İnanç, strateji ve taktik ve mülkün tedavülü (Talut ve Calut kıssasından dersler V)

Hiçbir hesap, taktik strateji gözetmeden düşmanın karşısına bütün tedbirsizliğiyle dikilmek…

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : İnanç, strateji ve taktik ve mülkün tedavülü (Talut ve Calut kıssasından dersler V)
Haber Merkezi 09 Haziran 2019, Pazar Yeni Şafak
İnanç, strateji ve taktik ve mülkün tedavülü (Talut ve Calut kıssasından dersler V) yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Aslında taktik ve strateji bilmediği için, veya bunun gerektirdiği akıl veya çabayı gözüne kestiremediği için, bu yolu sonuna kadar zorlayacak sabır ve tahammülü olmayanların salt imanların gücüne güvenerek boylarından büyük, takatlerinin üstünde işlere girişmeleri..

Biraz oryantalistçe olmayacaksa, doğululara özgü görülen ve birkaç yüzyıldır aslında bütün yenilgilerin belki en önemli sebeplerinden biri.

Talut’un rivayetlere göre en az 80 bin kişilik bir orduyla yola çıkıp çetin sınavların sonunda yanında kalan 310 küsur kişiyle koca bir Calut ordusuna karşı çıkmasının bize telkin edeceği şey tedbirsizce salt imana tevekkül ederek asimetrik mücadelelere girişmek değil elbet.

Uhud’da yenilgiye uğrayan insanların imandan yana neleri eksikti? Bedir’de az bir topluluk sayıca birkaç kat büyük bir topluluğa karşı imanlarının gücüyle ama uyguladıkları sağlam taktiklerle galip geldiler. Ama bütün bu taktikler ne olursa olsun, sayısal üstünlük konusunda karşı tarafı gözünde gereğinden fazla büyüttüğünde kendini de küçültmüş ve yenilgiye ilk adımı atmış olur.

Bedir’de de Uhud’ta da Müslümanlar savaşın ilk raundunu düşmanı gözlerinde yenerek almışlardı. Sayıca kendilerinin birkaç katı olan düşman kendilerine küçük gösterilmişti. Tıpkı Calut’un karşısında nesnel ölçülere göre çıkmaları imkansız bir orantısızlıkla çıktıklarında Talut ve askerlerinin ilk tepkisine yakın bir tepki göstermişlerdi.

(Tâlût ve askerleri) Câlût ve askerleriyle karşı karşıya gelince dediler ki: “Rabbimiz! Bize bolca sabır ver, adımlarımızı sabit kıl ve şu kâfir kavme karşı bize yardım et.” (Bakara, 250).

Bu dua, bu bakış açısı, bu Allah’a güven zaferlerinin ilk ve en temel şartıydı. Bunu temin ettiler ama bununla da yetinmediler, tedbirlerini aldılar. Allah’ın izniyle karşısında ne kadar az olsalar da düşmanı yenebileceklerine inandılar. Bunun için duruma uygun bir taktiğin mutlaka var olduğunu ve bunu bulmaları gerektiğini bildiler ve bunu aradılar. Düşmanı araştırdılar ve Talut düşman askerlerinin en büyük zaafının Calut’a gereğinden fazla bağlılık olduğunu gördü. Calut’u düşürdükleri taktirde düşman ordusunu çatlatacağını (hezimete uğratacağını) gördü ve buna çalıştı. Bu orduyla birebir bir mücadeleyle başetmek yerine bu çok daha makul bir yoldu. Ordusu içinde doğrudan düşman ordunun komutanı Calut’u hedef alabilecek, onu indirebilecek yeteneği aradı. Bunu yapabilecek olan yeteneğe kendi mülkünü ve kızını ödül olarak bırakacağını vaat etti.

O yetenek Davut idi. Davut’un sapanla çok şiddetli ve hedefi tam ortasından vurma yeteneği malumdu. Savaşın daha başında, Talut ve askerleri ciddi bir kayıp yaşamadan önce Davut olabildiğince iri yarı ve her tarafı zırhla kaplı olan Calut’u açık olan tek yerinden, alnının tam ortasından vurarak öldürdü. Calut’un düşmesi ordusunda bir çatlağa, bu çatlak bir dağılmaya yol açtı (durumu ifade eden “hezimet – fehezemûhum” kelimesinin etimolojik anlamı tam böyle tasvir etmemizi sağlıyor).

“Böylece Allah’ın izniyle onları hezimete uğrattılar; Davud da Calut’u öldürdü, Allah Davud’a hükümranlığı ve hikmet verdi ve ona dilediğinden öğretti” (Bakara: 251).

Davut’un bu yaptığı işin neticesinde Talut’un kendisine vaat ettiği mülkü aldığı anlaşılıyor, ama hemen mi alıyor, yoksa Talut’an sonra onun halifesi mi oluyor, öncesinde bir süre veliahtlık görevi mi yapıyor? Bu çok belli değil, zaten çok da önemli değil. Önemli olan sonradan dünyaya adil ve güçlü bir dünya liderliğinin nadir örneklerinden birini verecek olan, ardından bu liderliği daha da genişletip sürdürecek olan Süleyman’a bırakacak olan Davut’un bu liderliğe hangi yolla yükseltilmiş olduğudur.

İnsanların onaylayacağı, takdir ve şükranla karşılayacağı bir başarının ardından geliyor gerçek liderlik. Dahası, o günün en güçlü orduları karşısında bile yenilmezlik unvanını defalarca pekiştirmiş, zulmüyle, hükmüyle dünyayı kasıp kavurmakta olan Calut’u bir sapan taşıyla vurmuş olması.

En sıradan şeyde bile mucizeler vardır, amenna, ama bildiğimiz anlamda bu olayda bu sıradanlığın ötesinde bir mucize yok. Herşey tedbir dairesinde gerçekleşmiştir. Calut ne kadar güçlü, ne kadar korunaklı olursa olsun zayıf bir tarafı vardır ve Davut o tarafı bulup oradan vurmuştur onu.

Bugün ise kendilerini Hz. Davut’a nispet edenler Calut’un rolüne soyunmuş, gelmiş geçmiş en güçlü savunma sistemleriyle Calut’unki gibi zırhlara bürünmüş ve yine mazlum insanlara zulmetmektedirler. Sadece Filistinlilere değil, kurdukları veya dayandıkları küresel hegemonyayla bütün dünyaya zulmetmektedirler. Bu sefer Davut’un taşıdığı sapan taşı Filistinli çocukların elindedir ve bu sapanlar yıllardır İsrail devletini devasa silahlı gücüne rağmen aciz bırakmaktadır.

Tam da bu kıssanın sonunda verilen asıl büyük derste olduğu gibi:

“İşte böyle, Allah’ın insanları birbiriyle savması olmasaydı yeryüzü fesad olur yozlaşırdı. Fakat Allah alemlere lütufkardır.” (Bakara, 251).

Bu bir tarihsel diyalektik ilkedir. Bir dönemin hak ve adalet peşinde koşan hareketleri, toplumları bir sonraki dönemin zalimlerine ve dolayısıyla mukadder mağluplarına dönüşebiliyor. Çünkü iktidara gelen hareketler genellikle bidayet dönemlerinde verdikleri mücadeledeki erdemleri dondurup şeyleştirirler (reification), mücadelelerinin içerdiği erdemleri ve sembolizmi bile kendilerine bir mülk haline getirir ve kendi iktidarlarının ürettiği mazlumlara karşı bir silaha dönüştürürler. Böylece toplumların yozlaşması kaçınılmaz hale gelir.

İbn Haldun, bu dönemin kendini iyi denetleyen, peygamberin tevazuunu, merhametini, başkalarına karşı diğerkamlığını örnek alan adil ve raşit yöneticiler tarafından elbetteki uzatılabileceğini söyler.

Yoksa Allah bu duruma düşen insanların yerine başkalarını getirir. Kendini çok güçlü zanneden odaklara, kendilerini en güçlü hissettikleri anda, bu kez sapanı Hz. Davud’un torunlarına karşı Filistinli çocukların eline vererek onları savar, yeryüzünün daha da fazla yozlaşmasına karşı lütfuyla müdahalede bulunur.

Biz inancımızı koruyalım, ama tedbirimizi de (strateji ve taktiğimizi de) elden bırakmayalım.

Yol en iyi okuldur (Talut ve Calut kıssasından dersler IV)

Yol en iyi okuldur. Hiçbir müesses okulda alınmayacak dersler yolda alınır. Ama tabi bütün okullar gibi dersleri almasını bilene. Bir yoldan geçmek o yolun bütün derslerini almanın garantisi değildir. O çetin yollar türlü badirelerle, türlü zorluklarla doludur. Her badire, her zorluk bir imtihandır ve bundan geçmek için kimseye önceden bir garanti verilmemiştir.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Yol en iyi okuldur (Talut ve Calut kıssasından dersler IV)
Haber Merkezi 03 Haziran 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Yol en iyi okuldur (Talut ve Calut kıssasından dersler IV) yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Kimi bu yola öyle alışır ki, yolun içinde kendine bir konfor, bir iktidar alanı oluşturur. Yolun yolcusu olduğunu unutarak, yolu kendine mal etmeye kalkışır. Kimi yorulur, güç yetiremeyeceğini düşünür yolun ortasından kenara çekilir.

Kimi yolla, yoldaşlarıyla ilişkilerini birbirine karıştırır, karşı yoldan gelenlerin iğvasına kapılır gider. Kimi yolun bittiğini sanır, vasıl olduğunu düşünür, yolun bir yerine konak kurar. Oysa yol bitmez, yolun meşakkati de bitmez, vuslat da can bedende çıkmadan hasıl olmaz.

Talut’un bazı rivayetlere göre seksen bin neferden oluşan askerlerinin çoğuyla (en az beşte dördüyle) daha ilk durakta, kendisinin kimliğini, kökenini, soyunu bahane etmeleri dolayısıyla yolu ayrılır. Geri kalanlar,kendi zilletlerine sebep olan düşmanlarının elindeki sandığı kurtarıp getirmek suretiyle Talut’un ilk etapta sağladığı karizmatik otoritesine tabi olurlar.

Ancak bu tabi olanlar da henüz bu büyük mücadeleyi göğüsleyebilecek niteliğe sahip olduğuna emin değildir. İmtihan edilmeleri gerekiyor ama bu onun fikri değildir, Allah’ın emridir. İmtihanı kendisi değil, Allah yapacaktır, ama haberini verme imtiyazı kendisine verilmiştir. Karşılarına çıkacak bir nehirden ağızlarını dayayarak kana kana içenler bu imtihanı kaybetmiş olacak, ancak ondan elleriyle bir avuç alıp içmelerinde bir sakınca olmayacaktır.

“Talut, askerlerle hareket edince onlara: “Allah sizi bir nehirle sınayacak. Ondan içen benden değildir. Eliyle bir avuç alıp içenler dışında onu tatmayanlarsa bendendir” dedi. Fakat içlerinden pek azı hariç, ondan içtiler.” (Bakara: 249).

Bu nehrin mahiyeti nedir, Allah bilir. Bu nehirden bütün toplumsal hareketlerin iktidar dönemlerinde ideallerini, dertlerini, davalarını unutup dünya hayatına, iktidar nimetlerine meyletmelerine, ganimet telaşına dalmalarına, hakkından fazlasına tamah etmelerine dair bir simgesellik olduğunu anlatanlar çok oluyordur.

Günümüzde bu kıssaya genellikle bu boyutuyla ve içerdiği bu çağrışım imkanlarından dolayı sıkça müracaat edilir. Böyle anlaşılmasına bir engel de yok, ancak olayın lafzi anlamından da kopmamak şartıyla. Bir kavmi zilletten çıkarmış, mucizeyle gelip onlara geleceğe dair zafer umutlarını kesine yakın bir imkan gibi sunan bu karizmadaki bir liderin etrafında toplanan kitlelerin sadakati uzun süreli olmayabiliyor.

Siyasete dair çok daha anlamlı dersler de vardır bunda. Hiçbir topluluğun lidere sadakati ilanihaye aynı seviyede olmuyor. Yola çıkarken büyük bir konsensüs sağlamış olan Talut kalitesindeki bir lider bile basit sayılabilecek bir ilk sınavda önemli kitleleri kaybedebiliyor.

Kaybediyor ama, bunun bir mağlubiyet olmadığını biliyor. Asıl büyük savaş için kalitesi sınanmış insanları tanımış, kiminle nereye kadar yol yürüyebileceğini bihakkın görmüş oluyor.

Ancak suya vardıklarında çoğu dökülünce, kalan daha da az kişi ile karşıya geçiyor. Ancak sınav burada da bitmiyor. Bu sefer kişilerin kendi nefisleriyle, korkularıyla, cesaretleriyle, duygularıyla yeni bir sınavı geliyor. Kalanların kendilerini nasıl gördükleri, düşmanı nasıl gördükleri ve Allah’a ne kadar güvendiklerine dair yeni bir durum ortaya çıkıyor. Her kavşakta dökülenler neticesinde çok az kalmışlar ve geriye kalanlarla düşmanın karşısına çıkma konusunda gözleri korkmuştur. Zaten normal zamanlarda kendilerini hep yenecek güçte olan düşman ordularını gözlerinde büyütürken, kendilerini ise çok zayıf görmüşlerdir.

Gerçekçi olmak gerekirse, bu karşılaştırmada onlar gerçekten çok zayıftır. Hiçbir nesnel-gerçekçi karşılaştırmada bu kadar az kişinin dönemin süper gücü gibi olan bir orduyla karşı karşıya kalıp onu yenmesi mümkün değildir. Oysa çıktıkları yolculuk inanmışlarsa zafere erişeceklerine dair bir iman taşımalarını gerekli kılıyor. Gözü korkanların da düşmesiyle birlikte geriye kalanların da beşte biri gibi bir sayı kalıyor. Bu son sayının Bedir Savaşında Kureyşlilere karşı savaşan müminlerin sayısına eşit olduğu rivayet edilir.

“Talut ve beraberindeki iman edenler nehri geçtiklerinde ise “Bizim bugün, Calut ve ordusuna karşı duracak gücümüz yok” dediler. Allah’a kavuşacaklarını bilenler ise dediler ki, “Nice az topluluklar, Allah’ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara: 249).

Talut ve Calut kıssasını içeren ayetler böylece zaten Müslümanları Bedir savaşına hazırlayan bir ortamda anlatılıyor. “Nice az topluluklar nice çok topluluklara, Allah’ın izniyle galip gelirler.” Ancak burada asıl şart inananların gerçekten inanması ve soya sopa, yanaşmacılığa, klientalizme, tarafgirliğe değil, takva, ehliyet ve liyakata önem vermeleri, yola çıkarken ganimetlerin parıltısına, dünya nimetlerinin ayartısına, iktidarın ifsadına kapılmamaları, yolun meşakkatine katlanmaları ve dünya hayatının hesabı ahirette görülecek bir yoldan başka bir şey olmadığını akıldan çıkarmamaktır.

Bir imanla Calut’un ordusunun karşısına dikiliyor geri kalanlar. Bir çok sınanmadan sonra sayıları iyice azaldığı halde dağılmıyorlar. Normalde böyle bir ayrılığı yaşayanlarda olması beklenen psikolojik huzursuzluktan, endişeden ve dağınıklıktan eser taşımıyorlar. Bütün sınavlardan başarıyla geçmiş olanlarla birlikte vekil olarak Allah’ı bilenler olarak imanları, moralleri daha da artmış olarak düşmanın karşısına dikiliyorlar.

Çok az sayıda bir topluluk, çok kalabalık gruplara karşı hesapsızca hiçbir tedbir almadan Allah’a dayanarak çıkması, tedbir planını tamamen terk etmeleri anlamına mı geliyor?

Bu da tam kıssanın bu noktasında sorulması ve irdelenmesi gereken bir sorudur.

Liderlik, karizma ve meşruiyet (Talut ve Calut kıssasından dersler III)

İnsanların beklediklerini kendi kalıplarına sokma, ona tabi olmaktan ziyade ona sahip olma, ondan bir şeyler duymak yerine ona istediklerini söyletme arzusu evrensel sayılabilecek bir durum. Bir insanlık durumu. Peygamberlerinden talep ettikleri lider geldiğinde onun beklediklerinden farklı olduğunu görüp reddetmenin örneğini Talut kıssasında tipik bir biçimde görüyoruz.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Liderlik, karizma ve meşruiyet (Talut ve Calut kıssasından dersler III)
Haber Merkezi 01 Haziran 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Liderlik, karizma ve meşruiyet (Talut ve Calut kıssasından dersler III) yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Doğrusu bu İsrailoğullarına özgü bir durum değildir. Bunun Müslümanlara anlatılmasındaki hikmet, Müslümanların da İsrailoğullarının düştüğü bu hataya pekala düşebileceklerini anlatmaktır. Zira Kur’an’da Yahudi veya Hıristiyanların yapmış oldukları hatalar, onların özde ne kadar kötü olduklarını telkin etmek için anlatılmaz. Müslümanların da aynı hataları yapmamaları için ibretlik olaylar olarak zikredilir.

Müslümanlar Yahudi veya Hıristiyanlardan daha fazla hatadan korunaklı değildirler ve tarih Müslümanların da Yahudi ve Hıristiyanların, hatta başka dinden kavimlerin hatalarını tekrarlamalarının örnekleriyle doludur. Peygamber efendimiz tam da bu bağlamda Müslümanların “Yahudi ve Hıristiyanların yaptıklarını, ne yazık ki, taklit edeceklerini, kertenkele deliğine girseler de girecek kadar onlarla aynı yolu izleyeceklerini” öngörmüştür.

Bu durum, Müslümanların salt “Müslüman oldum” demekle başka hiçbir kavme, dine veya topluma üstün olamayacağını, insanı inşa eden şeyin evrensel olarak tanımlanmış eylem ve tutumları olduğunu ifade etmenin mükemmel örneğidir. İslam özde kavimlere karşı değil, o kavimlerin irtikap ettikleri eylemlere, kula kulluğa, insanların birbirlerini rab edinmelerine, atalar dininin kutsanmasına, nankörlüğe, kibre, yalana, işine geldiğinde kitabı tahrife karşıdır. Genel olarak bütün bu suçları irtikap eden kim olursa kendisine emanet edilen liderlik de kendisinden alınır, israiloğullarında olduğu gibi.

“Peygamberleri onlara, “Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabutun gelmesi olacaktır, ki onda rabbinizden bir sekîne ve Musa ailesi ile Harun ailesinin terekesinden bir bakiye vardır, onu melekler taşır, kuşkusuz inanacak olursanız bunda size kesin bir ayet vardır” (Bakara, 247).

Talut’u, ister kendi soylarından olmadığı için, ister kendilerini daha layık gördükleri için kendi beklentilerine bir türlü uyduramayan, uyduramadığı için kendi talep ettikleri savaştan daha baştan cayan İsrailoğullarının çoğundan arta kalanlara peygamberleri kendilerine tayin edilmiş hükümdarın boş gelmeyeceğini, kendi otoritesini tesis emek üzere bir alametle geleceğini söyler. Bu alametin otoritenin sosyolojik meşruiyeti açısından apayrı bir önemi var.

Bütün ilahi inayetle ve mucizeyle birlikte sosyoloji tedbir dairesinde asla ihmal edilmemekte, topluma liderlik yapacak olanın toplumsal meşruiyeti de temin edilmektedir. Allah’ın bütün peygamberleri insanların kendi içlerinden, tanıdıkları arasından, onların dilini konuşanlardan kılmış olması da aslında insanlara bir lütfudur. İnsanlar kendilerine gelen mesajı öğrenmek için ta baştan bir çaba sarf etmek zorunda bırakılmıyorlar ki, zaten böyle olsa insanların çoğu kendi hayatlarını değiştirmek için bir de böyle bir çabaya girmezler. Baksanıza kendi içlerinden, kendi dilleriyle ve mucizelerle desteklenerek gelen peygamberi bile insanlar tanımazdan gelmeye daha fazla eğilimli oluyorlar.

Kuvvetle muhtemel, hasımları tarafından yenilgiye uğratılmış olan İsrailoğulları Hz. Musa’dan beri yanlarında taşımakta oldukları ve topluluğun simgesel varlığını ifade eden Hz. Musa ve Harun ve ailelerinden kalan mukaddes emanetlerin içinde bulunduğu sandığı (tabut) da düşmanlarının eline geçmiştir. Sadece yenilgi değil bir de bundan mütevellit yoğun bir manevi eziklik ve huzursuzluk yaşamaktadırlar.

Allah’ın Talut’u bir lider olarak yollaması Allah’u alem sadece peygamberin onu işaret etmesine bağlı kalmıyor. Talut’a, bu sandığı düşmanların elinden bir şekilde kurtarmak ve halkına geri getirmek suretiyle toplumun manevi ezikliğini ve kırıklığını ilk etapta giderecek, onlara büyük bir moral zafer kazandıracak bir başarıyla geliyor.

Sandığın getirilmesinin mucizevi bir yolla mı yoksa bu şekilde mi gerçekleştiği hususu çok açık değildir, ancak işin tabiatına uygun olanının bu olduğunu düşünebiliriz. Zaten bu yolla gerçekleşmesi bile o toplum için mucize kabilinden bir kahramanlıktır ve ezilmiş bir kavmi heyecanlandırmaya, onlarda savaşabileceklerine ve özgürleşebileceklerine dair bir umudun yeşermesine, üzerlerindeki ölü toprağının silkelenmesine yetecektir.

Tabut’un içerdiği sekîne tam da budur. Sekîne, zaten peygamber tarafından da teyit edilmiş olan Talut’un liderliğinin sosyolojik zeminini de, geleneksel meşruiyetini de yeterince temin eder. Sekîne biraz da karizmatik bir liderliğin sağladığı iklimdir. Bir Fetih sonrası ortaya çıkan iç huzuru ve birlik ve beraberlik duygusudur. O yüzden Fetih suresinde de geçer, Allah’ın müminlerin kalplerine indirdiği bir hal olarak sekîne, imanlarının üzerine iman katılsın, nimetini tamamlasın diye.

Ne var ki sekîne hali, lider etrafındaki birlik ve beraberlik, dava uğruna mücadele azmi, bağlılık, fedakarlık sonuna kadar aynı kıvamda devam etmez. Karizma veya asabiye tükenmez bir güç kaynağı değildir. Yol, tabiatı itibariyle değiştiriyor. Kimini yoruyor, kimini bozuyor, kimini kazandıklarını koruma telaşı sarıyor, kimini yolda gördüğü dünya nimetleri, ganimetler, şehvet ve iktidar hırsı daha fazla cezbetmeye başlıyor. Her şey İbn Haldun’un bedevilik-hadarilik modeline uygun olarak cereyan ediyor aslında.

Mazlum İsralioğullarının hasretle kavuşmayı bekledikleri, özgürlüklerinin sembolik ifadesi olan Sandığı getirdiği için karizmasına karizma katan Talut artık kavmini sürekli tehdit etmekte olan, onları ezmekte olan Calut’a karşı savaş için yola çıkmaya hazırdır. Ne var ki, liderliğine ancak bir mucizeden sonra inanabilmiş kavminin ne kadarının bu çetin yolculuğu göğüsleyebileceğine emin değildir. Zaferin kalabalıklarla ilgili olmadığını iyi biliyor. Az da olsa nitelikli, inançlı, liyakatli bir toplumun sayıca kalabalık ama inancı, ehliyeti ve liyakatı zayıf olanlara nasıl galip gelebileceğinin en derin marifetine sahiptir.

Yola çıkanları bekleyen daha nice imtihanlar vardır.

Gelmekte olanı karşılamaya hazır mısın? (Talut ve Calut kıssasından dersler II)

Etrafında toplanacakları bir lider isteyenlerin, o lider geldiğinde onu beğenmemelerinin tipik örneği ve psikolojisine dair bütün ipuçları Bakara Suresi’nde Talut ve Calut hikayesinde anlatılır.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Gelmekte olanı karşılamaya hazır mısın? (Talut ve Calut kıssasından dersler II)
Haber Merkezi 29 Mayıs 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Gelmekte olanı karşılamaya hazır mısın? (Talut ve Calut kıssasından dersler II) yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Mesih veya Peygamber bekleyen İsrailoğulları kendilerine geleni, Hz. İsa’yı, kabul etmedikleri gibi ona çektirmediklerini bırakmadılar. Bazen kendi içlerinden kendilerine gönderilen peygamberleri, “fazla kendilerinden” diye, o kadar ki, sıradan insanlar gibi halkın arasında çarşıda pazarda geziniyor ve hiçbir mucize göstermiyor, yanında onu destekleyen melekler yok diye reddettiler hatta öldürdüler.

Bazen de tam da bu eleştirilerine cevap olmak üzere aralarına bir mucize olarak gelen, doğuşuyla mucize olan, ölüleri dirilten, dokunduğunu iyileştiren, gözü görmeyenleri gördüren eylemleriyle ve son derece etkili ve hikmetli konuşmalarıyla mucize olan Hz. İsa’yı da kabullenmemek için bin dereden su getirmekle kalmadılar, onu çarmıha gererek öldürmeye kalkıştılar.

Buna rağmen İsrailoğullarında da, sonradan Hıristiyanlarda da Mesih beklentisi, günün birinde dünyayı kurtaracak ve iyi insanları etrafında toplayacak bir lider beklentisi sona ermedi. Peygamber Efendimiz bu dünyaya şeref verdiğinde ona dair her iki din arasında ve bu iki dinin tebliğlerine aşina Mekke ahalisinde de bir peygamber beklentisi vardı. Nitekim O geldiğinde aslında “O’nu çocuklarını tanır gibi tanıdılar”, ama bu, çoğunun ona tabi olmalarına yetmedi. Onu kabul etmekten onları alıkoyan şey kendilerini bu göreve daha layık görmeleriydi. Nasıl olur da İsrail soyundan olmayan, yani ümmi (gentile) biri bu şerefe layık görülebilirdi?

Oysa Allah ilmi ve mülkü istediğine veriyordu ve Allah’ı hakkıyla tanıyanlara onun bu seçimindeki hikmeti üzerine düşünüp teslim olmaktan başka bir şey düşmezdi. Onlar kendilerine yüklenen sorumluluklara bakmaksızın kendilerine ilelebet bir imtiyazın verilmiş olduğu vehmine ve kibrine kapılmışlardı.

Peygamberlerinden bir lider talep eden İsrailoğulları da Allah tarafından kendilerine tayin edilen Talut’u kendi soylarından değil diye kabullenmeye yanaşmadılar. Oysa istedikleri şey bir liderdi, savaş sanatını, yönetmeyi iyi bilen, gücü ve yetenekleri yerinde biriydi ve bu özellikler Talut’ta vardı, o göreve ehil ve layık biriydi. Bu ise belli ki onları hiç ilgilendirmiyordu. Oysa Peygamberlerine bu talebi sunduklarında ondan gelecek olan tavsiyeye son derece açık olmaları gerekmez miydi?

Yahudi teolojisinde ve sonradan çağdaş Yahudi felsefesinde çok önemli bir sorunsal haline gelmiş olacak bu tavır. Öteki’nden gelecek olana açıklık, ona teslimiyetin sınırları…

Öteki’ni yok etmeden, Öteki’nin ötekiliğini gidermeden onu kendi beklentilerimizin ve tanımlamalarımızın içinde yok etmeden bir ilişki kurabiliyor muyuz?

Ötekilik kavramını, düşman gibi algılayan, dolayısıyla ötekileştirmeyi düşmanlaştırma olarak algılayan bir bağlamdan bahsedilmiyor olduğunu fark etmemiz lazım. Burada Ötekilik aslında ilişkinin etkisinden bile münezzeh bir özgürlük halidir. Ötekini tanımlamaya başladığımız anda, ondan beklentilerimizi yansıtıp onu bu beklentilerimizin içinde davranmaya zorladığımız anda ötekiliğini de yok etmiş oluyoruz. Bırakınız Öteki öteki olarak kalsın.

Yahudi teolojisi aslında buna çok açık. Tanrı’nın Adı’nı zikretmemekle, O’nu dahi kendi tanımlamasından, kendi tasvir ve belirlemesinden münezzeh kılmaya çalışır. Burada işleyen Tevhid ilkesinin ta kendisidir.

Ünlü Fransız Postyapısalcı Yahudi (ama aynı zamanda ateist olduğu söylenen) filozof Jacques Derrida’nın dostluk üzerine bir konferansına “dostlarım, dost diye bir şey yoktur” diye başladığı bilinir. Burada kast ettiği şey dost olarak bilinenlerin, bizim beklentilerimizle önceden fazlasıyla belirlenerek yok edilmiş olmasıdır. Dost dediğimizi zaten istediğimiz kalıba sokmadan ona dost demeyerek dostu yok ediyoruz.

Bir ara bu konuya da girelim.

Ancak bu teolojik arkaplana, bu etik ölçülere sahip İsrailoğulları kendi peygamberlerinden bir lider istediklerinde zaten kendisine tabi olacakları değil, kendilerine tabi olacak birini beklemiş olduklarını gösteriyorlardı. “Heva ve hevesleri” peygamberi de kendilerine mülk haline getirmeye, “iktidar istençlerine” tabi kılmaya hazırdı. Kendisine bu lider sipariş edildiğinde o peygamberleri bunu görüyor ve istedikleri liderin daha kendilerine gelmeden gönüllerinde bertaraf edilmiş olduğunu da anlıyordu. “Savaşmayacaksınız, gerisin geri savaştan kaçarsınız bu halinizle” diyordu.

Çünkü biliyordu o, beklentilerine uygun olarak gelmeyecekti istedikleri lider. Beklentileri, gelmekte olanı çoktan kendilerine benzeterek öldürmüştü zaten. Oysa gelecek olan öncelikle kendilerini değiştirmeye, bulundukları halin ötesine geçmeye çağıracaktı.

Talut, bekledikçe kendilerine benzettikleri kişiden çok farklıydı tabii. O yüzden geldiğinde onu kabul etmemek için nedenler ileri sürmeleri kaçınılmaz oluyordu. “Peygamberleri onlara, “Allah, size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi” dedi. Onlarsa, “biz hükümdarlığı ondan daha fazla hakederken, üstelik kendisine hiç zenginlik de verilmemişken, o bizim üzerimize nasıl hükümdar olabilir?” dediler. (Peygamberleri) dedi ki: “Şüphesiz Allah, onu sizin üzerinize (hükümdar) seçti, ona bilgide de bedende de fazlasını verdi.” Allah, hükümdarlığı dilediğine verir. Allah, her şeyi kuşatan, her şeyi bilendir.”

Ya biz, bugün adamakıllı mücadele etmek için neyi bekliyoruz?

Bir şey mi bekliyoruz?

Beklediğimiz geldiğinde onu karşılamaya hazır mıyız?

Onu olduğu gibi kabul etmeye açık mıyız, yoksa gelmekte olanı tanımaktan bile hızla uzaklaşıyor muyuz?

Ya beklentimizin havasında ve ruh halinde bütün gelmekte olanın gelme ihtimalini önceden yok ediyorsak?

Ya bu beklentinin kendisi bizi içinde bulunduğumuz halin yeterli sorumluluğundan uzaklaştırıyorsa?

Sormaya ve sorgulamaya devam edeceğiz.

Bilgenin siyaseti, siyasette bilgelik ve popülizm: Talut ve Calut kıssasından dersler

Yönetim işinin filozoflara, bilge insanlara veya bilim adamlarına bırakılması gereken ciddi bir iş olduğu düşüncesi Platon’dan itibaren siyaset biliminin önemli tartışma temalarından biridir. Bizzat Platon’un yaşamış olduğu ve sonu fiyaskoyla neticelenmiş olan siyaset tecrübesi, Syracusse’taki denemesi, bu fikrin o kadar da matah olmadığını göstermiştir aslında. Siyaset ve ideal devlet üzerine şimdiye kadarki bütün tartışmalarda fikirleri referans olmuş olan Platon ayarındaki bir felsefeci, siyaset üzerine söylediklerini sahada uygulamaya sıra geldiğinde feleğini şaşırmak durumunda kalmış ve büyük bir hezimetle sahadan çekilmek zorunda kalmıştır.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Bilgenin siyaseti, siyasette bilgelik ve popülizm: Talut ve Calut kıssasından dersler
Haber Merkezi 27 Mayıs 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Bilgenin siyaseti, siyasette bilgelik ve popülizm: Talut ve Calut kıssasından dersler yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Buna mukabil son derece bilge siyasetçiler de olmamış değildir. Peygamber Efendimiz’in kendisi bunun en ideal örneğidir. Hem peygamber hem de en ideal şekliyle iyi bir yönetici örneğini sergilemiştir. Hulefai Raşidin, aralarında üslup, seviye ve başarı farkı olsa da her biri bilge (raşid) yöneticinin iyi örneklerini sergilemişlerdir.

20. yüzyılın sonunda Avrupa’nın ortasında bütün çağdaş siyaset felsefelerinin ve modernist anlatıların en çakal, en sahtekar siyasal odakları maskeleyerek bir halka karşı soykırım uyguladığı bir ortamda bir güneş gibi parlayan mücadelesiyle Aliya İzetbegoviç kelimenin tam anlamıyla, Platon’un adını koyup kendisinin erişemediği “bilge kral” rolünü en güzel şekilde oynadı.

Siyaset ve bilgelik arasında kurulan platonik ilişki, felsefeyi pratikte meslek olarak benimsemiş olanlara asla bir avantaj sağlamıyor. Platonik felsefenin aradığı erdemi siyasette temsil etmek ve bu erdem idealini gerçekleştirmek sahada farklı bir pratik bilgelik türü de gerektiriyor. Bu siyaset bazen erdemleri kaybetmemek için dünyayı kaybetmeyi de göze almayı gerektirebilen bir çizgiye de çekilebilir. Muaviye ve kardeşi Ziyad, Amr bin As ve Mugire bin Şûbe gibi muhalif kişilerden “Arabın dâhisi”, becerikli diye olarak bahsedildiğinde, Hz. Ali’nin “Eğer ki Allah’tan korkmasaydım, Arab’ın dâhisi ben olurdum” dediği rivayet edilir.

Siyasette başarılı olmak ile bilgelik arasında bu yüzden elbette zorunlu bir ilişki olamıyor. Ama erdemlilerin ortak akılları ve pratikleriyle başarılı bir siyasetin planlarını, stratejilerini yapmaları da şart. Platon Syracusse’tan hayal kırıklığıyla döndü diye siyaset insana sürekli dünyaya karamsarlık ve kötümserlik telkin eden lanetliymiş gibi kötülere terk edilecek bir alan değildir.

Ramazan’ı geride bıraktık, orucumuzu tuttuk, zamanı ve tarihi yeniden idrak ettik. Zaman ve tarih içinde değişmeyen şeyi tekrar yakaladık, kendimizi Hz. Adem’e kadar giden tek bir hikayeye raptettik. Onunla, Nuh’la, İbrahim’le, İsmail’le, İshak ve Yakup’la, Musa, Yusuf ve İsa ile aynı zaman aralığında buluştuk. Çünkü Ramazan Kur’an’ın indiği ay ve bunu da idrak etmek için bolca Kur’an okuduk, dinledik.

Siyaset ve bilgelik, liderlik ve peygamberlik arasındaki ilişkiye dair bu zaman aralığında yeniden yaşadığımız Talut ve Calut’a dair kıssa bize çok şey söylüyor. Bakara süresinde geçen bu olayda dikkat çeken çok nokta var, ama bu bağlam içinde İsrailoğullarının önde gelenlerinin kendi peygamberlerinden birine “bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” demeleri sözkonusu.

Bu teklifi İsrailoğullarının önde gelenleri bir peygambere iletiyor. İlk dikkat çeken şey, peygamber olduğunu bildikleri kişiye kendilerine lider olmasını istemiyor olmaları. Yani başvurdukları kişi bir peygamber ama siyasi lider olacak vasıflara sahip görülmeyebiliyor. Her bilgeliğin siyasi bir liderlik doğuramayabileceği gibi her peygamberlik de, üstelik peygamberliği tanınsa da bir siyasi otorite doğurması sosyolojik bir zorunluluk değil.

Ancak peygamber belli ki Hz. Musa’dan sonraki dönemlerde ulaştıkları gücü kaybeden ve tekrar dönemin siyasi güçleri karşısında türlü zulümlere maruz kalmaya başlamış olan İsrailoğulları artık buna dur demek için savaşa hazır olduklarını ve tek eksiklerinin etrafında toplanacakları, kendilerini yönetecek bir kral, bir siyasi lider olduğunu düşünmeye başlamışlardır. Ancak başvurdukları peygamber onları çok iyi tanıyor ve çok arzuladıkları savaşa, o savaşın gerektirdiği fedakarlıklara hazır olmayabileceklerini görüyor ve bu endişesini açıkça söylüyor: “Ya üzerinize savaş farz kılındığında, savaşmayacak olursanız?”

Kitle bilinci, hamasilik ucuz kahramanlığı da çok kışkırtır. Mangalda kül bırakmayan kitleler, elle gelen düğün bayram, ucuz kahramanlıklarla bazen yöneticilerini gereğinden daha radikal davranmaya da tahrik eder, yöneticileri üzerine hamasiliği, bazen faşizan duyguları bir baskıya dönüştürerek yöneticilerine yüklerler.

Yöneticilerin bu beklentilerin tuzağına popülizm yoluyla düşmeleri çok sıradan bir siyaset biçimidir. Savaş isteyen İsrailoğullarının savaş emri gerçekten vaki olduğunda ne yapacakları bilinmez, henüz sınanmamışlar. Daha inandırıcı olmak ve yöneticileri üzerinde bir baskı oluşturmak için “Yurdumuzdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz hâlde Allah yolunda niye savaşmayalım?” diye durumlarını iyice dramatize eder, savaşı iyice kışkırtırlar.

“Ama onlara savaş farz kılınınca içlerinden pek azı hariç, yüz çevirdiler. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir.” (Bakara Suresi, 246).

Vaki olmuş savaşı en çok eleştirenlerin çoğu kez savaşa en çok tahrik edenler arasından çıkması tipik bir durumdur. Bazı rivayetlerde sayıları seksen bini bulan o günün İsrailoğullarının savaşa ilk anda razı olan, savaş emri geldiğinde hemen geri dönmeyen “pek azı”nın beşte bire tekabül ettiğini söylerler. Peygamberleri kendilerine Allah’ın Talut’u lider olarak tayin ettiğini söylediğinde ilk tepkileri “Talut da kim oluyormuş?” şeklinde oluyor. Beğenmiyorlar onu. Çünkü kendi mensup oldukları ve bundan dolayı kendilerini seçkin saydıkları 12 kabilenin hiçbirine mensubiyeti yok. Asil değil, hatta aşağılanan bir kasta, bir sosyal tabakaya ait biri. Kendilerini ondan üstün görüyorlar. Oysa kendileri istemiş Allah da yollamış, buna rağmen kendi kabilelerinden birine mensup değil diye reddediyorlar.

İşte liderliğin en büyük sosyolojik imtihan alanlarından biri de bu. Kurtarıcı liyakatin nesep engeline takılması.

Şimdi biz de bu köşenin sınırına takılıyoruz. Demek ki, bilahare devam edeceğiz.

Okuma-yazmayı bilmezden gelmek, neden ve nasıl?

İstanbul Ramazan’da, hele içinde bulunduğumuz bahar ikliminde bir başka güzel. İftar ve sahur sofraları, teravihler, kitap fuarları insanların dünyalarını, ufuklarını birbirine katmaları, yoğurmaları ve zenginleştirmeleri için iyi bir vesile oluyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Okuma-yazmayı bilmezden gelmek, neden ve nasıl?
Haber Merkezi 22 Mayıs 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Okuma-yazmayı bilmezden gelmek, neden ve nasıl? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Tabi bir de İstanbul seçimlerinin tekrarlanması Ramazan sosyalliğine apayrı bir dinamizm veriyor. Nefis muhasebeleri, partinin muhasebesine, partinin muhasebesi İslam milletinin geleceği için kafa ve kalp yormalarına doğru gidiyor.

Sahada en önemli gündem İstanbul seçimleri. Bu konuda kafası ve tavrı çok net olanlar da var, karışık olanlar da var. 16 milyonluk İstanbul’da 9 milyon seçmenin oy kullandığı bir seçimde oyların birbirine bu kadar yakın çıkmış olması karşısında bir itirazın olması kadar doğal bir şey olamaz. Bunu seçim sonuçlarını kabullenmemek olarak görmek ancak aksi yönde ve aslında izandan yoksun bir propagandanın çok etkili işlediğini ve başardığını gösteriyor. O zaman hiç de makul olmayan, akla ve izana ters böyle bir propagandanın nasıl oluyor da bu kadar etkili işliyor olduğu üzerinde durmak gerekiyor. Eleştiri yapılacaksa da özeleştiri yapılacaksa da bu hat üzerinden gitmek gerekiyor.

Aksini düşünün. Oylar yine birbirine bu kadar yakın ama AK Parti önde olsun. CHP adayı itiraz etmeyecek miydi? Seçim sonuçlarını etkileyecek nitelikte hatalar tespit edildiğinde hangi güç o seçimleri iptal etmeyi engelleyebilirdi?

Ortada henüz bitmemiş bir seçim var. Çünkü itirazlar seçimin bir parçası. Dünyanın her yerinde böyle, Türkiye’de de gelmiş geçmiş bütün seçim tecrübelerinde hep böyle olmuş. ABD’de birçok eyalette oy farkı yüzde 1’in altında olduğunda yeniden sayım yapılması bir kuraldır. İstanbul’da oyların tamamının sayımı kabul edilmiş olsaydı, seçim yenilemeye belki gerek olmazdı. Bu seçimde bile itirazlar üzerine sonucu değişen yerler oldu. O zaman itiraz hakkını kullanmaktan kim niye vazgeçsin?

Sohbet esnasında biri diyor ki: “Bıraksaydık, biraz da onlar kazanmış olsundu. Ülke rahatlar, onlar da ellerini taşın altına koymuş olmanın sorumluluğunu üstlenmiş olurdu.”

Dedim, daha önce de yazdığım gibi, seçim gerçekten kesin bir şekilde böyle sonuçlanmış olursa, bizim de diyeceğimiz şey bundan başkası değil. Hatta bunun için Türkiye’nin demokrasisiyle gurur bile duymaya devam ederiz. Muhalefetin kazanma ihtimalinin bu kadar yüksek olduğu ve bu sonuçların olgunlukla kabul edildiği bir ülkedir Türkiye.

Ne var ki herkes seçime kazanmak için girer. Kimsenin seçimlerde rakipleri kazansın diye girdiği görülmüş bir şey değildir. Maça girmiş herhangi bir takımın son on dakika oyun hakkını kullanmadan karşı takıma oyunu sırf centilmenlik olsun diye bıraktığını gördünüz mü? AK Parti yöneticilerinin kendi adlarına bireysel bir cömertlik yapmaları söz konusu olabilir ama temsil ettikleri halk adına böyle bir cömertlik yapma hakkını siz nerden uyduruyorsunuz?

Üstelik oylar birbirine çok yakın ve ilk başta 29 bin olarak ilan edilmiş geçersiz oyların tekrar sayımından ancak kasıtlı olarak bir parti aleyhine olacak şekilde 16 bin oyun tespit edildiğini gördük. O oylar yerine konulduğunda fark 13 bine düşmüş. Bu kadar oyun bu şekilde yer değiştirmesini tesadüfle geçiştirmek, bunun karşısında bir kasıt aramamak mümkün değil, arayıp da bulamamak da ancak bu hırsızlığın bir parçası olmakla mümkün olabilir.

Oylar kasıtlı olarak yer değiştirmişse bunun adı hırsızlıktır. “Seçimler tekrarlanıyor, çünkü oyları çaldılar” diye başlatılan kampanyaya yavuz hırsızların velvele yapmaları alışıldık bir şey. Ancak bu velveleye bir de YSK’nın kararında “hırsızlık” veya “çalma” gibi kelimelere yer verilmemiş olmasını hırsızlığın yokluğunun ispatı gibi göstermeleri bir kurnazlık değilse artık şu fıkradaki duruma yakıştırılmayı fazlasıyla hak ediyorlar.

Başka bir vesileyle yine bu köşede benzer bir vaka için anlatmıştım, tekrarlayalım. Ancak oradaki fıkrada ismi geçen hayvanı değiştiriyoruz, çünkü o hayvan fıkrada başka bir rolde de geçse kendini o rolle özdeşleştirip alınanlar olduğunu görmüştük. Maksadımız şu Ramazan gününde kimseyi incitmek değil elbet, meramımızı hasıl etmektir.

Vaktin birinde, köyün birinin boş bulunan imam kadrosuna müracaat eden iki kişiden biri bizzat köylüler tarafından seçilecekmiş. Köyün ahalisi ilk defa başına gelmiş bu işlem için bir yöntem tespit etmeye çalışırlar. İstişareler sonucunda adayları imtihan etmeye karar verirler. Bu iş için önce bir jüri tespit edilir. Jüri adayları ilk etapta okuma-yazma imtihanına tabi tutar. Tutar tutmasına ama jürinin kendisi okuma yazma bilmemektedir. Yine de kulaklarına çalışan bir tarzı takip ederek adaylardan bir tahtaya “kedi” kelimesini yazmalarını isterler. Adaylardan biri hemen çok bilmiş müstehzi bir edayla “kedi” diye yazar. Ne beklersiniz? Okuma yazma bilmeyen köylü bir şeye benzetemez tabi. Diğerinin yazmasını isterler. O da belki bilmediğinden belki de köylüdeki zaafı hemencecik fark ettiğindendir, tahtaya kelimeyi yazmak yerine hızla ve üstünkörü bir kedi resmi çizer. Köylü resmi görür görmez “aha işte bu!” der.

YSK, bunlara kediyi daha nasıl göstersin? Açık açık demiş işte, yerinde olması gereken geçersiz oyların, oy pusulalarının, sandık seçmen listelerinin, sandık sonuç tutanağının, sayım döküm cetvelinin “yerinde bulunmadığı” tespit edilmiş. Yerinde bulunmayan şey, hele böylesi bir süreçte “çalınmış” olmaktan başka nasıl ifade edilebilir? Size bir de hırsız resmi mi çizsin okuyabilmeniz için.

Bir şey değil de durumu lehlerine çevirmek için neredeyse okuma yazmayı bile bilmezden gelecekler. İşin kötüsü bu okumaz-yazmazlık paylaşıla paylaşıla ideolojik bir kanaate dönüşüyor.

Suudi Arabistan Kralı Sayın Selman b. Abdülaziz’e açık mektup

Şu mübarek Ramazan gününde, hiçbir resmi vasıf taşımaksızın, sadece hâdimi olduğunuz iki Harem’in sahibinin fakir bir kulu olarak hitap etmek istiyorum. Malum, o Harem’in hâdimliği çok şerefli bir makamdır. Malum, bu makam iki Harem’in bakım ve onarım hizmetini üstlenmekten ibaret de değil, aynı zamanda ve daha önemlisi orayı mukaddes bilen İslâm ümmetinin bütün fertlerine karşı da sorumlu kılıyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Suudi Arabistan Kralı Sayın Selman b. Abdülaziz’e açık mektup
Haber Merkezi 20 Mayıs 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Suudi Arabistan Kralı Sayın Selman b. Abdülaziz’e açık mektup yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Haremeyn bütün Müslümanların iki mukaddes evidir ve sizler şu anda onlara hizmet makamını üstlenmekle bütün dünyada bir Müslümanın burnu kanasa kendinizi sorumlu hissetmenizi gerektiren ağır bir görev yüklüyor size. Allah’ın size bahşetmiş olduğu büyük servetler ve nimetler bu sorumluluğu en iyi şekilde yerine getirebilecek imkanları fazlasıyla vermiş bulunuyor. Uhdenizde bulunan bu servetlerle dünyanın her yanında açlık ve yokluk çekmekte olan Müslümanların durumu arasındaki trajik çelişki herkesin dikkatini çekmektedir. Sahip olduğumuz servetlerde yoksulların hakkı olduğunu Hâdimi olduğunuz Haremeyn’in sahibi buyuruyor.

Bunu geçelim, varsın Müslümanlar açlık çekmeye devam etsin, Rezzak olan Allah’tır. O, bize onlara yardım elini uzatma ve böylece arınıp yücelme fırsatı veriyor. O fırsatı değerlendiren kendini kurtarmış, kendini temizlemiş olur. Yoksa olsa da olmasa da Allah Rezzak ismiyle elbette herkesin rızkını vermektedir, fırsatı bizler kaçırmaktayız sadece.

Muhterem Hâdimu’l-Haremeyn.

Sizlere bu şekilde hitap etme sebebim, aslında bugünlerde size yaklaşmakta olan büyük bir tehlikeye karşı sizi uyarmaktır. Bu tehlike dünyanızı da ahiretinizi de büyük bir felâkete doğru sürüklemektedir. Şuna lütfen adınız gibi emin olun. Söyleyeceklerimle sadece sizin hayrınızı, selâmetinizi, saadetinizi istiyorum. Size karşı zerrece bir husumet içinde konuşmuyorum. Ama bugünlerde bizzat sizin kendi elinizle yapacağınız duyurulan şeyin size büyük bir felâket getireceği hususunda sizi uyarmayı size karşı bir kardeşlik vazifesi olarak görüyorum.

Belki Kaşıkçı meselesi yüzünden Veliaht oğlunuz benden hiç hazzetmiyordur. Beni size ve ülkenize düşman gibi göstermeye çalışıyordur. Size bütün samimiyetimle söylemek istiyorum ki, vallahi hiçbir şekilde sizin kötülüğünüzü hiçbir zaman istemedik. Kaşıkçı meselesinde adalet talep etmiş olmayı asla size kötülük olarak düşünmedik. Ortada haksızca, zalimce ve vahşice katledilmiş masum bir insan var. Kim öldürmüş ve öldürtmüşse onu bulup cezasını vermek adaletin bir gereğidir. Adaletse, ikame ettiğimizde, nefsimizin veya yakınlarımızın aleyhine bile olsa bizi ihya edecek şeydir. Allah ve Resulü bizi ihya edecek şeye davet ettiğinde, onun çağrısına neden icabet etmeyelim?

Size felâket getirecek olan şey asla bizi mutlu etmeyecektir. Biz sizden çok daha fazla üzüleceğiz, buna da emin olun.

Size felâket getirecek olan şey bugünlerde duyurulmuş olan İslâm âlimlerinin idam edilerek katledilmesidir. Âlimler, peygamberlerin vârisleridir ve her âlim bir âlemdir. Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir. Âlimin katledilmesi de bir âlemin katledilmesi gibidir. Hele İsrail Oğullarına yazılmış olan hükmü hatırlayalım: Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibi olur. O insanlığı katletmiş olan Kabil için işlediği cinayet onun felâketini getirdi ve kaybedenlerin ilki oldu.

Çok iyi biliyorsunuz ki, bir âlimi öldürmek bir peygamberi öldürmek gibidir. İsrail Oğulları kendi peygamberlerini haksız yere öldürdükleri için lanetlendi, o günden beri iki yakaları bir araya gelmedi, oradan oraya sürüldüler. Bugün de zannetmeyin ki rahatlar. Yüzyılın anlaşmasını da yapsalar bin yılın anlaşmasını da yapsalar sonları hüsrandır.

Lütfen yanlış anlamayın!

Size âlimleri affedin, öldürmeyin demiyorum. Onları öldürerek kendinize yazık etmeyin diyorum.

Selman el-Avde’yi yakından tanıma fırsatı buldum. Kitaplarını okudum, konuşmalarını takip ettim. Vallahi ona atfettiğiniz aşırılıktan eser yok onda. Sizin resmi ulemanız Afganistan’a Cihad için insanları teşvik ederken, o, “Suudi gençlerinin Afganistan’da ne işi var?” diyor ve böyle bir Cihad yolunun olmadığını söylüyordu. Sizin resmi ulemanız kadınların araba kullanmasının zinhar haram olduğunu iddia ederken, o, Müslüman kadınların Peygamber Efendimiz zamanında develere, atlara bindiğini ve araba sürmenin bundan neden ayırt edildiğini anlayamadığını söylüyordu. Yine sizin resmi ulemanız, Müslümanların gayr-ı Müslimlerle asla iyi olamayacaklarını söyleyerek bir tür nefret aşılarken, o, kendilerine düşmanlık beslemeyen gayr-ı Müslimlere iyi davranmanın, onlarla iyi geçinmenin, bir ve beraber barış içinde yaşamanın yüce Allah’ın talimatı olduğu gerçeğini öğretiyordu.

Selman el-Avde’ye aşırılık ithamı büyük bir bühtandır. Aksine o son derece makul, gençliğin ve modern insanın zihnine son derece aşina söylemiyle İslâm’ı sevdiren alabildiğine sempatik bir İslâm âlimidir.

Sayın Hadimu’l-Haremeyn!

“Size ne benim vatandaşımdan, size ne ülkemin içişlerinden” dediğinizi duyar gibiyim. Eyvallah. Başka hiçbir konuda sizin içişlerinize ne müdahil oluruz ne de karışırız. Bizi ilgilendirmez, saygı da duyarız. Lakin İslâm âlimleri meselesi sizin iç meseleniz değil. Söz konusu âlimler bütün ümmete mal olmuş, kendilerini bütün ümmete kabul ettirmiş değerlerdir. Onlar sizin teb’anız değil, tavsiyelerine kulak vereceğimiz, bize, ilimleriyle, duruşlarıyla ışık tutacak ortak hazinemizdir. Bırakınız onları idam etmeyi onların bir saat bile zindanda tutuluyor olmaları bir ömrü heder edecek bir günah olarak yeter de artar bile.

Siz ki Ahmet b. Hanbel’in mezhebindensiniz. Ona hayatında o meşhur Mihneyi yaşatanları da onun sabredişini de, neticesinde kimin kazanıp kimin kaybettiğini de çok iyi biliyorsunuz.

Muhterem Kral Hazretleri!

Resmi ulemanız sabahtan akşama Türkiye’yi Osmanlı hilâfet rüyaları görüyor olmakla ve Suudi Arabistan’a düşmanlık yapmakla suçlayıp fitne ateşine benzin döküyor. Size bütün açıklığıyla söylüyorum. Vallahi Türkiye Suudi Arabistan’ın düşmanı değildir. Türkiye’den emin olunuz. Türkiye’den size asla zarar gelmez.

Türkiye’nin İslâm dünyasının meselelerine sahip çıkışı sizi rahatsız ediyorsa, buyurun o meselelere siz sahip çıkınız, oradan doğan bir güç ve liderlik varsa sizin olsun. Vallahi böyle bir durumda Türkiye’yi sizi sadece takdir ederken görürsünüz, başka türlü değil. Ama biliniz ki Müslüman dünyanın dağ gibi meseleleri çözüm bekliyor, elbirliği edelim beraber çözelim.

Muhterem Kral Hazretleri!

Gelin şu mübarek Ramazan günü kendinize bir iyilik yapın. Zindanlarınızdaki Ahmed b. Hanbel’lere yapılan zulümleri durdurun. İnanın bu zulümler onlara bir zarar vermez. Onlar hepsi birer kahramana dönüştü bile. Siz onları idam ederseniz veya hapiste tutmaya devam ederseniz, tarihe de mal olurlar ve ruhları nesiller boyu onlara bu zulümleri yapanların peşini bırakmaz. Yapacağınız iyilik onlara değil, bizzat kendinize olacak emin olun. Böylece peygamberlerini öldüren kavimlerin lâneti sizden uzak olsun!

Allah, rızasına uygun olarak yaptığınız bütün amellerinizde sizi muvaffak etsin, uzun ömür versin!

Nasibimize düşen kitaplar

Daha önce kitap tavsiyesiyle ilgili bir prensibimden bahsetmiştim. Hiçbir zaman herkese aynı kitabı tavsiye etmem. Hangi kitabın kimde nasıl bir tesir bırakacağını kestirmeniz kolay değildir. Beni çok etkilemiş bir kitabın herkesi aynı şekilde etkilemesi kaçınılmaz değildir. Bende çok güzel etkilere yol açan bir kitabın kimleri nasıl bir onulmaz maceraya sevk edeceğini bilemezsiniz.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Nasibimize düşen kitaplar
Haber Merkezi 18 Mayıs 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Nasibimize düşen kitaplar yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Elbette okumak lazım, ancak kimin hangi kitabı okuyacağı büyük ölçüde kendi durumuyla muvafık olmalıdır. Bir gazete köşesinden herkese ilaç bir kitap tavsiyesinin sağlıklı bir yol olduğunu düşünmüyorum. Ancak okuduklarımızı paylaşmamız, okuduklarımız üzerine de düşünmemiz ve tartışmamız da düşüncenin gelişimi, derinleşmesi ve zenginleşmesi açısından kaçınılmaz bir şey.

Türkiye’de kitap üzerine yeterli bir tartışma ve paylaşım ortamı olduğunu düşünmüyorum. Oysa zannedildiğinin aksine çok iyi bir üretim var. Giderek artmış olan üniversitelerimizde sayıları hızla artan akademisyen ve araştırmacılar bana göre çok sayıda iyi eserler ortaya koyuyorlar.

Kitap okuma hızımızla mütenasip olmayan bir kitap yazma, çevirme ve yayınlama hızımız var gibi. Kitap fuarlarına uğradığınızda bu izlenimi edinebilirsiniz. Tabi bunun uluslararası karşılaştırmalı düzeyde nasıl bir rakamsal karşılığı var, bilmiyoruz ama bir ara baktığımda Türkiye’nin özellikle eser çeşitliliği noktasında hiç de fena olmayan bir noktada olduğunu görmüştüm.

Bu Ramazan günü nasibime düşen kitaplardan sözedecek olursam, ilk sırada Mekke’ye Giden Yol isimli şaheser nitelikteki anlatı kitabının yazarı Muhammed Esed’in bu eserinin devamı niteliğindeki kitabı geliyor. Esed’in Mekke’ye Giden Yol isimli kitabı Müslüman siyasi varlığının çözülme sürecinde olduğu, hilafetin kaldırıldığı ve İslam dünyasının paramparça olduğu bir sürece Arabistan’daki kabileler arasından detayları çok iyi gören ve değerlendiren bir anlatıya dayanıyordu. Yola bir Yahudi olarak başlamış, yolculuğunun sonucunda yaşadıklarının da birikimsel etkisiyle Müslüman olmuştu. Bu serüveni başlıbaşına bu eserini Çağdaş İslami edebiyatın en önemli isimleri arasına koyuyordu. Esed’in Kalbin Yuvaya Dönüşü isimli kitabı Mekkeye Giden Yol’un 2. Kitabı olarak sunulmuş. Kitabın ilk bölümü Esed’in 1932 yılından itibaren, yani Suudi Arabistan’dan dönüşünden sonra İslam dünyasının farklı ülkelerine yaptığı seyahatler üzerine yaptığı ilginç değerlendirmelerden oluşuyor. 2. Bölümü ise eşi Pola Hamide Esed tarafından Esed’in yine uzun süreli ziyaretlerde bulunduğu Pakistan, Bereketli Hilal, İsviçre ve Portekiz gibi bölgelerle ilgili yaşadıklarına dair tuttukları notlardan oluşuyor. Kitabın İngilizceden çevirisini Sinan Yapıcı yapmış.

Müslüman olduktan sonra Müslümanların ahvali üzerine düşünmeye, sorunlarına çözüm üretmeye kendini adamış olan Esed’in bu çalışmalarını tamamlayan diğer bir kitabı yine İşaret Yayınları tarafından Hukukumuz ve Ahvalimiz başlığı altında ve yine Sinan Yapıcı’nın İngilizceden çevirisiyle yayınlanmış. Esed İslam hukukunu geçmiş dönemlerin tarihsel sorunlarına üretilmiş cevapların ebedileştirilerek bütün zamanlar için kapalı fıkıh paketlerine dönüştürülmesine karşılık daha dinamik, günümüzün yeni koşullarına İslam’ın temel ilkelerini yeniden konuşturarak cevap arayan bir akletme biçimi olarak yaklaşmayı öneriyor, belli konularda bu önerisine uygun bir hukuk ilmi pratiği ortaya koymaya çalışıyor. İşaret Yayınları Esed’in bütün eserlerini titiz bir çeviriyle ve güzel bir sunumla yayınlıyor.

Kur’an araştırmalarında son zamanlarda kendine özgü bir çizgi ortaya koyan Kuramer Yayınları düzenlediği başarılı sempozyumları referans metinler haline gelecek şekilde kitaplaştırıyor. Bu çerçevede yayınladığı son kitaplarından biri Makâsıdî Tefsir: Kur’an-ı Kerîm’i Amaç ve Hikmet Eksenli Anlamak başlığı taşıyor. Makâsıd konusu başlıbaşına önemli bir konu. Tam olarak bilinebilir mi? Bildim derken Allah’a, Resulüne veya sözün ve hükmün sahibine kendi maksatlarımızı mı atfediyoruz? Maksatları bilmek hermenötiğin en esaslı konusu. Bir metni anlamak için yazarının niyetini, maksadını bilmek gereği, hükmün ortaya koyulmasındaki hikmeti bilme gereği bir arayış olarak hepimizin bütün anlama çabasına yön veren bir saik. Ancak çoğu kez çuvalladığımız yer.

Neden ve nasıl çuvallıyoruz? Bu da tam da insan bilimiyle alakalı bir konu. Okuyan ve anlayan insanı tanımak lazım yani. Kitap (sempozyum) bu alandaki çalışmalarını bugünlerde kurumsallaştırma yönündeki çabalarıyla temayüz eden, eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez’in açılış bildirisiyle başlıyor ve bir çok uzman akademisyen tarafından etraflıca tartışılıyor. Bütün tartışmaları bitiren veya bitirecek bir tartışma değil ama bu alandaki tartışmalara kesinlikle yeni bir referans oluşturacak bir çalışma.

Kuramer’den bir de dikkat çekici hacim ve kalitede, bir o kadar da kaynaklara ve detaylara vukufiyetiyle hazırlanmış bir Siyer Kronolojisi çalışması var. Peygamber efendimizin hayatı, mücadelesi ve bu esnada Kur’an’ı Kerim’in nüzulü, savaşları, görüşmeleri, ayet ve hadislerin işaret ettiği bütün olaylar kronolojik olarak tespit edilerek dökümü yapılmış. Bu alanda ciddi bir boşluk olduğu muhakkak. Bu titizlikte ve bu teferruatta bir eseri ortaya koyduğu için Mehmet Apaydın hocayı tebrik etmek gerek. Ülkemizde ilahiyat alanında akademik seviyeye yeni bir çıta koyduğunu söyleyebilirim.

İbrahim Kalın’ın daha önce yayınladığı Ben, Öteki ve Ötesi isimli kitabı, çok basılıp sattığı halde, üstelik hakkında epey yazılar yazıldığı halde, henüz tartışılmadı. Aslında çok iyi tartışmaları başlatabilecek böyle bir kitabın bile yeterli tartışmayı tetikleyememesi hepimizin ayıbı. Oysa düşünce tartışarak ve hatta çatışarak ilerler. Bunun için belki iyi-kışkırtıcı metinlerle başlar süreç. Oysa bizde kışkırtıcı metinler sadece linç dalgalarını harekete geçirir, tartışmayı değil.

Kalın’ın bu kitabı yeterince tartışılmadan diğer kitabı çıktı: Barbar, Modern, Medeni başlıklı kitap, özündeki barbarlığı hegemonik modernizmiyle örtbas ederek kendini bir medeniyet olarak sunmaya çalışan Batı Medeniyetine karşı insani ve İslami değerlere dayalı alternatif, ama tarihte uygulama imkanı bulmuş, gerçek bir medeniyet perspektifinin bir takdimine çalışıyor. Önceki kitabı gibi yine alanında tartışmalar tetikleyebilecek bir kitap ve her ikisi İnsan Yayınları’ndan yayımlanmış.

Bu aralar kitaptan yana nasibimiz bunlardan ibaret değil, çok şükür epeyce var; amma bu köşenin de bir sınırı var. Belki sonra devam ederiz.

Okumakla göze alınan risk

Ramazan insanın kendi benliğinin zindanından çıkıp başka dünyalara doğru açıldığı bir zamandır. Oruç bu açılımı temin eden bir eylem. Bu açılımın maddi şartları fecirden guruba kadar acıksa da yemeyerek, susasa da içmeyerek, dürtülse de kem konuşmayarak sağlanır.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Okumakla göze alınan risk
Haber Merkezi 15 Mayıs 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Okumakla göze alınan risk yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Tabii bu maddi şartları bir de sağlam bir niyet tamamlar. Aynı anda dünyanın her yanında bu ibadete katılan insanlarla birlikte ve tarihin ilk zamanlarından bugüne kadar bu ibadeti yapmış olanlarla bir süreklilik duygusu içinde yerelin ve şimdinin zindanından da sıyrılır insan. Sahip olduğunu zannettiği mülkün aslında kendisine ait olmadığı, üzerinde istediği gibi bir tasarrufu olmadığı hakikatini orucuyla bizzat temsil eder. Sahip olduğunu zannettiği malın en azından bir kısmını gözden çıkarma, onu asıl sahiplerine vermek de aynı istikamette başka bir temsil.

Ramazan’ı tamamlayan, onunla içiçe bir başka ve aslında en önemli ibadet okumadır. Hayatı, ölümü, varoluşu, yaratılışı, başka insanları, fakirleri, yoksulları, mazlumları okuma ve bütün okumaların hülasası olarak bu ayda indirilmiş Kur’an’ı okuma.

Bu ay, içinde Kur’an indirilmiş olduğu için mi mübarek bir aydır yoksa mübarek bir ay olduğu için mi Kur’an bu ayda indirilmiştir? Ulemanın ağırlıklı görüşü birincisini işaret ediyor. Yani Ramazan’ı mübarek kılan bizatihi Kur’an’ın bu ay içinde indirilmiş olmasıdır. Aslında orucun kendisi de insanı Kur’an’ı daha iyi okumaya, daha iyi anlamaya, daha iyi kavramaya hazırlayan bir açılım değil midir?

Okumak, başlıbaşına riskli bir eylemdir. Yeni bir şeyler duymaya açık olmak, o yeni şeylere duymaya kulağını ve kalbini açmak… O açıklıkla okuduğunuz her şey düşüncelerinizi, duygularınızı, varoluş istikametinizi riske atabilir. Bir kitap okuyabilir ve hayatınız değişebilir.

Bu deneyimi tarih boyunca yaşamış sayısız insanın hikayesini duymuşsunuzdur. Okuduğu bir kitapla daha önce tam tersini düşündüğü yeni bir düşünce yoluna dalanların hikayeleri. O yüzden okumak cesaret de gerektiren bir iştir. İnsan olarak varoluşumuzla en mütenasip iştir. O yüzden Ramazan ayında indirilmiş olan Kur’an’ın ilk emridir okumak. Yozlaşmış bir düşünce ve hayat konforu içinde yaşamakta olan insanlara hitaben, hayatlarını değiştirmeye davet eden en etkili eylem olacaktır okumak. Bir toplum kendini değiştirmeye girişmedikçe Allah o toplumu değiştirmez.

Peki, o değişim riskini göze almadan kitap okumak mümkün değil midir?

Olmaz mı? Okuduğu kitabın sadece kendi ezberlerini pekiştirecek boyutlarına açık olabilenler de vardır elbet. Duyduğu hiçbir farklı şeye kulak vermeden geçiştiren, her vaazı kendi benlik zindanını daha da kalınlaştırmak üzere bir tuğla daha katan okumalar da vardır. Böylece benlik zindanının sağladığı konforu korumaya çalışanlar oluyor. Burada konforun zindanla beraber anılması tuhaf gelmesin. Düşünce konforu çoğu kez fark edilmeden yaşanan ve yaşayanı memnun da etmeye devam eden bir zindandır.

Ramazan orucu Kur’an’ı okumaya, vaazına kulak vererek, gösterdiği hakikatleri görerek, uyarılarını alarak, etkilenerek, dolayısıyla değişim riskini alarak okumaya hazırlayan bir atmosfer ağlıyor. Oruç hali okuyacağınız şeye karşı gereğinden fazla işgüzar direnci kırar, araçsallaştırıcı müdahaleleri giderir, kulağınızı daha da fazla açar. Okuduğunuzdan gelebilecek mesajların ilerleyeceği kalp yollarını genişletir.

Kur’an elbette başka kitaplardan başka türlü okunması gereken bir kitap. Başka herhangi bir kitabı okur gibi okumuyoruz. Elimizde onu pasifize edip istediğimiz gibi operasyonlar yapabileceğimiz bir metinsel malzeme olarak görmüyoruz. Öyle görenlerin okuma biçimleri farklı tabi. Abdestsiz okunan Kitab’ın insanı nerelere götürdüğü de…

Kur’an’ın Allah’tan gelen bir mesaj olduğuna inanarak okuduğunda bütün anlam muhtevası da sizi etkileme gücü de değişiyor. Allah size merhamet ediyor ve size şu karanlık dünyada yolunuzu bulabileceğiniz sağlam bir kılavuz gönderiyor. Bugün idrak etmekte olduğunuz Ramazan zamanıyla sizi Kur’an’ın ilk vahyedildiği zamana bağlıyor.

Sen! Bu mesajın birincil muhatabısın. Yüce yaradan araya başka hiç kimseyi koymadan doğrudan sana hitap ediyor. Hiç kimsenin ne aracılığına ne komisyonculuğuna ihtiyacın yok..

Başka kitapları okumanın kendine özgü maddi şartları vardır. Yalnız okursun, sesli veya sesli okursun, başkalarıyla birlikte okursun, inanarak veya inanmayarak okursun, her halükarda ne okursan okursun, okuduğundan dolayı farkında olsan da olmasan da aslında değişim riskini yaşarsın. Ancak Kitab’ı usulüne uygun okuduğunda, yani Allah’tan gelen bir kelam bilerek okuduğunda, hürmeten abdestini alarak, bir de sesli okuyup, okuduğunu bir de dinlediğinde, hele bunu bir de Ramazan orucuyla birlikte yaptığında engin bir ufka doğru açılmışsındır.

***

Ramazan’da okumak deyince bir de başka kitaplar da okumak gelmeli. Aslında her Ramazan ayında bir iki okuma yazısı sözüm vardı. Malum fuarlar var, yeni ve çok güzel kitaplar var. Bir yayınevinin güzel bir sloganı vardı (İz yayınlarıydı hatırladığım kadarıyla) Bütün kitaplar tek bir kitabın daha iyi anlaşılması içindir. Aslında bütün bir hayat o kitabın daha iyi anlaşılmasını sağlıyor olmalı, okumasını bilene. Bir sonraki yazıda inşallah bu aralar nasibimize düşen kitaplarla ilgili izlenimlerimi paylaşmak isterim.

Kim, kimi imtihan ediyor? Kim neye sabrediyor?

Hayat özünde bir imtihandır, imtihan ise özü itibariyle zordur, zor olmasa adı imtihan olmaz dedik. Ancak bu sözlerin kimin tarafından kime hitaben söylendiği de önemlidir. Yani kim kimi imtihan ediyor? Kim, kimin kimi imtihan ettiğini söylüyor?

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Kim, kimi imtihan ediyor? Kim neye sabrediyor?
Haber Merkezi 13 Mayıs 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Kim, kimi imtihan ediyor? Kim neye sabrediyor? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Bir vaaz dinlersiniz, vaaz aslında size hitap ediyor, insanların kötülüklerinden bahsediyordur. Siz bir anda kendinizi insanlardan ayrı tutarsınız, “insanlar çok kötüymüş” diye bir sonuç çıkarırsınız, o vaaz gelip size hiç uğramadan geçip gider. Veya tam tersine gelip sizin Ego’nuzu kaşır, enaniyetinizi daha da fazla artırır, başka insanların kötülüklerine dair, dolayısıyla sizin mükemmelliğinize, masumiyetinize, haklılığınıza dair bir de dini bir referans gücü kazanırsınız.

Alın size nefsimizin bize sıkça çekebildiği bir başka numara. O vaaz sizi size anlatıyor halbuki, başkasına bakmadan önce kendinize bakmaya davet ediyor. Hani moda tabirle “farkındalık” oluşturuyor. Nefsinizi tanımanıza fırsat sağlıyor. Allah’ın inayeti olmazsa, yolunuzu aydınlatan nuru yanmazsa, nasıl zayi olabileceğinizi fark etmenizi hedefliyor. Yoksa durumunuzu, yolunuzu, tavrınızı, amellerinizi her halükarda teyit etmeyi değil.

İmam Gazzali özellikle Kur’an okurken, sağlıklı öğüt almanın yollarından biri olarak müjdeleyici ifadelerden ziyade uyarıcı ifadeleri üzerine alınmayı tavsiye eder, tam da bu nedenden dolayı. Yoksa maazallah kılavuz olarak inmiş Kitab’ı okumak bile hidayeti artırmaktan ziyade delaleti artıran bir etki yapabilir. Tabii ki bu etki bizatihi Kitab’ın kendisinden değil, onu okuma biçimindendir.

Bana en büyük düşman yine benden başkası değil. Şimdi imtihandan bahsederken, hangi imtihandan bahsediyorum? Kendi imtihanımdan mı başkalarının imtihanından mı? Bir bakıma başkalarının imtihanından bana ne? Ben başkalarına vekil miyim? Sen başkalarına vekil misin?

İmtihanı hepimizi yaratan yapıyor, tek tek, her birimizi imtihan ediyor. Her birimize ayrı ayrı sorular sorarak. Daha önce karşılaştıklarımızdan farklı şekillerde gelir imtihan. Başkalarının karşılaştığından da farklı da olabilir, çok benzer de olabilir. Ama mutlaka yolumuzu bulacağımız ilkeler net bir biçimde verilmiştir. Ve elbette bu imtihanın bir parçası tam da bu hepimize verilmiş ortak ilkeler ve Kitabın rehberliği etrafında insan olarak birbirimize karşı sergilediğimiz duruşlardır. Bu duruşlarla ya birbirimize omuz verir, yardımlaşır, birbirimizi sever yoldaş olur veya birbirimizle karşı karşıya geliriz.

Ancak olayın imtihan boyutunda kimin kimi imtihan ediyor olduğunu bilmek çok önemlidir. Özellikle nefisle imtihana kimin hakkı ve yetkisi vardır? Yol arkadaşlığı için insanların birbirlerini tanımak için kendi özel amaçları için birbirlerini imtihan etmeleri gayet normal. Sosyolojik süreçler bütün gruplaşmaların, hizipleşmelerin, partileşmelerin bu güven oluşturucu denemelerle oluştuğunu gösterir. Bütün yol arkadaşlıkları bu sadakati öyle veya böyle, şu veya bu düzeyde arar ve bunu temin eden sınamaların yaşanması mukadder olur.

Oysa hayatın imtihan boyutundan bahsettiğimizde biraz daha ilahi boyutta bir imtihandan bahsediyoruz demektir. Doğru, bir Müslüman için ilahi boyuttaki bir imtihanın siyasi boyuttaki bir imtihandan ayrıştırılabileceği seküler bir düzey yoktur. Kişi sevdikleriyle özdeşleşir, onlarla beraberdir ve onlarla yoldaştır, o yolda herkesle aynı hızda olmasa da..

***

Daha önce yazdığım imtihan yazısına ilave olarak bu yazıyı yazmaya sevk eden, orada kullandığım bir ifadenin birçok internet sitesinde yanlış aksettirilmesinden, ifadelerimin hiç istemediğim şekilde alevlendirilmesi oldu.

“Alevlendirmek”, tam da olayın tabiatına uygun bir ifade. Ortada bir fitne ateşi varsa, ona biraz da ben benzin döküp daha da “alevlendireyim” diye bir istidadım yoktur, inşallah. “Ekrem İmamoğlu’nun seçimlerin yenilenmesiyle birlikte girdiği yarım yamalak bir dramı, sayın Abdullah Gül’ün sözleri bile tam bir drama çevirmez, boşuna umutlanmasın” anlamındaki ifadelerimin bir çok internet sitesinde “Abdullah Gül’e Aktay’dan ağır sözler: Boşa umutlanmasın” şeklinde yansıması biraz böyle bir şey, yani zaten var olan fitnenin biraz daha alevlendirilmesine bir katkı gibi olmuş.

Oysa orada umutlanmasın dediğim Gül değil, İmamoğlu. Abdullah Gül’e açıkça demek istediğimi yıllarca aynı davaya baş koymuş biri olmaktan doğan hukukum ve görevimle söylemişim zaten:

“YSK’nın seçim iptali ile 367 zulmünü aynı kefeye koymak çok büyük bir zulümdür. İstanbul seçimlerinde kimseye zulmedildiği yok. Kimse İmamoğlu’nu başkanlık yarışından bile engellemiyor. Sadece tamamlanmamış bir seçim tamamlanmaya çalışılıyor. Oyların birbirine bu kadar yakınlığı böyle bir itiraza da böyle bir YSK kararına da çok normal bir haklılık kazandırıyor zaten. Oysa sayın Gül’ün ve onun nezdinde bütün bir AK Parti camiasının maruz kaldığı büyük zulüm, bu camianın seçme ve seçilme hakkından soykırımcı bir dışlamayla mahrum bırakılmasıydı.”

Sayın Gül’ü yaptığı bu kıyasın yanlışlığını düşünmek üzere vicdanına müracaat etmeye davet edebilirim. Ama orada “Gül boşa umutlanmasın” sözü benim sözümün de kastımın da üslubumun da dışındadır. Ortada bir fitne var ve bu fitneyi daha da büyütmeye katkı yapanlardan olmama adına bu düzeltmeyi yapmayı vicdani bir sorumluluk addediyorum. Gerisi yine sayın Gül’e veya bu yolu paylaşanlara kalmış tabii.

En büyük imtihanımızın nefsimizle olması, birbirimizi nefsimizle hoyratça kaldıramayacağımız imtihanlara itme hakkı doğurmuyor elbet. Ne yazık ki, bir üslupsuzluk, bir düzeysizlik insanları bu tür hadsizce imtihanlara zorluyor ve itiyor. Kraldan fazla kralcılar, hayatında dava için bir insanın gönlünü kazanmamış, taş üstüne taş, baş üstüne baş koymamış, toplamaktan fazla hep dağıtmakla, sevdirmekten çok nefret ettirmekle meşgul cellatlar, fitne ateşine habire benzin döküyor ve alevlenen fitneyi söndürmeye kimsenin gücü yetmediği bir noktaya vardırıyor işi.

Bunu da görüyor ve Allah ıslah etsin diyor, yine de Allah’ın yemin ettiği Asr’a bakarak “sabır tavsiye ediyoruz”.

Diğer yandan elbette birilerinin zorluyor olması o imtihana itilenlerin bütün hareketlerini mazur kılmaz. İmtihan gerçekten zordur. Allah istikamet üzere kılsın.