İyi insanlar

Mevla insanı en iyi kıvamda, en iyi şekilde, ahseni takvim kalitesinde yaratmış. Ama aynı insana yaratılmışların en aşağısına kadar alçalabilecek bir kuvve de vermiş. İnsanoğlunun yaratılışındaki bu yüksek kıvama rağmen zaman zaman sergilediği alçaklık da hayret ve dehşet içinde bırakıyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : İyi insanlar
Haber Merkezi 21 Ağustos 2019, Çarşamba Yeni Şafak
İyi insanlar yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Bu hayret ve dehşet giderek insan hakkındaki genel algıyı daha fazla belirliyor. Dehşet içinde bırakan insanlık hallerinin çokluğu insanlığa dair umutları tüketme noktasına getiriyor. “Nerede kaldı şu ahseni takvim?” diyecek hale geliyorsunuz.

Aslında kötü örneklerin daha fazla olması, biraz da kötülükleri konuşmaya insanların daha fazla meyilli olmasından.İnsanlar iyilikleri fazla konuşmaya meyyal değil. Bir kötülüğü gördüklerinde, hatta bir kötülük ihtimali hissettiklerinde veya bir kötülük haberi aldıklarında bunu yaymaya daha yatkın oluyorlar. Oysa söze gelen, başa da geliyor.Dile gelenin mutlaka bir etkisi oluyor. Bir kötülüğü, kötülemek için bile olsa çok dile getirdiğinizde o sözün gerçekliği etkilemesi, kendi gerçekliğini inşa etmesi de kaçınılmaz oluyor.

Yuhanna İncili “Başlangıçta söz vardı” diye başlar. Bu sözün sözler içinde ayrı bir yeri vardır. Kastedilen “Söz” bizatihi Tanrı’nın kendisidir. Bizim ilahiyatımızla bağdaştırılması elbette biraz sıkıntılıdır ama yabana da atılmamıştır. Sözün ilahi bir etkisi vardır. Gerçekliği inşa eden, belirleyen, alemler kuran bir boyutu vardır.

Yaşadığımız hayatın siyasi boyutunda, mesela, kötülükleri konuşmayı ne kadar sevdiğimizi fark etmiyor muyuz? Birilerinin kötülüğünün insanlarda nasıl bir toplumsal şehveti tahrik ettiğini görmüyor muyuz? İnsanlar sadece kötülüğe lanet okumak, onu daha da kötüleyip hayattan kovmak için mi dillerine doluyor sanıyorsunuz?Kötülüklerden sözetme biçimi de bir tür kötülüğe katılma ayini, şeklinde cereyan etmiyor mu? Neticesinde kötülüğü daha da yayıp normalleştirme etkisi yapmıyor mu?

Birilerinin hırsızlıkları, yolsuzlukları, siyasi çakallıkları, görevinin ehli olup olmaması, ahlaki zaafları ile ilgili haberlere kabarttığmız kulaklarımız o kadar kirleniyor ki, dünya bundan ibaret zannetmeye başlıyoruz. Hep aşağıların aşağılarında kalıyor seyr-ü seferlerimiz.

Oysa dünyada iyiler de var, iyilikler de. Bir çoğu fazla söze gelmediği için, haber olmadığı için, duyanlarda da hiçbir şehveti uyandırmadığı için bunu yayma motivasyonu oluşturmayan şahane tablolar… Hayatını başkaları uğruna ortaya koyan Libyalı Abdülazim’in örneği medyamızda doğru dürüst yer almadı bile. Oysa günlerce gündemimizde başka bir olay daha olmamalıydı. Belki bu iyi örnek üzerine sarfedilecek ve çoğaltılacak söz üzerinden daha iyi bir dünyaya daha geniş pencereler açabilirdik.

Biz o pencereleri açmaya çalışmaktan vazgeçmeyelim. İyilikleri konuşalım. Bırakalım, kim kiminle ne cürümler işlemiş, ne çalmış ne kem sözler söylemiş, kim görevinin ehliymiş kim değilmiş diyerek yavaş yavaş bizi tüketen, bizi kirleten, dünyamızı daha da derinlere gark eden sözleri.

Mesela bugün Türkiye’nin Suriye sınırında açılmış kamplara sığınmak zorunda kalmış insanlara yardım etmeye kendini adamış insanların kocaman yüreklerinde açılan cennet bahçelerini görmeye davet ediyorum.

Evvelki gün Azez ve Afrin’de IHH’nın açmış olduğu ve içinde 200 binden fazla mültecinin barındığı kampları ziyaret ettik. İnsanın insana yapabileceği en büyük kötülüklerin bir sonucu olarak orada yurtlarından, babalarından, analarından, eşlerinden çocuklarından koparılmış yüreği yaralı insanların barındığı kamplar.

Ama yine orada, bu zulüm karşısında elinden geleni yaparak, bu duruma düşmüş insanlara yardım etmeye kendini adayan, böylece insanlığın en yüksek seviyelerini sergilemekte olan insani yardım kahramanlarını görebiliyorsunuz.

Aslında işin tabiatı tam da bu değil midir? Kötülüğün en dipte olduğu bir yerde iyiliğin en yüksek seviyesini sergileme imkanı da doğuyor. Kötülük ve iyilik en yüksek ve en dip seviyeleriyle birbirine çok yakın yerdedirler.

Suriye’de İHH’nın Fırat Kalkanı ve Zeytin dalı operasyonlarından çok öncesinden de kurmuş olduğu kamplar bugün Türk Silahlı Kuvvetleri ve ÖSO’nun sağladığı güvenlik alanı içinde ve AFAD’ın genel koordinatörlüğü altında müthiş bir disiplin, düzen ve en üst düzeyde kendisini hissettiren bir gönüllükle 200 bin mülteciye hizmet veriyor.

Bu faaliyetlerin eninde, sonunda, iyilik arzusundan başka hiçbir şey hissetmiyorsunuz, ne bir siyasi hesap, ne ileriye dönük bir kariyer planlaması, ne de birilerine duyulan öfkenin hesabını görme arzusu. Başı okşanacak bir yetim var, ihtiyacı giderilecek bir insan var, gözyaşı dindirilecek, teselli edilecek bir insan yavrusu var. O an dünyayı durdurmaya değer. Durduruyorlar ve yapmaları gerekeni yapıyorlar.

Hepsi birbirinden pırıl pırıl gençlerin adeta başka dünyalardan koparak sadece insani yardım faaliyetine odaklanmış faaliyetlerinden çok daha farklı bir dünyanın mümkün olduğunu aynel yakin görüyorsunuz.

Ziyaretimizde “hem saçlara hem kalplere örgü” başlığı altında bir etkinlik yapılmış. 2-7 yaş arası kız çocuklarına yönelik, görünürde basit bir faaliyet. Türkiye’nin her yanından gelmiş gönüllü kuaförler, Azez’de bulunan Siccu ve Şemmarin kamplarında yaşayan çoğu yetim 2 bin kız çocuğunun saçlarını taradı, kuaförlük yaptı, ördü, tokasını taktı ve kendisine hediyeler verdi.

Müthiş etkileyici bir faaliyet. Bir yetimin başını okşamak, Rasuli Zişan efendimizin sevapların en yücelerinden diye bahsettiği bir eylem. O yetimin başına o şefkatle, o merhametle dokunuşunuzla dünyanın en devrimci işini yaptığınıza temin edebilirim.

Aman Allah’ım, küçücük gövde dünyanın derdini nasıl yüklenmiş. Küçücük yaşında evlerinin üzerine yağan bombalarla yıkılmış evlerinin enkazında annelerinin, babalarının, kardeşlerinin ölümünü görmüş, dünyanın bütün ışıklarının söndüğüne şahit olmuş o mahzun gözler bir baş okşamasıyla herşeyi unutup başka bir hayat ihtimalini görebilir mi?

Görmese de, o başı okşayanların kalbine dokunan bir iyilik oluyor ve hiç endişe etmeyin.

Faaliyeti organize eden İHH’nın insani yardım gönüllülerinden Tülay Gökçimen’in her bir çocuğu kendi çocuğu gibi sevmesi, okşaması, kucaklaması yok mu? Türkiye’nin her yanından gönüllüleri organize edip getirip bu mazlum yüreklere dokundurması yok mu?

Emin olun dünyayı bu dokunuşlar değiştirecek.

Bir hilal uğruna batan güneşlerden biri: Libyalı Şeyh Abdülazim

Başka bir hikaye anlatmak istiyordum bugün. Türkiye’de yaşamakta olan bazı Yemenli ve Suriyelilerin Türkiye’nin ürünlerinin özellikle Arap dünyasına tanıtılması ve pazarlanıp satılması hususunda yapmakta olduğu çok önemli bir katkıyı anlatacaktım. Malum Türk ürünlerine yönelik Arap dünyasında müthiş bir rağbet var.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Bir hilal uğruna batan güneşlerden biri: Libyalı Şeyh Abdülazim
Haber Merkezi 19 Ağustos 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Bir hilal uğruna batan güneşlerden biri: Libyalı Şeyh Abdülazim yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Yöneticilerin tutumu ne olursa olsun, halklar nezdindeki büyük sempati üzerine çok şeyler söyleniyor da bunun Türkiye’ye nasıl bir faydası oluyor, buna dair çok güzel, somut örneklerden bahsedecektim. Başka bir gelişme oldu, bunu yazmayı sonraya bırakacak bir etki yaptı bende.

Dün Libyalı dostlarımızdan Mostafa Sagozly’nin attığı bir mesajın uzun süre etkisi altında kaldım. Attığı mesaj bir vefat haberiydi. Hepimiz Allah’ten geldik, ona aitiz ve hepimiz O’na döneceğiz. Kaçış yok, başka bir son yok ve gidecek başka bir yer de yok. Ama O’na vasıl olma biçimimiz aramızdaki farkları da ortaya koyuyor. Nasıl yaşıyorsak öyle ölüyoruz ve O’na nasıl vasıl oluyorsak da öyle muamele göreceğimiz çok açık.

Bu sefer Allah’a vasıl olan zat Libya devriminin çok sevilen isimlerinden, Bingazi mücahitlerinden Abdülazim Milat Elfaravi. Evvelki akşam saatlerinde Arnavutköy Karaburun Sahili’nde çocuklarıyla birlikte piknikteyken denizde boğulma tehlikesi geçirmekte olduğu 2 vatandaşımızı kurtarmak üzere, hiç düşünmeden ve üstündeki kıyafetleri bile çıkarmadan atılarak kurtaran Abdülazim, vatandaşlarımızı kurtarmış kurtarmasına ama bu esnada bitkin duruma düştüğü için dalgalara kapılmış, uzun süre boğuştuktan sonra dalgalara yenik düşmüş, kurtarmaya gelen ekipler tarafından kıyıya çıkarıldığında onun için çok geç olmuş.

Kurtardığı kişilerin sağlık durumu iyi ancak kendisi geçirdiği iç kanama neticesinde yapılan bütün müdahalelere rağmen ruhunu teslim etmiş.

Libyalı Abdülazim hakikaten tam da yaşadığı gibi ölmüş. Ölümünden geriye doğru hayatını izlediğinizde bu muhteşem uyumu son derece çarpıcı bir biçimde görüyorsunuz. Son yaptığı, insanlar için hayatını ilk defa ortaya koyuşu değil. Daha önce de Libya’yı esir almaya çalışan eski General Hafter’i karşı verdiği mücadeleyle çok iyi bilinen bir isimdi. Bu esnada bir çok insanın hayatını kurtarmış olduğu dilden dile dolaşıyordu.

Yakın zamanlarda karaciğer nakli ihtiyacı olan birine karaciğerinden bir parça bağışlamış. Bu bağıştan dolayı kendisi fenalaşmış ve bir süre tedavi görmüş. Nasıl bir ciğer ve yürek taşıyorsa bu ameliyatı ve hastalığı yaşamış haliyle böyle bir işe en son girişmesi gereken biri olmalıydı. 49 yaşındaydı ve bu ameliyatı geçirmiş olduğu için kendini sakınması gerekirken gösterdiği gayretin kahramanlık boyutunu ifade edecek kelimeler zor bulunur.

8 çocuklu Abdülazim’in hikayesi medyamıza niyeyse fazla yansımadı, oysa olayın azameti yere göğe sığmayacak boyutlarda. Hani bir hilal uğruna batmayı göze almış güneşlerden biri gibi.

Neden kötü örnekler medyamızda, gündemimizde daha fazla yer kaplama fırsatı bulabiliyor? Neden kötülükler daha fazla seyyal dünyamızda? Geçtiğimiz günlerde “başkaları için ağlayan” bir örnekten bahsetmiştim. Ne kadar da yüreklerimize su serpmiş, insanlık ölmemiş dedirtmiş de insanlığa dair kuruyan umutlarımızı sulamıştı o olay. Bu olayda kuşkusuz çok daha fazlası var. Hiç tanımadığı başkası için kendi hayatını ortaya koyanlar, insanlığın yeri geldiğinde nasıl bir güneş gibi parlama potansiyeli taşıdığını da söylemiyor mu size?

Abdülazim Bingazi’de doğmuş 8 çocuk babası, Libya Vakıflar Bakanlığına bağlı olarak çalışan bir İmam-Hatip idi. Ama bu asıl mesleği değildi. Deniz fakültesinden mezun olduktan sonra Gemi kaptanı olarak uzun süre çalışmış. 2011 Libya devriminde çok büyük rol üstlenmiş bir isimdi. Verdiği vaazları dinlemek için Libya’nın her tarafından binlerce insan vaaz verdiği mescide koşuyordu. Bir ara Hafter tarafından tutuklanarak Pirsis hapishanesine konulan Abdülazim, 7 ay süren ağır işkencelerden sonra sağlık koşulları gittikçe kötüleştiği için Mayıs 2015 yılında kendi doğduğu topraklardan uzaklaşmak şartıyla serbest bırakıldı. Bunun üzerine hem de tedavi görmek için Libya’dan çıkıp Türkiye’ye gelen Abdülazim, Türkiye’ye yerleşip Libyalılar okulunda imam-hatip hizmetlerinde bulunuyor ve bazı Türk vakıflarına hafızlık konularında destekte bulunuyordu.

Ülkesinde yaşamakta olduğu sıkıntılardan dolayı Türkiye’de son zamanlarda melce bulan milyonlarca Arap’tan biriydi. Ülkesindeki savaştan kaçmamış, orada da yapacağını yapmış ve sonuçta Türkiye’ye gelmiş. Sahilde sekiz çocuğu ve eşiyle birlikte piknik yapmaktayken onunla birlikte boğulan iki gence şahit olan belki onlarca veya yüzlerce kişiden de biriydi. Ama onların hiç birinin yapmadığını yapıp, elbiselerini bile çıkarmaya zaman ayırmadan can kurtarmaya koşan tek kişi o olmuş. Üstelik hasta haliyle.

Tanıyanlar için o, Şeyh Abdülazim’di, çünkü ilim ehliydi, muallimdi, ilmiyle de amel eden faziletli insanlardandı.

Sadece bu olay üzerinden gitsek, biz kimiz, neyimiz var, bize ait olan ne, bizden olan kim, bize uzak olan ne? Uzansak o meşum sorulara ve bu dünyada neyin mücadelesini ne için verdiğimize dönüp tekrar tekrar baksak çok şeye şahit olmaz mıyız?

Şeyh Abdülazim’in kendisi çok şeye şahit olmuş belli ki, Allah bu şahitliğine şehadet versin.

Vicdansızlığı hangi yasa zapt eder?

Öyle anlar olur, öyle olaylar yaşarsınız, bütün insanlar o olayları yaşar, bütün gözler olanlara şahitlik eder. Hani, milyon nasihatten evla bir ders olur. Ders de ne kelime, dersiniz ki bu ateşle de dağlanan yüreklerde artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz.

Buna da şahit olan bir toplumda bir daha böyle şeyler yaşanmaz dersiniz, çünkü bu olay sanki kendi acısını hissetmek ve yaşamak için gerçekleşmemiş de bütün insanlara olayın vahametini göstermek, lakayt kalanları uyandırmak, meseleye ortak etmek, şahit kılmak için yaşanmıştır.

Bir ayet gibi yaşanır o anlar, gidişatımıza dair, hali pür melalimize ve akıbetimize dair kalbimize şok uygulayan bir ayet gibi. Bize “yeter artık” demek için, “uyanış” alarmı çalmak için, bu gidiş gidiş değil ve bu senin de meselen diye düşündürmek için.

İnsanlığın ayıpları, düşebileceği aşağılık seviyeler bu olaylar vesilesiyle gösterildiğinde yürekler kötülüğe daha bir aşinalık mı kazanıyor nedir?

Aylan bebeko küçücük cüssesiyle yaşadığı koskoca dramla kaç insanın yüreğine merhamet ekebildi? Onun yüreklere serptiği merhamet tohumları çorak topraklara serilmiş gibi olmasaydı, bugün, her gün, Akdeniz kıyılarına vuran Aylanların bir sonu gelmez miydi?

Dün bir çocuğun “anne ne olursun ölme” çığlıkları bizi neye şahit tutmuş oldu? Ya ona çaresizce “ölmek istemiyorum” diye seslenen annenin kısa bir süre sonra can çekişerek hepimizin gözü önünde ölümü yüreklerimizde bir türlü olgunlaşmayan merhamet fidanına da kaç yangın ekmiş oldu?

Dün olayın vuku bulduğu saatlerde başka bir şehrimizde yine benzer bir vakada üç çocuk annesi bir kadın kocası tarafından 20 yerinden bıçaklanarak öldürülmüş. İki vakada da ilginç bir çok ortak özellikler arasında katil kocaların ifadeleri: “seviyordum, tartıştık, iş bu noktaya gelsin istemezdim.”

Neresinden bakarsanız, modernleşiyoruz. Modernleşmede her geçen gün daha fazla mesafe kat ediyoruz. Eskisine oranla cinayet işleyenler de cinayete kuran olanlar da daha eğitimli, daha şehirli. Kadına yönelik şiddet şu anda bir kırsal konu değil, kentsel bir konu. Üstelik her geçen gün kadının konumunun yasal olarak çok daha fazla geliştirildiği, kadına pozitif ayırımcılık adı altında neredeyse imtiyazların bile tanındığı bir kentsel-modern dünyadayız.

Tuhaf olan şey, kadının yasal konumunun çok gelişmiş olmasına karşılık, kadına yönelik şiddet vakalarının daha fazla artıyor olması.

Ne oluyor?

Çıkan bunca yasa yeterince koruyamıyor mu kadını? Daha fazlası nedir?

Kadına bu şiddeti uygulayan isimler için hiç kimsenin en ağır şekilde cezalandırılmasını istememesi bile sözkonusu değil. Yani kadına yönelik şiddetin kınanması, aşağılanması, lanetlenmesi konusunda da toplumdan yana hiçbir eksiklik yok. Kadın öldükten sonra onu öldüren katilin en şiddetli şekilde cezalandırılmasını isteyen sesler yükselir toplumdan. Sanırsınız bu sesler o seslerdir. Dersini almış, bir daha böylesine kendi imkanlarıyla da olsa izin vermeyecek sesler. Oysa, bu seslere rağmen, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması için umut verici bir gelişme yaşanmıyor.

Zannetmeyin bu sadece Türkiye’nin sorunudur, ama bizi şu anda ilgilendiren Türkiye’dir ve merhamet için her zaman verimli bir toprak olmuş bu coğrafyada giderek merhamet bakımından ciddi çoraklaşma işaretleri alıyoruz.

Herşeyin yasalara bağlandığı yerde, yani vicdana göstere göstere güvenilmediği yerde, vicdan da intikamın feci bir biçimde alıyor ve yasaları geçersiz hale getiriyor gibi. Vicdan olmasa, merhamet olmasa, sorumluluk olmasa kadını erkeğe, çocuğu zalim ebeveyne, kadını kadına, küçüğü büyüğe, işçiyi işverenine karşı koruyacak hangi yasa olabilir?

Aslında olayı başlıca kadına karşı şiddet diye görmekle başlıyor herşey. Sorun insanların sahip oldukları gücü sorumsuzca kullanma konusunda sergiledikleri kontrolsüzlük. Sorun erkeğin kadına yönelik şiddetinden ibaret değildir. Bu sorun güçlü olanların kendilerinden daha zayıf olanlara, varlıklı olanların yoksullara, büyüklerin küçüklere nasıl davranmaları gerektiği hususunda tabi olmaları gereken güçlü bir toplumsal ahlakla ilgili bir sorundur. Erkek kadından ona karşı fiziksel şiddet uygulayabilecek kadar güçlü olduğunda bu gücünü ne kadar ve hangi nedenle kontrol etmeli?

Bunu diğer bütün beşeri güç dengeleri için de uygulayabilirsiniz. Kadın güçlü olduğunda onu daha zayıf kadınlara karşı veya bizzat kendi çocuklarına karşı bu gücü kötüye kullanmaktan engelleyen ne olacaktır?

18. yılında AK Parti, eleştiri ve özeleştiri arasında

18. kuruluş yıldönümünde Türkiye’yi tek başına yönetmiş bir AK Parti’nin her türlü değerlendirmeye, çözümlemeye, eleştiriye açık bir dolu tecrübesi var bugün. Bunun içinde yaptıklarından eleştiriyi hak eden bir dolu yanlışı, yapabileceği halde yapamadığı yine bir dolu eksiği olması kadar normal bir şey olamaz.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : 18. yılında AK Parti, eleştiri ve özeleştiri arasında
Haber Merkezi 14 Ağustos 2019, Çarşamba Yeni Şafak
18. yılında AK Parti, eleştiri ve özeleştiri arasında yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Bunun değerlendirmeleri de, eleştirileri de elbette yapılacaktır. Bu eleştiri ve değerlendirmelerin toplamından AK Parti’nin özdüşünümselliği için, yani kendine ayna tutan, kendi üzerinde düşünen muhasebesi için çok önemli imkanlar da doğacaktır.

Ancak bu değerlendirmelerin bugün, yerel seçimler gündeminin hemen akabinde yapılmasına kaçınılmaz olarak hakim olan, olup bitenleri başka türlü gören ayrı bir göz var. Bu gözün çok da sağlıklı, dikkatli ve insaflı bakmadığını burada not etmek gerekiyor.

AK Parti içinden çıkıp ayrı bir oluşuma dümeni kırmaya çalışanların özellikle yerel seçimlerde AK Parti aleyhine bir hezimet beklemekte oldukları artık bir sır değil. Bir çıkış noktası olarak 31 Mart’taki sonuçları bile kendilerine yeterli ve sağlam bir zemin olarak görmeyenlerin 23 Haziran’dan daha güçlü bir ivme hissetmiş oldukları anlaşılıyor.

Bundan seçim öncesinden itibaren AK Parti’nin hezimetine yatırım yapmış oldukları anlaşılıyor ki, bu da yapacakları hiçbir siyasi çıkışın halka dokunan hiçbir tasasının ve misyonunun olmadığını şimdiden yeterince ortaya koyuyor. Oysa siyasetten gaye halka ve hakka hizmet ise AK Parti içinde bu siyasetin yolları tıkanmış imkanları tükenmiş değildir. Elbette siyaset kolay değildir, bazen kendi dava arkadaşlarınızla doğru bildiklerinizin mücadelesi için çok ter dökmeniz, çok çile çekmeniz gerekebilir. Ama dava arkadaşlarınızın yerine geçebilmek için onların tökezlemesini beklemek hiçbir siyasi tabanda hürmet ve takdirle karşılanacak ve ödüllendirilecek bir yaklaşım değildir; dava arkadaşlarınız ne kadar da yanlış yapıyor olurlarsa olsunlar.

Bu yaklaşımla bugün AK Parti’ye yönelik eleştirilere kulak verme ve bunu bir özeleştiri adına üstlenme furyası dikkate değer boyutlara ulaşmış durumda. Doğrusu AK Parti’nin her zaman kendini çok eleştirmesi gerektiğini söyleyenlerdenim. AK Parti’nin eksikleri çok, yanlışları daha da çok, yapabildiği halde yapmadıkları, yapmayı ihmale ettiği veya hiç aklına getirmediği için vizyon eksikliğini hissettirdiği alanlar da çok. Bunların hepsinin farkında olup bir araştırma-geliştirme kapsamında sürekli olarak değerlendirmesi AK Parti’yi şimdiye kadar hep olduğu gibi canlı ve güncel tutar. Ancak bu eleştirilere gereğinden fazla prim verildiğinde, insaf ölçüleri aşıldığında AK Parti’nin Türkiye siyasetine, ekonomik ve sosyal kalkınmasına yaptığı katkılar da görmezden gelinmiş oluyor.

Özeleştiriyi bir erdem olarak kabul etmek yerine sürekli bir suçluluk itirafı gibi kabul edenlerin tetikte beklediği bir ortamda özeleştiri yapmak da makul değildir. AK Parti adına en küçük bir özeleştiriyi bile AK Parti’nin tükenişinin bir işareti gibi ve tabi bir sevinçle karşılayanlara karşı şunu açıkça ifade etmeye devam etmek lazım:

AK Parti hala Türkiye’nin birinci partisidir ve halk desteğiyle, reformlarıyla, iktidarda kalma süresiyle, ekonomik ve sosyal kalkınma, değişim iradesi ve performansıyla şimdiye kadarki bütün rekorları tek başına kırmış bir partidir.

Önceki yazıda söyledik, askeri, kurumsal ve derin vesayet odaklarını yanısıra sadece FETÖ’ye karşı bir mücadeleyi başlatıp başarmış olmak dolayısıyla Türkiye’nin milli varlığına ve bağımsızlığına kurucu bir katkıda bulunmuştur. Bugün bu mücadelenin tek ayaklı olmadığını ve çok boyutlu, çok cepheli bir mücadele olduğunu her geçen gün daha da çok görüyor daha da fazla hissediyoruz. Bu mücadelede AK Parti’nin dışındaki aktörlerin yeterince sorumlu davranmadığı, kendilerini aynı bedenin bir organı gibi görmediği de görülüyor. O yüzden bu misyon ne yazık ki, AK Parti’nin üstüne parçalanmayan ve devredilemeyen bir şekilde kalmaktadır.

Ancak devredilemezliği ve parçalanamazlığının ideal bir durum olduğunu söylemiyoruz. Keşke bu misyon diğer siyasi aktörler tarafından da paylaşılabilse.

Türkiye’nin gerek FETÖ ile mücadelesi, gerekse uluslararası ilişkiler düzeyinde bugün yüklendiği misyon onu dünya siyasi sahnesinde sözü geçen, etkili, ama tabii ki itiraz eden, çoğu kez muhalefet eden gerçek bir aktör haline getiriyor. Türkiye bu siyasi tarzıyla dünyadaki egemen aktörlerin dümen suyuna gitmeyen, kendi doğrularını savunan bir aktör ve bu haliyle kendini kabul ettiriyor. Bu tarz-ı siyasetin ülkenin bütün aktörleri arasında daha geniş bir kabul ve destek görmesi gerekiyor.

Mesela en büyük muhalefet partisinin liderinin Türkiye’nin bugün dünyada yaptıklarından bu kadar habersiz olmamasını istemek fazla lüks kaçmamalıydı. Mesela Doğu Akdeniz’de herkes varken Türkiye’nin de bulunmasını istemek gibi bir gafa imza atmamalıydı. Azıcık Türkiye’yi takip etmeli, bugünün Türkiye’sine layık bir muhalefet partisi lideri olmalıydı.

O muhalefet partilerinin liderleri, mesela mazlumlara yeterince sahip çıkıp çıkmama konusunda AK Parti’yi daha fazla baskı altında tutmalıydı, onun yerine ülkeye sığınmış birkaç mazluma karşı halkı kışkırtma yarışına girmemeliydiler.

Kim ne derse desin, AK Parti’nin “iyilik siyaseti” adına ortaya koyduğu modele bir rakip yok. Ne mevcut partiler içinde ne de yeni fırsatlar arayan oluşumlarda.

Kısaca 18. kuruluş yılında AK Parti adına özeleştiri tamam da, bu, baştan beri zaten varlığına itiraz eden bir muhalefetin konumunu benimseyip kendi müstesna katkılarını ve tecrübesini inkar noktasına da gelmesin.

Rabia katliamının hesabı sorulur elbet

Bugün idrak etmekte olduğumuz mübarek Kurban bayramının 4. Günü, AK Parti’nin kuruluşunun 18. Yıldönümü, ve modern insanlık tarihinin görebileceği en vahşi katliamlardan biri olan Mısır’daki Rabia katliamının da 6. Yıldönümü.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Rabia katliamının hesabı sorulur elbet
Haber Merkezi 07 Ağustos 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Rabia katliamının hesabı sorulur elbet yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Bu özel günlerin her birisi, bugün için üzerinde çok fazla şey söylemeyi gerektiren anlamlar kazanmış bulunuyor. Aradan geçen her bir yıllık zaman bir büyük olayın bu zaman içinde kazandığı biraz daha özel, farklı anlamlarıyla birlikte yeni bir veçheye de kavuşmuş oluyor.

Tarih her an yeniden yazılıyor, yeni gelişmelerin ışığında, yeni hadiselerin kattığı yeni anlamlarla birlikte. O yüzden 17 yılının her birini başka bir bağlamda andığımız bir olayın 18. Yılında çok farklı şeyler söylemek mümkün hale gelebiliyor.

AK Parti, Türkiye siyasi tarihine, kalkınmasına, İslam dünyasında ve genel olarak dünyada demokrasinin gelişim tarihine, tartışmasına yapmış olduğu ve yapmakta olduğu katkılar açısından çok özgün bir örnek. 18 yılın her birinde yaşanan her olay onun bu katkısına başka boyutlar kattı. 18. Yılı Kurban bayramına denk geldiği için Genel Merkez’in yıldönümü etkinlikleri önümüzdeki haftaya ertelenmiş bulunuyor. Biz de daha geniş değerlendirmemizi önümüzdeki haftaya bırakarak bugün Rabia katliamı üzerinde daha fazla duralım.

Daha önce de söylemiştik. Rabia katliamının AK Parti’nin kuruluşunun yıldönümüne (12. Yıldönümü) denk gelmiş olması, kasıtlı değilse bile simgesel anlamı çok büyük olan bir tevafuktur. Zira AK Parti’nin İslam dünyasında halk iradesini hatırlatan, onun var ve mümkün olduğunu telkin eden bir işlevi olmuştur.

Bu işlevi yüzyıldır neredeyse tam bir esaret altında yaşamakta olan Arap halklarına kendi iradelerine sahip çıkmayı, bağımsızlık, özgürlük ve onurlu bir hayatı talep etmeyi ilham etti. Arap Baharı denilen sürecin tabii ki tek nedeni değildi bu, ancak bu ilham kaynağının sembolik bir etkisi olmuş olduğu muhakkak. Tabi sembolik etkinin tabiatı, halklara ilham verirken kurulu düzenin sahiplerinde de başka duygular uyandırmasıdır.

O yüzden Arap Baharı sürecinin rahatsız ettiği mihraklar bunu durdurabilmek için sadece karşı devrimleri organize etmedi, ayın zamanda bu devrimlere ilham veren Türkiye örneğini de yerinde boğmak, yok etmek üzere çok çalıştı, çalışmaya da devam ediyor.

Yine o yüzden Mısır tarihinin tek seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye karşı darbenin zeminini hazırlayan Temerrüt hareketiyle eş zamanlı olarak Türkiye’de aynı gerekçeler, aynı medya iletişim taktik ve söylemleriyle Gezi isyanı organize edildi. Mısır’da başarılan Türkiye’de başarılamadı. Ama bu kavga da, Arap halklarına özgür olduklarını, onurlu bir hayat yaşamayı hak ettiklerini ve bunu yapabileceklerini hatırlatan AK Parti’ye ve lideri Recep Tayyip Erdoğan’a karşı hınçları da bitmedi.

Bu açıdan AK Parti’nin kuruluşunun tam 12. Yıldönümünde 14 Ağustos’ta Mısır’daki darbeye karşı en barışçıl şekilde meydanda oturarak direnişlerini sergileyen kalabalıklara yaylım ateşi açarak 3000 bin insanı en vahşi şekilde katlettiler.

Kerbela ne ki? Her biri bir Kerbela trajikliğinde 3000 insanın zalimce katledildiği bir vakadır Rabia katliamı.

Modern dünya üst üste, yan yana binlerce Kerbelayı bir günde yaşatabildiğini gösteren maharetiyle de öne çıkmaktadır. Üstelik yaşattığı Kerbelalara bir mersiye yakma hakkını bile çok gören, kısa sürede bunları unutturan, Yezitlerine de itibar vermeyi esirgemeyen bir yüzsüzlükle menşur.

Rabia’da silahsız insanlara devletin silahlarını taşıyan askerler ve polisler hem hedef gözeterek, keskin nişancı marifetiyle bir çok insanı katlettiler, hem de yaylım ateşi marifetiyle rastgele kalabalıklara ateş açarak bir devletin kendi vatandaşına yapabileceği en büyük zulmü yaptılar. Bilahare ölen insanların cesetlerinin ve yaralıların toplandığı meydandaki çadırların üzerine buldozerlerle girilerek cesetler parçalandı, o haliyle bir kısmı çukurlara doldurulup üstleri kapatıldı, bir kısmı da çadırlarıyla birlikte ateşe verilerek yakıldı.

O katliamdaki her bir can için uluslararası mahkemelerde yargılanmayı hak edenler, bu olaydan sonra hiçbir şey olmamış gibi uluslararası toplumda kabul gördüler. Buradan buldukları cesaretle, Rabia katliamında öldürememiş olduklarını zindanlara atıp, bir çoğunun işkence ve kötü muameleler neticesinde bu zindanlarda öldürdüler, yine de ölemeyenleri göstermelik mahkemelerle yargılayarak idam yoluyla katletme yoluna gittiler. Bir celsede yüzlerce kişinin idam hükmü, doğru dürüst hiçbir mahkeme yapılmadan okundu, işkence altında alınmış olduğu kesinleşmiş ifadelere dayanılarak onlarca kişi idam edildi.

Bütün bunların ortasında geçtiğimiz Şubat ayında, tam da bu gençlerden 9 kişinin idam edildiği günün ertesinde Arap Birliği ve Avrupa Birliği liderleri Şarm el-Şeyh’te bu katliamların biricik sorumlusu Sisi’nin davetine icabet ederek birlikte poz vermekten çekinmediler. Üstüne üstlük Sisi, hepsinin suratına bakarak Mısır’daki bu iğrenç demokrasi ve insan haklarının “Mısır’ın kendine özgü şartlarında” normal olduğunu kabul etmelerini buyurdu, onlar da bu sözleri paşa paşa dinlediler…

Bugün Mısır insan hakkı ihlalleri açısından yaşadığımız çağdan utanç duymamıza yetecek kadar kötü durumda. Zindanlarda ağır işkence şartlarında on binlerce siyasi tutuklusuyla, tamamen bastırılmış muhalefeti ve basınıyla Mısır ne yazık ki Batılıların İslam dünyası için görmek istediği modeli de temsil ediyor. Çünkü anlaşılan kadarıyla Batılılar İslam için demokrasi, gelişmiş insan hakları ve özgürlükler değil, tam da böyle bir örnek istiyorlar. Dilleri başka türlü söylese de fiiliyatta söyledikleri her vesileyle bu oluyor.

Başkası için ağlayabilenler

Evvelki gün Habertürk’te Mehmet Akif Ersoy’un yönettiği tartışma programında Suriyelilerle ilgili yükselen olumsuz algıları konu eden tartışma programının etkisi altındaydım. Sadece o program değil tabi, televizyonda, sosyal medyada son zamanlarda duyduğumuz sözler insanlığa dair benim bile iyimserliğimi tüketmeye doğru gidiyordu. “Benim bile” diyorum, çünkü felsefi ve siyasi olarak nasıl iflah olmaz bir iyimser olduğum sır değil.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Başkası için ağlayabilenler
Haber Merkezi 28 Temmuz 2019, Pazar Yeni Şafak
Başkası için ağlayabilenler yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Ta ki dün trafikte seyir halindeyken aldığım bir telefon… Baktım daha önce de aramış ama fark edememiş olduğum bilinmeyen bir numara.

Açtım, telefonda son derece üzgün, hüzünlü bir ses. Çok yabancısı olmadığım bir durum. Siyasetin içinde olmak itibariyle her gün bu türden çok telefon alıyorum. Çaresiz veya çaresizlik hisseden bir çok insan siyasetçiyi çare kapısı görüyor. En çok kendisi, çocuğu veya bir yakını işsiz olanların iş talepleri, uğramış olduğu bir mağduriyeti giderme arayışı, aile birleşimi kapsamında tayin talepleri dolayısıyla veya sadece dertleşmek için arayanlar. Herhangi bir beşerin bu kadar çok talebi karşılaması, hepsine yetişmesi mümkün değil. Ancak bazen sadece dert dinlemek bile yeterince hayra geçebiliyor.

Telefondaki sesin çok dertli olduğunu anlıyorum, uzun süre kendisini tanıtmadan, sorununun ne olduğuna da girmeden sadece nasıl bir çaresizlik hissettiğini anlatıyor. Ben her gün aldığım türden bir telefon zannediyorum, o aşinalığın oluşturduğu bir nebze rutin içinde dinliyorum bir süre. “Kendinizi bir tanıtsanız” diyorum, “Nedir meseleniz?”

Mevzuya giriyor:

Bir komşuları var, Suriyeli. Birkaç yıldır komşuluk yapıyor, ama mahalleye geldiğinden beri o kadar çok kaynaşmış mahalleliyle, o kadar çok herkesin hayatına değmiş ki, aileden biri gibi olmuş.

“Mesela ben hasta olduğumda kendi ailemden görmediğim ilgiyi ve yardımı kendisinden gördüm” diyor. “Suriye’de kendisi de yakınları de Esad zulmüne karşı da aşırılıkçı terör örgütlerine karşı da savaşmış. Kardeşi ölmüş, kendisi ise ayağından yaralanmış ve şimdi platin takılı. Gelmiş Türkiye’ye, kendisine bir şehirde yaşamak üzere oturum verilmiş yerleşmiş. Ama o şehirde geçimini sağlayamadığı için gelmiş İstanbul’a. O gün bugün aynı yerde yaşıyor.

Suriye’deyken hatırı sayılır bir işadamı, hali vakti yerinde, ticaretini yapan biri. Şimdi ise badana, boya, inşaatta ne iş bulsa yapıyor ama evde aç oturur hiç kimseye aç olduğunu, ihtiyaç halinde olduğunu asla söylemez.

Bütün mahalleli onu çok seviyor, onu kendilerinden biri sayıyor. Bir süre önce başlayan uygulamalar dolayısıyla evine kapanmış, çıkmıyor, çünkü kayıtlı olduğu ile gittiğinde hem burada kurduğu düzeni orada kuramaz, hem iyi kötü burada geçimini sağlıyor, orada ne yapacak? Biz mahalleliler olarak aramızda imza topladık, komşumuzu terk etmek istemiyoruz. Komşumuzu bizden almayın diyoruz.”

Kadın bütün bunları anlatırken sesi sonlara doğru daha ağlamaklı hale geliyor. Sonda da hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Ne yalan söyleyeyim, ben de gözyaşlarıma hakim olamadım, sözcüklerim boğazımda tıkandı, yutkundum, bir süre tepki veremedim.

Yaşadığım şey bir mucize gibiydi. Biliyorum. Son zamanlarda şahit olduğumuz o anlayışsız, merhametsiz, ırkçı sesler, sekiz yıldır mazlum, mağdur, mahcur insanlara kapılarını açmış, onlara ensar olmuş asil bir milletin sesleri olamazdı.

İşte umudun tükenmeye yüz tuttuğu anda çıkıp gelen mucize buydu. Şimdiye kadar aşina olduğum, kendi bireysel dertlerini, taleplerini anlatan telefonlar arasında ilk defa böylesine beni şahit kılıyordu. Kendisi için bir şey istemiyordu bu ses, başkası için istiyordu. Kendine ağlamıyordu, başkasına ağlıyordu. Gerçi kendine ağlayana da asla kulak tıkamam, ama başkasına ağlayanın temsil ettiği etik seviyesi, insani seviye, eşrefi mahlukatın yücelerini gösteriyor bize.

Bir yandan da koca koca siyasetçiler, profesörler yekunu 4 milyona yaklaşan bir halk hakkında, hiçbir bireysel hayatı, hissiyatı, duyguyu dikkate almadan cansız bir nesneymiş gibi konuşuyorlar.

“Sürelim, gönderelim, defolsunlar, ne halleri varsa görsünler” seviyesinde bir söylemin giderek normalleşmeye yüz tuttuğu, normalleştikçe insanlıktan bir şeylerin yitip gittiği, üstelik neyin yitip gittiğini de çoğu kişinin fark etmediği bir karanlık atmosfer var.

Ayşe hanımın sesi bir anda o asil milletimizde bastırıldığını sandığım vicdanın, ahlaki güzelliğin bu karanlık atmosfere tekrar doğan güneş gibi ışımaya başladığını hissettim.

O güzel ses yine ağlayarak ve başkası için yalvararak “ne olursunuz, isterseniz o mahalleli komşularımızın imzalarını da size yollayayım, komşumuzu bizden almasınlar, biz onlara çok alıştık” diyor.

Komşu ya!

Suriyeliler muhacir olarak geldiler. Doğrudur. Muhacirlik ezeli bir durum değildir. Zaten bireysel olarak kimsenin hayatında muhacirlik özellikleriyle yük olmuş değiller.

Oysa şimdi bize komşular.

Komşunun kimin üzerinde ne hakkı vardı? Bunun vatandaşlıkla mı alakası vardı, ödediğimiz vergilerle mi? Onu bunu bilmiyorum. Ben Ayşe hanımın “komşusuna ağlayan” sesinde bütün insanlık için umut ışığını gördüm.

Başkası komşundur diyor. Başkası cehennem veya yabancı veya nesne değildir. Başkası komşundur. Nokta.

Kalpsiz bir dünyanın kalp arayışı

Adalet mi merhamet mi ikileminde kalındığında modern dünyanın tavrını adaletten, hatta adaletin de nicel sınırları içinde, mesela eşitlik olarak ortaya konulmasından yana tavır koyduğunu biliyoruz. Adalet ve merhamet ilişkisi üzerine arka arkaya yazmış olduğu 7 yazısında Erol Göka modernizmin bu çarpıcı tercihiyle ilgili komplikasyonları da ortaya koydu. Yaşadığımız dünyada rasyonalizmin demir kafesine dönüşen niceliğin bu egemenliğinin hepimizin hayatında hissedilen tezahürü merhamet yoksunluğundan başka bir şey değil aslında.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Kalpsiz bir dünyanın kalp arayışı
Haber Merkezi 14 Eylül 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Kalpsiz bir dünyanın kalp arayışı yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Modern dünyada toplumsal ilişkileri, hukuk, adalet ve sorumluluk ilişkilerini düzenleyen kurumsal tedbirler insanlarda hiçbir kişisel, duygusal özelliğe yer bırakmama iddiasını da taşıyor.Ancak hiçbir kurumsal tedbirin beşeri ilişkilerdeki bütün ihtimalleri kuşatma imkanı ve ihtimali olmadığı için, kendisine hiç güvenilmediği için başıboş bırakılmış kişisel özellikler bir kompleks olarak ilk fırsatta karşımıza çıkarlar.

Tabii ki işin psikiyatrik boyutunu Göka daha iyi açıklar. Ama bütün davranışları hukuka, yasaya, kurala, hatta adabı muaşeret kurallarına bağlamış bir toplumsal ilişkiler düzeninin ürettiği komplikasyonlar bütün insanlığa çok pahalıya mal oluyor. Moderniteye sadece bu açıdan baktığımızda göreceğimiz çok şey vardır.

Aydınlanma ile birlikte tasarlanmış bir proje olarak modernite insan hakları ihlallerini durdurmayı ve insan hayatının önemini artırmayı hedefleyen bir dizi ayrıntılı kurallar ve kurumlar bütünü ortaya koydu. Oysa bu esnada, bu kuralların ve bu kurumların gölgesi altında yine insanlık tarihinin en yüksek sayıda ölümlü savaşları kayda geçti: tek bir savaşta ölen insanların sayısı bütün insanlık tarihinde yaşanmış savaşlarda ölen insanların sayısına ulaştı. Etnik, dinsel veya sınıf farklılığına dayalı ayırımcılık biraz daha komplike ve acımasız şekiller aldı. Binlerce insanın hayatı bazı geçici çıkarlar uğruna feda edilmekte ve savaşlar her geçen gün daha kötü sonuçlar veriyor ilh.

Daha önce değindiğimiz gibi kadın cinayetleri dediğimiz hadiselerle ilgili bir ton tedbir alındığı halde, tedbirler alınmadığı dönemlere nazaran aile içi kadına ve çocuklara şiddet olaylarında patlama düzeyinde artışlar olmaktadır.

Hayatında hiçbir etkisi, kendisine hiçbir zararı olmadığı halde, hayatının hiçbir yerinde karşısına çıkmamış “yabancı”ya, burada özelde Suriyeliye karşı, hangi koşullarda ülkesine sığındığını bildiği, her gün televizyonlarda seyredip gördüğü halde sergilenen tepkiler mesela, neyin göstergesidir? Bir gece ansızın yağan bombaların ardında yiten, darmadağın olan hayatlara karşı hiçbir empati beslemediği gibi, o hayatlardan arta kalanlar sadece gözünün kıyılarına vurdu diye bir fiske de kendisi atarak katliama bulunduğu yerden katılanlar, bunu hangi eksikliklerini telafi etmek için yaparlar acaba?

Bugün sağlık alanında Türk halkının 17 yıl öncesine nazaran bütün dünyanın gıpta ile baktığı bir hizmet seviyesi yakalanmış durumda. Bu hizmetlerden faydalanmaktan yana hiçbir mahrumiyet yaşamayan insanların bile diline pelesenk olmuş “Suriyeliler ücretsiz ve sırasız tedavi oluyor, biz ise sürünüyoruz” yollu vesveseler bu merhamet yitiminin semptomları değil mi?

Sosyal devlet anlayışı bile merhameti insanın insafına bırakmayarak, devletin garantisi altına almaya çalışan bir yaklaşım sergilemekle doğru mu yapmıştır acaba? Devletin merhamet siyasetini takip etmesi, bu konuda devlet ve sivil toplum arasında birbirine bulaşmayan bir işbölümünde ısrar etmemesi şartıyla kötü bir şey değil elbet. Ancak devlet neticede yönetenlerin inisiyatifinden, merhamet kalitelerinden, ekonomik imkanlarından azade değildir ve devlet bütün insani durumlara hiçbir zaman yetişemez. Bu durumda insani yardım duyguları ve pratikleri köreltilmiş insanların yol açtığı boşluk toplumun da felaketi olur.

Yıllarca bu toplumun kendi sivil yardımlaşmasını, dayanışmasını “sadaka kültürü” diyerek aşağılayanlar ve onu sosyal devletin işini yapmaktan alıkoyan lüzumsuz bir uğraş olarak niteleyen bir sol veya sosyal demokrat siyaset oldu. Onlara göre bunların yaptığını devlet belli kurallar ve ölçüler içinde yapmalıydı.

Oysa bugün aç olan, muhtaç olan, kanası yaramakta olan insanların acil sorunlarını çözen bir yaklaşım değildir bu.

Sol siyaset bu yolu mevcut sistemin çelişkilerini yumuşatan gereksiz bir işgüzarlık olarak niteledikçe hem beşeri varlığın genel dinamiklerini anlamaktan uzak kalmış oluyor hem de sadece merhamet yoksunu olduğunu sergilemiş oluyor.

Oysa merhamettir işin esası ve bu merhameti eksik bıraktıkça Karl Marx’ın dediği gibi “kalpsiz bir dünya içinde insanların bir kalp, ruhsuz bir dünya içinde bir ruh arayışı” belirler değişimin bütün dinamiklerini.

Merhamet ve şiddet arasında adalet

Merhamet sadece bir değer değil, bir duygudur aynı zamanda. Aslında dünyayı ayakta tutan insanın içine yüklenmiş en temel duygulardan biri. İnsanların yakınlarına karşı sergiledikleri asgari merhamet birbirlerine karşı her halükarda kurtlaşmalarını da engelliyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Merhamet ve şiddet arasında adalet
Haber Merkezi 11 Eylül 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Merhamet ve şiddet arasında adalet yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Ancak bu asgari duygunun iyice asgarileştiği veya toplumda yüksek bir seviye kaydettiği durumlar da vardır. İnsanların sadece kendi yakınlarına karşı, kan, ırk, din veya başka türlü bağlarla yakın olduklarına karşı sergilemekle yetindikleri merhamet, insanlık seviyesine hiçbir şey katmıyor. Çünkü zaten bütün biyolojik canlılar rahim bağının ürettiği duygularla yapar bunu.

Aslolan, bu rahim bağına sahip olmadıklarımıza karşı da merhametle dolu olabilmek. Allah’ın yarattığı bir kul, bir canlı, bir tabiat olmasını gözetebilmek; Rahim olan Allah’ın rahmeti altında olduğunu bilerek bütün insanlara, bütün canlılara ve tabiata karşı merhamet duygusunu yüklenmek…

Rivayet olunur ki, misafirperverliğiyle meşhur Hz. İbrahim kendisine misafirliğe gelen birisini, önüne koyduğu yemeğe besmele çekmeden başlamış diye yadırgamıştır. Bundan dolayı Allah kendisine “biz bu kulumuzun rızkını besmele çekip çekmediğine bakmaksızın, doğduğundan beri hiç eksik etmedik, sen yedireceğin bir yemeğin karşılığını mı istersin?” diye uyarıda bulunmuş. Tevhid peygamberi Hz. İbrahim’in sofrasıyla meşhur olmasına, bu uyarı üzerine hiçbir ayırım yapmadan ve hiçbir karşılık beklemeden insanlara sofrasını açmış olmasının vesile olduğu söylenir.

Bugün dünyanın mustarip olduğu bir çok sorunun ortada ciddi bir adaletsizlik sorununu gösterdiği açık. O yüzden bütün vurguyu herkes adalete yapıyor. Adalet siyasi söylemlerde de her zaman çok ciddi karşılığı olan bir kavram ve söylem oluyor. Gelirde adaletsizlik, fırsatta adaletsizlik, katılımda, paylaşımda adaletsizlik, yargıda adaletsizlik, ehliyet ve liyakate göre, ücrete ve külfete göre görev dağılımında adaletsizlik vs.

Bütün bu konularda dünyada cari olan, dünyanın çivisini çıkaracak düzeydeki adaletsizlikler siyasetin de temel konusunun adalet olmasına yol açıyor. Adalet arayışı insanların yaşamakta oldukları bütün sorunların sihirli kelimesine dönüşüyor ve bir süre sonra bütün bu kavramların nihai kaderini paylaşmaya başlıyor: Fetişleşme.

Adalet kavramının fetişleşerek, şeyleşerek asıl ağırlığını ve manasını yitirmesinin bir sebebi de aslında onun merhametle olan bağının ihmal ediliyor olması.

Şaftı kaymış adaleti yerine oturtmak güç hatta zor-şiddet gerektiren bir iştir. “Ne olursa olsun şiddet karşıtı olmak” üzerine bir kez daha düşünmeyi gerektiren bir yerdir burası. Adaletin tesisi ceza ve yaptırım gerektirdiği ölçüde, uygulaması da neticede insanı, suçlu da olsa, hedef alan bir şiddeti de içermiş oluyor. Şiddet ve merhamet bir yerde birbirine ters şeyler ama her biri adalet üzere bir dünyanın yerli yerinde zorunlu bileşenleri.

Adalet merhametsiz olmaz ama şiddetsiz de olmaz.

Cezai yaptırımı olmayan bir adalet mekanizmasının olması mümkün değil. Buna rağmen ihlal edildiği yerde bile adaleti tekrar tesis etmenin şiddeti devre dışı bırakan bir yolu vardır, o da affetmek, feragat etmektir.

Adaletin şiddete ihtiyaç duyduğu yerlerin çoğunda yitik bir merhamet olduğu da hemen fark edilir. Merhamet duygusunun etkili bir biçimde işlediği yerlerde ise adalet kendiliğinden çalışır. Merhameti dışlayan, onu gereksiz bir duygu olarak kodlayarak aşağılayan bir dünyada üretilen adalet mekanizmasını ayakta tutmanın zordan başka bir yolu olmadığı için toplamda çok daha büyük acılar ve adaletsizlikler üretiyor.

Merhamet ve adalet arasındaki ilişkiye dair giderayak güzel bir tartışma başlatan değerli dostumuz Erol Göka adaletin tek başına kurumsal ve yasal tedbirlerle ayakta tutulamayacağını da çok güzel göstermiş oldu.

Mesela “kadın cinayetleri” dediğimiz hadiselerle ilgili, önleyici tedbir kabilinden yapılmış düzenlemelerin herhalde fazlası

var eksiği yoktur. Kadınları maganda erkeklerin şiddetine karşı koruyabilecek, hatta onları bu şiddetten caydırabilecek yasal tedbirlerde aşırıya bile gidilmiş olduğu söylenebilir. Buna rağmen bu yasal tedbirlerle orantılı olarak cinayetlerin veya şiddet olaylarının paralel olarak arttığı gözlemleniyor. Mesela bunun sebebini her iki tarafın birbirlerine karşı artan merhametsizliklerine bağlayamaz mıyız?

İnsanın diğerine karşı şefkat, merhamet ve sorumluluk da taşıyan bir varlık olduğunu yok sayıp, bütün tedbiri fetişleşmiş bir adalete yüklemenin bir karşılığı olmasın bütün bu gelişmeler?

Düşünmeye değer bir soru değil mi bu da?

Merhametsiz adalet olur mu?

Böyle soru mu olur? diyeceksiniz. Oluyormuş, hem de öyle bir sorunun peşine takıldığınızda belki çok zamandır mustarip olduğumuz bir çok sorunumuza dair çok önemli keşiflere varabilir, yitirdiğimiz çok temel bazı değerlerimizin izine ulaşabiliriz sanırım.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Merhametsiz adalet olur mu?
Haber Merkezi 09 Eylül 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Merhametsiz adalet olur mu? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Bir süredir bu gazetede bir entelektüelin bir kavramın şeceresinin peşinde kendi düşünce seyrine dair çok ilginç, düşündürücü ve öğretici bir anlatımını içeren bir yazı dizisini okuyoruz. Bahsettiğim yazı dizisi, değerli arkadaşımız, düşünürümüz Erol Göka’nın adalet ve merhamet arasındaki ilgiyi ve münasebeti bulma arayışı ile ilgili kendi deneyimini anlatıyor.

İkilemi adalet ve merhamet diye iki kavram arasında koysa da aslında keşfetmeye çalıştığı asıl kavram merhamet. Belki bizim kültürde hiçbir karşılaştırmada ikisi birbirinin karşıtı olması gerekmiyordur, ama belki de farkında olmadan iyice içselleştirmiş olduğumuz batılı zihniyet dünyası içinde bir tür merhametsiz adaleti benimsemeye teşne kılınmış olduğumuz ortada.

Eski Yunan felsefesinden itibaren merhamet gereksiz, hatta adaleti engelleyen gereksiz bir duygu olarak görülmüştür. Mesela Göka’nın aktardığı gibi Aristo için “acıma” olarak görülen merhamet, “bencillikten başka bir şey değildir. Zira başkalarının maruz kaldıkları duruma acıma duymamıza yol açan şey, kendimiz için duyduğumuz endişedir”. Stoacılar, Spinoza, Nietzsche gibi meşhur batılı düşünürlerin yanısıra Aydınlanma düşünürlerinin merhamet karşısındaki tutumları hep birlikte düşünüldüğünde durum oldukça düşündürücü.

Batılı kavram dikotomileri arasında adalet ve merhamet karşıtlığı teşhis etmeye yetecek kadar bir merhamet karşıtı söylemin varlığını görmek elbette bugünün batı dünyasını anlamamız açısından önemli bir başlangıç noktası sayılabilir.

Merhametsiz bir dünya adil olabilir mi? Merhamet veya acımaya karşı bu kadar olumsuz bir söylemden sonra insanlara adil davranmak için nasıl bir motivasyon sağlanabilir? Ya batıda bugün neredeyse matematik ölçülere vurulmuş olan adalet değerinin bazen kendi içinde ürettiği faşizan soykırımcı uygulamalar ile yine dünyanın geri kalanına karşı ürettiği sömürgeci katliamcı pratiklere karşı koruyucu olamaması merhamet diye bir duygunun eksik olmasından ileri geliyor olamaz mı? Merhamet-adalet dikotomisi bağlamında adalet-merkezli bir tutum adaleti de toplamda yok etmez mi?

Peki Batı’daki adalete karşı bu merhamet karşıtlığı “merhametten maraz doğar” denilerek nasıl içselleştirilmiş? Göka, yazılarında İslam kültür ve felsefesinde böyle bir karşıtlık yerine iki duygu veya değerin birbirini tamamlayan, biri olmadan diğerinin mümkün olmadığı bir noktaya varacak arayışını anlatırken, yine de yola herkes gibi kendisinin de bu merhamet karşıtı söylemin etkisi altında çıkmış olduğunu fark eder.

Gerçekten de gereksiz merhametin gerekli cezalandırmayı engelleme ve bu yüzden adaleti engelleme ihtimali yok değil. Mücrime merhamet adına verilmekten geri durulan ceza bilakis cürmün mağdurlarına karşı ortaya çıkaracağı adaletsizlikle daha geniş manada merhameti de yok eder.

Ancak merhamet duygusunu sadece adaletle olan ilişkisi bağlamında bu negatif işleviyle almak, bu duygunun ve değerin insan varoluşundaki çok daha derin ve köklü yerini görmeyi engelliyor. Adalet bir şeyin yerli yerinde olması, buna mukabil tersi olan zulüm, birşeyin yerinde olmayışıdır.

Göka’nın düşünce serüveninde adalet ve merhamet konusundaki karşıtlık üzerine yeniden düşünmeye sevk eden uyarı Adalet Şurası’nda “mutlak anlamda iyi olan tek erdemin adalet olduğunu” anlattığı konuşmasında bütün duyguların fazlasının zarar olabileceğini oysa adaletin fazlası diye bir şeyin sözkonusu olmadığı, zira ne kadar adil olmaya çalışırsak o kadar iyi diye sonlandırdığı konuşmasına mesleği hakimlik olan bir dinleyicisinin tek cümlelik bir itirazından gelmiş: “Hocam fazlası zararlı derken merhamete haksızlık ediyorsunuz bence, iyi düşünün” demiş o hakim.

Mesleği dolayısıyla kendisinden merhamete karşı adalete daha fazla odaklanmasını bekleme istidadımızın olduğu hakimin burada merhamete vurgu yapmış olması Göka’yı daha sonra epeyce düşünceye sevk etmiş ve bu uyarının peşinde konuyu baştan sona tekrar düşünme yoluna koyulmuş.

Sadece bu anekdot bir düşüncenin seyrinin nasıl etkilenip değişebildiğine dair mükemmel bir örnek. O anda ortaya pek farklı, mevcut fikirleri iptal edebilecek bir argüman veya veri ortaya konmuş değil aslında. Sadece bir itiraz, ama mesleği hukuk olan birinden, adalet üzerine gelen bir cümlelik bir itirazın bir düşünürün bütün fikirlerinde bir paradigma değişiminin ilk etkisini yapmış olması, ve bunun bu şekildeki anlatımı sizi bilmem ama beni oldukça heyecanlandırdı.

“Mesleği icabı soruyu suç-ceza-af bağlamına indirgemesi beklenen hâkimimiz nasıl olup da bu tuzağa düşmemeye başarabilmiş ama ben teklemiştim?” diye sorar Göka ve bu sorunun peşinden ilerlediğinde ilk durak olarak “kalp” kavramına takılır. İslam’da kalp kavramının anlamı bir biyolojik organ olarak kalpten çok farklı tabi. Kalp bütün aklın, vicdanın, izanın, adalet duygusunun da merkezi. İnsan beyniyle değil kalbiyle düşünüyor ve bu kalp sürekli devinim halinde. İçinde olumlu duygular kadar bütün olumsuz duyguların da hareket ve eylem alanıdır.

Kalp ile değişim, devrim arasındaki etimolojik ilişki tesadüfi değil elbet. İnsanın düşünceleri, kavramları, aklı, vicdanı, dostluğu, düşmanlığı hep bu evrilip çevrilen dinamizmin etkisi altında. Hangi etkiler altında ve hangi etkilere yol açarak?..

Göka’nın daha iyi bir adalet için merhameti keşfettiği noktada düşünce seyri devam eder diye beklerken, bu konudaki son yazısının son paragrafını aynı zamanda gazetedeki yazılarına bir süre ara veren bir haber olarak okumayı beklemiyor insan.

Tam tadı damağımızda kalmış bir düşünce ziyafeti derken. Fırsat olursa ileride Göka’nın başlattığı bu yolda biraz daha ilerleyelim.

Neden bu kadar güzel yazılardan sonra gazete yazısına ara verdi diye sormak üzere sarıldım telefona. Sadece bir süredir ihmal etmekte olduğu kitaplarını yazmaya biraz daha zaman ayırabilmek için cevabı karşısında diyecek bir şey bulamadım. Bu konuda yazacağı kitabı da merakla bekleyelim bari

Annelerin açtığı pencereden: 50 yılın hikayesi

Diyarbakır’da PKK tarafından kaçırılan evlatlarını HDP’den talep eden anneler sadece herkesin bildiği büyük sırrı ifşa etmiyorlar. Aynı zamanda Kürt sorunu ve terörle mücadele konusunda son 50 yılın bütün tecrübesini adeta yeniden yazmaya davet ediyorlar.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Annelerin açtığı pencereden: 50 yılın hikayesi
Haber Merkezi 07 Eylül 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Annelerin açtığı pencereden: 50 yılın hikayesi yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Cezaevinde ziyaretine gittiği oğluyla Kürtçe konuşmak yasak olduğu için bir kelime konuşamadan geri dönen veya bir iki Kürtçe kelam etmeye tevessül ettiği için jandarma dipçiği yiyen annenin ömür boyu içinde kalan ukde ve onun bu ukdesini anlattığı diğer çocukların biriken öfkesi

Köyüne terörist takibi esnasında yapılan baskında güvenlik güçlerinin postallarıyla evlere girerek kadın, yaşlı, çocuk demeden herkese ettiği hakaretlerin, uyguladığı keyfi şiddetin çocuk ve genç dimağlarda beslediği intikam duygusu.

Bir gece ansızın gelen güvenlik güçlerinin “köyünüzde terörist besliyorsunuz” diyerek bir saat bile toparlanma fırsatı vermeden herkesi hemen göçe zorladığı sahnelerin unutulmamasıyla ve sürekli anlatımıyla biriken hınç.

Bütün bu dönemsel tecrübeler, yasaklanmış anadil, ifade edilemeyen kimlik ve kültür, aşağılanmış benliklerin üzerine bindiğinde terörün alevlenmesi ve bu alevlerin sürekli olarak beslenmesi için en uygun ortamı sağlıyordu. Bu ortam teröre yatırım yapmak isteyenler için en temel malzemeyi sağlıyordu.

Ortada uluslararası desteğiyle bu işe hazır bir girişimci örgüt de vardı ve bu ortamı kendi yatırımı için çok iyi değerlendirdi. Devlet aygıtının bu işin farkına varması ve etkili tedbirini almayı akıl etmesi birkaç kuşak sürdü. O zamana kadar yatırımcı örgüt insan kaynağını sürekli üretecek ve yeniden-üretecek mekanizmaları kurdu ve birkaç neslin ideolojisini tayin edecek şekilde çalıştı.

Bu esnada devlet kendisi için muhtemel bir özeleşiri ve yeniden değerlendirme sonrası geri dönüş yollarını da tıkamaya çalışarak örgüte çok daha stratejik bir destek vermiş oldu. Doksanlı yıllarda devlet 28 Şubat sürecine girerken yeni nesillerin İslami eğitimini de yasaklayarak Kürt nesillerini tamamen PKK’nın dinsiz, değersiz, ırkçı ve hedonist insan profiline mahkum etti.

Kuşkusuz bugün devletin Kürtlere bu korkunç yanlışları yaptığı ortamdan çok uzaktayız. Hiçbir Kürt gencini artık devletin yaptığı yanlışların yol açtığı öfke, intikam ve hınç duygularıyla tahrik etmek mümkün değil.

Ancak, üç nesildir yaratılan o hedonist, ırkçı-milliyetçi ortamda gençler belli bir ideolojik kimliklenme sürecine hala maruz kalıyorlar. Devletin bir yanlışı olmasa bile Kürt gençlerinin en azından önemli bir kısmında ciddi bir etnik milliyetçilik duygusu oluşmuştur.

Gerçi şiddete bulaşmadığı sürece etnik veya bölgesel milliyetçilik siyasette meşru bir etkendir. Kimse kimseye kendini siyasette hangi kimlikle ifade etmek istediğine elbette karışamaz. Ancak Türkiye için sorun, bu etnik milliyetçiliğin kendisini terörle ifade etmeyi bile kendine “demokratik bir hak” olarak görmesidir. Oysa şiddet hiçbir demokratik unsur için hiçbir yerde bir hak olarak değerlendirilemez.

Bugün terörün devletin yanlış uygulamalarından kaynaklanan bütün sorunları giderilmiştir diyebiliriz. Buna rağmen terörün sona ermemesinin temel sebebi üzerinde başta Kürt vatandaşlarımızın çok iyi durması gerekiyor. Ne yazık ki, Kürtler son elli yıldır bölge üzerine oynanmak istenen bütün uluslararası kirli oyunlarda bir kart olarak kullanılmak istenmektedir. Aslında bu bilindiği halde devletin yıllarca adeta bu oyunlara çanak tutan yanlışlarının cürüm boyutu daha da kendini hissettiriyor.

Şimdi ise yıllardır Türkiye’yi meşgul eden PKK terörünün bitmeyişinin sadece devletin siyasetiyle ilgisi olmadığını çok net görüyoruz. ABD bütün süper gücüyle, yaptığı devasa silah yardımlarıyla, istihbarat ve lojistik desteğiyle, uluslararası siyasal dayanışmasıyla PKK’nın arkasında. Yıllardır baş edilemeyen örgütün Türkiye’nin kendi iç dinamiklerinden, sosyolojisinden veya siyasal basiretsizliğinden kaynaklanmış bir sorun olmadığını da artık net olarak görüyoruz. Bugün en büyük basireti sergilese bile bu örgütü desteklemeye devam etmekten geri durmayan en az bir süper dünya devleti var.

Peki ABD PKK’ya bu desteği Kürtlere olan sevgisinden mi yapıyor? Bölgede devletsiz kalmış bir tek gariban Kürtlere destek olsun diye mi yapıyor bunları? Ne yazık ki ABD’nin sağlayacağı üç buçuk menfaatin yanına kar kalacağını ve ABD’nin başka halklara kıyma, zulmetme pahasına da olsa Kürtlere sağlayacağını zannettiği faydaya tav olanlar var.

Böyle düşünen bir Kürt varsa aklından da, inancından da, Kürtlüğünden de şüphe ederim. ABD’nin bölgenin hiçbir halkına göstereceği ne bir merhameti ne bir insancıllığı ne bir yardımı olabilir. Bunca yıldır artık çocuğumuzu tanır gibi tanıma fırsatı bulduğumuz kadarıyla ABD halkları sadece kullanır. Bunu yaparken de başka insanlara kıyar, sonra dönüp kıyarken kullandığı halklara da kıyar.

Yıllardır Türkiye’nin mücadele ettiği PKK değil, onu destekleyen ABD imiş. O yüzden konunun ne Kürt sorunuyla ne de Türkiye’nin kendi iç dinamikleriyle bir ilgisi vardır.

Ne yazık ki, Türkiye’nin 2002 yılından beri başlatmış olduğu ve Kürtlerle ilgili de en radikal demokratik adımları atmış olduğu süreci daha fazla derinleştirmekten men eden de bu durumun oluşturduğu risklerdir. Zira demokratikleşme süreci bile daha sıradan Kürt vatandaşlarından ziyade onu kendi stratejileri açısından istismar eden bu uluslararası boyutları olan riskler yüzünden akamete uğramaktadır.

Kimse Türkiye’yi bu açık tehditler altında daha demokratik olmamak dolayısıyla muaheze etmeye kalkmasın. Hele kendilerini çok akıllı, Türkiye’yi de enayi sanmasınlar.