Hayat özünde imtihandır, imtihansa özünde zordur

Hayat özünde bir imtihandır. Kimin iyi işler yapacağı, kimin kötü işler yapacağı bu imtihanlarla ortaya çıkar. İmtihan ise özü itibariyle zor bir süreçtir. İnsanı zorlayan sürpriz sorularla, sürpriz sınamalarla çıkar gelir hiç ummadığınız bir anda, hiç ummadığınız yerden.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Hayat özünde imtihandır, imtihansa özünde zordur
Haber Merkezi 10 Mayıs 2019, Cuma Yeni Şafak
Hayat özünde imtihandır, imtihansa özünde zordur yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Her gün aynı şeylerle sınanmıyoruz. Çok iyi ezberlediğimiz yerlerden çıkmıyor her zaman sorular. İmtihan kipinde de gelmez her zaman. Bazen çok iyi ezberlediğimizi sandığımız yerden geldiğinde aşırı güvenimizden dolayı ve basit bir yeni girdinin aklımızı çelmesiyle şaşırıverir, başka tepkiler, başka tavırlar, başka cevaplar veririz.

Önceden başardığımız bir imtihanı başka bir zamanda kaybederiz. Allah vere de bize yeniden bir fırsat verilsin, kendimizi sorgulama imkanı bulalım, hatamızı görelim ve ondan dönelim. Bunun için hatamızı hata olarak kabul etmemiz lazım tabi.

Yanlışı yanlış olarak görebilmek, ondan kaçınabilmek bir basiret işi, o da nasip işi. Ama samimiyetle yaklaşana nasip olan bir şey.

Aynı şekilde doğruyu da doğru olarak görebilmek, ona tabi olabilmek. Batıl çoğu kez doğru kılığında gelebiliyor.

Batılı doğru olarak gösteren harici bir kötülüğün iğvası çalışabiliyor. Propagandalar, ideolojiler, siyasal çatışmaların kafa karıştırıcı vesveseleri batılı doğru gibi, doğruyu batıl gibi gösterebiliyor. Ona karşı uyanık olmak, akıllı ve ferasetli olmak önemli. Bunu da gözünü açık tutarak, şeytanın hilelerinin çok olduğunu aklından hiç çıkarmayarak sağlamak mümkün.

Ama bazen de bize doğruyu yanlış, yanlışı doğru olarak gösteren şey bizim kendi nefsimiz olabiliyor. Kendi kibrimiz, hasedimiz, kendimizi aşırı önemseyişimiz, bastıramadığımız narsizmimiz, dünyaya düşkünlüğümüz, sair kalp marazlarımız, komplekslerimiz…

Kimse sağına soluna bakıp bende bunlardan eser yok demesin. Hepimizde var bunlardan. Allah hepimizin içine potansiyel olarak koymuş bu duyguları. O yüzden en büyük imtihanımız her zaman kendi nefsimizle oluyor.

Kendimizi başkalarıyla karşılaştırmalarımız ve her karşılaştırmada kendimizi her şeye daha layık görmelerimiz. Buna rağmen bir türlü başkalarına verilenin bize neden verilmediği üzerinden kafayı yiyişlerimiz. Her türlü makama, göreve her zaman herkesten kendimizi daha layık görmelerimiz, oysa ehil olmayanlara verildiği için kasıp kavrulmalarımız…

Allah’ın cinler aleminde yarattığı, bütün insanlardan daha fazla ilim de verdiği iblisin nefsini bile yoldan çıkaran bu karşılaştırmaydı.

O yüzden en sık yapmamız beklenen dua “kendimin (nefsimin) şerlerinden, eylemlerimin de kötülüklerinden Allah’a sığınmak” değil midir?

Hayat özünde bir imtihan. Her gün yeniden başka türlü sınanıyoruz. Kimi öncekileri geçmiş olduğu için zorluk çıtaları daha da yükseltilmiş imtihanlar olabiliyor, kimileri de öncekileri geçememiş olduğu için kendisine yeni bir fırsat tanınmak üzere basitleştirilmiş sınavlar olabiliyor.

İstanbul seçimlerinin yenilenmesiyle ilgili süreç de karşımıza belli ki zor bir imtihan çıkarmış durumda. İmtihanın zorluğu çok sayıda insanın yalpalamasından belli. Oysa en zor imtihanlar karşısında doğru tavrı bulacak ipuçları fazlasıyla vardır. İmtihan zor olsa da, samimiyetini koruyanlar için bu imtihanı başarıyla geçecek doneler her zaman vardır.

Başkalarına zulme ve haksızlığa asla yeltenemeyiz, ama bize yapılacak bir haksızlığa da razı olamayız. İkisinden birini seçmek zorunda değiliz. Hem o hem bu diyebiliriz. Bir donemiz budur.

Öyle bir propaganda yapılıyor ki, neredeyse hakkını aramaktan dolayı insanlar özür dilemek zorunda bırakılacak. Oysa İstanbul seçimlerinde sözkonusu olan bir sonucun kabul edilmemesi değil, sonucun şaibeli olmasıdır. Sırf bir hazımsızlık olarak üretilmiş bir şaibe söylentisi değil sözkonusu olan, açık seçik delillerle ortaya konulmuş organize bir durumun gösterdiği bir şaibe.

Hal böyle iken, propagandanın vesvese gücü şimdiye kadar bir çok imtihandan başarıyla çıkmış olanları gelip vuruyor. Kimilerinin bünyesine durumun ürettiği kafa karışıklığından bulaşıyor, kimilerini Parti içindeki şahsi çekişmelerinden, rahatsızlıklarından veya hesaplarından vuruyor. Bu rahatsızlıklar ve hesaplar bünyenin bağışıklığını epey zayıflatmış, bu olay vesilesiyle bütün etkisini gösteriyor malum virüs.

Şu veya bu etkiyle binbir vesvesenin akıl çelmeye hazır olduğu bu ortamda kimin okları kime çevrilmiş durumda oradan bakmak bu imtihandan da çıkmak için yeterince yol gösterici bir diğer done.

Mesela PKK’sı, FETÖ’sü, Gezicisi, Haçlısı, bütün bunlara desteğiyle malum AB ve ABD çevreleri, hepsi birden ikiyüzlü Türk ve İslam düşmanlığının yeminli müttefikleri İstanbul seçimleriyle neden bu kadar ilgileniyorlar?

Sisi’li Mısır medyası İstanbul seçimlerinde demokrasi ve adalet derdine hangi motivasyonla düşüyor?

Kim kiminle yatıp kiminle kalkıyor?

Bunları görmek o kadar mı zor?

Yarım yamalak bir dram içinde “bir arpa boyu yol alamayanlar”

İstanbul seçimlerinin YSK tarafından yenilenmesi kararına karşılık CHP ve Ekrem İmamoğlu’nun büyük bir iştahla mağduriyet rolüne soyunmaları, beklenen, hazırlanılmış ve çalışılmış bir şeydi. Tıpkı seçim kampanyasında attığı her adımın önceden çalışılmış olması gibi.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Yarım yamalak bir dram içinde “bir arpa boyu yol alamayanlar”
Haber Merkezi 06 Mayıs 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Yarım yamalak bir dram içinde “bir arpa boyu yol alamayanlar” yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Kabul edelim ki, İmamoğlu bir seçim kampanyası için çok iyi bir malzeme. Bir seçim sürecine giderken seçmenin psikolojisine göre, ortamın icaplarına göre alması gereken her tavrı alıyor, girmesi gereken her kılığa rahatlıkla giriyor, her yüz halini ortamına göre takınabiliyor.

Yine kabul edelim ki, partisi de genel başkanı da bu sefer kendilerinden epey feragat ederek İmamoğlu’nun hedefe doğru ilerlemesi için önünde engel oluşturacak olan kendileri bile olsa kendilerini kadrajdan yok ettiler. İstanbul seçmeni nezdinde itibarı sınırlarına dayanmış olan Kılıçdaroğlu kampanyadan kendini geri çekti, militan sol, Gezi ve PKK çevreleriyle yakın ilişkisi dolayısıyla her bakımdan olumsuz bir figür olan il başkanı hiçbir kadrajda İmamoğlu ile gözükmemeye çalıştı. Böylece İmamoğlu’nun CHP’nin anti-demokratik geçmişinden, HDP ile, aşırılıkçı militan sol gruplarla koyun koyuna ilişkisinden münezzeh plastik masumiyette bir portresi önplana çıktı.

Buna rağmen, bu malzeme, ancak inanılmaz derecede çok iyi organize olmuş bir faaliyetle, seçim sandıklarında yapılan hilelerle sonuç alabilecekmiş. AK Parti oylarının önceki seçim sonuçlarına göre bile bir buçuk oy artmış olduğu halde kazanamadığı tuhaf bir durum oluştu. Farkın ilk etapta 30 bin oy olarak belirdiği bir durumda, sadece bazı bölgelerdeki geçersiz oyların sayımıyla AK Parti’den 17 bin oyun çalınmış olduğu keşfedilince İstanbul’un bütün sandıklarına etki eden bir hile için yeterince güçlü bir delil ortaya çıkmış oldu.

Böyle bir delil varken, sonuca itiraz etmeyi kimse seçim sonuçlarını kabul etmemek olarak niteleyemez. Böyle bir durum başka hiçbir karine olmasa bile kendiliğinden bütün seçim sonuçlarına itiraz hakkı doğurur.

AK Parti’yi en doğal itiraz hakkını kullandığı için “sandığı kabul etmeyenler” safına yazmak zulmün en büyüğüdür. AK Parti seçimi kaybetmiş olduğu, başta Ankara ve Antalya olmak üzere, bir çok yerde büyük bir olgunlukla ve saygıyla sandıktan çıkan kararı bir hak olarak teslim etmiştir. Oysa İstanbul’da ortaya çıkan bu durumda AK Parti itiraz hakkını kullanmamış olsa kendi seçmenine zulmetmiş, sandığın gereğinde küçük oyunlarla manipüle edebilme heveslerini cesaretlendirmiş olurdu. Oysa AK Parti’nin yaptığı şey sandık sonucuna razı olmamak değil, sandığın namusunu kurtarmak, durumun bütün açıklığıyla ortaya koyduğu üzere sandığa bulaşmış bir şaibeyi temizlemektir.

Olayda kimsenin mağdur edildiği yok. İmamoğlu açısından henüz kazanılmamış bir seçim vardır. Elinden alınan mazbata aslında itirazlar sonuçlanıncaya kadar eline verilmemesi gereken bir mazbataydı. Çünkü başabaş giden bir seçim var ve herhangi bir bölgenin itiraz sonuçlarının sonucu etkileme ihtimali zaten çok yüksekti. Kaldı ki, ortaya çıkan ihtilaflı durumda hakları elinden alınmıyor, sadece seçim yenileniyor, bu seçimde tekrar yarışacak, tekrar o uzlaşmacı CHP’li ama CHP’li gibi olmayan, HDP ile kol kola ama lakayt rollerini oynayarak yarışma hakkı var..

Buna karşılık bugün mazbatanın elinden alınmış olması üzerinden bir mağduriyet tablosu yazmaya çalışması sadece fazla garp kurnazlığı. Bu tablodan çıkaracağı mağduriyetle yine Recep Tayyip Erdoğan’n başarı yolunu taklit edeceğini sanıyor. Oysa Erdoğan’ın mağduriyeti de, duruşu da, mücadelesi de, karşısındaki egemen güçler de alabildiğine gerçekti. Erdoğan boğazına kadar büyük sorunlara gark olmuş bir İstanbul’da, halkını sömürüp çevresini berbat eden sermaye çevrelerine karşı mücadele ederek geldi ve kısa süre içinde destanını yazdı. İmamoğlu’nun bugün İstanbul’a anlatacağı hangi hikaye var? İmamoğlu’nun burada çıkaracağı ancak yarım yamalak bir dram olabilir, elaleme güldürmek üzere kendini.

11. Cumhurbaşkanı sayın Abdullah Gül’ün YSK kararını 367 kararına benzetmesi dahi bu yarım yamalak dramı tam bir drama çeviremez, boşuna umutlanmasın. Ama sayın Gül’ün kendi hikayesi ile İmamoğlu hikayesi arasında kurduğu paralellik her bakımdan ibretlik bir hadise olarak kayda geçecektir. 367’deki apaçık zulmü bugün kendi haklarını arayanlara atfetmenin hiçbir vicdanla telafisi yok.

Sayın Gül, “bir arpa boyu yol alamamışız” diyerek bu özdeşleştirmeyi yaparken aslında sadece artık kimlerle ağladığını, kimlerle güldüğünü, kimlerle de yol yürüdüğünü iyice aşikar etmiş oluyor. 367 gibi bir dehayı üreten cin fikirli cellatlarıyla yürünen yol insana ne hissettirir, doğrusu ben bilemiyorum. Allah onların yolundan uzak tutsun. O yol gaflet ve delalet yoludur. Her gün defalarca o yoldan uzak kalalım diye dua ediyoruz.

Sayın Gül de ediyor diye biliyoruz, ama hangi ara AK Parti’nin çok açık bir durumdaki hak arayışını kendisine yapılan bu dalaletle özdeşleştirecek noktaya gelmiş, hayret doğrusu?

Tekrarlayalım, AK Parti’nin yaptığı itiraz kendi seçmenine, temsil ettiği kesimlere karşı bir sorumluluğun ifası, sandığa ve halkın iradesine sahip çıkmanın ta kendisidir.

Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi sürecinde, bugün kendileri için ağladığı kesimler, AK Parti’nin sahip olduğu güçlü toplumsal desteğe karşılık sırf toplumsal uzlaşma adına adaylıktan çekilmesi yönündeki vesveselerine karşılık “Temsilde tevazu olmaz” demiştim. Kendiniz istediğiniz kadar mütevazi olabilirsiniz (hatta, tabii ki mütevazi olmalısınız, cahillerden başka kim kibirlenir, ahmaklardan başka kim büyüklenir?) ancak temsil ettiğiniz insanlar adına onların haklarından feragat edemezsiniz.

Sizi seçenler, size güvenenler sizin haklarınızı sonuna kadar savunacak dik duran bir liderlik beklerler. Sayın cumhurbaşkanımızın kişisel ilişkilerinde ne kadar mütevazi olduğunu herkes bilir, ancak ona temsil gücü veren en önemli şey temsil ettiği insanlar adına dik durması, temsil ettiği haklarını kendi kişisel kompleksleri yüzünden başkalarına peşkeş çekmemesi veya kurban etmemesidir. Onun bu temsil kabiliyetidir arkasındaki halk desteğini sürekli ve güçlü kılan.

Türkiye ittifakı veya Türkiye’nin beden siyaseti

Demokrasi bir farklılıklar toplamı olan toplumda bu farklılıkların nasıl düzenleneceği, birbirleriyle nasıl bir uyum sağlayacağı sorusuna karşı geliştirilmiş en iyi cevap veya pratik. Toplumu oluşturan farklılıklar ise her zaman, hatta çoğu zaman, “bir arada nasıl beraber yaşayalım” sorusunu ahbap çavuş ilişkisi veya muhabbeti içinde müzakere ediyor değiller. Aksine çoğu zaman birbirleri üzerinde nasıl tahakküm kuracakları, bazen birbirlerini nasıl bertaraf edebilecekleri üzerinden siyasete yaklaşıyorlar.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Türkiye ittifakı veya Türkiye’nin beden siyaseti
Haber Merkezi 03 Mayıs 2019, Cuma Yeni Şafak
Türkiye ittifakı veya Türkiye’nin beden siyaseti yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Bu da o farklılığı düzenleme ve bu farklılıktan bir toplumsal birliktelik, bir millet, bir beden siyaseti geliştirmek konusunda demokrasinin sunduğu araçları acze düşürebiliyor.

Bugün genel olarak siyasetin, özelde demokrasinin Türkiye’de sırası gelenin diğerini bertaraf ettiği bir rövanşizm mantığının etkisi altında olduğu görülüyor. Rövanşizm ülkede müzakereci demokrasinin en büyük düşmanıdır ve rövanş sırası gelenlerin hıncı ülkenin bir sonraki merhaleye daha emin adımlarla ilerlemesine de engel olur. Rövanş atmosferinin yaydığı hınç ülkenin farklılıklarının ortak bir zeminde, ortak bir payda ve amaç için birleşmesine de ket vuruyor.

Oysa bu birlik sağlanmadan ülke kaynaklarının ne daha fazla insana yetecek şekilde geliştirilmesi ne de mevcut olanların adil bir şekilde dağılımı mümkün oluyor. Siyasi bakımdan da beden bütünlüğünü sağlayamayan bir ülke ne kendi istikrarını kurup koruyabiliyor ne de bir devlet olarak dünyada bir aktör olarak var olabiliyor.

Onun için devletlerin öncelikleri arasında ülkenin farklılıklarından uyumlu bir bütünlük oluşturma stratejileri çok önemli bir yer tutar. Buna beden siyaseti diyoruz. Beden siyaseti bir mecaz olarak toplumun bütün unsurlarının farklılıklarını organik farklılıklar olarak ve hepsi de bir bedenin bir parçası telakki eden bir siyasal tasavvur biçimi.

Devletin kendisini bir beden, farklı unsurları da bu bedenin parçaları olarak nitelemesi işin en kolayı, zor olan diğerlerinin de kendilerini bu bedenin organı olarak kabul ettirilmesi.

Aslında iş başına gelen her siyasi kadronun yakalamaya çalıştığı bir hedeftir de bu. Ancak siyasetin rövanşist bir temelde yürüdüğü bir zeminde bu beden bütünlüğü ve uyumu nasıl sağlanır? Devletin kurucu veya yönetici kadrolarının kendilerini başı olmaları dolayısıyla kolaylıkla benimsedikleri bu bedene muhalefet nasıl eklemlenecek? Toplumun iktidar olmayan unsurları kendilerini bu bedene nasıl ve neden ait hissedecekler? Beden siyaseti tam da farklı unsurlara da kendilerini bu bedene ait hissetmelerini sağlayacak harcı, tutkalı veya eklemi sağlayan siyasettir.

Doğrusu, başarılı bir beden siyasetinin ihtiyaç duyduğu en önemli harç adalettir. Adalet bir siyasal bedenin, yani devletin etrafında döndüğü dairenin adıdır bir bakıma. İslam-Türk siyaset tarihinde adalet döngüsü olarak ifade edilen anlayış aslında sadece İslam kültürüne özgü bir şey değildir. Bütün kadim devletlerde adalet döngüsü bir şekilde devletin yönettiği insanlar arasında bir organik mensubiyet hissi oluşturmanın en iyi yolu olarak görülmüştür.

Bugün Türkiye her zamankinden daha fazla bu daireyi işletmeye, tamamlamaya ihtiyaç duymaktadır. Demokrasi toplumun farklı kesimlerine o bedende bir tür dolaşım imkanına ve ihtimaline sahip olduğu izlenimi verdiği ölçüde farklı organların bu bedene aidiyet hissi oluşturulup sürdürülebilir. Demokrasi beden içinde organların dolaşımını adil ve başarılı bir biçimde düzenleyebildiği ölçüde siyasal beden bütünlüğünü koruyabilen bir sistemdir.

Ancak demokrasi çalıştığı esnada insanları dağıtan, parçalayan bir etki de yapabiliyor. Onun bu döngüyü en başarılı biçimde sağlama imkanına sahip olması her zaman iyi çalıştığı veya çalıştırıldığı anlamına gelmiyor. Daha önce söylemiştik: Demokrasi aynı zamanda faşizm-uyumlu bir rejimdir de. Demokrasi kontrolsüz çalıştığında popülist siyasetlere bir gem vurulmadığında yabancı düşmanlığının, ırkçılığın ve toplumun uzun vadeli yararının zarar gördüğü seçeneklere yol açabilen bir rejim.

Nitekim demokratik süreçlerin bugün bizi getirmiş olduğu bir yer var. Seçim kazanan ve seçim yoluyla siyasal bedende kendine bir yer bulabilen bir muhalefet var. Bu beden siyasetimiz açısından ciddi bir kazanımdır. Ancak Türkiye’nin bu kazanımlar üzerine daha fazlasını koyup 82 milyon vatandaşıyla kucaklaşacağı daha güçlü bir beden siyasetine ihtiyacı var.

Sayın Cumhurbaşkanımızın ülkenin birlik ve bütünlüğünü gözeten makamdan bunun tasası ve arayışı içinde olması, buna çağırması kadar normal bir şey olamaz.

Bunu söylemekle siyasal görüş ve yaklaşım farklılıklarını bir kenara bırakmak gerekmiyor elbet. Bir siyasal ve toplumsal beden bütünlüğünden bahsedildiğinde bu bedenin duçar olabileceği patolojik durumlar da hesaba katılır.

Patolojik durumlarla siyasal beden sağlığı açısından nasıl baş edileceği de bellidir. Ama patolojilerin varlığı beden bütünlüğünü savunmayı ve onları da bedende olduğu gibi kabul etmeyi gerektirmiyordur elbet.

Ramazan’a kavuşmak

Bugün aradan geçen 11 ay sonra Allah’ın lütfu ihsanı yeniden tecelli etmiş, bizleri bütün rahmeti ve bereketiyle Kur’an ayı Ramazan’a kavuşturmuş bulunuyor. Evet, bir kavuşma yaşıyoruz Ramazan’la birlikte. Önce bir zamandır uzak kaldığımız aslımıza, Rabbimize, kendimize kavuşuyoruz. Kendimize kavuşunca zaten rabbimize de kavuşuyoruz. Rabbimize gerçekten kavuştukça kendimizi de buluyor, öğreniyor, biliyoruz.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Ramazan’a kavuşmak
Haber Merkezi 01 Mayıs 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Ramazan’a kavuşmak yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Önce periyodik olarak bir sene önce yaşadığımız bir zamana yeniden kavuşuyoruz. Ramazan her yıl aynı ihtişamla, aynı ritimlerle, aynı menasikle gelir ve insanlığın hayatına kurulur. Hiçbir bireyin, hiçbir cemaatin veya hiçbir devletin kontrolünde olmadan gelir kendi düzenini kurar.

Ramazan’ı hilale göre mi hesaba göre mi başlatalım diye dövünerek sözümona ona bile damgalarını vurmak isteyen istikbarın veya imsakın başlama anını bir ihtilaf konusu olarak öne sürmeye kalkışanların üretebildiği izafiyatçılığın etkisi bir ormanda bir yaprak titreşimi kadar olur. Ramazan diğer Ramazan’a ulanır ve zamanın insanın mülkünde olmadığı gerçeğini bütün açıklığıyla ortaya koyar.

Sonra bütün eylem biçimlerini tekrarlamak suretiyle, hiçbir şekilde eskimeyen ve kopmayan ama gündelik hayatın telaşesi içinde, Ramazan’ın dışındaki günlerde gafil olduğumuz geleneklere kavuşuruz. O geleneğin tesis etmiş olduğu bilinci yeniden kurarız. İnfakımızla, zekatımızla, fitremizle, sahurumuzla, imsakımızla, orucumuzla, tilavetimizle, iftarımızla, sahurumuzla…

Ramazan bir hatırlama, ama geriye giden ve geride kalan bir hatırlama değil. Günümüze ve istikbale doğru olan varoluşumuzu inşa etmek, onu yeniden kurmak üzere bir hatırlama. Öbür türlüsü işi nostaljiye götürüp orada boğmaktan başka bir şey değil. Ramazan bizi geriye götürüp bizde bir altın çağ nostaljisi yaratmak, o nostaljik ruh halinin içinde melankolik bir ruh hali inşa etmek için gelmez her sene. Aksine hatırlattıklarıyla yüklediği bir sorumluluk var ve bu bizi geleceği doğru yeniden kurar.

Hatırlattığı, hatırlatmakla kalmayıp iyice öğrettiği şey ötekine karşı sorumluluğumuzdur. Öteki, düşmanımız değil, sorumluluğumuzun başladığı ve bizden farklı olanın, bütün farklılığıyla, bu farklılık hakkıyla birlikte var olduğu yerdir.

Bir yandan insanın kendisiyle buluştuğu ve başka meşgalelere ara verip kendini sorgulamasına, kendini tanımasına, kendini tamir etmesine fırsat veren bir zamandır Ramazan. Ama bir yandan da kendini ancak başkalarının varlığını, haklarını iliklerine kadar hissetmek ve onlara karşı sorumluluğunu hissetmekle devam eden bir süreçtir. İnsanın en büyük düşmanı bizzat kendisi, yani nefsidir. Başkalarının yapmadığını yapar kendine insan.

Başkalarıyla karşılaşma anı insanın imtihan anıdır ve bu imtihanda insanın ayağını kaydıran insanın kendi nefsidir. Ona telkin ettiği kibriyle, gururuyla, enaniyetiyle, ırkçılığıyla, bazen aşağılık bazen üstünlük kompleksleriyle, iktidar kurma arzusuyla veya kula kul olma zavallılığıyla…

Oruç, nefsi kontrol altına almanın, onu bastırmanın, onun kötülüklerine karşı korunmanın yollarını açan, onunla mücadelenin araçlarını sağlayan müthiş bir egzersiz.

Yıl boyu bu nefsi zorlayan nice şey oluyor… O nefis bildiği bir çok şeyi unutuveriyor, unutmasa da zaafa düşüyor, Ramazan’ın öğrettiklerine karşı inanılması zor bir gaflete düçar oluyor.

Bunu da mı öğretmedi size Ramazan(?) dedirtiyor yaşadıklarımız. Ramazan’ın öğrettiklerinden saptıkça, onun dersleri unutuldukça birbirimize uzaklaşıyor, birbirimizi daha fazla hırpalıyor, birbirimizi daha fazla incitiyoruz. Hayat çekilmez, katlanılmaz hale geliyor Ramazan’dan uzaklaştıkça.

Bir bakmışsınız yüzlerce yıl mazlumlara melce olmuş, muhacirlere Medinesini açmış, Ensar olmuş bir kavmin evlatları etrafta birilerinin kışkırtmasıyla bugün yaşamakta oldukları bir çok sorunun sebebini, sorumluluğunu mazlum, muhacir, kalbi zaten kırık mültecilere yükleyen bir cehalet haline yakalanmış. Ya yaptığı yardımı başına kakmaya başlamış ya hiç yardım edilmemesi gerektiği düşüncesine varadurmuş. “Allah’ın isteseydi doyuracağı insanlara biz niye yardım edelim? Bizim insanımız açken niye başkalarını doyuruyormuşuz?” sorularını cahilce soruyor.

Unutuyoruz tabii, hangi nimet aslında bize ait ki onu başkasından kıskanıyoruz? Hani misafir rızkıyla birlikte gelirdi? Hani kimse kimsenin rızkını yemezdi? Hani Ramazan’ın bize öğrettiği, başkalarına karşı sorumluluğumuz? Hani orucumuzun bize hissettirdiği başkalarının acıları, açlıkları, sıkıntıları? O tuttuğumuz oruçtan bize sadece sabahtan akşama kadar çektiğimiz açlık mı kalacaktı? 11 ay önce bütün açıklığıyla bize hatırlatmıştı, anlatmıştı, öğretmişti Ramazan, ne çabuk unuttuk? Hangi ara bu kadar acımasız, bu kadar lakayt, bu kadar rahatına düşkün ve kendi nefsimizin konforuna bu kadar esir düştük?

Ve hangi ara kendimizden bu kadar koptuk?

“Allah’ım bizi rahmet ayı Ramazan’a kavuştur” diye dua edişimiz tevekkeli değil. Bilen bilir onun içerdiği rahmeti, nimetleri, dolayısıyla bu duanın içerdiği derin hikmetleri…

İşte yetişti Ramazan, yeterince kirlendik, yeterince unuttuk, yeterince gaflete düçar olduk, yeterince bağlandık. Kurtarsın bizi Ramazan, tutsun bizi oruç, özgürleşsin varlığımız ve kavuştursun bizi kendimize ve Rabbimize.

Kılavuzu Sisi olan Trump ABD’yi nereye sürükler?

Kendi ülkesini ve halkını silahlı kuvvetleriyle rehin almış bulunan darbeci Sisi’nin kendisine Mısır halkına fiilen 2030 yılına kadar başkan olma yolunu açan anayasa değişikliği hiçbir sürpriz yaşanmadan tamamlandı.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Kılavuzu Sisi olan Trump ABD’yi nereye sürükler?
Haber Merkezi 30 Nisan 2019, Salı Yeni Şafak
Kılavuzu Sisi olan Trump ABD’yi nereye sürükler? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Hiçbir seçmen veri tabanının bulunmadığı, son derece düşük bir katılımla gerçekleşen göstermelik referandumda herhangi bir muhalif sesin çıkma ihtimali ve imkanı yoktu zaten.

Silahın, sadece silahın gücüyle ayakta duran bu diktatör son başkanlık seçimlerinde kendisine karşı aday olan herkesi, yetmedi, aklından aday olma fikri geçiren herkesi, yetmedi, birilerinin aday olma ihtimalini dillendirdiği herkesi, tutuklayıp hapse attı.

Bunlar arasında Mübarek döneminin Genelkurmay Başkanı Sami Annan da vardı, eski Devlet Denetleme Kurulu Başkanı Hişam Cenine de vardı, yine Mursi’ye karşı başkan adayı olarak gerçek bir seçimde yüzde 48 oy alan Ahmet Şefik de vardı. Bunların hiç birisi sözümona “İhvancı” değil. Sadece gerçek bir seçimde, veya Sisi ile tek başına girecekleri herhangi bir seçimde, hepsi de kazanmaları kesin olabilecek isimlerdi. Tutuklanmalarının veya saf dışı bırakılmalarının tek sebebi Sisi’ye karşı aday olmaları, olma ihtimali bulunmaları veya birilerinin onları öyle görmeleriydi.

Şimdi Sisi, kendi diktatörlüğünün yolundaki bütün engelleri kaldırmış, dostlar demokrasi yolunda görsün, anayasal zemini de tesis etmiş olarak Mısır’ın bundan sonraki 12 senesini de yönetmeyi kendine göre garanti altına almış durumda. Tabi 12 sene sonrası için Allah kerim. O gün gelip çattığında Sisi hala hayatta ise, Mısır’da başka bir gelişme olmamışsa bir 25 yıl daha iktidarda kalmanın düzenlemesini yapmayı o zaman düşünecektir.

Tabi kendine göre yaptığı bu hesap Mısır’ın gerçeklerine ne kadar uyacaktır? Son derece dinamik, yüz milyonun üstünde ve yüksek artış oranına sahip genç bir nüfusu olan Mısır halkı Sisi’yi sonuna kadar taşıyacak mı? Dahası, Sisi şu ana kadar yasaların veya anayasanın kendisine tanıdığı haklarla mı darbesini yaptı, halkından binlercesini katletti, yüz binin üstünde nisanı ağır işkence şartlarında zindanlarda tutuyor? Sisi gibiler için Anayasa dediğin nedir ki? Formalite bir dokümandan başka ne değeri var onun için?

Sırtını ABD’nin bugünkü başkanı Trump’a dayadıktan sonra, onun verdiği cüretkarlıkla Ortadoğu’da kim anayasaya ihtiyaç duyar ki? Ona ödenen haraçta bir eksilme olmadıktan sonra herkes her tür yasanın veya anayasanın üstünde olabilir, istediği kadar insanı katledebilir, istediği kadar insan hakkı ihlali yapabilir. ABD belli fiyat tarifeleri karşılığında Ortadoğu’da her tür pisliğin, her tür katliamın ve hukuksuzluğun hamisi olabilir.

Böylece ABD Ortadoğu’da (ve aslında bugünlerde Venezuela dolayısıyla ortaya çıkan tablodan da net görüldüğü gibi Latin Amerika’da) darbelerle, diktatörlerle, halka karşı katliam yapan psikopat yöneticilere verilen himayelerle, halklara karşı düşmanlıkla öne çıkan bir kimlikle iyice özdeşleşmiş oluyor.

Şimdi ABD’nin dünyanın her tarafından yaygın olan bir İslami siyasi ve sivil hareket olan Müslüman Kardeşleri terör örgütü olarak ilan etmeye hazırlandığı anlaşılıyor. Mısır-BAE-SA’dan epey zamandır bu karar için ABD’ye bir baskı uygulanıyor olduğu malumdu. Bu baskılara karşı ise özellikle Obama yönetimi döneminde ciddi bir direncin olduğu da biliniyordu. Bu direncin gerekçesi de, birincisi, bu hareketin terörle bir alakasının olmadığını dünya alemin biliyor olduğu, ikincisi, bu hareketin İslam’ın en ılımlı, sivil ve meşru siyasi yönünü temsil ediyor olduğu, ABD’nin alacağı böyle bir kararın artık sadece bu örgüte değil İslam’a karşı topyekun bir savaş ilanı olarak algılanması riskinin var olduğu ve üçüncüsü, bunu ABD kamuoyuna bile kabul ettirmenin zor olduğuydu.

Obama yönetiminin sürekli direndiği bu tür baskılara karşı Trump’ın direnmekten vaz geçtiği anlaşılıyor. Gerçi kuvvetle muhtemel, belki gündemine geldiği anda hiç direnmeden kabul etmiştir. Geçtiğimiz ay içinde Sisi’yi kabul eden Trump onun bu yöndeki talebini geri çevirmemiş ve ABD’nin bütün değerlerini bir çırpıda silip atabilecek böyle bir karara ikna olmuş.

Tabi bu aşamada, akla daha sık gelen soru şu olacak? Kendi tasnifleriyle bile terör örgütü sayılan PKK’yı Suriye’de görülmemiş bir silahlı destek vererek kendi müttefiki olan Türkiye’ye karşı palazlandıran ABD’nin terör tasnifi yapabilme hakkı veya inandırıcılığı mı kalmış?

Türkiye’de gizlice örgütlemiş olduğu silahlı unsurlarını kullanarak darbe yapmaya teşebbüs etmiş bu teşebbüsü esnasında 250 vatandaşı katletmiş, 2200 kişiyi de yaralamış bir örgütü, FETÖ’yü, terör örgütü olarak nitelemekten kaçınan ve o örgütün elebaşını kendi ülkesinde barındıran bir ABD’nin şimdiye kadar hiçbir silahlı eyleme onay vermemiş, tevessül etmemiş bir hareketi terör örgütü olarak nitelemesinin ABD’nin inandırıcılığına yeni bir darbe vuracağı açık.

Hele böyle bir karara en meşru muhaliflerini akıl almaz oyunlarla saf dışı bırakan, iktidara kanlı ve insanlık suçları içeren bir darbeyle gelmiş olan Sisi’nin kılavuzluğunda gitmiş olması ABD’nin tarihine bir utanç sayfası olarak yeter de artar bile.

Oysa dünya hegemonyası iddiasındaki ABD daha ciddi işler yapabilirdi. Gerçekten temsil ettiği demokrasiye, insan haklarına samimiyetle yatırım yapsa sadece bir silahlı güç olarak değil, bir insani değerler temsili düzeyinde de hegemonyasını hak ederek sürdürebilirdi. Oysa ABD’nin tercihi değerli bir güç olmaktan ziyade hiç bir saygı ve hayranlık uyandırmayan ve darbecilerle, çetelerle, terör örgütleriyle düşüp kalkan zorba bir güç olmak.

Trump yönetimindeki ABD’nin tercihi bu, bu tercihteki kılavuzları da bu iş ortakları. Bu kılavuzluk ABD’nin burnunun hiçbir zaman pislikten çıkmayacağını gösterir sadece.

İbn Haldun’un penceresinden çivisi çıkmış dünyayı anlamak

İçinden geçmekte olduğumuz zamanlarda gördüklerimizin bir çoğu belki kendi ömrümüzde ilk defa yaşadığımız nitelikte şeyler oluyor. Kuşkusuz bir çoğu da bize sürekli deja vu izlenimi verecek şekilde, dönüp dolaşıp aynı şeyleri yaşadığımızı hissettiriyordur.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : İbn Haldun’un penceresinden çivisi çıkmış dünyayı anlamak
Haber Merkezi 24 Nisan 2019, Çarşamba Yeni Şafak
İbn Haldun’un penceresinden çivisi çıkmış dünyayı anlamak yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Daha önce yaşadıklarımızla bir teamül, bir rutin, hatta bir kural gibi algıladığımız “tekerrür” niteliğindeki olayları aşan, bunlara hiç uymayan şeylerle karşılaştığımızda çok şaşırıyor, hayretler içinde kalıyor “dünyanınçivisi çıkmış” diyoruz. Tabi bu gelişmeleri olumsuz buluyorsak, sağlam sandığımız kurallar, gelenekler, teamüller çiğnenerek yeni bir uygulama ortaya konmuşsa…

Yok, yaşadıklarımızı olumlu bulmuşsak, şimdiye kadar geçerli olan bu gelenek, töre, örf, kural veya kurulu düzende rahatsız olduğumuz yanları bozan bir gelişmeyle karşılaşmışsak buna “devrim” diyerek olumluyoruz.

Trump’ın 300 yıllık Amerikan siyasi geleneklerini hiçe sayarak alabildiğine agresif bir tutumla hiçbir kural, değer ve teamül tanımayan uygulamaları bugün sadece ABD’de değil, bütün dünyada ciddi bir “tarih yörüngesinindışına sapma” tecrübesi yaşatmaktadır. Buna da devrim diyebilecekler de var elbet, ama İçinde İsrail’in bulunduğu ve sözümona bu kadar şımartıldığı laik dünya düzeni, bizzat kendine ait olmak üzere beslediği bütün imajını yıkıp geçiyor. İsrail devleti, toplumu ve onun bugünün uluslararası düzeninde gördüğü muamele hangi sosyal bilim teorisinin hangi çıkarımıyla açıklanabilir?

Bütün anlaşılmazların biriktiği yerde bir kaos teorisiyle ortaya çıkan postmodernist yaklaşım bile daha hiç birşeyi açıklamaya, dünyadaki gelişmelerde kaotik de olsa bir düzenliliği teşhis etmeye fırsat bulamadan neredeyse miadını doldurmuştur.

Dünyada hiçbir şeyin mutlak olarak emsalsiz olma ihtimali yok elbet. Tekerrür eden şeyler sosyal alanda da bulunacaktır ve sosyal bilimcinin ve tarihçinin görevi bu tekerrür edenleri bulup tabi olduğu kuralları, periyotları ve düzenlilikleri teşhis etmektir. Bunu sosyal bilim tarihinde ilk defa ve en güçlü şekilde yapmış olanın İbn Haldun olduğunu herkes takdir eder. O, değişen herşeye rağmen değişmeyen, tarih boyunca tekrar eden, tekrar ederken insana dair çok temel bazı sünnetleri de (sünnetullah) ortaya koyan ilmi geliştirmişti. Böylece insanlığın yaşadıklarından ibret almasını, geçmiştekilerin başına gelenlerin kendi başına gelebileceği haller için bir bilincin gelişmesini ummuştu.

Tabii o ne yaparsa yapsın, bilinç dediğimiz şey ilim ehli birilerinin bir yerde pişirip insanlara zorla yedirebildiği bir şey değildir. O ilimden hakkıyla nasiplenmeye niyeti olmayanların zorla alabileceği bir şey yok. Tam da bundan dolayı ülkelerin, sosyal hareketlerin, güçlü devletlerin bilimde, teknikte, sanatta veya şehircilikte ne kadar gelişmiş olurlarsa olsunlar kendilerini bekleyen kadere yakalanmaları kaçınılmaz oluyor.

Ama bu ilim yine de nasiplenmek isteyenler için mevcuttur.Temeli vahiydir. O vahiyden esinlenerek ve yaşanan tecrübelere geniş bir tarihsel perspektiften bakılarak yakalanmaya çalışılmış bir döngüsellik vardır İbn Haldun’da. Bugün gerek uluslararası ilişkiler düzeyinde gerekse kendi iç ilişkiler düzeyimizde yaşamakta olduklarımız nasıl bir döngüseliğie tabidir? Bunun üzerinde daha derinlemesine, daha ehil bir ilim tabakasıyla birlikte düşünmek gerekiyor.

Geçtiğimiz hafta sonu bahsettiğim birkaç akademik-entelektüel etkinlikten birinin de İbn Haldun Üniversitesi’nde gerçekleşen 5. Uluslararası İbn Haldun Sempozyumu olduğunu söylemiştim. Bir çok okuyucum, diğer etkinliklerin arasında özellikle buna da değinip değinmeyeceğimi sormuştu. Doğrusu, böyle bir etkinliği sadece “katıldım, iyiydi, güzeldi” diyerek geçiştirmek büyük haksızlık olurdu.

İbn Haldun çok büyük bir değer olduğu halde, (asla kutsamadan ve ona asla yanılmazlık, eleştirilemezlik özelliği atfetmeden), onun üzerine derli toplu, ciddi bir araştırma disiplini veya ilgisinin olmadığını biliyoruz. Türkiye’de Ahmet Arslan, Ümit Hassan- İbrahim Erol Kozak ve Süleyman Uludağ’ın bilinen çalışmalarının ötesinde onunla ilgili literatüre yakın zamana kadar beklenen katkının gelmemiş olduğunu da söyleyebiliriz. Meğer İbn Haldun Üniversitesi’nin iki yılda bir düzenlemekte olduğu bu seri sempozyumları tam da İbn Haldun etrafında daha kapsamlı ve daha geniş, uygulamalı bir bilim ve düşünce literatürünün oluşabilmesi açısından çok önemli bir işlevi deruhte ediyor.

Üniversite Rektörü Prof. Recep Şentürk bu sempozyumları 2006 yılında henüz üniversite kurulmadan önce “İbn Haldun topluluğu” olarak başlatmış olduklarını anlattı. Üniversitenin mütevelli heyeti başkanı N. Bilal Erdoğan ise “dünyayı, insanı daha iyi anlamak için yeni paradigmalara ihtiyaç var” diyerek İbn Haldun’un “çivisi çıkmış dünya”yı hem anlamak hem de “yeni ekonomik büyümeyle toplumsal dayanışma arasındaki ilişkinin, non-linear ekonomik modellerini geliştirmek” açısından güçlü bir ilham kaynağı olduğuna değindi.

Sempozyumun bu seferki ana teması ‘İktidar, İktisadi Kalkınma ve Ahlak: Açmazlar ve Zorluklar’ olarak tespit edilmiş. Bu ana başlık altında Rektör Recep Şentük’ün deyimiyle bir tür “uygulamalı İbn Haldunculuk örnekleri” ortaya konmaya çalışıldı. Yani İbn Haldun’u özetleyen, onu nakleden değil, günümüz şartlarında kavramlarının veya teorik yaklaşımının nasıl uygulanabileceğine dair düşünce denemeleri yapıldı.

Dünyanın her yanından katılımcıların tebliğler sunduğu, tartışmalara katıldığı sempozyumun dikkat çeken isimleri arasında Wael B. Hallaq, Bruce Lawrence, Heba Raouf Ezzat, Prasenjit Duara, Ali Nizamuddin, Adeel Malik, Rodney Wilson, Habib Ahmed, Sabri Orman gibi isimler vardı.

Daha önceki bir yazımızda söylemiştik. İbn Haldun Arapça yazmış ama Türkçe okunmuş bir düşünürdür. Meşhur oryantalist Silvester de Sacy’nin 1806 yılında Mukaddime’den küçük alıntıları büyük bir buluş havasında aktardığı dönemden 70 yıl önce Pirizade Mehmet Sahib Efendi çevirisinin yapılmış olduğu biliniyor.

Bugün yine İbn Haldun’u hak ettiği şekilde okumak, anlamak ve onun etrafında bir ilim disiplini oluşturmak Türkiye’den bir Üniversiteye nasip oluyor gibi. Neresinden bakarsanız çok güzel bir olay bu.

İstanbul’da düşünce fırtınaları

İstanbul’da gerçekleşen ve hepsine de ya konuşmacı veya tartışmacı olarak davetli olduğum akademik-entelektüel ve sosyal etkinliklere yetişme telaşı içinde Cuma gününden başlayan baş döndürücü bir hafta sonu geçirdim.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : İstanbul’da düşünce fırtınaları
Haber Merkezi 22 Nisan 2019, Pazartesi Yeni Şafak
İstanbul’da düşünce fırtınaları yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Hepsi de ayrı ayrı ele alınmayı, anlam ve önemi bakımından ayrı ayrı tartışılmayı-değerlendirilmeyi hak eden ve eş zamanlı olarak İstanbul’da gerçekleşen bu toplantıların toplamda ortaya koyduğu en çarpıcı ve anlamlı görüntü, Türkiye’nin nasıl bir küresel entelektüel, akademik üretimin ve etkinliğin merkezi haline gelmiş olduğudur.

Aslında daha önce de bir vesileyle benzer bir tecrübeye davet etmiş olduğumu hatırlıyorum. Bugün İstanbul’da bir çok üniversite veya otel konferans salonlarında sürekli olarak ve aynı anda bu türden onlarca toplantı, seminer, buluşma, konferans icra edilmektedir. Bu toplantılardan rastgele anlamlı sayıda bir kesit alıp üzerinde yapılabilecek bir inceleme, İstanbul’un tarihe ve coğrafyaya uzanan etkilerini ve bağlantılarını çok güzel yansıtacaktır.

Benim bu hafta sonu yaşadığım da aslında sadece küçük bir kesit sayılabilir. Toplantı ve tartışma mekanı, düşüncelerin seyrine de, mahiyetine de hiç kuşkusuz önemli bir etkide bulunuyordur. O yüzden toplantıların önemli bir kısmının konusu da Türkiye ve İstanbul oluyor. Türkiye ve İstanbul üzerine özellikle son 25 yıl içinde yaşanmış olan değişime dair dışarıdan katılanların izlenim ve tecrübe paylaşımları başlıbaşına ilginç oluyor.

24-26 Nisan’da Asya-Afrika İşbirliği Merkezi ile İslam dünyası STK’lar Birliğinin birlikte düzenlediği Asya-Afrika İşbirliği Forumu çok farklı ve özgün bir program oldu mesela. Asya ve Afrika’da çok ciddi sosyolojik, dinsel ve kültürel derinliği olan Sufi cemaatleri ve onlara bağlı olarak çalışmakta olan STK’ları Türkiye’deki mukabil cemaat ve STK’larla bir araya getirerek tanışmalarını, tecrübe paylaşımlarını sağlamak ve muhtemel işbirliği imkanlarını ele almak, daha önce bu ölçüde denenmiş bir şey değildi. Oysa özellikle Afrika’da bu sivil oluşumların hem ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmasında hem de sömürge sonrası kurulan siyasi yapıların üzerinde çok önemli etkileri olmuştur.

Çok ciddi toplumsal derinlikleri olan bu toplulukların kendi aralarındaki diyaloğu ise çok zayıf. Buna mukabil böyle bir buluşmaya hepsinin de ne kadar istekli oldukları, bir arayış içinde oldukları kendilerine yöneltilen davete coşkuyla icabet etmiş olmalarından anlaşılıyor.

Kur’an-ı Kerim’de bildirilen “İyilik ve takva üzerine yardımlaşın” buyruğunu esas alan konferans Afrika kıtasının mustarip olduğu bir çok insani sıkıntıya karşı beraber neler yapılabileceğinin yollarını arıyor, eğitim, öğretim ve sosyal faaliyetler konusunda tecrübe paylaşımına sahne oluyordu.

Türkiye’nin STK’larının insani yardım konusundaki tecrübeleri malum. Türkiye’yi insani yardım konusunda dünyada ilk sıraya yerleştiren gayretkeşlik sadece devletin enerjisiyle sınırlı değil. O yüzden Türkiye’nin STK’ları ile Afrika’nın bu tür yapıları arasındaki bu irtibatların çok önemli bir rolü olacağı açık, ancak bu buluşmalarda insanların birbirlerini daha fazla tanımaları, kendi farklarını birbirleriyle karşılaşmak suretiyle görmeleri ve uzaklaştıran farkların farkına vararak kendilerine ayna tutmaları da mümkün olabiliyor. Tabi hiçbir karşılaşma risksiz değil. Her karşılaşmada insanın diğerinden duyduğu şeylerle hayatının, bilgisinin, ufkunun ve anlayışının sarsılması, değişmesi riski vardır. Ama insan olmak tam da bu riski göze almaktan başka nedir ki?

25 ayrı ülkeden 35 Sufi cemaati veya STK’yı 200 temsilcisiyle bir araya getiren konferansın sonucunda katılımcılar temsil ettikleri ülkeler ve halklar arasındaki ilişkileri ve işbirliğini güçlendirmek, Kültürel ve sosyal iletişimi daha etkili biçimde sağlamak, diyaloğu ve toplumlar arasında barışı ve hoşgörüyü teşvik etmek, kalkınma, ticaret ve ekonomik işbirliği ile özelikle ilgilenerek forumun amaçlarına ulaşmak için programlar ve etkinlikler düzenlemek, projeler geliştirmek, STK’lar arasında işbirliği ve ortak anlayış geliştirmek gibi hususlarda özel bir çaba içinde olunacağı noktasında anlaştılar.

Kapanış bildirisinde ifade dilen bütün bu hususlar aynı zamanda bu tür toplulukların kendi ülkeleri ve ümmet coğrafyası içinde daha fazla sorumluluk üstlenmelerini, tabiri caizse ellerini taşın altına koymalarını beraberinde getirecek hayırlı bir adım. Bu hayırlı adımda emeği olan başta Asya-Afrika İşbirliği Merkezi başkanı Münir Said ve Mehmet Altındağ ile İslam dünyası STK’lar Birliği başkanı Ali Kurt olmak üzere herkesi tebrik ederim.

Tabi İstanbul’da hafta sonu etkinliklerinden sadece bunu anlatabildik. Oysa Sabahatin Zaim Üniversitesi İslam ve Küresel Araştırımalar Merkezi (CIGA)’daki Uluslararası Filistin Konferansı da yine çok sayıda dünyaca önemli ismi bir araya getiren önemli bir toplantıydı. İbn Haldun Üniversitesi’nde düzenlenen 5. Uluslararası İbn Haldun Sempozyumu, İbn Haldun üzerine bilimsel ve akademik çalışmalarıyla dünyaca meşhur isimleri bir araya getiren bir etkinlikti.

29 Mayıs Üniversitesi Kur’an Araştırmaları Merkezinde Kur’an ve Pozitif Bilim başlıklı bir sempozyum vardı.

Yine üyesi bulunduğum Uluslararası Stratejik Düşünce Grubu 31 Mart Mahalli Seçimlerin sonuçları eşliğinde Türkiye ve Bölge siyasetini ele alan önemli bir çalıştay gerçekleştirdi.

Bir de Dergiler Fuarı vardı tabi, maalesef artık yetişemediğim için katılamadığım..

Bunlar hafta sonu İstanbul’da gerçekleşen etkinliklerden sadece benim muttali olabildiklerim. Başka nice güzellikleri de var elbet İstanbul’un, yaşayana, bilene, hissedene, takdir edene. Ama bu boyutu bir başka güzel.

Suriyeliler Türkiye’de ne yapıyormuş?

Son yılların en acımasız en kanlı ve en ilkesiz uluslararası hesaplaşması Suriye toprakları üzerinde cereyan etti. Bir çok ülkenin kendi aralarındaki hesaplaşmaları Suriye toprakları üzerinde ve Suriye halkının kanı, canı, yurdu pahasına vermesi ortaya son derece trajik bir durum çıkardı.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Suriyeliler Türkiye’de ne yapıyormuş?
Haber Merkezi 20 Nisan 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Suriyeliler Türkiye’de ne yapıyormuş? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Ancak kendi hesaplaşmalarını Suriye halkının kanını cömertçe dökmekte tereddüt etmeyerek yürütenler, bu hesaplaşmanın ortaya çıkardığı insani faturayı ödemekten de aynı ölçüde uzak durdular ve uzak durmaya devam ediyorlar.

104 sene önce sanki başka hiçbir kavmin burnu kanamamış gibi, sanki o savaşta on milyonlarca insan ölmemiş, on milyonlarcası yerinden yurdundan koparılmamış gibi, toplam 1.5 milyonluk bir nüfusa sahip Anadolu Ermenilerinin yaşadıkları acıların ağıtlarını hala yakmaya devam edenler, bu ağıtlardan günümüze, Türkiye’ye fatura çıkarma işgüzarlığı gösteren ülkeler bugün 22 milyon insanın çok daha ağır şartlara maruz kaldığı Suriye’ye kör ve sağır.

Daha da kötüsü bir çoğu da Suriye’deki bu acıların faili, sebebi veya suç ortağı. Kendi elleriyle işledikleri bunca cürüm ortay yerde dururken, 1915’e giderek hangi hasta vicdana nasıl bir tedavi uygulayacaklar?

Bugünkü bilanço 12 milyon Suriyelinin yerinden yurdundan edildiği, bir milyonun üstünde insanın öldüğü, milyonlarcasının yaralandığı, halihazırda da Esed zindanlarında ağır işkencelerden geçirilmekte veya akıbeti meçhul on binlerce kişinin bulunduğu yönünde. Bu son sayının daha fazla olmamasının sebebi zaten hapse girenlerin uzun süre yaşamadıkları, bugünlerde rejim hapishanenin bir katletme yolu olduğunun bilinmesidir.

Türkiye Suriye’de olup bitenlerin sebebi olmadığı halde, orada ortaya çıkan insani durumun kendine yüklediği insani sorumluğu yüklenmekte hiç tereddüt etmeyen ve bunu bütün insanlığa örnek oluşturacak şekilde yapan tek ülke oldu.

Lübnan ve Ürdün’ün de hakkını yemeyelim. Onlar da kendi imkanları ölçüsünde bu sorumluluktan kaçmadılar. Hatta kendi nüfuslarına orantısal olarak baktığımızda her iki ülkedeki Suriyeli mülteci sayısı Türkiye’dekinden çok daha fazla bile sayılabilir. Nüfusu 10 milyon olan Ürdün’e nüfusunun yüzde 14’ü kadar, yani 1 milyon 400 bin Suriyeli gitmiş. Lübnan’da bu oran yüzde 16’yı buluyor. Türkiye’de rakamsal olarak her birinin üç katından fazla Suriyeli gelmiş olsa da 81 milyonluk, gelişmiş bir ekonomi içinde bunun etkisi kuşkusuz daha kolay telafi edilebilmiştir.

Her ne ise, sorumlusu vekalet savaşları yürüten ülkeler olan bu insani felaketin faturasının bu ülkelere çıkarılması savaşın kendisine ilave büyük bir haksızlık. Şu ana kadar AB’nin veya ABD’nin bu savaşın insani faturasını ödeme konusunda ortaya konan bütün faaliyetlerin tek nedeni herhangi insani bir duyarlılık değil, buradan ülkelerine akabilecek göçü önlemeye dönük olmuştur. Böyle bir göç ihtimali olmasa kıllarını kıpırdatacak gibi görünmüyorlar.

Oysa Türkiye olaya tamamen insani bir açıdan baktı ve bu durum kim ne derse desin Türkiye’yi bütün dünyada bir yıldız gibi parlattı. Bütün dünyada bu yaklaşımıyla ciddi bir fark yarattı da Türkiye’de bu farkı fark etmeyenler, fark etse de bunu takdir etmeyen sözüm ona sosyal demokrat, solcu CHP’liler sergiledikleri yabancı düşmanlığıyla bizi utandırmaya devam ediyorlar. Uyanan fitneyi uyandırıyorlar.

Yabancı düşmanlığı cehaletinin en tipik söylemi her zaman yaşanan alakasız sorunların nedenini yabancı sayılan insanlara yüklemesidir. Türkiye’de ekonomik veya siyasi ne sorun varsa sebebini Suriyelilerin oluşturduğunu söylemekse aslında onları kabul eden, onlara yardım eden AK Parti’yi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı suçlamanın sadece bir yolu.

Her durumda Türkiye adına bütün dünyada en çok gurur duyulacak yanımızdan böyle saldırmak, bir iyilik fırsatı bulmuşken tepmek, iyilikten sonra gaflet ve delalet gibi bir şey.

Bu arada geçtiğimiz günlerde UTESAV’ın “Suriyeli Sığınmacılar ve Türkiye Ekonomisi -Evrensel tecrübe ışığında bir etkiyi konuşmak” başlıklı bir raporu yayınlandı. Raporu kaleme alan Prof. Dr. Bekir Berat Özipek Türkiye’deki Suriyelilerle ilgili bütün algıları ele alan ve özellikle onları ekonomiye yük olarak gören yaklaşımları sorgulayan ve yıkan kapsamlı bir çalışma ortaya koymuş.

Rapor Suriyelilerin bilinenin aksine Türkiye’ye geldikten sonra yan gelip yatıyor da sürekli devletten sınırsız yardım alıyor olmadıklarını rakamlarla ortaya koymuş. Suriyeliler aynı zamanda çalışıyor ve ekonomiye ciddi bir katkı sağlıyorlar.

Sadece 2014 yılında 4.500 işadamı, Suriyeli işadamı 1.22 milyar liralık bir iş yatırımı yaptılar. 2015’te yabancı yatırımcılar arasında Suriyeliler ilk sırada geliyordu, Almanlardan sonra, yüzde 25.21 yabancı sığınmacı yatırımcılar. Şimdi 6.000 Suriyeli şirket var 3.5 milyar dolar yatırımla. Yeni bir çalışmaya göre Suriyelilerin yüzde 90’ı kendi imkânlarıyla çalışıyor ve hayatlarına devam ediyor.

Suriyeliler şu anda muhacir oldukları için çok daha dinamik, daha fazla tutunma isteği ve enerjisiyle dolu, muhacir karakterine özgü bir risk alma cesaretleri ve girişimcilikleri olduğu için Türkiye’nin ekonomisine ihtiyaç duyduğu dinamizmi taşıyorlar. Üstelik bunu yabancı istihdamıyla ilgili mevcut, akla zarar mevzuata rağmen yapıyorlar Bu mevzuat biraz değişince, Suriyelilerin ekonomiye katkısının katlanarak artacağından hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Muhacir rızkıyla, bereketiyle geliyor diye boşuna denmiyor. Onların bu şekilde gelmesini ne onlar ne de biz isterdik elbet. Ama olan olmuş, başa bunlar gelmişse, imtihan belleyip imtihana en iyi şekilde cevap verme fırsatı vardır insanın. Kalitesini ortaya koyma, olanı bir avantaja dönüştürme ve Ensar asaleti ortaya koyma fırsatı…

Bu asaleti ortaya koyma fırsatı varken, eli sıkı, asalet yoksunu, hayırsız, bereketsiz cimriyi oynamak isteyenler buyursun oynamaya devam etsinler. Bu oyunun sonu nasıl biter malum.

Mısır’dan referandum manzaraları ve Ermeni soykırımını anan darbeci General Hafter

ABD’nin Ortadoğu’daki müttefiki ve hem İslam adına hem de demokrasi adına görmek istediği model olan Sisi yönetimindeki Mısır’da bir süredir gündemde olan anayasa değişikliği referanduma sunuldu. Değişiklik kısa bir süre önce parlamentoda sanırım oy birliğiyle (tamamı Sisi tarafından seçilmiş bir parlamentoda tahmin etmeye bile gerek yok herhalde) geçti.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Mısır’dan referandum manzaraları ve Ermeni soykırımını anan darbeci General Hafter
Haber Merkezi 17 Nisan 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Mısır’dan referandum manzaraları ve Ermeni soykırımını anan darbeci General Hafter yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Anayasa değişikliği askeri darbeyle işbaşına gelmiş olan ve mevcut anayasa gereği her biri 4 yıllık 2. döneminde bulunduğu için bir daha seçime girme ihtimali bulunmayan Sisi’ye görev süresinin sonunda sıfırdan başlayarak 2 defa daha ve bu sefer 6’şar yıllığına seçilme imkanı veriyor. Bu da toplamda 2034 yılına kadar iktidarda kalması demektir. Aynı zamanda Başkana yüksek yargı üyelerini ve bütün makamları seçme yetkisi tanıyan değişiklikler, silahlı kuvvetleri de Mısır halkının hizmetinde bir savunma gücü olmaktan rejimin üstünde ve rejimin sahibi olarak tanımlıyor. Eskiden de fiilen böyleydi gerçi, ama bu sefer olay anayasal bir düzenlemeyle teminat altına alanmış oluyor.

Tamamı akla, vicdana, izana aykırı bir anayasanın bir parlamentoda hiç tartışılmadan, sadece alkışlanarak geçirilmiş olması, o ülkede önce parlamentonun olmadığının, parlamento rolü yapan bir kurumunsa olayı artık bir çizgi film düzeyinde yaşadığını gösteriyor. Parlamentodan 17 Nisan’da hızla geçen anayasa değişikliği, aynı hızda halk oyuna 19 Nisan’da, yani parlamento tarafından onaylandıktan sadece iki gün sonra götürüldü.

Halkoyu diyorsak da ortada halk yok. Dostlar alışverişte görsün, birkaç sandık kurulsun birkaç oy kullanan görüntüsü olsun yeter.

Mevcut anayasa aslında bu tür anayasa değişikliği halkoylamalarında parlamento sürecinden sonra en az iki haftalık bir bekleme, hak tarafından durumun anlaşılması ve tartışılması için zorunlu süre tanıyor. Bu anayasal süreye de uyulmamış durumda. Yine anayasa gereği anayasa değişiklikleri madde madde oylanmak durumundayken bu sefer yine istisnai olarak toplu olarak oylandı.

Sisi için her şey istisna konusu olabiliyor. O “müstesna” bir lider olduğu için, kendisi adına yapılan bütün düzenlemelerde anayasa, kanun, hukuk, teamüller, hepsi istisnai olarak askıya alınabiliyor. Yurtdışında oy pusulaları damgalanmamış, sadece yazıcıda basılarak seçmenlere verilmiş. Tabii bir de referandumda oyunu önceden “evet” yönünde açıklayanlara dağıtılan yemekler, seçilen seçmenlere defalarca oy kullandırmak üzere yapılan organizasyonlar, “hayır” yönünde önceden bırakınız propagandayı, fikir beyanında bulunan seçmenlerin tutuklanması, ABD’nin Ortadoğu’daki demokrasi rüyasından referandum manzaralarından sadece bir kaçı.

Bu durumda, “Konu hangi halka götürüldü?” Mısır halkı bu soruyu sırf mizah olsun diye sormuyor, gerçekten ciddi bir merak konusu, çünkü bağımsız gözlemciler referanduma katılım oranının yüzde ikileri bile bulmadığını söylüyor. Buna rağmen herkes günün sonunda biraz daha yüksek bir katılım oranının ilan edileceğinden kuşku duymuyor.

Zaten seçmenler için bir veri tabanı yok. Mısır’da kimin hangi kurallara göre oy kullanacağı, kimin hangi listelerde olduğu belli değil. Elektronik bir veri tabanı bulunmadığı için seçmenler eğilimlerine göre tespit edilip önceden seçilip sandığa çağrılabiliyorlar.

Demokrasinin diyarı ABD için bunlar rahatsız edici şeyler olmalı değil miydi? Hatırlarsanız geçtiğimiz günlerde iki kız çocuğu ve bir damadı, ABD’de Müslüman görmeye tahammül edemeyen ırkçı, bağnaz komşuları tarafından öldürülen Dr. Abu Salah’ın Kongre’nin “ırkçılık ve beyaz şiddetini araştırma komisyonu” üyelerince dinlenmesi esnasında yaşananları anlatmıştık. O görüşme acılı babanın yaşadıklarını bir empati kurarak dinlemek yerine nasıl da İslam nefretinin kusulduğu saldırgan bir konuşmaya dönüşmüştü? Küstah Cumhuriyetçi aynı zamanda Amerikan Siyonist Örgütünün de başkanı olan MortonKlein çocukları hunharca, alçakça öldürülmüş Dr. Abu Salah’a şunu demişti hani:

“Bizim gerçekten Mısırlı Başkan Sisi’nin yaptığını yapacak Müslümanlara ihtiyacımız var, Kur’an’ın bazı parçaları üzerinde yeniden düşünmek ve yeniden teyit etmek gerek.”

Onlar için Sisi’nin ideal biri olarak görülmesi Sisi’ye kendi halkını daha da fazla zulmetme cesarete veriyor. Tencere yuvarlanıp kapağını buluyor, ama olan tencerinin içindeki Müslüman halklara oluyor. Onlar emperyalist tencere ile işbirlikçi kapağın zulmü arasında bunalmaya, ölmeye devam ediyorlar.

LİBYA’NIN SAVAŞ SUÇLUSU GENERALİ ERMENİ SOYKIRIMINDAN BAHSEDİYOR

Libya’da son zamanlarda Ortadoğu’da akan bütün kanların, ortaya çıkan bütün darbe ve işgallerin sorumlusu olan eksenin desteğiyle yaptığı darbe ve Libya halkını esir almak üzere yaptığı operasyonlar dolayısıyla savuş suçlusu ilan edilmek üzere yeterli suçu biriktiren General Hafter yönetimindeki Tobruk hükümeti, 24 Nisan gününü “Ermeni Soykırımında hayatını kaybedenleri anma günü” ilan etti. Güler misin ağlar mısın?

Ermeni soykırımına inanan Ermeni diasporasında bir gram samimiyet ve bir miktar da akıl olsa kendi davalarının bu şekilde bugünün soykırımcılarının elinde nasıl bir araca dönüştürülmüş olmasından ibret almazlar mı?

Hadi Ermeni meselesi, 1915 olaylarının tartışılabilir bir tarafı olduğunu kabul ediyoruz. Bunu da siyasetçiler değil tarihçiler belgeleriyle yapsın diyoruz. Ama bunu siyasetin gündemine bu kadar pazarlarsanız en büyük alıcısı günümüzün katilleri, mücrimleri, darbecileri, gözünü iktidar hırsı bürümüm ve bunun için milyonların kanını dökmekten çekinmeyen diktatörleri oluyor.

Hepsi de Türkiye’nin bugünkü duruşundan, kendi katliamlarına karşı duruşundan, çıkarlar yerine insanlığı önplana çıkarmasından rahatsızlar ve soykırım söylemlerini Türkiye’ye karşı bir hamle konusu olarak görüyorlar. Önce o acı olaylarda hayatını kaybetmiş olan Ermenilerin ruhlarını pazara çıkarmış oluyor, onları bir kez daha ama bu sefer gerçekten öldürmüş oluyorlar.

Azıcık akıl, azıcık fikir, azıcık ibret. Libya’da bir tek Ermeni bulunmaz, ama en az yüzde 15 Türk kökenli insan bulunur. Ermeni soykırımından bahseden ise yaptığı darbe ve işgal saldırılarıyla onbinlerce sivil insanın hayatına kast etmiş olduğu için bugün uluslararası ceza mahkemesinde yargılanması gündemde olan Hafter. Tablo yeterince net değil mi?

Devrim hırsızları Sudan ve Libya’da

Sudan ve Libya bugünlerde çok ilginç olaylara sahne oluyor. Olayların özeti halkların giriştiği devrilerin organize işlerle çalınma girişimleri olarak nitelenebilir.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Devrim hırsızları Sudan ve Libya’da
Haber Merkezi 15 Nisan 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Devrim hırsızları Sudan ve Libya’da yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Aralık ayı içinde Sudan’da ekmek fiyatlarının yükseltilmesini protesto olarak başlayan gösteriler Sudan’da bir Arap Baharı dalgasından söz ettirirken yazdığım bir yazıda gelişmelerin bahardan ziyade yeni bir dalavere izlenimi verdiğini söylemiştim.

Sudan’daki bir Devrim’i mevcut durumda Sudan halkının devrim hırsızlarına karşı korumasının çok zor olduğu görünüyordu. Aksine şu anda bütün olumsuz özelliklerine rağmen Ömer Beşir yönetimindeki Sudan’ın bu sürece sürüklenmesi bütün Afrika’da ciddi bir istikrar sorunu oluşturma tehlikesini barındırıyordu.

Ömer el-Beşir’in bütün eleştirileri hak eden 30 yıllık iktidarı her türlü başarısızlık, iç savaş, darbe, anayasanın askıya alınması, yolsuzluk örnekleriyle dolu. Bu yüzden halkların hiçbir rızalarının kalmamış olduğu bu yönetimin gitmesini, yerine yüksek katılımlı, şeffaf, dürüst, hesap verebilir yönetimiyle işbaşına gelecek bir sistemi talep etmelerinden daha haklı bir şey olamazdı.

Sudan’daki halk hareketi şu ana kadar büyük bir ısrarla, ortaya koyduğu irade davasında önemli bir mesafe de kaydetti. Ancak devrim yapamadı henüz, yaptığı şey sadece bir askeri yönetimi başka bir askeri yönetimle değiştirmek olabildi şimdiye kadar. Tamamlanmamış devrimin bir askeri darbeyle soğutulmaya çalışmasını ise ayağa kalkmış olan halk kabul etmiyor tabi. O yüzden meydanlar ilk günkünden daha büyük kalabalık kitlelerle doluyor ve taleplerinin bir Devrim düzeyinde yerine getirilmesini talep ediyorlar.

Ancak işin bu aşamasında malum bölgesel ve küresel devrim hırsızları veya devrim katilleri de boş durmuyor. Devrimi doğmadan boğmak veya çalmak için bütün çabalarını ortaya koyuyorlar.

Sudan’da işbaşına gelen on kişilik yüksek askeri konseye malum Körfez ülkelerinin yoğun baskıları ilk günden itibaren başladı. BAE-SA-Mısır eksenli yoğun bir lobi faaliyetiyle askeri konsey üyelerine bir rota çizilmeye çalışılıyor. Bu rotada Mısır tecrübesine ve tavsiyesine kulak vererek gerekirse meydanları doldurmuş olan kitlelerin üzerine rastgele ateş açarak birkaç bin kişiyi katletmek var. Böylece Mısır’da olduğu gibi insanlar evlerine tıpış tıpış dönmek zorunda kalacak ve Sudan halkının henüz doğmamış Devrimi gasp edilmiş olacaktır.

Sudan halkı BAE-SA-Mısır ve diğer ABD ve Avrupa ülkelerinin kendi devrimlerini çalmasına karşı büyük bir bilinç ve duyarlılık içinde tabi. Her türlü müdahale girişimine karşı tepkilerini sahada ortaya koyuyorlar. Ancak devrimlerinin şiddetle, zorla çalınmasına karşı nasıl bir tedbir alacaklar? Taleplerine cevap verme adına Ömer Beşir’i indiren askeri konsey kendilerini mi dinleyecek yoksa şu anda akbabalar gibi Devrimlerinin üzerinde dolanan acımasız, devrim katillerinin istediklerini mi yapacaklar?

Kuşkusuz devrim katillerinin yapacakları tekliflerin peşinden gittiklerinde Sudan’ı bekleyen bundan sonra telafisi çok zor bir zulüm ve istibdat, bedelini sadece Sudan halkının ödeyeceği bir yoksulluk ve yokluktan başkası olmayacak.

Bu Devrim hırsızları/katillerinin Mısır’da ve Yemen’de yaptıkları şu anda Libya’da Hafter eliyle yapacaklarının teminatı veya habercisi gibi. Hafter denen adamın Libya halkı nezdinde hiçbir karşılığı yok. Libya’da iyi kötü yürümekte olan bir ulusal diyalog süreci devam ederken Mısır’daki darbenin hemen ardından, aynı devrim hırsızları tarafından kendisine sağlanan silahlı güç imkanlarıyla Libya’da yönetime el koyduğunu ilan etti.

Kendisine bu ilanı yapmaya imkan veren tek şey eline tutuşturulmuş silahlardan ve hava gücünden başka bir şey değildi. Uluslararası toplum Libya halkının temsilcisi olarak Trablus’taki Ulusal İttifak Hükümetini tanıyordu ve hala onu tanıyor. Buna rağmen halk düzeyinde sahada kontrol edemediği Libya’nın bir kısmında silahlı gücüyle kontrolü sağlamış olan Hafter’in kanun, hukuk tanımaz tavrıyla Libya fiilen bölünmüş durumdaydı. Bir süre önce ise bu bölünmüşlüğü meşruiyet lehine değil, kendi zorbalığı lehine sona erdirmek üzere harekete geçti. Trablus’u işgal etmek üzere yola çıktı. Bu yolda Trablus hükümeti ve halkın temsilcileriyle bir diyalog falan aradığı yok, elinde silah bütün Libya halkını esir almaya çalışıyor.

Libya halkına vaat ettiği hiçbir iyi yönetim, istikrar, adil paylaşım, demokrasi, temsil falan da yok. Tek istediği Libya’nın tamamını işgal etmek, bunun için sivillere yaptığı saldırılarla şimdiye kadar yüzlerce insanın ölümüne binlerce insanın yaralanmasına on binlerce insanın da evlerini yurtlarını terk etmelerine yol açan savaş suçları dolayısıyla Uluslararası Ceza Mahkemesine şikayet edildi, BM onun bu hareketinin kabul edilemez bir savaş suçu olduğunu duyurdu.

Ne var ki, bu savaş suçlusu bu suçunda yalnız değil. Onu açıkça azmettiren, destekleyen sadece Körfez ülkeleri değil, sözüm ona demokratik bir dünya da var. ABD ve Fransa tek gerekçesi silahlı gücü olan Hafter’in arkasında onun özgür bir halkın sivillerini öldürme pahasına esir almasına hiçbir itirazları yok.

Türkiye’ye 1915 yılındaki bir olaydan dolayı insanlık dersi vermeye cüret edenler, utanmadan bugün sadece biraz daha petrol için göz göre göre katliamlar yapan, bir halkı öldürmeye, kalanları esir almaya kalkan bir diktatör heveslesini destekliyor. Bir utanç konusu olarak bu olay bugünün Batı dünyasına yeter de artar bile.