sefer

Yine bir sefer vakti.

‘Ya sefer!’ deyip çıktık yola.

İstikametimizi muhafaza eyle ya Rabbi!

şubat

şubat’a merhaba.
ne çabuk eskittik ocak’ı.
ne çabuk geride bıraktık 5 ay 11 günü, meryemce.

unuttun

Ne çabuk unuttun!

Gezi’yi, Soma’yı, Özgecan’ı, Asansör Facaisı’nı …

evlat

Babanın evladını sevebilmesi ne büyük nimet, evladın babasını sevmesi ne büyük saadettir.

15 temmuz

15 TEMMUZ: ŞEHİT OLAMADIM ŞAHİT OLDUM

12 Eylül’ü çok duydum, ancak zihnimde bir karşılığı olmadı hiç. Zira 12 Eylül’ü görmedim, yaşamadım ve kavrayamadım, sadece duydum ve okudum.

15 Temmuz gecesi, eve dönerken Türk Silahlı Kuvvetleri’nde zinciri koparmış bir grubun darbe kalkışmasına giriştiği haberini aldım. Haberi darbe kalkışması olarak aldım, ancak olayın bir savaş olduğunu gecenin ilerleyen saatlerinde kavradım. Zira tankların top atışları, savaş uçaklarının bombardımanı ve kurşun yağmuru ancak bir savaşta görülecek şeylerdi.

Eve geldiğimde hemen haberleri takip etmeye başladım. Tam o sırada Cumhurbaşkanımızın halkı sokaklara çıkma, darbeye karşı durma çağrısını duyunca artık yerimde duramaz olmuştum. Hemen arkadaşlarımla sokaklara çıkıp, en yakın emniyet amirliğine intikal ettim.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, gecenin sancağıydı. Savaşta sancak yere düştü mü, bu savaşanlar için yenilmek anlamına geliyordu. O gece yenilmemek ve teslim olmamak için sancağı düşürmemeye ant içtik arkadaşlarımla. Cumhurbaşkanımızın evinin bulunduğu Üsküdar/Kısıklı mevkiine doğru yola çıktık, bulunduğumuz yerden yaklaşık 25 km uzaktaydı. Yolda oto yolları kapatan tanklara da şahit olduk, İstanbul’a mahşeri kalabalığı yaşatan halka da. Kısıklı’da mahşeri bir kalabalık vardı, insanlar adeta akın ediyordu. Artık araçla gidemeyecek duruma gelmiş aracımızı yolda bırakıp yürümeye başladık.

Yürüdüğümüz yolun biraz ilerisinde bir grup polisin insanları başka bir yere yönlendirdiğini gördük. Genç bir polis, insanlara Acıbadem caddesine doğru gitmelerini, orada askeri tankların bulunduğunu ve orada halka ihtiyaç olduğunu ağlayarak haykırıyordu. Biz de polisin tarif ettiği bölgeye koşarak gittik ve gerçekten yaklaşık 300 metre ilerimizde bulunan bölgede “teröristler” vardı. Polisler burada beklememiz gerektiğini ve ne olursa olsun buradan ayrılmamız gerektiğini söylediler, çünkü insanlar sürekli yer değiştiriyor ve bu bölgenin boş kalma tehlikesi vardı. Gecenin ilk saatlerinde polis, darbecilerle çatışmıyor, darbecilerin halktan çekineceğini ve halkın gücünden dolayı geri adam atacaklarını planlıyordu. Zaten öyle de oldu, Hakk’a tapan halkın gücüyle, teröristler derdest edildi.

Suriye savaşında bombardımana maruz kalan çocukları, kadınları çok gördüm. Videolarını izlerken, onların çığlık çığlığa bir o tarafa bir bu tarafa kaçışlarını hatırlıyordum. O gece üzerimizden uçan ve sonik patlama ile kulaklarımızı ve yüreklerimizi bombalayan savaş uçakları ile Suriye savaşını biraz da olsa yaşadım. Hemen başımızın üstünde uçan jetlerin kulakları sağır eden patlama sesleri ile insanların çığlık çığlığa kaçışlarını, yerlere yatışını hiç unutmadım. İlk patlama sesinde ayaktaydım, hemen arkadaşımın kolunu tuttum, hiç hareket edemedim, dilimi yutacaktım, bu kadarını tahmin etmemiştim, evet…, biraz korkmuştum. Korku değil aslında, kızımı görmeyi çok istiyordum ve henüz doğmamıştı.

Sonra… Kendime kızdım, kendimi sorguladım, zihnimi boşaltmaya çalıştım, ölümü göze almalıydım, ne olursa olsun söz konusu olan kendimden ve kızımdan daha öteydi. Çok kızmıştım, hem kendime hem de pilotlara. Bizden olduklarını, bu milletin bir ferdi olduklarını biliyordum ama onlar için biz düşmandık ve savaştaydık. Tanklarla halkı ezmeyi göze aldıkları gibi, savaş uçakları ve helikopterle ile de bombalayabiliyorlardı.

Yolun ortasına çömelip dakikalarca ağladım. Hala anlayabilmiş değildim, sanki rüya gibiydi, bana büyük bir şaka organizasyonu yapılmış gibiydi, gerçek gibi değildi yani, gerçeküstüydü. Darbe kalkışması değildi, tam bir savaş da değildi. Çaresizlik karşısında sadece dua ve gözyaşı dökebildim. Sonra ayağa kalktım, ayaklarımı sağlamca yere basıp, “Rabbim! Ayaklarımı sabit kıl!” diye dua ettim.

Jetler üzerimizden ikinci defa geçiyordu, yine art arda kulaklarımızı sağır eden patlama sesleri… Yine insanlar çığlık çığlığa… Kızımı unutmuştum, içimden korkuyu alıp, o canhıraş anda yerini huzura bırakan Rabbime şükürler olsun.

Aşağımızda kıyamet kopuyordu, silah sesleri, yaralılar geliyordu, 3 vatandaşımız şehit oldu o gece orada. Polisler telaşlıydı, koşturuyorlardı: “bu gece bitmezse gündüz ülkede iç savaş çıkacak, sabaha kadar bekleyin sonra evlerinize gidin” diyorlardı.

Okunan selâlar huzur veriyordu. Milletin selameti, Allah rızası, Peygamber sevdası için güneşin doğuşuna kadar polislerimizle beraberdik. Sabah saatlerinde teröristlerin çoğu teslim olmuştu, ben tek başıma kalmıştım Acıbadem’de. O zamanki ismiyle Boğaziçi Köprüsü’nde olayların devam ettiğini ve çok fazla vatandaşımızın şehit düştüğünü öğrenince oraya doğru gitmeye başladım. Yolda polislerle olmaya, telsiz anonslarını takip etmeye çalışıyordum, henüz çok genç, elleri silah tutmaya yeni başlamış polis kardeşlerimizle ağlaştık. Sonra teröristlerin tamamının teslim olduğunu ve köprüde de tehlikenin sona erdiğini öğrenince olduğum yere yığılıp kaldım. Edebildiğim, dilim döndüğünce şükrettim.

240 şehit vermiştik bu kahpe savaşta. Hele 16 yaşındaki Abdullah’ın şehadet haberi bizi çok yaralamıştı, o gece birlikte olduğumuz arkadaşımın öğrencisiydi. Birçok yakın arkadaşımız yaralanmıştı, gazi olmuştu.

12 Eylül’ün hala zihnimde bir karşılığı yok. Ancak 15 Temmuz zihnimde ve yüreğimde dipdiri duruyor. Gördüm ve yaşadım. Şehit olamadım “şahit” oldum.

özlem

özlem nedir?

ne müthiş bir cevap:

tam olmamaktır, eksik kalmaktır. bütün olmaya için için yanmaktır.