Tiyatro sahnesini dağıtan destan: 15 Temmuz

Yaşadığımız toplumsal düzenin insanların birbirlerine karşı kendi doğal ve gerçek kişiliklerini maskelemek durumunda kaldıkları bir tiyatro düzeni gibi olması biraz da toplumsal ilişkilerinin tabiatı gereğidir. Aksi durumda insanlar birbirlerine en doğal içgüdüleriyle davranmaya kalkıştıklarında insana özgü bir toplumsal hayat mümkün olmaz.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Tiyatro sahnesini dağıtan destan: 15 Temmuz
Haber Merkezi 08 Temmuz 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Tiyatro sahnesini dağıtan destan: 15 Temmuz yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Paradoks tam da budur: insan doğası itibariyle doğadan uzaklaştığı ölçüde insanlaşıyor. Bu açıdan bakıldığında, doğallık kutsamasının insana uyan bir yanı yok. İnsan doğadan veya doğallıktan uzaklaşmadıkça insanlaşamıyor. Eğer öyleyse insanlar doğallık özlemlerini ifade ederken insanlıktan bıkmış olduklarını mı ifade etmiş oluyorlar? Doğallıktan uzaklaşıp insanlığa yaklaşırken neyi kaybediyoruz ki insanlar onu özlüyorlar veya doğallıktan uzaklaşırken kaybettiğimiz şeyi kaybetmek bir kader midir?

İlk mülahazada insanların doğallığı kutsarken veya özlerken, aslında aradığı şeyin dürüstlük olduğunu söyleyelim de, doğallık arayışını tamamen harcamayalım. Medeniyetin ikiyüzlülüğün, zarif ihanetlerin, ucuz cesaretlerin sahnesi olduğu durumda sıkıntılarını ortaya koyduğunu biliyoruz.

Sosyallik adına, oynamak durumunda olduğumuz tiyatroların sahne arkası ile sahne önü arasındaki mesafenin fazla açılması, birbirine taban tabana zıt hale gelmesi insanlardaki moral çöküntüyü de beraberinde getirir. Zira giderek bu çelişki ikiyüzlülük olarak yaşanmaya ve hissedilmeye başlanır.

Günlük sosyal ilişkilerimizin genel görüntüsü bu iken, uluslararası ilişkiler düzeninin bu açıdan çok daha çarpıcı bir tiyatro sahnesi oluşturduğunu tekrarlayalım. Herkesin gerçek yüzünü, niyetini ve söylemini diplomatik nezaketin ardına gizleyerek performans sergilediği bir sahne. Bu tiyatro sahnesinin arkasında işler çok daha farklı yürüdükçe sahne önünün inandırıcılığı da yitiyor tabii.

Bu tiyatronun tiyatro vasfını, ikiyüzlü vasfını ortaya koyan vakalar da oluyor. Bu tür vakaların çarpıcılığı oranında aslında bütün bir tiyatro sahnesinin düzenini yeniden kurma gücü olabiliyor. 15 Temmuz, darbe teşebbüsü bu maske indirici vakalar arasında çok özel bir yeri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

15 Temmuz darbe teşebbüsü karşısında dost görünen uluslararası aktörlerin tiyatroda taktıkları demokrat maskenin kendilerini aslında ne kadar da sıkmış olduğunu ve Türkiye’deki darbe haberinin onlara bu maskeleri bir an için nasıl bir kenara atabilme lüksü sağlamış olduğunu gördük.

Darbenin ilk saatleri ile darbenin başarısızlığa ulaştığının anlaşıldığı saatler arasında kimlerin neler söylediği bir bir ortaya döküldü. Bu esnada herkesin yüzüne taktığı demokrasi maskesinin ne kadar rol icabı ne kadar kendisinin gerçek yüzü olduğu da anlaşılmış oldu.

Darbe teşebbüsünün kendilerine henüz umut vaat ettiği ilk saatlerde Amerika’da yayın yapan meşhur FOX TV’ye bağlanan çok sayıda ABD’li politikacı ve yazar Türkiye’de darbenin darbenin olma ihtimalini büyük bir coşkuyla karşılayan yorumlar yapıyordu. Türkiye’de işlemekte olan bir demokrasiye karşı, demokrasiyi ilelebet mezarına gömecek bir darbe teşebbüsü onlar için bir hayli sevindirici geliyordu. İddia ettikleri demokrasi, insan hakları, özgürlükler gibi değerlerle bu yapılanın hiçbir sorununu görmüyorlardı. Üstelik İslam’la özdeşleştirdikleri Erdoğan’a karşı darbe yapan darbeci askerlerden aslında bütün beklentileri kendilerini İslam’dan kurtarmak olduğunu da gizlemiyorlardı.

ABD’de bunlar olurken AB ülkeleri ne durumdaydı? Onlar da darbenin gerçekleştiği saatlerde iki gün boyunca, yani darbecilerin 250 kişiyi öldürüp 2200 kişiyi de yaraladıkları esnada susup olanları izlediler. Ne zaman konuştular? Bu katliamların faili olan darbecilerin tutuklanması görüntüleri üzerine devreye girip, bu darbecilere yapılan muameleden dolayı kaygılarını ifade etmek üzere konuştular. Böylece aslında Türkiye’de demokrasinin yok olması pahasına da olsa darbenin gerçekleşmesi beklentisi içinde olduklarını o kadar beli ettiler ki.

Bu beklentileri o kadar yüksekti ki, o esnada yıllardır iddia ettikleri bütün demokrasi, insan hakları, darbe karşıtlığı, ifade özgürlüğü gibi bütün değerlerini boşa çıkardıklarını fark etmiyorlardı bile. Bütün onlar aslında oynamak istedikleri bir tiyatronun repliklerinden ibaret. Kendileri için hiçbir anlamı olmayan replikler. Oyunun diğer partnerlerini istedikleri gibi oynamaya ikna etmeye veya mecbur bırakmaya yarayan replikler.

Aynı şekilde BAE-Mısır ve SA merkezli medyanın Türkiye’deki darbe teşebbüsünü nasıl verdiğini de gördük. Skynews’in spikeri saatlerce müjde verir gibi yaptığı yayınlarını, darbenin başarısız olduğunu anladığı anda “maalesef” kaydıyla yapmaya başlamıştı: “Türkiye’de darbe maalesef başarısız oldu” cümlesi yeterince şey anlatıyordu.

15 Temmuz bu anlamda kimin nerede durduğuna, kimin hangi iddiasına ne kadar sadık olduğuna dair muhteşem bir imtihandı aynı zamanda.

Kendi partisinin milletvekilleri darbeye karşı açık tavır koyduğu halde Kemal Kılıçdaroğlu’nun darbe karşısındaki tavrı çok çelişkili oldu. İlk zamanlarda darbeye karşı oluşmuş genel konsensusa katılsa bile kısa bir süre sonra darbeyi yapanların savunma söylemlerini tekrarlayarak olayı bir senaryo olarak nitelemesi, yüzüne kime, nasıl görünmek için, ne tür bir maske takmış olabileceğini düşündürttü. Maskeleri indiren, tiyatronun arka sahnesini bütün çıplaklığıyla gösteren 15 Temmuz bütün dünyanın gözünü açarken, Kılıçdaroğlu’nun gözünü kapattıran şey neydi?

Sorumlusu veya bir parçası olduğu bir büyük senaryoyu çökerten destan karşısında, ortaya çıkan açık gerçekliğin de ardında başka bir senaryo görme veya iddia etme arzusu neyin nesiydi?

Birbirimize rol kesiyoruz da, nereye kadar?

Dünyanın kurulu düzeni herkesin gönüllü olarak katıldığı, herkesin bu oyun için asıl kişiliğinden, kimliğinden feragat ederek, kendisine yazılmış role uygun kostümleri takınıp maskeleri giydiği bir tiyatro oyunu gibidir.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Birbirimize rol kesiyoruz da, nereye kadar?
Haber Merkezi 06 Temmuz 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Birbirimize rol kesiyoruz da, nereye kadar? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Öyle diyordu Erwing Goffman, bir süre önce devamını yazacağımızı vaat ettiğimiz kitaplarıyla ilgili yazımızda. Birbirimize rol yaparak yaşıyoruz aslında. Herkes yaptığı rolle kendi doğallığının dışına çıkıyor ve bu hayatımızın rutini. Herkes bu rutine hazırlanarak katılıyor.

Tuhaf olanı çoğu kez doğallığı da savunan, onu yücelten bir söyleme de hep birlikte prim veriyor olmamız.

“Ya olduğun gibi görün ya da göründüğü gibi ol” diyeni beğeniyoruz. Bu sözün sözler içinde bir yeri oluyor. Oysa gerçekten sosyal ilişkilerde protokolleri aşarak olduğu gibi görünen birine dünyayı dar edebilir, onu hep birlikte linç bile edebiliriz.

Düşünsenize bir öğretmensen öğretmenin gerektirdiği hal ve davranışları, rolünün gerektirdiği repliklerle, kostümlerle oynamanız gerekiyordur. Doğal, içinden geldiği gibi davranan bir öğretmenin veya doktorun veya babanın veya annenin neler yapabileceğini kimse kestiremez bile. Çünkü insanın doğal davranmaya başladığında içinden ne tür davranışlar sergileyeceğinin haddi hesabı yoktur. İnsanoğlunu tutan gelenekler, habituslar, davranış kalıpları olmadığında önünde sınırsız davranış seçenekleri vardır.

Rolümüzü biraz da insanların bizden olan beklentileri yazıyor ve bizim o beklentilere cevap vermekten ne beklediğimiz de belirliyor.

Tabi bir de bu temel davranış düzeyinin ötesinde insanların kurdukları tiyatro düzenleri vardır. Uluslararası ilişkiler düzeni bir ölçüde bu tiyatronun sahnelendiği yerdir. Kimsenin gerçek yüzünü diplomatik söylemlerde göstermediği halde, hatta sadece kendisine yazılan replikleri ifade ettiği, kendisinden beklendiği gibi davrandığı halde, fiilen herkesin kendi doğal rolünü oynadığı sahneler.

Bu tiyatro sahnesini bozan, sahne arkasını gösteren sıradışı liderler olur. Hiç kuşkusuz Trump onlardan biridir. Görevi devraldığı günden beri Körfez ülkeleri ile ABD arasında AB ülkeleri ile ABD arasında süregelen tiyatronun tiyatroluğunu kendi sıradışılığıyla gözler önüne seren bir performans sergiledi.

Bu tiyatronun tiyatro vasfını, ikiyüzlü vasfını ortaya koyan vakalar da oluyor kuşkusuz. 15 Temmuz, Mısır’daki darbe ve Kaşıkçı vakalarının bu maske indirici vakalardan olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Yaşadığımız dünyadaki gelişmeleri bir teorinin sınırları içine sığdırmak mümkün değil. Sosyal dünyayı tiyatro ve maskeler metaforu üzerinden teorileştiren Goffman Benliğin Sunumu isimli, temel tezini ortaya koyduğu ilk büyük eserinden sonraki çalışmalarda da benliğin sunumunun farklı düzeylerine yoğunlaşarak tezini daha da detaylandırmaya çalıştı.

Damga isimli yine meşhur kitabında Örselenmiş Kimliğin İdare Edilişi Üzerine (Çev. Ş. Geniş, L. Ünsaldı, S.N. Ağırnaslı, 2014) düşünürken özellikle toplumda hastalık, suç veya başka kimlik özellikleri dolayısıyla damgalanmış insanların toplum içinde oluşturduğu farklı gruplaşmaların bir tür sembolik etkileşimci analizini de üstlenmiştir.

Bu kitabından hareketle bir toplumda azınlık kimliklerin nasıl bir damgalanmayı temsil ettiği üzerinde düşünülebilir. Frantz Fanon’un meşhur örneğiyle, apartheid döneminde Güney Afrika’da bir zencinin yolda yürürken karşıdan gelen bir kadının yanındaki çocuğun önce “bak anne bir zenci” deyişi ve yaklaştıkça bu sözü bu sefer endişeyle, sonra korkarak tekrarlaması ve iyice yaklaştığında annesinin kucağına atlayışı hatırlanabilir. Bu örnekte o zencinin kendisini nasıl gördüğü, o çocuğun ve annesinin kendisini nasıl gördüğüne dair bilinci ve bu bilinçle izlenimlerini idare etmede dayandığı sınırlar tam da Goffman’ın örselenmiş kimliğin idare edilmesine dair yazdıklarını çok iyi anlatıyor.

Goffman’ın Etkileşim Ritüelleri: Yüz Yüze Davranış Üzerine Denemeler (çev. Adem Bölükbaşı, 2017) ile Tımarhaneler: Akıl Hastalarının ve Kapatılmış Diğer Kişilerin Toplumsal Durumu Üzerine Denemeler (çev. Ebru Arıcan, 2015) isimli kitapları da, izlenimlerin idaresinin biri günlük hayat içinde tam sahne performansı olarak gerçekleştiği ritüeller düzeyinde diğeri ise akıl hastalıkları için tahsis edilmiş ve kendisinin “tam kurum’ olarak ayırt ettiği mekanlarda, akıl hastanelerinde, doktor-hasta ilişkilerinin çok radikal biçimde maskelenerek, dekorlanarak, ortaya konulduğu performans düzeyinde ele alınmaktadır. Günlük hayat içindeki yüzyüze ritüeller ise tam bir sahne performansı içinde jestler, mimikler, beden dili gibi araçlar yoluyla ortaya konulur.

Goffman’ın metinlerini Michel Foucault’nun deliliğin doğuşu ve akıl hastaneleri ve hapishanenin doğuşu üzerine yazdıkları paralelinde okumak ayrıca ilginç ve velut bir yöntem olabilir. Ancak Goffman’ın insana sosyal hayat içinde verilmiş rolleri oynama konusundaki yükümlülüklere yaptığı vurgu bireyi kendi performansında bir özgünlük ve fark ortaya koymaktan alıkoyan bir determinizme izin vermez. Marx’ın Lois Bonabart ve 18 Brumaire’in girişinde kıça atıf yapılan sözü “tarihi insan yapar, ama kendisine yazılmış rolü oynayarak” derken insana biçtiği determinist kadere prim vermez Goffman.

Aynı şekilde Durkheim ve sonraki yapısalcı işlevselcilerin insanı tamamen toplumun belirlediği, kendine ait bir varlığı olmadan büyük organizmanın mukadder bir organına indirgendiği, bireye hiçbir varlık alanı tanımayan anlayışa da izin vermez. Toplumda aldığı yere göre kendisine önceden biçilmiş rolleri oynarken ortaya koyduğu performans ona aynı zamanda bir fark ortaya koyabilecek kadar çok seçenek de sunmaktadır.

İnsan kendisine ne rol yazılırsa yazılsın sonsuz davranış seçeneklerine sahiptir ve her zaman uluslararası veya ulusal veya yöresel zulmü bir kader gibi gören anlayışa karşı özgürce varolmanın bir yolunu bulabilir. Goffman’ın dramaturjisi her zaman bir başka ihtimal olabileceğini de bir kez daha hatırlatır.

Goffman’ın Metis Yayınlarından çıkan Benliğin Sunumu isimli kitabından daha önce bahsetmiştik. Burada bahsettiğimiz diğer üç kitabı da Heretik Yayınlarından başarılı çeviri ve baskılarla çıkmış.

Çeviri ikamesine hala epey bağımlı olan düşünce hayatımız açısından önemli bir kazanım.

Muhafazakâr mahallede neler değişiyor?

Toplum, tabiatı itibariyle sabit bir yapı değil, sürekli değişen, dönüşen dinamik bir yapıdır. Türk toplumu da bundan bağımsız değildir elbet.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Muhafazakâr mahallede neler değişiyor?
Haber Merkezi 01 Temmuz 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Muhafazakâr mahallede neler değişiyor? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Sosyologlar Türkiye’nin Toplumsal Yapısından bahsettiklerinde genellikle ve adeta Türkiye’nin hiç değişmeyen, tarihe direnen özsel niteliklerini ortaya koyduklarını düşünürler. Bunu yaparken Türkiye’ye ait çizdikleri bir resmi veya en iyi ihtimalle çektikleri bir fotoğrafı Türkiye’nin bütün zamanlar için geçerli bir özelliği olarak sunmaktan geri durmuyorlar.

Oysa hiçbir gerçeklik fotoğraf karesinde dondurulduğu yerde kalmıyor. Fotoğraf belki belli dönemler ve mekanlar için bir şeyler söyler ama bugünün gerçekliği hakkında bize az şey söyler.

İyi bir sosyoloji o yüzden gerçeklik hakkındaki bakışını sürekli güncelleyerek, bakış açısını ve hatta kavramlarını değiştirerek toplumun değişim hızına yetişmek, ona karşılık vermek durumundadır.

Aslında gerçeklik hakkında teorik bakış açılarından ziyade romanların daha iyi bir sosyolojik bakış açısı sunduğu hiç de yabana atılır bir düşünce değildir. Teoriler ve doktrinler gerçekliği dondurur, roman serbest bırakır. O serbestliği yakalayan iyi bir okuma gerçekliğe dair daha güçlü bir sağduyu bilgisini üretir. Daha iyi bir çalışma biçimi tabii ki romanla teori arasındaki köprüyü kurabilmekten, teoriye hizmet etmek yerine onu toplumu daha iyi anlamak üzere bir metafor olarak kullanabilmekten geçer.

Peyami Safa’nın meşhur Fatih Harbiye romanı mesela, yazıldığı dönemden beri Türkiye’nin Batılı-Batıcı, laik özenti kesimiyle muhafazakar, gelenekçi kesimi arasındaki gerilimin, çatışmanın veya karşılaştırmanın önemli bir metaforu olmuştur. Her iki toplum kesimine Fatih ve Harbiye semtleri üzerinden yakıştırılan özellikler kuşkusuz bugün çok farklı yerlere doğru gelişmiştir. İstanbul genel olarak çok farklı dinamiklerin etkisi altında bu metaforik klişenin ifade ettiklerinden çok daha fazlasını veya farklısını taşıyor artık. Ayrıca gelenekselcilik veya muhafazakarlık da kendi içinde değişimler yaşamaktadır.

AK Parti’nin bir siyasi hareket olarak diğerlerine nazaran en önemli gücünün baştan itibaren sosyolojiye ve toplumu anlamaya dönük bütün verilere kulak kesilmesi olduğunu zaman zaman burada ifade ettik. Gerçekten de 2001 yılında kurulurken, kendi programını ve söylemini kurarken de sonradan bütün icraat ve seçim süreçlerinde bu AK Parti’nin en ayırdedici özelliklerinden biri oldu.

Bilhassa seçim dönemlerinin ardından “nerede hata yaptık?” sorusuna odaklı olsa da genel olarak toplumda yaşanan değişimin izlerini takip etmek siyasette şimdiye kadar başarmış olduklarının en önemli sırrını oluşturmuştur.

Son zamanlarda ise bu şekliyle sosyolojinin ihmal edildiğine dair epey şey duyuyor, görüyoruz. Bu ihmalin siyasi hareketi nereye doğru götürebileceğine dair bir uyarıya bile gerek yok aslında. İbn Haldun’u bu aralar çok daha dikkatli ve özenli okumak gerekiyor. Tarih bugüne ışık tutacak ibretlerle doludur. Bugün kat edilen başarılar asla bugünün insanının ilk defa kat ettiği başarılar olmadığı gibi yanlışlar da bugün ilk defa keşfedilerek yapılmış yanlışlar değildir.

Tarih tekerrür ediyor, ibret alınmadığı için tabii ve tekrar ettiği ölçüde ilki trajedi olarak yaşananların bir komediye dönüşme ihtimali de çok fazla oluyor.

AK Parti’nin ilk zamanlar çizdiği toplum resminde kendisini en güçlü hissettiği, geleneksel anlamda Fatih ile bizzat AK Parti kent siyasetinin inşa etmiş olduğu Başakşehir üzerine çok ufuk açıcı bir sosyolojik çalışma var elimde. İrfan Özet’in Muhafazakar Mahallenin iki önemli örneği olarak nitelediği Fatih ve Başakşehir’de “iktidar ve Dönüşen Habitus”u incelediği kitabı bir bakıma AK Parti tabanının kendi özdüşünümselliği için, yani kendini görüp anlayabilmesi için ayna niteliğinde bir çalışma olmuş.

Sadece Fatih ve Başakşehir üzerine değil, belki AK Parti’nin kendini güçlü ve zayıf hissettiği belli yerler için özel olarak bu tür çalışmaların yapılması, sadece iktidarı sürdürmenin bir tedbiri olarak değil, daha münasip, ilkelerle gerçekler arasındaki mesafeleri daha iyi dikkate alan siyasetler geliştirebilmek için önemlidir.

Fatih ve Başakşehir toplumun madun, göçmen, sınıf atlamaya çalışan, küçük ve ortasınıf kesimlerini barındırsa da, son 17 yıl içinde, siyasi anlamda iktidarla olan eklemlenmişlikleri bu iki kentsel mekana çok farklı bir hava kazandırmıştır. Bu süreç içinde Anadolu’nun farklı yerlerinden ya bu dönemde gelmiş veya önceki dönemde gelmiş olup tutunmaya, yükselmeye fırsat arayan kesimlerin izledikleri süreçler, bu kentsel mekanlara girerken karşılaştıkları sorunlar, gerilimler ve 17 yıl sonrasında ortaya çıkan manzara… Bu sefer Suriyeli veya başka ülkelerden gelen göçlerin sadece az önce gelip yerleşmiş olan kesimlerce nasıl karşılandığına dair hikayeler…

Kitapta muhafazakar, İslamcı STK’ların bu göçü karşılama, yönetme ve onanla ilgili siyasetler geliştirme ile ilgili hikayeleri anlatılırken bir yandan da STK’ların habitusunda zamanla yaşanan değişime dair tespitler üzerinde fazlasıyla durulmayı hak ediyor. “İktidar aygıtına dönüşen STK ağları” ifadesi mesela çok şey söylüyor. Muhafazakar iktidarla eklemlenmiş haliyle STK’lara üyeliğin tam gönüllü bir faaliyetten ziyade kariyer için bir basamağa dönüşmüş olması. Bundan mustarip bir STK temsilcisi durumu şöyle ifade ediyor: “Ben dava adamı arıyorum. Onlar ise, ‘imkanlarım ne olacak?’ diyor” (s. 107).

Kuşkusuz hem Başakşehir hem Fatih Türkiye’nin sosyolojik gelişimini izlemek açısından tam bir laboratuvar gibi, ama isabetli bir siyaset için, siyaseti güncellemek için de dikkatle izlenmesi gereken mekanlar.

Özet’in çalışmasını okurken, bizzat kendisi tarafından kendi doktora çalışması için yapılmış olmasa AK Parti tarafından kurumsal olarak yaptırılmalıydı diye düşündüm. Tabi benzerlerini de…

(İrfan Özet, Fatih Başakşehir: Muhafazakar Mahallede İktidar ve Dönüşen Habitus, İstanbul: İletişim Yayınları, 2019).

Türkiye, şimdi kime ne söylüyor, kim ne anlıyor?

Biz kendimizi nasıl görüyor olursak olalım, kendi içimizde demokratik siyasetin gerilimlerini hangi şiddette yaşıyorsak yaşayalım, bunu yaşarken zaman zaman kendimizi ne kadar hor görürsek görelim, Türkiye bugün dünya için bir yandan da mukadder etkin rolünü oynamaya devam ediyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Türkiye, şimdi kime ne söylüyor, kim ne anlıyor?
Haber Merkezi 01 Temmuz 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Türkiye, şimdi kime ne söylüyor, kim ne anlıyor? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Türkiye esasen Ortadoğu coğrafyasında yüzyılın değişimi sayılabilecek Arap Baharı sürecinde hiçbir şey yapmayarak, sadece kendisi olarak, sadece kendi yolunda ilerleyerek halklara ilham kaynağı oldu. Arap Baharında sokaklara dökülen halkların aradığı şey özgürlük, onur ve ekmekti. Yüzyıldır özgürlüklerini kısıtlayan sömürge ajanı gibi çalışan kendi yöneticilerinin kendilerine anlattıkları masallar Türkiye’nin Erdoğan şahsında dünya sistemine karşı sergilediği bağımsız, onurlu duruşla bir anda çökmüştü.

Erdoğan’ın İsrail Devlet Başkanına “one minute” çıkışı, ülkelerine dayatılan İsrail merkezli uluslararası ilişkiler düzeninin bir kader olmadığını, başka türlüsünün de mümkün olduğu gerçeğini artık gizlenemeyecek bir biçimde ortaya koymuştu. Kendi liderleri bu düzene boyun eğiyorlarsa bu zorunluluktan değil ancak kendi liderlerinin kendi halklarıyla hiçbir bağları olmaması dolayısıyla olduğunu da göstermişti.

Sokaklara dökülen Arap halklarının en bariz sloganı “halk istiyor” idi (eşşa’b yurid). Halk, rejimin yıkılmasını, yeni bir rejimin kurulmasını, özgürlüğü, onuru, bağımsızlığı, iyi, dürüst ve şeffaf yönetimi “istiyor” idi. Halkın bir şeyi istemesinin bugünün Arap devletleri için ne kadar tuhaf bir şey olduğunu belki Türkiye’de veya dünyada birilerine anlatmak o kadar kolay değildir. Bir şey isteyen bir halk?! Bu da nesi?! Halk kim ki, bir şey isteyecek? Halk dediğiniz şey de ne? Otursunlardı oturdukları yerde.

Arap halklarının toplam üç yıl kadar süren baharlarını kışa çevirmeye kalkışan Karşı devrim sürecini başlatanların anlayışı tam tamına bu. Bu anlayış bugün İslam dünyasındaki demokrasi taleplerinin karşısındaki anlayışın belki kaba ama en gerçek ifadesi. Nerede demokratik bir gelişme varsa orada en kirli yöntemleri devreye sokarak bu gelişmeleri boğmaya, yok etmeye ve o halkların başına yine sadece kendilerine sadık en kirli yöneticileri getirmeye çalışıyor.

Libya’da, mesela, iyi kötü yürüyen bir mutabakat hükümeti ve ulusal diyalog var. Halk 40 yıllık bir diktatörden sonra kendi kendini yönetme tecrübesini, devlet kurumlarını tesis etme sürecini ilk defa yaşıyor. Başarırsa başkalarına da örnek olacak çok tehlikeli bir model olabilir. BAE, darbeci Sisi ile birlikte, orada Hafter diye bir eski generalin eline verdiği silahlarla bu halk iradesine karşı darbe yaptırarak boğmaya çalışıyor. Mısır’da yaptığının çok daha kabasını, çok daha münasebetsizini yapıyor. Eline bir de “teröre karşı savaş” diye bir sertifika verdiğini zannederek terörün dik alasını yaptırdıkları Hafter’le yapmaya çalıştıkları tek şey demokrasiyi yolun başındayken katletmek.

Nasıl olsa petrol ve dolar sözkonusu olduğunda gözleri ne insan hakları ne demokrasi ne de savaş suçlarını görmeyen Fransa gibi Avrupalı destekçileri bulmaları da zor olmuyor.

Ne Avrupa’nın ne de ABD’nin Arap-İslam dünyasının demokratikleşmesi gibi bir dertleri ve hedefleri olmadığı özellikle Arap Baharı süreci içinde net bir biçimde görüldü. Tek düşündükleri şey bu ülkelerin halklarının ve kaynaklarının kontrol altında tutulması. Bu kontrolü sağlarken bazen en çirkin yüzlerini ortaya koyabiliyorlar. Libya’da, Libya’nın kaynaklarına çökmekten başka bir anlama gelmeyecek şekilde, şimdiden işledikleri savaş suçları dolayısıyla uluslararası ceza mahkemesinde yargılanması mukadder Hafter gibi biriyle suç ortaklığına girebiliyorlar.

Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin 31 Mart mahalli seçimleri ve 23 Haziran’da tekrarlayan İstanbul seçimlerinden sonra gerek Avrupa medyasında gerekse Mısır, BAE ve SA medyasında yapılan haber ve yorumlar tam evlere şenlik türünden.

İstanbul seçimlerinin CHP tarafından alınmış olması dolayısıyla zil takıp oynayacaklar neredeyse. CHP’nin kazanmasını “Erdoğan’ın sonu” diye karşılıyorlar ve müjdeleyici bir haber olarak görüyorlar. Hiç şaşırmıyoruz tabi.

Türkiye’nin iç siyasetinde AK Parti veya Erdoğan’ın neticede halk iradesinin tecellisi olarak görüp kabul ettikleri neticeler bilhassa Arap medyası için Türkiye modelinden, dolayısıyla demokrasi ihtimalinden kurtuluşun müjdesi gibi algılanıyor. Ama Türkiye’de de bütün umutlarını bir demokratik sürecin işleyişine bağlamış olmaları, demokrasinin tam anlamıyla işliyor olması dolayısıyla alınan bir neticeye kulak kesilmiş olmaları başlı başına trajikomik bir durum.

Elbette CHP’nin kazanmasını veya AK Parti’nin İstanbul’u kaybetmesinin adını “demokrasinin sonu” diye koyup sevinçlerini bu başlık altında ifade ediyor değiller. Ama AK Parti’nin onlar için İslam dünyasında demokrasinin adı olduğunu çok iyi biliyorlar ve onun kaybetmesinde onları asıl heyecanlandıran “demokrasinin sonu” ihtimalden başkası değil.

Bu sevinçleri onların batılı müttefikleriyle birlikte arsızlıklarından başkasını göstermiyor tabi. Türkiye’de bazı şehirlerin idaresini belki AK Parti kaybetti ama demokrasi kaybetmedi, bilakis kazanan demokrasi dolayısıyla AK Parti’nin kazancı da çok oldu. Çünkü AK Parti’yi Türkiye’de var eden şey demokrasiydi, yani kendi ülkelerinde boğmaya çalıştıkları halkın iradesiydi. Bugün aynı halkın iradesi İstanbul’un idaresi için AK Parti’ye değil başka birine karar verdi diye ne Türkiye kaybeder ne İstanbul ne de AK Parti. Ama bu güzel Türkiye modelinden almaları gereken asıl dersi almadıkları için kaybetmeye devam eden yine kendileri oluyor.

Türkiye’de AK Parti’nin kaybetmesi için halkın iradesine, demokrasiye, seçimlere güvenen bu ülkelerde gerçekten en son ne zaman gerçek anlamda bir seçim olmuştur? Türkiye’deki seçimlerin AK Parti’ye karşı gelişmesini büyük bir coşkuyla karşılayan BAE ve SA medyasına karşı bir Arap genci şöyle soruyor: “sahi siz en son ne zaman bir seçim yaptınız? Haa, hatırladığım kadarıyla bütün kabilelerinizden temsilcilerin olduğu bir heyetiniz bir adam seçmişti, onu da kendilerini ihya etmek üzere gelen peygamberi öldürmek için seçmişti.”

Arap halklarına ilham veren ve onları kendi iradelerine sahip çıkmaya motive eden modeliyle Türkiye 23 Haziran’da bu yolun sonuna değil en çarpıcı yerine gelmiş oldu.

17 yıldır tek başına iktidarda olan AK Parti’ye muhalif olan bir partinin İstanbul ve Ankara’yı kazanabilmiş olması Türkiye’de demokrasinin gerçek anlamda ve büyük bir olgunlukla işlemekte olduğunu ispatlamış durumda.

Demek ki, birilerinin kaygılanması için şimdi daha fazla sebep var.

Kalpsiz dünyanın kalbi Türkiye’nin kalpsizleri

Türkiye’yi en iddialı olduğu yerden, dünyaya en çok parladığı yanından vurmaya çalışıyorlar.

Son yıllarda ortaya koyduğu insanlık destanını boşa çıkarmaya çalışıyorlar. Son 8 yıldır Türkiye dünyada insani yardım ve siyaset konusunda bütün dünyaya örnek oluşturan bir performans ortaya koyuyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Kalpsiz dünyanın kalbi Türkiye’nin kalpsizleri
Haber Merkezi 26 Haziran 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Kalpsiz dünyanın kalbi Türkiye’nin kalpsizleri yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Doğrudur, dünyanın en zengin ülkesi değil, ama dünyanın en cömert ülkesi. Sadece devletiyle değil, toplumuyla, halkıyla, sivil toplum örgütleriyle, topluluklarıyla.

Bugünün acımasız dünyasında zulüm ayyuka çıkmış durumda. Merhametini yitirmiş dünyanın sığınağı, kalpsiz dünyanın kalbi olmuş Türkiye. Zulüm ne kadar çok olsa da Türkiye varsa umut vardır diyor insanlar. Türkiye Allah’ın merhametinin tecelligahı gibi, devletiyle, milletiyle sığınanlara kucak açtı, açılan yaraları sarmaya çalıştı, kayıplar için teselli etti. Bu haliyle Türkiye yüceldi, büyüdü. Ama verirken Allah kazancına bereket verdi. Verirken kazandı. Onca badireden biraz da bunun inayet ve bereketiyle sağ selamet menziline yaklaştı.

Bir yandan da Türkiye bu cömertliğiyle birilerinin vicdanını rahatsız etti. İhtiyaç halinde olanlara yardım elini uzatmamak için binbir mazeret ileri sürenler Türkiye’nin bu insani politikalarından zannetmeyin çok memnun oluyorlar. Hoş, Türkiye karşılamasa göç dalgaları kendilerine erişecek korkusuyla Türkiye’ye minnettarlık duyanlar da var. Ama bir de Türkiye’nin son yıllarda bu insani siyasetiyle kazandığı statüye göz dikenler de fazlasıyla mevcut.

“Kendileri infak etmedikleri gibi senin de infak etmenden rahatsızlık duyarlar.” Çünkü senin infak etmen onların da infak etmeleri gerektiğini hatırlatıyor ve çünkü kendi malları üzerinde fakirlerin hakkı olduğunu onlara anlatıyor ve bu yeterince rahatsızlık veriyor.

Son sekiz yıldır Türkiye’nin misafir ettiği 3,5 milyon Suriyeliyle ilgili gerek devlet gerek Türk halkının sergilediği misafirperverlik bütün dünyada Türkiye’nin gerçek anlamda övünç kaynağı. Destansı bir milli meziyet. Başka bir toplumda olsa elbette çok derin sosyolojik ve siyasi sorunlar yaşatabilecek bu hadisenin Türkiye’de yaşanma biçimi gerçek bir başarı ve milli erdem hikayesidir.

Ancak birileri tam da bu milli erdem hikayesini Türkiye için fazla görüyor. Türkiye’yi bu en güçlü, en parlak, en değerli yanından vurmaya çalışıyorlar.

Son zamanlarda tam da bu kasıtla hareket edenlerin başlattığı ırkçı kışkırtmaların iki gün önce az daha nasıl bir faciaya yol açabileceğini gördük. “Küçükçekmece’de Suriyeliler küçük bir kızı taciz etti” diye tamamen asılsız bir şayiayı kelli felli vekillik yapmış isimler sosyal medyadan sorumsuzca ve şehvetli bir linçe davet gibi yayınca az daha tam bir sosyal felaket yaşanıyordu.

Olayın tamamen asılsız olduğunun anlaşılması bile sosyal medya üzerinden ırkçı nefret söylemlerinin pervasız bir coşkuyla patlatılarak sergilenmesini engellemedi.

Bütün nefret ifadelerinin artık anahtar kelimeleri “nargile” ve “plajlar” olmuş. Irkçının zihninde Suriyelilere karşı nefretin donup kaldığı fotoğrafta bu iki unsur sabit diğerleri değişken.

Sosyal medyada Türklük ruhundan, şerefinden, haysiyetinden, vatanperverliğinden uzak bu Klu Klux Klan özentili ırkçıların kampanyaları sürerken Suriyeli bir öğrenci, yazar Mahmut Hacali özellikle kendilerini savaştan kaçmayıp, ülkelerine gidip savaşmaktan bahsedenlere @mahmuthacali adresinden çok anlamlı bir seri twitter mesajı attı. Üslubuna müdahale etmeden, aynen aktarıyorum:

“Biz Suriyeli olarak korkak değiliz, şimdiye kadar 1 milyon şehidimiz var, 2 milyon da yaralımız var, 1 milyondan fazla tutuklu var, gerisi mülteci zaten daha ne yapabiliriz ki?

Savaşın diyorsunuz da silah yok, ayrıca bizim devletimiz bizi öldürüyor!!, hem de öyle böyle değil, silahsız insanlara karşı, uçakla öldürüyorlar bizi. Savaşın diyorsunuz da, kiminle savaşacağız ki!! Esed, Rusya, İran, ABD, İsrail, ve Araplarla mı savaşacağız ??!!

Yahu silah yok silah, güç yok bizde .. hadi nasıl savaşacağız??!! İşini, evini, çocuklarını, ailesini ve paralarını kayıp eden memleketi bırakıp mülteci oldu..

Şu an Suriyeliler bir hayat mücadelesi içinde, buradan çıksa ölüme gidecek kardeşim.

Sorunu çıkaran, serseriliği yapan ve Esed’in gönderdiği fitnecileri gönderin de, bütün Suriyeliler öyle diyorsan, bütün halkın günahını almış olursun. Esed adamlarını gönderiyor Türkiye’ye, Türk milletini Suriyelilere karşı ayağa kaldırsın diye kışkırtıyorlar.

Biz bunu biliyoruz, saygı duymayı biliyoruz. Misafirperverliğin karşısında kötülük yapacak değiliz. Fitneyi çıkaran insanların peşinde koşalım. Türk milletinin ne kadar misafirliği layık ile yaptığını görmüştük zaten. Üç beş kuruş para ile satmayız biz.

* Biz Çanakkale’de, Kûtü’l-Amâre Kuşatmasında ve Libya’da Gazi Mustafa Atatürk’ün yanında nasıl savaştıysak vatan sevgisini biliyoruz.

* Biz sizin ekmeğinizin peşinde değiliz, iş yerinde sizin yerinizi alacak değiliz, siz nasıl bizi kucakladıysanız biz sizi ve Türkiye’yi seviyoruz.

* Size, milletinize, toprağınıza ve insanlarınıza kötülük yapacak değiliz.

* Fitneyi çıkaran insanların amaçları nedir onu beraber aramızdan hep birlikte bulup çıkaralım”

* Bu seri mesajlar çok sayıda olumlu ve olumsuz yorum almış. Olumlu yorumlardan biri kendisini bu şekilde konuşmak zorunda bırakan vatandaşlarımız adına çok içten özür dilemiş.

Arkadaşımız İsmail Kılıçarslan da tam da bu duyguya olabilecek en çarpıcı cevabı vermiş: “…hadi ülkesine döndü diyelim savaşmak için. Kiminle savaşacak? İç savaş bu yahu. Komşusuyla, kardeşiyle, tanıdığıyla savaşmayı reddetmiş adama “niye savaşmıyorsun?” dediğinin farkında mısın? Buna rağmen 1 milyona yakın ölü, 2 milyona yakın yaralı, 1 milyonu geçkin tutuklu vermiş bu ülke 8 yılda. Deli misin yahu?”

Mesela “benim askerim” şehit olurken, “benim ülkemde” “benim vatanımda” bu insanların “nargile” içip plajlarda keyif çatmasına tahammül edemiyorum. Irkçı insanın “Mehmetçiğe” ve “vatan”a bu şekilde “benim” diyerek temellük etme biçimi başlı başına Mehmetçikten de vatan mefkuresinden de ne kadar uzak olduğunu yeterince göstermiyor mu aslında?

İşledikleri ırkçılık ve nefret suçu öyle ağır ki, aslında bu dünyada bir karış toprağa bile sahip olma hakkını kaybettiriyor.

Nihayetinde vatanı vatan yapan her şeyden önce insani-manevi değerleridir. Mazlumlara sahip çıkmak üzere, i’lây-i kelimetullah için bu toprakları sulayarak, toprağı vatan kılan o şehit kanlarıdır. Bu şehit kanlarının suladığı vatan üzerinde ayrık ırkçı otları bitmez..

CHP de değişir mi?

Son seçim sonuçlarının siyasal alan hakkındaki bütün ezberlerimizi yeniden gözden geçirmemizi gerektiren bir değişimi işaret ettiğini söylemiştik.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : CHP de değişir mi?
Haber Merkezi 24 Haziran 2019, Pazartesi Yeni Şafak
CHP de değişir mi? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Nesiller değişiyor, insanlar değişiyor, değerler değişiyor, söylemler, hassasiyetler, husumetler değişiyor. Aslında bütün bu değişimler belki de siyasal alanın tabiatı hakkında hiç değişmeyen ama bizim çoğu zaman idrak etmekten uzaklaştığımız bir yanını hatırlatıyor: Siyasal alan değişimin alanıdır. Bazen rakiplerle, bazen şartlarla, bazen kendimizle etkileşerek değiştiğimiz bir alandır. Bu alanı, bu alandaki aktörlere yakıştırdığımız rollerle sabit zannedip bütün hesabımızı ve siyasetimizi ona göre belirlediğimizde esasen siyasetin kendisini ıskalamış oluruz. Siyaset özü itibariyle metafizik bir alan değil, sürekli değişen bir alandır.

Dolayısıyla başlıktaki soruya hemen ve başta cevap verelim: CHP de değişir.

Bu değişim kendisi için veya herkes için iyi midir kötü müdür, bunun takdiri apayrı bir konudur. Son seçimlerde metafizik siyaset algımıza ait bütün unsurların nasıl değiştiğini gördük nasılsa. Bir araya asla gelemeyeceği önkabulüne sahip olduğumuz bütün partiler, şaşılacak buluşmalar gerçekleştirip, yepyeni harmanlar oluşturdular.

Kürt seçmeni temsil iddiasındaki, hatta varlık sebebi bu zulümler olan HDP, CHP’ye oy devşirdi. O da bir şey mi? PKK ile ilişkisini bildiği halde ulusalcı, üniter devletçi, hatta (en azından birçoğunda) neredeyse Kürt düşmanı boyutunda bir ırkçılığa meyilli CHP seçmeni bu seçimde PKK’nın ve FETÖ’nün açıkça destek çağrısında bulunduğu CHP adayına oy vermekten geri durmadı. Bırakın yetmiş yıl öncesini daha on yıl öncesine kadar başörtüsü zulmüne, katsayı ırkçılığına maruz kaldığı CHP’nin adayına başörtülü muhafazakarlar oy verdi.

O cephede bu olurken Cumhur İttifakı’nda durum farklı mı gelişti? MHP ve AK Parti’nin ittifakı 15 Temmuz’a kadar düşünülebilecek bir şey miydi?

Ekrem İmamoğlu’nun aslında CHP’yi yeterince temsil etmediği yönünde söylemler var. Doğrudur, bildiğimiz CHP profiline hakikaten uymayan biri ve topladğı oyları büyük ölçüde tam da bu bilinen CHP çizgisinden uzaklaşabilmiş olmasına borçlu. Ama zaten siyasi partileri değiştiren tam da böyle şeyler oluyor. Bugün Kılıçdaroğlu’nun yönettiği CHP’nin de Baykal dönemindeki CHP ile aynı olduğunu kim söyleyebilir?

Kabul etmek gerekir ki, CHP iktidara gelmek için bir zamandır büyük çaba sarfediyor, toplumu eskisine nazaran çok daha iyi anlamaya çaba sarf ediyor, topluma yaklaşmaya çalışıyor. Eskiden bildiğimiz, anket yapmak yerine reklam yapmaya çalışan bir Kılıçdaroğlu bile yok. Artık anket de yapıyor, yaptığı anketlere göre de siyasetini de söylemini de ayarlamaya çalışıyor.

Açıkçası, CHP bu haliyle kendini fazlasıyla aşıyor. Özellikle İstanbul için aday olarak İmamoğlu gibi, cumalara giden, taziyelerde Kur’an okuyan, muhafazakar kültüre aşinalığı olan birini aday göstermesi bile bu değişim için kendi içinde bir çatışmayı göze aldığını da gösteriyor. Nitekim kendi içinde bu kaçınılmaz kavga çıkıyor, ancak CHP’nin bu kavgayı yaşamadan ve bu yaşanacak bu kavgayı iyi yönetemeden gerçek anlamda değişmesi mümkün olmayacak.

CHP’nin iktidara gelebilmek için milleti adam etmek yerine milletin huyuna suyuna gitmeyi öğrenmesi neresinden bakarsanız kötü bir şey değildir. Bir bakıma CHP’yi bu değişime zorlayan, onu bu kulvara sürükleyen aslında AK Parti’den başkası değildir. Bugün CHP’nin içine girdiği bütün arayışlar onu AK Parti’nin yıllardır takip etmekte olduğu modeli ve yolları işaret ediyor.

AK Parti’nin Türk siyasetine böylece en ironik katkısı kendi muhalefetini de değiştirmesi yoluyla oluyor. İronik, ama gerçek. AK Parti, kendi aleyhine de olsa nihayet CHP’yi değiştirmiş oldu.

İstanbul’da İmamoğlu figürüyle, ister profilin kendi tabiatı itibariyle isterse de özenle çalışarak yakalamaya çalışılan şey AK Parti’nin kuruluşundan beri takip ettiği siyaset. Son seçimde CHP’den gelen atak ve AK Parti’nin sergilediği ihmal ve ihlaller CHP’ye başarı için önemli bir alan bırakmış oldu.

CHP’nin bu değişiminin daha milli bir çizgiye yaklaşmak olarak gelişmesi mukadderdir. İstanbul’un yönetiminin 1453’ü zulmün başlangıcı olarak gören bir anlayışla olmayacağını görmesi de bu sayede mukadder olacaktır.

CHP mutlaka değişmektedir. Bunun nereye doğru olacağını hep birlikte göreceğiz. Kendi içindeki mücadeleyi kimler kazanacak? Hiç değişmeyen başörtüsü düşmanı İslamofoblar, ırkçılar, yabancı düşmanları, seçkinciler bu değişim iradesine nereye kadar direnebilecekler?

Onlardan da CHP içindeki bu değişim seyrine karşı klasik CHP ezberini hatırlatan epey şey göreceğimiz kesin. CHP’li Barış Yarkadaş’ın başörtülü hakimler üzerine söyledikleri gibi. Buradan “CHP’de değişen bir şey yok” ezberine hemen atlayacak da çok.

Oysa yapılması gereken, ülke yararına olacak işlerde, vatan, millet, devlet, bayrak ortaklığında ve bilhassa evrensel değerler planında partilerin birbirleriyle olumlu bir rekabet içinde hissetmektir.

AK Parti yılların CHP’sini bile değiştirebilmiş bir gücü yakalamışken kendisinin de değişimden muaf olmadığını bilmesi gerekiyor.

Ezmanın teğayyuru ile ahkam bile değişirken, şartların değişmesiyle birlikte siyasetlerin, kadroların ve söylemlerin de değişmesi veya güncellenmesi mukadderdir.

Siyasal alanın yeni dinamikleri

AK Parti’yi Türk siyasi tarihinde temayüz ettiren en önemli özelliklerinden birisi sorunları, bir mazeret veya ağlama duvarı olarak görmekten ziyade onları bir fırsat olarak değerlendirmiş olmasıdır diyebiliriz.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Siyasal alanın yeni dinamikleri
Haber Merkezi 22 Haziran 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Siyasal alanın yeni dinamikleri yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Siyaset açısından bunun en iyi tarafı, siyasal aktörün sorunlara çözüm odaklı yaklaşmasını sağlamasının yanı sıra, sorunların ürettiği fırsatları da görüp onlar üzerinden yeni bir vizyon ortaya koymayı temin etmesidir.

Özellikle bazı sorunlar mukadderse onların altında ezilen ağlak bir yaklaşım siyaseti tabiatı itibariyle tüketir.

Siyaset, sorunlar ne kadar büyük olursa olsun onların çözülebileceği iyimserliğinden hareket etmek durumundadır. Kötümserlikten siyaset değil kadercilik çıkar ki bu, siyasetin düşmanıdır. Dünyayı değiştirebileceğine dair bir inanç taşımayan insanlar siyaset yapamazlar.

Tabi bu iyimserliği gerçekçi çözüm öneri ve projeleri takip etmek şartıyla. Yoksa sadece iyimserliğin başlı başına insanların karnını doyurmaya yetmediği anlaşıldığında, neticede dönüp kötümser kinizmleri besleyen daha büyük hayal kırıklıkları yaşanır.

AK Parti 2002 yılında iktidara geldiğinde eski siyasetçilerin bıraktığı bir çok müzmin sorunu çözüme kavuşturmakla kalmadı, çözülemediği için bir tür öğrenilmiş çaresizlik alanına terkedilmiş bir çok sorunu da ülke kalkınması için bir fırsat alanı olarak yeniden tanımladı. Kırdan kente göç kaçınılmazdı mesela. Bunun ürettiği konut sorunu, sair şehirleşme sorunlarını eski siyasetçiler bu kaçınılmaz sosyolojik akışı tersine çevirmek, göçü durdurarak, hatta insanları “köylerine geri döndürerek” çözebileceklerini düşünüyorlardı.

Oysa göç ve kentleşme, yaşadığımız dünyanın geri döndürülemeyecek sosyolojik bir süreci ve bunu görerek, buna uygun politikalar üretmek gerekiyordu. Kırdan gelen insanlar konut isterlerdi ve bunun için devlet gerekli düzenlemeleri yapmadıklarında kaçınılmaz sonuç gecekondulaşma ve çarpık kentleşme oluyordu. Gecekondular göçün kaçınılmaz sonucu değildi, devletin bu sosyolojik süreçleri öngörememesinin ve bir türlü kabul edememesinin bir sonucuydu.

AK Parti kendisinden çok önce başlamış olan göçten mütevellit konut ihtiyacını bir sorun olarak değil, ekonomiyi canlandıracak, onu yönetecek bir fırsat alanı olarak değerlendirdi ve başlattığı konut-üretimiyle hem kentsel dönüşümü büyük ölçüde başardı hem de Türkiye’nin sosyolojik gelişimine, orta sınıflaşmaya büyük bir ivme kazandırmış oldu.

Aynı yaklaşımı önemli sorun olanları olan eğitim ve sağlık alanında da ortaya koydu. Sağlık ve yüksek eğitim sorunlarının altında ezilmek yerine bu alanları yeniden kurgulayarak Türkiye’nin ihracat kalemleri arasına yerleştirdi. Bugün Türkiye’nin sağlık ve eğitim sektörleri de dünya pazarından payını alma yolunda ilerlerken kendi vatandaşlarına da sunduğu bu hizmetlerle sektörü ciddi bir ekonomik gelişme alanı haline getirmiş durumda.

Sorunları fırsat olarak değerlendirmek, neticesinde sadece AK Parti’nin değil, Türkiye’nin kazandığı bir paradigmatik farktı.

AK Parti bu yaklaşımıyla siyasal alanı da oldukça genişleten sosyolojik gelişmeyi de temin etti. Bugün diyebiliriz ki tam da o sosyoloji AK Parti’yi dönüp yargılıyor ve onu kendisiyle daha tutarlı olmaya, kendi kurucu siyasal ilkelerine dönmeye davet ediyor, hatta zorluyor.

Son mahalli seçim sonuçları Türkiye’de AK Parti’nin başlattığı süreçlerin devam etmesini talep ediyor. Ekrem İmamoğlu’na oy kazandıran ve AK Parti’ye oy kaybettiren söylem ve dinamiklerin hepsi aslında AK Parti’nin kurucu değerlerine ve söylemine atıf yapıyor. Toplum AK Parti’yi terk etmiş değil, ama öyle görünüyor ki AK Parti kadroları AK Parti’yi kuran felsefeden ve siyasal davranış tarzından uzaklaştıkça toplum AK Parti’yi başka yerlerde arıyor. İmamoğlu’nun kötü bir Erdoğan taklidi yaparak AK Parti’den kopan oyları toplamış olduğu dikkate alınması gereken değerlendirmelerden biridir. Kuşkusuz burada ona bu rolün yakıştırılması fırsatını veren, AK Parti veya Erdoğan’ı var eden rolü oynamada sergilenen boşluktu.

Bu sonuçlar AK Parti adına ciddi bazı sorunların en çarpıcı semptomu oldu. Ortada herkesin hissettiği, gördüğü ama halk kadar cesur ve halk kadar açık dile getirenin olmadığı ciddi sorunlar vardı. Halk AK Parti içindeki sorunları en açık biçimiyle teşhis edip önüne koymuş oldu.

Halkın bu açık uyarıcı mesajlarını AK Parti bir sorun olarak görmek yerine, dönüp kendisini yenilemek için bir fırsat olarak değerlendirecektir.

Her şeyden önce bu süreç içinde girilen seçimin sonuçları çok önceden görülmesi gereken şu gerçeklerin artık gözardı edilmemesini sağlayacaktır.

Birincisi, Türkiye’de siyasal alan alabildiğine genişlemiş durumdadır ve bu alana arke-politik bir siyaset anlayışına hapsolarak cevap vermek mümkün değildir. Arke-politik siyaset farklı seslerin veya eleştirinin fitne olarak nitelendiği, toplumsal veya örgütsel bütünlüğü hassas dönem veya şartlara atıfla korumak adına hor görüldüğü bir durumu ifade eder. Bugün toplum çeşitlendiği ve geliştiği oranda ona ve ihtiyaçlarına cevap verecek siyasetin da daha fazla politikleşmesi talebi gözardı edilemez bir gerçeklik. Politikleşme, yani fikir alışverişi, katılımda fırsat eşitliği ve adaleti, değişim için açık ve şeffaf imkanlar, rasyonalite ve kurumsallaşma.

İkincisi, bu gelişmiş ve genişlemiş siyasal alanda kimse için kalmadığı gibi, AK Parti için de hiçbir konfor alanı kalmamıştır. İlk başta Türkiye’de çözdüğü devasa sorunları dolayısıyla uzun süre dayandığı konfor yok artık, yeni nesiller ve geçen zaman artık yeni zamanlar için yeni ve özgün şeyler söylemeyi gerektiriyor.

Kürtlerin veya muhafazakarların, tek parti veya 28 Şubat dönemlerinde kendilerine zulmetmiş olan CHP’ye asla oy vermeyecekleri ezberinin oluşturduğu bir konfor yok. MHP’liler ve HDP’lilerin aynı ittifakta yer alamayacaklarına dair konfor da yok. Siyasal alan gerektiğinde, ortak, günlük çıkarlar temelinde herkesin herkesle bir araya gelebildiği, dolayısıyla hiçbir ezberin politik alanı daraltmadığı alabildiğine geniş bir alan açmış durumdadır.

Bu bir açıdan iyi bir şey. En katı politik duruşların duruma göre değişime açık olması, bağnazlıkları törpüleyip toplumsal geçişleri de artırabilir.

Siyaset üretme konusunda herkesi daha yaratıcı olmaya zorlayabilir. Tabi çok aykırı münferit hadiselere odaklanmak bu genel politik ufku karartabilir.

Olanda mutlaka hayır var: Türkiye Modeli’nde yeni bir sayfa

İstanbul’da yapılan itirazlar üzerine seçimin tekrarlanmasıyla birlikte 31 Mart yerel seçimlerini nihayet geride bırakmış olduk. Aslında adı “seçim tekrarı” olsa da gerçekleşen şey bir tekrar değil; koşulları, havası, soruları ve sorunlarıyla bambaşka yepyeni bir seçim oldu.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Olanda mutlaka hayır var: Türkiye Modeli’nde yeni bir sayfa
Haber Merkezi 19 Haziran 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Olanda mutlaka hayır var: Türkiye Modeli’nde yeni bir sayfa yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Seçimi tekrarlamaya götüren itirazlar ve bu itirazların çözümlenme biçimiyle birlikte sadece bu süreç içinde yaşanan tartışmaların toplamı, seçime 31 Mart’takinden apayrı bir anlam kazandırdı. Haklı olarak 7 Haziran-1 Kasım 2015 milletvekili seçimlerini hatırlatıyor bu tecrübe. Ama ondan farklı tarafları da çok fazlaydı. Bu anlamda 23 Haziran seçim tekrarı tecrübesi demokrasi tarihimize Türk halkının siyasi davranışları, psikolojisi ve tepkilerini anlamak açısından, siyasetle bir şekilde ilgilenen herkesin dikkatle değerlendirmesi gereken çok önemli özgün veriler sağlamış oldu.

İstanbul halkı seçimini yapmış oldu. Bu seçimde bir çok şeyi birlikte değerlendirdi. Nasıl olup da bu kadar yalanına, şu veya bu uzlaşmaz çizgiyi bir arada getirmesine rağmen İstanbul halkının gidip İmamoğlu’na oy vermiş olduğunu sorabilirsiniz de, ama bu durum bütün kabahati seçmene atmak gibi marazi bir siyasi alışkanlığı kronikleştirmekten başka bir anlam ifade etmez. Demek ki, öbür tarafta görülen bu kadar olumsuzluğa rağmen halkın bu tarafta gördüğü toplamda daha büyük olumsuzluklar varmış.

Neticede ikiden birini tercih etmek durumunda kaldığında yalanına, tecrübesizliğine, iş bilmezliğine ve seçim kampanyalarında dillere dolanan diğer bütün olumsuzluklarına rağmen öbür tarafı tercih etmiştir. Bu tercihte nasıl bir dengenin çalışmış olduğunu elbette iyi anlamaya çalışmak lazım. Hiçbir şey o kadar basit değil.

İstanbul’un Binali Yıldırım gibi tecrübesini, ehliyetini ve liyakatini ispat etmiş biri tarafından yönetilmesi bize göre elbette çok daha iyi olurdu. Muhtemelen İstanbul kendisi için çok daha iyi olan bu seçeneği bu kez başka öncelikleri adına gözardı etti. Neden etti, nasıl etti? Onları da bilhassa ve asla seçmeni suçlamadan, duruma kahretmeden anlamaya çalışmak lazım.

Öyle veya böyle, her ne olduysa oldu. Aslında olanda hayır vardır hikmeti mucibince bakıp bu hayrı da görmeye çalışmak en iyisi. 31 Mart’tan hemen sonra yazdığım seçim değerlendirme yazısında İstanbul için Ekrem İmamoğlu’nun seçilmiş olduğunu varsayarak yapmaya başladığım ama seçimin bir türlü tamamlanmaması dolayısıyla tamamlayamadım değerlendirmelerime kaldığım yerden devam edebilirim.

Olandaki en büyük hayır bu sonucun Türkiye halkının fiilen bütünleşmesine yapacağı büyük katkı olacaktır. Bu seçim sonuçlarıyla birlikte Türkiye’nin büyük şehirleri AK Parti iktidarı döneminde muhalefetin yönetimine girmiş oluyor. Önümüzde hiç seçim görünmeyen 4 yıllık icraat döneminde adeta muhalefetin olmadığı, toplumun bütün kesimlerinin yönetim işinde elini taşın altına koyduğu, dolayısıyla hepsinin birden ülkenin birliği, dirliği, refahı için, tabii ki birbirleriyle rekabet ederek ve yarışarak çalışmak zorunda olacağı muazzam bir tablo var. Hem iktidar hem muhalefet 2023 başkanlık ve 2024 yerel seçimleri için kendilerini kanıtlamak için çok daha fazla çalışacak ve bu da geçmiş dönemlerdeki iktidar-muhalefet ilişkilerinden çok daha farklı bir tabloyu ortaya çıkaracaktır.

Malum, 17 yıldır hem yerel hem de genel iktidarda adeta tek başına bulunan AK Parti, siyasetin tabiatı gereği muhalefete hiçbir alan bırakmıyordu. Her ne kadar ülkenin tamamından ve toplumun bütün kesimlerinden oy alabilen tek parti olarak en geniş temsil kabiliyetine sahip olsa da, neticede merkez partisi olarak tek başına iktidardı ve kendisine oy vermeyen diğer yüzde 50’ye fiilen bir alan bırakmamış oluyordu. Bu da toplumun neredeyse yarısının kendisini sistemin dışında hissetmesini sağlıyordu.

Tek başına iktidar kuşkusuz istikrar ve karar alma mekanizmalarının hızlı çalışması açısından büyük avantajlar sağlasa da toplumsal bütünleşme, kaynaşma ve siyasal beden bütünlüğü açısından sağlıklı ve sürdürülebilir bir durum arz etmiyordu.

Arka arkaya muhalefetin seçim kaybetmesi, seçimler yoluyla iktidara gelememesi, iktidara ortak bile olamaması, sisteme olan inancını da yitirmesine yöneltiyordu. Bu inanç eksikliği iktidar bloğuna karşı bir hınca ve iktidara gelmek için demokrasi dışı başka yollara heves etmesine yol açıyordu.

Bu arada iktidar bloğunda da bir rakipsizlik duygusu onu kendini yenileme ve aşma konusunda da açık bir rehavete sürüklüyordu. Zira muhalefetin inandırıcılıktan ve makullükten alabildiğine uzak, kinik, “muhalefet için muhalefet” tavrı iktidarı ülke sorumluluğunda yalnız bırakıyordu. Bugün AK Parti iktidarında gözlemlenen göreli ataletin bir sebebi de aslında ciddi bir muhalefet yokluğuydu. Şimdi ise diyebiliriz ki, artık muhalefet vardır; belki hala iktidara karşı yeterince makul ve güçlü projeler, alternatifler ortaya koyarak değil, ama artan ciddi bir hoşnutsuzluk bloğu olarak vardır. Bu arada siyasal alan muhalefete de iktidara gelmek için umut verici bir alan olarak iyice genişlemiş durumda. Bu umudun kendisi siyasal alanı neticede toplum lehine işleyecek çok verimli bir rekabet ortamına dönüştürebilir.

Aslında AK Parti’ye uzun yıllar asıl gücünü “iktidarda muhalefet olma” özelliği veriyordu. Kısa bir süredir bu muhalefet konumundan çıkmış ve gerçekten iktidara gelmiş durumda. Ancak bu iktidar döneminde gerçek bir muhalefet yokluğundan, ve tabii ki kısmen de kendi iç yorgunluğuna bağlanabilecek nedenlerden dolayı, kendini aşma motivasyonunu yeterince üretemiyordu.

Muhalefet diyorsak, iktidarın ak dediğine kara, kara dediğine ak diyen, muhalefet için muhalefetten bahsetmiyoruz tabii.

Bugün AK Parti hükümette, CHP ise kendi koalisyonunda yer alan diğer unsurlarla birlikte yerel yönetimlerde olmak üzere ülkeyi birlikte yönetiyor olacaklar. Bu, iktidarın bütün tabana yayılması anlamına geliyor ki, toplamda Türkiye’ye başka hiçbir ülkede bulunmayan büyük bir fırsat doğurmuş olacaktır.

Bu fırsatı hep birlikte Türkiye’nin yararı için, büyümesi ve gelişmesi için iyi değerlendirmek mümkün.

Olandaki en büyük hayrı buradan görebiliriz.

Bu, baştan beri dünyanın ilgiyle izlemekte olduğu Türkiye Modeli’nde gurur duyulacak yeni bir sayfadır.

ABD İran’la hangi gerekçeyle savaşacak?

İran’ın ABD’ye ait bir İnsansız Hava Sahası’nı Hürmüz Boğazı’nda vurmasıyla birlikte Körfez’de son zamanların İran-ABD soğuk savaşında heyecanlandıran yeni bir aksiyon sahnesine şahit olduk. Bu sahnenin arkasından ABD’nin hemen bir karşı hamle yapması yönünde özellikle İsrail’den ve tabii ki ABD’yi İran’la bir an önce savaşta görmek isteyen SA ve BAE cephesinde bir beklenti oluştu. Trump ilk anda bu beklentiye sözleriyle cevap verse de kısa süre içinde bu sahneyi bir ABD saldırısının izlemesinin çok da gerçekçi olmayacağı görüldü.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : ABD İran’la hangi gerekçeyle savaşacak?
Haber Merkezi 17 Haziran 2019, Pazartesi Yeni Şafak
ABD İran’la hangi gerekçeyle savaşacak? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Neticede İran tarafından düşürülen İHA’nın İran hava sahasında bir casusluk faaliyeti içinde olduğu net olarak görülüyordu. Uluslararası kurallara göre ihlali yapan taraf ABD idi ve bu uçağın düşürülme hakkı da ülkesini casusluk faaliyetlerine karşı koruma çerçevesinde İran’a aitti. ABD kamuoyuna olay aynen bu şekilde yansıdı.

İran Genelkurmay Başkanlığı Sözcüsü Tuğgeneral Ebulfazl Şikarçi, İran’a yönelik muhtemel askeri saldırının Washington’un bölgedeki çıkarlarını ve müttefiklerini “ateşe atacağını” söyleyerek, İran’a yönelik askeri saldırının sonuçları konusunda uyarıda bulundu. Buna karşılık, Şikarçi, ülkesinin hiçbir ülkeye karşı savaş başlatmayacağını dile getirdi ama, saldırılara çok sert yanıt vereceklerini de ifade etti.

Ancak, bu olay üzerine ABD’de giderek ABD’nin İran’a neden savaş açması gerektiği hususu daha fazla sorgulanmaya başladı. Bir televizyon programında İran’ın etrafındaki ülkelerde, yani İran’ı kuşatan bir coğrafyada bulunan ABD üslerinin ürkütücü çokluğuna dikkat çekilirken, buna karşılık ABD’ye makul yakınlıkta bile hiçbir yerde bir İran üssünün bulunmadığı ifade ediliyordu. Bu durumda İran’ın ABD’ye nasıl bir tehdit oluşturuyor olabileceği sorulurken tam aksine ABD’nin İran’a tacizkar bir tehdit oluşturduğu gerçeği gözler önüne seriliyordu.

Bu sorunun uyandırdığı karşılaştırmalı bakış açısı giderek ABD kamuoyunda daha fazla dikkat çekiyor ve ABD’nin Ortadoğu’da neyin savaşını verdiği bizzat ABD vatandaşları tarafından soruluyor.

Tam da bu sorunun sorulduğu yerde tabii ki gündeme ABD’nin kimin peşine takılıp kendi çocuklarını ölüme sürüklemek zorunda bırakıldığıyla ilgili çarpıcı gerçek de gündeme geliyor.

ABD’nin aslında İran’la savaşmasını gerektirecek gerçek bir sebebi yok. İran ABD’yi hiçbir şekilde tehdit etmiyor, edebilecek gerçekçi bir coğrafi mesafesi veya gücü de yok.

İran’la nükleer anlaşmadan da bizzat ABD çekilmiş olduğuna göre İran’a aslında bu konuda istediği gibi hareket etme imkanı da tanımış oluyor. Öyle, ya, nükleer anlaşmadan çekilmiş ABD bu konuda İran’ın ne yaptığına artık karışacak pozisyonunu da kaybetmiş oluyor. Belki Avrupa ile bu anlaşma hala sözkonusu olduğuna göre Avrupa’nın İran’dan anlaşmaya sadık kalmakla ilgili talepleri olabilir, ancak ABD’nin böyle bir hakkı yok.

Buna mukabil İran’ın bir nükleer güce sahip olmasından İsrail’in kendi adına bir tehdit hissetmesi mümkün ama İsrail tehdit hissediyor diye ABD’nin İran’a bir savaş açmasını ABD başkanlarının kendi halklarına anlatması da o kadar kolay değil.

Bu açmazı geçtiğimiz günlerde, İran’ın İHA’yı düşürdükten sonra ABD Kongresi’nin güçlü ismi Lindsey Graham’a yöneltilen bir soruya verdiği cevap çok iyi ortaya koyuyordu. Graham açıkça ABD’nin kendi ilişkileri çerçevesinde şu anda İran’a bir savaş açması için bir sebep olmadığını, ancak İsrail’in İran’a, nükleer silahlanma dolayısıyla hissettiği tehdit dolayısıyla savaş açtığı takdirde ABD’nin de müttefiki olan İsrail’e destek için bu savaşa dahil olacağını söylüyordu.

Biraz tuhaf ama Graham İran’ın nükleer zenginleştirme programını devam ettirdiği taktirde İsrail’in bu tehdidi hissetmesinin kaçınılmaz olacağı ve bu savaşa girmesinin de kaçınılmaz olacağını, dolayısıyla ABD’nin de bu dolaylı yolla İran’a savaş açmış olacağını söylüyordu. Yani Cumhuriyetçilerin en makul ve en güçlü ismi İran’ı ABD adına değil İsrail adına uyarmış oluyor.

Aslında ABD’nin en önemli sorununun nasıl İsrail olduğunun çok açık bir resimlerinden birini veriyor bu ifadeler. ABD halkına ve bütün dünyaya karşı sergilenen bir tiyatronun kime ne anlattığı da kime çalıştığı da çok açık değil. Bunun ABD’nin uzun vadeli çıkarlarına çalışmayacağı da açık.

Öbür yanda belki ABD’nin İran’a karşı hareketi İsrail adına değil de SA adına olacak olsa da durum değişmiyor. Buradan gelecek olan petro-dolar kaynaklarının peşine takılmış bir ABD’nin koca ABD liderliğini üstlenmiş olacağı bodyguardlık görüntüsü ile çok ucuza satmış olacağı çok açık.

Bu ilişkilerin elbette başka düzeylerde köklenmiş anlamları da var elbet. Ama işin neticesinde hiçbir düzeydeki hiçbir anlam, bütün bu ilişkilerin ABD’yi yavaş yavaş tüketiyor olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Türkiye’de Gezi, Mısır’da Temerrüt Mursi üzerinden Erdoğan’a verilen mesaj

Muhammed Mursi’yi idam etmeyi göze alamadılar. Onu hapishanede, tek kişilik hücresinde, gözlerden uzak bir biçimde öldürüp oradan ölümünü duyurmayı da göze alamadılar. 6 yıldır ancak hiçbir kural tanımayan bir terör örgütüne yakışacak şekilde esir tuttukları Mursi her iki şekilde öldürmenin muhtemel sonuçlarından çekindiler. Sisi’ye AB ve ABD’nin bu ikiyüzlü desteği var olduğu sürece onlardan yana bir çekincesi yoktu tabi. En uzun mızraklarını istediği çuvala sokuşturabiliyordu. Sığsa da sığmasa da çok önemli değildi. Dostlar mızrağın ucunu çuvalda görsünler yeterdi.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Türkiye’de Gezi, Mısır’da Temerrüt Mursi üzerinden Erdoğan’a verilen mesaj
Haber Merkezi 15 Haziran 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Türkiye’de Gezi, Mısır’da Temerrüt Mursi üzerinden Erdoğan’a verilen mesaj yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Ancak Mursi’nin bu şekilde öldürülmesinin onu darbe düzenlerinin karşısında iyice kahramanlaştırma ve isyanın güçlü bir sembolü haline getirme ihtimalinden korktular. İdam etmeye bir yol bulamadıkları Mursi’yi kendi ölümüyle ölmüş gibi herkesin gözü önünde önceden hazırladıkları bir sonucu alarak öldürdüler.

Ancak bu şekilde, göstere göstere öldürmüş olmaları korktuklarını başlarına fazlasıyla getirmiş oldu. Tıpkı Kaşıkçı cinayeti gibi. Mısır’da kendi cemaati veya partisine mensup insanların kahramanı olmaktan da öte bütün dünyada istibdada karşı her tür direnişin sembolü haline geldi Mursi.

Kahire’de kendi köylülerinin bile cenazesine katılmasını engellediler. Oysa onun için kılınan gıyabi cenaze namazları, başta Mescid-i Aksa ve Türkiye’de olmak üzere dünyanın her yanında onmilyonlarca insanı bir araya getirdi. Mısır’daki akıl almaz darbe rejiminin bütün insanlık dışı boyutlarını, ona destek olanlarla, ona göz yumanlarla birlikte gözler önüne serdi. Mursi’nin temsil ettiğinden korktukları ne var idiyse şimdi onları daha fazlasıyla temsil etmeye devam ediyor.

Aslında Mursi’nin temsil ettiği şeylerin aynısını Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan da fazlasıyla temsil ediyor. Erdoğan, bir türlü deviremedikleri bir Mursi’dir. Mursi ise Mısır’da 2013 yılında devirdikleri bir Erdoğan. O yüzden Erdoğan’a sürekli Mursi’yi bir tehdit olarak hatırlatanlar nereden konuştuklarını ve kimin adına konuştuklarını çok iyi biliyorlar. Bu mevzu asla Erdoğan’ın zoraki olarak kurduğu bir ilişkiden ibaret değil.

İşin başına gidersek, Mursi’yi deviren Temerrüt hareketi 2013 yılının bütün bir Haziran ayı içinde söylemleriyle, hazırlıklarıyla, kamuoyu oluşturma çabalarıyla devam ediyordu. Aynı Haziran ayında ise Türkiye’de malum Gezi olayları bütün şiddetiyle devam ediyordu. Şahsen o günlerde ben hem Temerrüt hareketini hem de Gezi olaylarını yakından izleme fırsatı bulmuştum. Kahire’de bulunduğum esnada bu hareketin hedefinin darbe olduğunu söylediğimde Mısır’da temerrüt hareketine destek vermekte olan tanıdığım liberal tandanslı Mısırlı entelektüeller şiddetle itiraz etmişlerdi. “Mısır’da asla darbe olmaz, çünkü Mısır ordusu asla kendi halkına karşı olmaz” demişlerdi. Üstelik bu darbe söylemlerini de Mursiciler tarafından eleştirileri savuşturmak için sarıldıkları basit argümanlar olmakla suçlamışlardı.

O günlerde Kahire’de katıldığım televizyon programları ve gazete mülakatlarında Mursi’ye oy verenlerin alelade insanlar olduğu, eğitimli olmadığı, eğitimli birilerinin oylarıyla eğitimsiz insanların oylarının bir olmasının demokrasinin bir açmazı olduğu yönündeki argümanları hayretler içinde dinlemiştim. Tabi bunlara cevabım da olmuştu. “Bence de çobanın oyuyla kendini halkın üstünde gören profesörün oyunun bir olmaması lazım. Böyle bir profesörün oyunu mümkünse iptal edebilmek lazım” diye kendimce dalgamı geçmiştim, ama bu söylemlerin tam da darbecilerin söylemi olduğunu da söylemiştim.

Aradan sadece bir ay geçti. O söylemlerin Mısır’da hızla darbenin üzerinden geçeceği yolun taşları olarak döşenmiş olduğuna şahit olduk. Aynı söylemlerle ve aynı propaganda araçlarıyla Türkiye’deki Gezi hadisesinin de yola benzer taşlar döşemekte olduğunu karşılaştırmalı olarak en canlı biçimde görüyordum. Hatta bir yazımda “Taksim’den Harbiye’ye Yol Çıkar mı?” diye sormuştum da, aldığım cevaplar ve tepkiler sanki Kahire’nin temerrütçüler tarafından çalınmış Tahrir meydanından ithal edilmiş gibi olmuştu. Belki biraz Türkçe tercümeden geçirilerek: “Ne darbesi canım, bu zamanda Türkiye’de darbe mi olurmuş?”

Bu zamanda, Türkiye’de darbe sözünü duyar duymaz kahkaha atası gelenler bile vardı. Oysa hedef aynıydı. Sadece Mısır’da başardıklarını Türkiye’de başaramadılar. Bu devirde bal gibi darbe olduğunu da Mısır’da gördükten sonra Türkiye’de de defalarca gördük. Dünyanın birilerinin gözünü büyüleyene demokrasi müktesebatı ve gelişmişliğinin İslam dünyasının herhangi bir yerinde darbeleri önlemek gibi bir işlevi de arzusu da meyli de yoktur. Türkiye’nin dünyaya entegre olmuş pazarıymış, NATO üyeliğiymiş, bilmem neymiş, Bunların hiç birinin Türkiye’yi darbelere karşı koruyan mekanizmalar olmadığını Gezi’de de, 17-25 Aralık’ta da, 15 Temmuz’da da gördük.

Bizi darbelere karşı koruyan tek mekanizma Türk halkının dış müdahalelere, darbelere, işgale karşı emsalsiz milli duruşundan başkası olmadı. Aksine NATO üyeliği ve Batı dünyasıyla olan ilişkimiz bizim köyümüze kurdu, ülkemize darbeleri getiriyormuş.

2013 Gezi hadiselerinde hedef hem ikinci bir Erdoğan olma işaretleri vermekte olan Mursi’yi devirmek, hem de bir daha böyle birinin çıkma ihtimali olmasın diye onun asıl ilham kaynağı olarak Erdoğan’ı da devirmekti. Erdoğan kendilerine yeterince müşkül çıkarıyordu, ikinci bir Erdoğan’a tahammül edemeyeceklerdi.

Mursi’yi devirdiler, Erdoğan’ı deviremediler. Ancak o gün bugün Erdoğan’ı devirme, ona zarar verme, onun iktidarın zayıflatma yönündeki hiçbir çabadan da geri durmadılar. Bugün Mursi’nin öldürülmesi dolayısıyla bu konunun bütün bileşenleriyle birlikte gündeme gelmesi çok normal. Ancak gündeme her getirme biçimleriyle aslında aynı zamanda kendi hain kalleşliklerini, ikiyüzlülüklerini ve korkaklıklarını da tekrar açığa vurmuş oluyorlar.

Mursi’yi öldürdüklerini zannediyorlar, ancak cenazesinden korkulan bir kişi öldürülmüş olmaz. Onu öldürdüklerini zannettiler ama onun ölümü kendi Firavuni düzenlerini yıkacak olan Musa’lara daha güçlü ilhamlar vermeye devam ediyor.

Erdoğan’ı da ilk günden yıkamadılar, şimdi bari 25 yıldır yönettiği İstanbul’dan sökerek işe başlama hevesindeler. Bu heves hepsinin hevesi.

Hülasa, belediye, belediyeden ibaret değil, oyumuz da bugünle sınırlı değil. Ona küserek buna darılarak bugün uzak durduğumuz meydandan darılıp küstüklerimizle birlikte sürüldüğümüz bir vatan çıkar. Orada artık darılacak ve küsecek bir mevzu da kalmamış olur zaten. Olmaz deme, Mısır’a bak, gör.

İstanbul Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra İslam’ın 4. Mukaddes şehri. Diğerleri düşmüşse bile onların bile kurtuluşu İstanbul’dan başlar. Ama İstanbul düşmüşse, maalesef başka yerden bir ses beklemek beyhude olur.