkı doğuyor.

Türkiye’nin bu hakkını görmezden gelip Barış Pınarları harekatına tepki verenlerin haline bakıldığında hepsinin Suriye’de ve dünyanın her tarafında dökülen kanların suç ortaklığı ifşa oluyor. Kınayanlar, suçlayanlar, kendi hallerine bakmadan bunu yaptıklarında zaten dünyamızın düzeninin neden bu kadar çarpık bir durumda olduğunu da göstermiş oluyorlar. Düşünebiliyor musunuz? İsrail, Türkiye’yi “Kürt bölgelerini işgal etmekle” suçluyor. İşgalin en iğrencinin, en yüzsüzünün en pişkininin modeli olması yetmiyor, kafalarından zaten Suriye toprağını önce “Kürt ülkesi” olarak işgal etmişler bile. Türkiye’nin bölgede etnik temizlik yapma ihtimali konusundaki kaygılarını da ifade ediyorlar. Neymiş? İsrail Kürtleri Türkiye’den daha çok seviyor, onlara daha büyük merhamet duyuyor. Merhametiniz batsın. Sizin merhametinize bel bağlayacak hiçbir şerefli Kürt evladı yoktur.

Fransa Başbakanı Makron, ABD’li Kongre üyeleri gibi Türkiye’nin yıllardır Suriye’deki kargaşa yüzünden yaşadıklarını görmezden gelerek “Türkiye uluslararası toplumun Suriye’deki önceliğinin IŞİD ve terörizmle mücadele etmek olduğunu unutuyor” olduğunu söylemiş ve eklemiş: “Türkiye milyonlarca kişiyi etkileyebilecek bir insani sorun yaratmak üzere. Bu da IŞİD’in tekrardan bir halifelik kurmasını sağlar.”

Doğrusu bu sözler şecaat arz ederken (tehdit ederken) sirkatini söyleyen Fransız’ın sözleri gibi. Türkiye’yi yolundan caydırmak isterken aslında IŞİD’in ipini tekrar salıp Türkiye’nin başına bela edebilme kapasitesini de itiraf ediyor. Sayın Macron, Türkiye’deki 3,6 milyon; Lübnan ve Ürdün’deki 3 milyon; Almanya’daki 1,2 milyon Suriyeli hangi şartlardan dolayı göç etmek zorunda kaldılar? Suriye’de şimdiye kadar ısrar edilen politikalarınız yüzünden değil mi? Türkiye bu sorundan etkileneceği kadar etkileniyor zaten ve bu soruna daha kalıcı çözüm için şimdi Barış Pınarlarını akıtıyor. Siz rahat olun, Türkiye’nin müdahalesi sizinki gibi sorun üretmez, sorun çözer, öldürmez yaşatır.

ARAP BİRLİĞİ NİHAYET ARAP OLDUĞUNU HATIRLADI, AMA…

Daha trajikomik tepkiler sıralamasında kabul etmeliyiz ki, Mısır ve Arap Birliği’nin açıklamaları başı çekiyor. Kendi ülkesinde yaptığı darbeyle kendi halkını katleden, bütün özgür düşünen vatandaşlarını zindanlara tıkmış olan ve ülkesini İsrail’e ve dış güçlere peşkeş çeken Sisi adına Mısır Dışişleri Bakanlığı “Türkiye’nin Suriye’deki saldırganlığını en sert şekilde kınıyoruz. Bu, kardeş bir Arap devletinin ulusal egemenliğine yapılmış küstahça ve kabul edilemez bir saldırıdır” demiş. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu sözleri “kınasan ne yazar, kınamasan ne yazar” diye iade etti gerçi ama, işin daha garibi Mısır’ın şu anda Libya içinde oynamakta olduğu rolün gözardı edilmesi. Bir ulusal mutabakat ortamı oluşmuş, Libya halkı tam kendi geleceğine karar verme yolunda ilerlerken destekledikleri eski General Hafter’e darbe yaptırıp Libya’nın önemli bir kısmını işgal ederek tam bir kaosa sürükleyen Sisi, Türkiye’nin Suriye’deki en haklı en meşru müdahalesini kınıyor. Erdoğan’ın dediği gibi, “kınasan ne olur, kınamasan ne olur”, senin irabtan mahallin mi kalmış?

Bunun bile daha garibi bu tepkinin Arap dünyası veya Birliği adına konuyor olması. Neymiş? Türkiye bir kardeş Arap ülkesinin egemenliğine saldırıda bulunuyormuş?

Şaka gibi. Birkaç basit soruyla acı acı gülelim isterseniz.

Kimmiş bu egemen Arap devleti? Suriye mi? Yahu yedi düvel orada, egemenliği mi kalmış?

Suriye’nin Araplığı mı ilgilendiriyor sizi? Yahu sizin Araplara ve Araplığa saygınız mı var? Suriye’nin kardeş Arap halkının yarısından fazlası sekiz yıldır ya öldürüyor, ya oraya buraya tehcir ediliyor, bunlar için ne yaptınız?

Onlara siz kör sağır kaldığınız halde sahip çıkan Türkiye’nin Arap olmadığını hatırlamıyorsunuz da şimdi ne yüzle hatırlıyorsunuz?

Hangi Arap ülkesi Suriye, Libya, Yemen ve Mısır’da canları, malları, evleri, onurları çiğnenen Araplar için ne yapıyor?

Üstelik Türkiye’nin müdahalesinin Arap kardeşlerimize bir saldırı değil, onların daha fazla etnik temizliğe maruz kalmalarını önleyen bir savunmalarıdır ve bizzat Suriyeli kardeşleriyle birlikte bu operasyonu yürütmektedir.

Arap Birliği, Arap kardeşlerine sahip çıkmayı gelsin Türkiye’den öğrensin.

Arapça Kitap Fuarı dolayısıyla

İstanbul bugünlerde çok önemli bir etkinliğe sahne oluyor. Daha şimdiden Arap dünyasının dışında gerçekleşen dünyanın en büyük Uluslararası Arapça Kitap Fuarı unvanına sahip olan etkinliğin bu yıl beşincisi Basın Yayın Birliği ve Uluslararası Arapça Kitap Yayıncıları Derneği’nin katkılarıyla düzenleniyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Arapça Kitap Fuarı dolayısıyla
Haber Merkezi 30 Eylül 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Arapça Kitap Fuarı dolayısıyla yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


“Arap dünyasının dışında” deniliyor ama, Türkiye veya İstanbul ne kadar Arap dünyasının dışında sayılır, tartışmaya değer bir konu. Türkiye’de şu anda gerek Suriyelilerden gerek Arap Baharı sonrası ülkelerindeki sorunlardan dolayı Türkiye’ye gelen veya gelmek zorunda kalmış Mısırlı, Yemenli, Libyalı ve Iraklılardan ve yine sadece daha iyi bir yatırım, oturum, turizm destinasyonu olarak gördüğü için Türkiye’ye yerleşmiş olan başta Körfez ülkelerinden olmak üzere sayıları neredeyse 5 milyonu bulan bir Arap nüfusu var.

Sadece bu nüfus bile bugün Arap Birliği üyesi ülkelerin büyük çoğunluğunun nüfuslarından fazlasını oluşturuyor. Aslında sayıları yine milyonları bulan Arap kökenli vatandaşlarımızla birlikte, Türkiye en fazla Arap nüfus barındıran ülkeler arasında başı çekiyor. Daha önce de söylemiştik. Bu durum aslında gerektiğinde Türkiye’yi Arap dünyası adına daha fazla söz söyleme hakkına sahip kılıyor. İşin esası Arap dünyasının bugün mustarip olduğu bir çok soruna çözüm odaklı yaklaşım konusunda Türkiye’nin çabaları bütün Arap ülkelerini aşmaktadır.

Neticede Arapların birinci dereceden etkilendiği Suriye, Libya hatta Mısır ve Yemen gibi ülkelerde yaşanmakta olan insani sorunlara Türkiye’den daha insani yaklaşan ve sorumluluk üstlenen bir Arap ülkesi yok. Oysa daha önce de yazdığımız gibi bugün Arap Birliği diye bir kurum var ve birinci önceliği yerlerini yurtlarını terk etmek zorunda kalan Arap nüfusun sorunlarını çözmek olmalı. Oysa onun gündeminde böyle bir konu hiç yok.

Aslında Türkiye bu nüfusa sahip çıkarken kendine yakışan büyük ve ciddi bir ülke olmanın gereğini yapıyor. Ancak bunun neticesi de, kendiliğinden getirileri de çok oluyor. Bugün birçok alanda Türkiye Arap dünyasının da kalbinin attığı bir yer haline gelmiş durumda. İstanbul, Arap finans çevrelerinin en önemli merkezlerinden biri olmaya doğru gidiyor. Arap dünyasının entelektüelleri tartışmak, buluşmak, fikirlerini geliştirip yaymak için, sanatçıları sanatlarını icra etmek ve sergilemek için en elverişli ortamı İstanbul’da buluyor. İstanbul’da düzenlenen Arapça kitap fuarı bu manzaranın net bir biçimde görülebildiği bir platform.

Fuara 15 ayrı ülkeden 200’e yakın yayıncı katılmış. İlk gün açılışına, Perşembe günü de bir konferans vermek üzere katıldığım fuarı 4. Gün itibariyle 56 bin kişi ziyaret etmiş bulunuyordu. Son güne doğru bu sayının 100 bini bulması bekleniyor. Fuar sadece okurla kitabı buluşturmuyor, yazarları birbirleriyle, yayıncılarla ve en önemlisi okurlarıyla buluşturuyor. Halihazırda Türkiye’de Arapça kitap yayıncılığı yapan ve buradan ürettiği yayınları Arap dünyasının her tarafına ihraç eden yayınevlerinin sayısı 50’yi aşmış durumda.

Fuarda göze çarpan fikir çeşitliliği de başlıbaşına Türkiye’nin sağladığı fikir ve ifade özgürlüğünün bir yansıması.Birbiriyle çatışan fikirlerin stantları yanyana. İran’ın Arapça yayınları da, Suudi Arabistan’ın en resmi görüşleri de, onlara karşı Mağrib’in, Tunus’un çok entelektüel ve modernist-tarihselci yayınları da fuarda kendilerine yer bulabiliyor. Doğrusu, Arap ülkelerinin herhangi birinde bu çeşitliliği bir arada bulmak zor.

Fuar boyunca seminer, imza günleri, resim, fotoğraf ve heykel sergilerinin yanısıra şiir ve müzik dinletileri gibi etkinlikler de yer alıyor. Karşı-devrim süreciyle ülkelerine musallat olan kötücül rüzgarları umut verici sanatlarıyla dağıtmaya çalışan ressam ve müzisyenlerin eserleri sanat kalitesi açısından da verdikleri mesajlar itibariyle de çok etkileyici.

Bazı stantlar günboyu çok özel etkinlikler yapıyor. Birinde Suriyeli veya Türk gönüllülerden oluşan “psikolojik destek grubu” olarak bölgemizdeki insanın kendini tanıması ve maruz kaldığı darbelere karşı kendini onarmasının yolları üzerine çok özel ve pratik tekniklerini standı ziyaret edenler üzerinde uyguluyor. Türkiye’de yaşayan Suriyeliler arasından yaşadıkları onca acıya, savrulmaya karşı bu kadar çok sayıda gönüllüyle bu kalite, heyecan ve gönüllülük seviyesinde bir çabaya şahit olmak insanın için açıyor.

Bu arada yine Suriyeli bir hattatın beni çok etkileyen performansından da sözetmek istiyorum. Alanında ilk ve tek olma özelliğine sahip Muhammed Mahir’in hattatlığı bilinenden çok farklı. Dikiş makinasını kullanarak kusursuz bir hatla Arapça beyitleri, Kur’an’ı Kerim’den ayetleri hiç müsvedde kullanmadan kadife kumaşa aktarıyor. Böylece dikiş makinasıyla nakşetmiş olduğu bütün mushafı 200 kg ağırlığında olarak Bursa’daki atelyesinde sergiliyor. Mahir, fuarda dikiş makinasıyla ziyaretçilere, istedikleri bir beyti veya ismi hemen kumaşa nakşediyor.

Gezmek isteyenler için bugün ve yarın fuarın son iki günü.

Cemal Kaşıkçı, bir sembol

Tam bir yıl önce bugün yaşanan cinayet, aslında, dünyada her gün yaşanmakta olan yüzlerce, binlerce cinayetten sadece biriydi. Bir insanın haksız yere, gaddarca, vahşice öldürülmesi dersek. Her cinayet kendi içinde gaddarca, zalimce, vahşice değil midir?Bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibi değil midir?

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Cemal Kaşıkçı, bir sembol
Haber Merkezi 25 Eylül 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Cemal Kaşıkçı, bir sembol yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Her cinayet aslında bütün insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur ve kendi kötülüğünü kendi içinde yeterince taşır.

Çok cinayet işlenmesi, işlenen cinayetleri çok duymamız, çok şahit olmamız bizde cinayetlere karşı bir kayıtsızlık oluşturuyor, onları adeta normalleştirmemize yol açıyor. Merhamet de böyle böyle köreliyor.

Kim demiş günümüzün medya düzeninin daha fazla duyarlılık oluşturduğunu? Oluşan duyarlılıklar kısa süre içinde etkisini gösterse de bir saman alevi gibi sönüp gidiyor, geriye unutmak kalıyor. Hele bu olaylar artarda yaşandığı ölçüde oluşturduğu tehlikeli alışkanlık, kötülüğün normalleşmesini, cinayetin bile sıradanlaşmasını sağlıyor.

Doğrudur, Kaşıkçı cinayeti, insanoğlunun, belli bir alçalma seviyesinde işleme istidadına sahip olabildiği cinayetlerden bir cinayet. Ancak bütün cinayetler arasında bir Kabil’in Habil’i öldürmesini ayırt ediyoruz, bütün insanlığın ölümü gibi bir cinayet olarak.

Bir Yezid’in Hz. Hüseyin’i katledişini ayırt ediyoruz, bir trajedi olarak, bir büyük acı olarak, ondan sonraki bütün İslam nesillerinin zihnine kazınmış bir Kerbela olarak… Ondan sonra işlenen bütün cinayetlerin cürmünde payı olan bir cinayet olarak, bütün İslam milletinin tarihine ekilmiş bir büyük fitne olarak…

Kaşıkçı cinayeti de bu türden bir cinayet işte. Bütün insanlığın tecessüm ettiği bir bedene karşı işlenmiş bir cürümle, insanlığa karşı işlenmiş bir cinayet. Katillerini lanetleyen, insanlık düzeyinde maktulüne üstün mertebeler kazandıran bir cinayet. Çağımızın Kerbelası.

2 Ekim günü yeni bir hayat kurmaya çalışan bir insan, kendi ülkesinin konsolosluğuna güvenerek girdiğinde başına gelecekleri bilemedi Kaşıkçı. Güvenmemesi için bir sebep görmediği için güvendi ve kendini bütün varlığıyla ülkesinin vaat ettiği güvenliğe teslim etti. Kapıdan girerken güvenlik tarafından üstünde, içerdekilerin güvenliğini tehdit edebilecek herhangi bir cisim taşıyıp taşımadığı kontrol edilmek üzere arandı. Onu acımasızca katledecek olan 15 caniye karşı kendini savunmak üzere bile kullanabileceği hiçbir silahı olmadığı böylece temin edilmiş oldu.

Kaşıkçı içeriye girdiğinde kendisini karşılamaya gelmiş katilleriyle ilk karşılaşmasında başına gelebilecekleri tahmin etmiş. Gelenler onu kaçırmaya gelmemişti, onu ikna etmek için fazla bir mesai harcamamış olmalarından bu çok net görünüyor. Bütün eylem önceden onu öldürmek üzere planlanmış. Onu öldürmek, parçalamak ve konsolosluktan paramparça olarak çıkarmak üzere yapılmış bir plan var, bu çok açık. Oracıkta verilmiş bir karar yok. Oracıkta böyle bir karar verip bu kararı bu kadar organize uygulamaya sokacak ne vakit ne de yetki var.

Gelenler tam yetkiyle gelmişler, o da çok net.Dışişleri bakanlığından emir alan bir konsolosluğun bütün yetkilerini devre dışı bırakacak ve bir cinayeti o alanda işlemeye göz yummasını hatta yardımcı olmasını sağlayacak kadar yüksek bir mevkiden gelen bir yetki var.

Hiçbir şey bilmesek bile bu yetkinin Dışişleri Bakanı’ndan bile daha büyük bir yetki-otorite olduğunu görebiliriz. Ne o 15 kişinin ne konsolosun ne de onları görevlendiren ve “veliyülahdin izni olmaksızın tuvalete bile gidemem” sözü yakınlarda kayıtlara geçmiş olan Kahtani’nin veya Asiri’nin tek başına bu kararı vermesi de hiçbir akla ve mantığa sığmaz.

Zaten mantığa sığmayan bu hikayeyi yanlışlayan ve aksini gösteren çok daha sağlam veriler de var elde. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı henüz son sözünü söylemiş değil. Kahtani ve Asiri’ye yakalama çıkarmış olan Başsavcılık ötesine de gider mi? Göreceğiz.

Türkiye olarak bu cinayet karşısında hiçbir hesabiliğe kapılmadan “adalet” dedik ve “sadece adalet” dedik. Bu işe yaklaşım tarzı itibariyle olabilecek en ilkesel duruşu sergiledik. Sayın Cumhurbaşkanımızın bu konudaki tavrı, olayı siyasi değil hukuki çerçevede ele alan yaklaşımı, bütün dünyada büyük bir takdirle karşılandı.

Kaşıkçı cinayeti kısa süre içinde sembolleşen yanıyla aslında çağımızda işlenmekte olan bu türden cinayetlerin canilerinin sömürmekte olduğu iktidarları, ayrıcalıkları ve entrikaları da ifşa etmiş oldu. Artık Kaşıkçı cinayetini konuşmak dünyamızda süregiden bir kirli düzeni konuşmak anlamına da geliyor. Suriye’de, Myanmar’da, Yemen’de, Libya’da, Mısır’da, Keşmir’de masum insanları öldüren dünya Kaşıkçı’yı öldüren dünyanın ta kendisi veya tersi.

Malum, Kaşıkçı başına bir şey geldiğinde haber verilmek üzere benim ismimi vermişti. Bana haber verildiğinde o çoktan şehit olmuştu. O yüzden onun bu sözünü uğruna kavga verdiği davayı gütmek üzere bir vasiyet olarak telakki ettim. Ne yazdıysam, ne yaptıysam ve ne söylediysem bu vasiyet adına oldu, olmaya da devam edecek.

Sisi, Mısır için ciddi bir güvenlik sorunu

Mısır’da geçtiğimiz Cuma gecesi bir maç sonrası başlayan gösteriler Trump’ın favori diktatörü için çanların çalmaya başladığını gösteriyor. Başladığı günden bu yana her gün biraz daha artarak devam etmekte olan gösteriler giderek 25 Ocak 2011 Devrimi’ni gerçekleştiren toplum kompozisyonunu tekrar bir araya getirmiş bulunuyor. Liberalinden İslamcısına, sosyalistinden en apolitik gençlik akımlarına, işçisinden memuruna, hatta artık askerine kadar herkesin ittifak ettiği bir husus haline gelmiş durumda Sisi’nin gidişi.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Sisi, Mısır için ciddi bir güvenlik sorunu
Haber Merkezi 19 Eylül 2019, Perşembe Yeni Şafak
Sisi, Mısır için ciddi bir güvenlik sorunu yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Bir ordu müteahhidi ve aynı zamanda bir film aktristi de olan Muhammed Ali’nin İspanya’dan yaptığı video yayınları ve çağrıları aslında epey zamandır birikmiş olan büyük bir hıncı ateşleyen bir kıvılcım görevi görüyor. Yoksa Mısır’da Sisi karşıtlığı giderek toplumsal bir konsensüse dönüşmüş bulunuyor, ama yıllardır örülmekte olan yüksek ve kalın korku duvarları insanların muhalefetine hiçbir alan bırakmamış durumdaydı.

Muhalefeti aklından bile geçirenin hemen hapsi boyladığı veya ülkeden kaçmak durumunda kaldığı bir ülke haline gelmiş durumda Mısır. Seçimlerde başkan adayı olanlar, başkan adayı olmayı aklından geçirenler veya isminden başkan adayı olma ihtimali olduğundan bir şekilde söz edilenler bile hemen tutuklanıp hapse konuluyordu. Halen son seçimlerde bu tasnife girenlerden epey tutuklu var. Mesela birisi eski Genelkurmay Başkanı Sami Annan. Ordu içinde çok büyük saygınlığı olan Annan’ın başkan adayı olmayı başarabildiği taktirde kazanmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Şimdi Annan’ın ordu içindeki taraftarlarının da Sisi’ye karşı halk hareketini desteklediği açığa çıkmış bulunuyor.

Sisi darbeyi Muhammed Mursi’ye karşı yaptı ve ilk etapta hedefi İhvan oldu, ancak zamanla toplumun bütün kesimlerini kendisine potansiyel tehdit olarak gördüğü için düşmanlarını da arttırdı, o kadar ki, kendisine darbede destek vermiş olanlardan bile yanında neredeyse kimse kalmamış durumda.Bunda Sisi’nin idare tarzının alabildiğine akıl-dışı ve ülkenin bütün devlet teamüllerini de, çıkarlarını da yok sayan şımarık tutumunun büyük etkisi var.

Bir devlet adamı vakarına hiçbir şekilde yakışmayan idare tarzı kendisini giderek kendi devleti için büyük bir güvenlik sorunu haline getirmeye başlamış durumda. Uluslararası ilişkilerde tek başına aldığı kararlarla Mısır’ın geleceğini ipotek altına alan yollara girdi. Bu ilişkilerde Mısır’ın çıkarlarını gözetmek yerine tamamen kendi kişisel iktidarını sağlama almayı hedefleyen Sisi, bunun için gerektiğinde Mısır’ın çıkarlarını İsrail’e, BAE’ye peşkeş çekmekten geri durmadı. Bu durum Mısır’da ülkenin yararını gözeten devlet ricali açısından ciddi bir sorun olarak algılanmaya başladı.

Sisi yönetiminde Mısır günümüzün uluslararası ilişkiler sahnesinde hak ettiği ağırlığa sahip olmaktan çok uzaklaşmış, ağır insan hakkı ihlalleri ve Başkan Sisi’nin hafif davranışları dolayısıyla büyük bir imaj kaybına uğramıştır.

Varlığını borçlu hissettiği uluslararası aktörlere karşı bir “sevimli diktatör” algısını üretebilen Sisi, kendi halkına karşı ise alabildiğine despot ve saygısız. Katıldığı bütün toplantılarda tipik hitap tarzı bile bu saygısızlığın beden dilini çok iyi yansıtıyor. Genellikle kalabalık salon toplantılarında en önde oturan Sisi, kürsüye çıkıp misafirlerle yüz ve göz teması kurarak hitap etmek yerine oturduğu yerden eline aldığı mikrofonla hitap ettiği hâzirûna yüzünü dönmeden hitap etmek suretiyle onları aşağılamış oluyor.

Üstelik bu konuşmalarının tamamının içeriği her seferinde alay konusu olacak kadar laubali ve pejmürde. Muhammed Ali’nin eleştirilerine verdiği cevapla protestoları tetikleyen son konuşması da bu şekilde olmuştu. Aşırı özgüvenle “yaptım ve yapmaya devam edeceğim. Saraylar sadece Muhammed Ali için mi?” itirafını yaparken sergilediği pişkinlik bu oturma ve hitap düzeniyle birlikte halkı iyice öfkelendirmiş oldu. Halka hesap vermeyi tamamen devre dışı bırakmış olduğunu düşünen Sisi bunun da etkisiyle kibrinin ve istiğnasının doruklarına çıktığını bu hareketiyle göstermiş oluyordu..

Tabii böyle bir kibri bir ülkenin sonuna kadar taşıması mümkün değil. Hele Mısır’a çok ağır maliyetleri olan bu yönetim tarzının sonuna kadar böyle devam etmesi mümkün olamaz. Bugün Sisi’den kurtuluş sadece Sisi’nin birinci dereceden mağdur etmiş olduğu mazlum Mısırlıların bir sorunu değil. Giderek daha iyi bir ülke yönetimi arzulayan, ülkeyi layık olduğu seviyeye taşımak isteyen Mısır’ın bütün toplum kesimlerinin sorunu haline gelmiş durumda.

Zira Sisi bu haliyle Mısır için ciddi bir yük ve güvenlik sorunu haline gelmiş durumda.