hayat

Hayatın anlamına dair bir yudum için bir ömür verilir mi?

hayatın-anlami

Terörist laik olunca, bu ne muhabbet?

Yasin Börü Kobani”yi kurtarmaya çalışan, Kobani”de bir insani trajedi olduğu için oraya dünyanın dikkatini çekmek üzere hareket eden kalabalıklarca öldürüldü. BU olay 7 Ekim”de meydana geldi, yani yeni değil. Günlerdir bu olayın bütün detaylarını ezberlemiş olmalısınız. Kobani”de bir insanlık trajedisi olduğunu, IŞİD terör örgütüne karşı dünyanın ve tabii ki öncelikle Türkiye”nin hareket etmesi gerektiğini söyleyerek bu vahşi cinayeti işleyenler Kobani”ye nasıl bir yardım etmiş olabilirler?

Cinayeti işleyen insanlar zaten insanlıktan çıkmış, fersah fersah uzaklaşmış. Onların irtikap ettikleri terörden daha tehlikeli ve daha kötü bir terör olabilir mi? IŞİD”in öncelikle İslam”ın temel değerlerini katleden, onları tahrip ve tahrif eden bir terör teşekkülü olduğunda hiç kuşku duymadık da, Kobani dolayısıyla bu cinayet şebekesinin bir anda bir özgürlük savaşçısı muamelesi görmeye başlaması da başlıbaşına bir cinayet değil mi?

Bu uyanıklığıyla örgüt aslında “özgürlük savaşçısı” değerini de gasp etmiş, kaçırmış oluyor.

“Kıstırıldığı daireden çıkarılan Yasin Börü bir çok kişi tarafından bir defa değil, defalarca öldürülüyor. Önce silahla vuruluyor, sonra bıçaklanıyor, yetmiyor üçüncü kattan merdiven boşluğuna atılıyor. Bu esnada yere düşünceye kadar kenarlara çarparak zaten muhtemelen ölmüş olduğu sanılan Yasin düştüğü yerden sürüklenerek dışarıya çıkarılıp önce boğazı kesilmeye çalışılıyor sonra üzerinden arabayla geçiliyor, kafası taşla eziliyor, o da yetmiyor son olarak üzerine Molotof kokteyli atılarak yakılıyor. Onun cesedi de, kendisiyle beraber öldürülen diğer iki arkadaşının da cesetleri bulunduğunda tanınmaz halde. En yakınları bile çok ince ipuçlarıyla cesetleri teşhis edebiliyorlar.”

Bu öldürme biçimi gerçekten tuhaf, bir bedenden, üstelik hiç tanımadığı birinin bedeninden hınç alma yoluna sapmış olan bu insanlar bir insana tek bir ölümü yeterli görmüyor, defalarca öldürüyorlar. Manzara ünlü Fransız tarih felsefecisi Michel Foucault”nun Hapishanenin Doğuşu”nda anlattığı korkunç infaz sahnesindeki vahşetin boyutlarını andırıyor ama onu da fersah fersah aşıyor. Orada da cezalandırma arzusu bir bedene o kadar şiddetli bir biçimde odaklanıyor ki, adeta bir ölümü yeterli görmeyip bedene biteviye işkenceye dönüşüyor.

Yıllar önce PKK”lı cesetlerine kötü muamele üzerine burada da yazdığımı hatırlıyorum. Bedene bu işkence neresinden bakılırsa derin bir sapkınlık. (Acemi, militan sosyal bilimci, hemen celallenme! Önce bir sözün eğrisini doğrusunu işit, burada Kürde değil bedene işkence yapana “sapkın” diyorum, anlaşılıyor mu?). Bunu kim yaparsa yapsın.

PKK”lıların şikayet ettikleri her şeyin çok daha fazlasını kendi kavgalarıyla ilgisiz insanlara yapıyor olmaları bir tek şeyi gösteriyor: verdikleri kavgada hiç bir etik kırıntının olmadığını. Maruz kaldıklarını iddia ettikleri ırkçılığa karşı kendi ırkçılıklarını seviyorlar sadece. Zulme karşı çıkmaları zulmün kendilerine yapılıyor olmasından, yoksa zulmün kendisine karşı değiller, kendileri başkasına yaptıkları sürece sorun yok.

Yıllarca JİTEM”lerin türlü muamelelerine maruz kalmış Kürt halkına bugün öz-savunma birlikleri ayaklarıyla JİTEM”e rahmet okutan muameleleri reva görüyor.

Dün JİTEM”in falii meçhullerine, adam kaçırmalarına, haraçlarına, baskılarına maruz kalan Kürtler bugün aynı muamelelerin çok daha ağırını, çok daha fazlasını KCK yapılanmasından görüyor. JİTEM”in doksanlarda uyguladığı da bir tür özerklikti, yani başına buyrukluktu, kanunsuzluktu. Onlar hiç olmazsa buna “demokratik” demiyorlardı. (Bilmem anlaşılıyor mu bize “Kürt düşmanı” yaftası vurmaya kalkışan acemi militan sosyal bilimci: Burada da sözümüz Kürtlere değil PKK”ya yani).

Kobani olayları esnasında hepsi de özel olarak seçilmiş hedef evlere, işyerlerine saldırılarak evler kundaklandı, yakıldı. Belirlenmiş hedeflerin hepsi siyasi tutum olarak HDP”ye oy vermemiş olan veya HDP”ye muhalif insanların evleri ve işyerleriydi. Olayların toplamında kırkın üstünde insan öldürüldü.

İki gün önce de Yüksekova”da silahsız ve sivil giyimli 3 askerimiz, kalleşçe, şehrin ortasında kafalarına ateş edilerek öldürüldü. Bu kafanın Kobani”de kimi kimden kurtaracağını düşünebiliriz?

Bütün bunların üstünde Batı basınında son günlerde PKK saflarında savaşan kadın görüntülerinin bolca kullanılması neyin mesajı sizce? Onca IŞİD haberinden sonra elinde silah savaşan açık kadın görüntüsünün verdiği laiklik mesajları PKK”nın vahşetinin ve terörizminin aklanmasına yetiyor mu?

Terörizm laiklik görüntüsünde geldiğinde kabul görebiliyorsa, karşı çıkılan terör değil, sadece ve basitçe terörü kimin yaptığıdır. Laik olduğunu kanıtlayınca vahşeti ve terörü görmezden gelinebiliyorsa, ki öyle olduğu anlaşılıyor, terörle mücadele eden yüzün üzerindeki bir maske daha düşüyor demektir.

Maskenin ardında ne mi var?

Maske zaten bu binbir suratı örtmeye yetmiyor ki?

“Devlet bize devlet kursun”

“Kobani”yi kurtarma” meselesinin bir anda dünyanın birinci önceliği haline gelmiş olduğu ilginç bir olay yaşıyoruz. Tabii 40 ülkenin karşısında koalisyon kurduğu IŞİD”in bizzat bu koalisyon yoluyla nasıl bir reklam konusu olduğunu da ayrıca kaydetmeliyiz bu süreç içinde.

Bu reklamın aslan payı yine Türkiye”ye düşse yeridir tabi. Ne de olsa aralarında dünyanın en güçlü ülkelerinin de yer aldığı 40 ülkenin bir araya gelerek baş edemediği dünyanın en büyük ve tehlikeli örgütüyle baş edilmesi Türkiye”nin kararına, bu mücadeleye katılmasına bağlanmış durumda. Dünyayı esir almış bir örgütten dünyayı ancak Türkiye kurtarabilirmiş. Türkiye destek vermese dünya yerin dibine batacakmış.

Kobani ve IŞİD ile ilgili son zamanlarda okuduğumuz bütün analizler gizli veya açık şekillerde bu mesajları veriyor.

Türkiye”nin bir hayli önemli ve güçlü olduğunu biliyoruz da, bu söylemlerin takdir edip beslediği “Türkiye gücü ve önemi” bahsinde bir hinlik olduğu çok açık. Türkiye dünyayı kurtaran ülke, ama bu gücünü, bütün dünya kendinden bu rolü beklerken bu yardımını esirgeyen ülke olarak resmediliyor aynı zamanda.

Ya dünyaya gerçekten bir haller oluyor veya bu garip dünyanın yeni seyrinde Türkiye”ye karşı oynanan oyun sanılandan büyük. Saddam”ı ince bir teşvik yoluyla Kuveyt”e sokup sonra girdi diye cezalandıran ve dünyayı ona dar eden bir oyunu daha önce seyretmiştik. Bu oyunun ilk hamleleri Türkiye”nin mızıkçılığı yüzünden belki uygulanamadı, belki geçerliliğini bile yitirdi. Ama istenen hedefe ulaşmak için oyunun kuralları, hatta oyunun kendisi bile değiştirilmiş olabilir. Zira ne Türkiye”ye ne IŞİD”de biçilen bu roller, hatta ne Amerika”nın kendisine biçtiği bu rol doğal gibi duruyor.

Aslına bakarsanız, bölgede İran, İsrail de dahil olmak üzere bütün aktörlerin ciddi bir rol karmaşası içinde yaşadıkları görülüyor. Bu rol karmaşasını Ulusal Konferans Partisi”nin kongresi dolayısıyla Sudan”da görüştüğüm Lübnan”lı mütefekkir Münir Şefik “kırk yıldır siyaseti izlerim, son bir yıl içinde yaşadıklarım bana Orta Doğu ve dünya siyasetine dair bildiğim bütün ezberleri bozdurdu, bütün teorilerimi yıktı bıraktı” diye ifade ediyor.

Bu siyaset sahnesi içinde Amerika, Amerika gibi davranmıyor, koca süper güç bütün dünyayı arkasına alarak türedi bir örgütün peşine takılmış, gidiyor. İran, İsrail”in güvenliği tasasına düşmüş, Esad düşerse İsrail”in güvenliğinin tehlikeye düşeceği yönünde Amerika”yı uyarıyor. Irak”ta IŞİD diye bir yapı bütün Irak”ı ve Suriye”yi işgal ediyor ve bu işgal bütün dünya ülkelerine rağmen yürüyor, Yemen”de Husiler diye toplumsal karşılığı olmayan başka bir örgüt nerdeyse Yemen”in tamamını ele geçirecek. Kendi ülkesinde darbenin güvenliğini sağlayamamış ve kendine hayrı olmayan Mısır, Libya”ya darbe ihraç etmeye kalkışıyor ilh.

Tabi bütün bu olanlar tuhaf olaylar. Benzeri daha önce yaşanmayan olaylar. Bir de hiç değişmeyen aktörlerin hiç değişmeyen tavırları oluyor. O da şöyle:

Kobani olayları başlarken “Devlet bize izin versin gidip savaşalım” diye ortalığı velveleye veren PKK ve HDP çevreleri bir fiili durum yaratıp gittikten sonra pabucun orda göründüğünden daha pahalı olduğunu görür görmez Türkiye”ye doğru geri geldiler. Çünkü IŞİD”e karşı savaşmak şimdiye karşı alışık oldukları pusu kurma ve insanları en savunmasız hallerinde saldırarak katletmekten daha farklı bir meydan savaşı gerektiriyordu.

Bu sefer “devlet koridor açsın oraya silah yollayalım” mesajları duymaya başladık. Amerikan silahları Türkiye”nin göndereceği silahlara ihtiyaç bırakmadığı halde PYD savaşta bir ilerleme kaydedemeyince bu sefer tam da klasik tavırlarını ve davranışlarını ortaya koydular: “Türkiye askeri gitsin savaşsın, Kobani”deki trajediye seyirci kalmasın, Kobani”yi kurtarsın”

Kobani”yi Türk askeri kurtarsın demenin daha doğru tercümesi aslında şu: “devlet gitsin orda bizim için savaşsın, eli değmişken de bize devlet kursun”

Bu talep aslında şimdiye kadarki HDP ve PKK çizgisinin siyaset çizgisinin de tam tercümesidir. HDP her ne istiyorsa bunu Kürt halkını özgür iradesiyle muhatap olarak, onu ikna ederek, dolayısıyla onun özgür desteğini arkasına alarak istemiyor. HDP Kürt halkının taleplerini ifade edip bu talepleri devlet nezdinde dillendiren bir yolu asla düşünmedi. Aksine Kürt halkına kendi örgütünün taleplerini dayattı. Kürt halkından kendisini makul bulmayanlara zorla kendi çizgisini dayattı. Devletten ise Kürt halkına karşı yaptığı bu uygulamalar için izin istedi.

Yani kısaca HDP”nin devletten talep ettiği Kürt halkının özgürlüğü değil, vesayetidir. PKK Kürt halkının vesayetini bizzat Kürt halkından istemiyor, devletten istiyor. Buna ilk ve en güçlü itirazın bizzat Kürt halkından geleceğini bildiği için de Kürt halkını bildiği yöntemlerle, yani tehditle, baskıyla, şiddetle ikna etmeye çalışıyor. Demokratik Özerklik gibi süslü söylemlerle halkın üzerinde kurduğu bu vesayet ilişkisinin devlet tarafından tanınmasını, hatta daha ötede bunun şartlarının sağlanmasını talep ediyor, hepsi bu.

Kobani”de ise bu talep garip bir biçimde biraz daha açık tebarüz ediyor. En iyi bildiği şiddet yolunun da kâr etmediğini görünce bunu da devletin üstlenmesini istedi ve demeye çalıştı ki:

“Devlet kurmak hakkımız, ama buna bizim gücümüz yetmiyor, bari devlet bize devlet kursun.”

muhteşem süleyman

kanuni-sultan-süleymanın-şiirlerinden-örneklerBen ki, Sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve Dulkadir Vilayeti’nin ve Kürdistan’ın ve Azerbaycan’ın Acem’in ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve daha nice memleketlerin ki, yüce atalarımızın ezici kuvvetleriyle fethettikleri ve benim dâhi ateş saçan zafer kılıcımla fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Sultan Bayezıd Hân’ın torunu, Sultan Selim Hân’ın oğlu, Sultan Süleyman Hân’ım

Ucuz taktikler, katledilen gerçekler

Saddam”ı 11 Eylül saldırılarından sorumlu tutan, bu sorumluluk için gereken delilleri bulamayınca kitle imha silahlarına sahip olmak dolayısıyla devirmeyi hedef alan ABD saldırısının ve işgalinin üzerinden 11 yıl geçti.

Sonradan Bush yönetiminin bu savaşı başlatabilmek için delilleri uydurmuş olduğu bir skandal olarak ortaya çıktı, ama olan olmuştu artık. Savaş bütün sonuçlarıyla Irak”ı etkisi altına almaya devam ederken, ilk etkilediği ve tahrip ettiği şey gerçekler oldu.

Başta savaş 11 Eylül saldırılarıyla ilişkilendirilip gerekçelendirildi, ama ortada Saddam”ın bu saldırılarla ilişkisine dair hiç bir bulgu olmadığı halde, ABD”nin bu gerekçeyle adeta her şeyi yapma hakkı de facto kabul ediliyordu. 11 Eylül saldırılarının yarattığı mağduriyet, ABD”ye gerçekleri de istediği gibi çarpıtma hakkı veriyordu.

ABD”nin kendi mağduriyetine ceza olarak yanlış muhataba kestiği ceza, cezanın asıl muhatabı olması beklenen El-Kaide için gökte aradığı fırsatları yerde altın tepsilerde sunmaya başladı. ABD”nin El-Kaide”yi yok etmek için harekete geçmiş savaş makinası 9 yılın sonunda bütün Irak”ı El-Kaide”nin istediği gibi cirit atabildiği bir yere dönüştürerek çekilmek durumunda kaldı.

Hakkını yemeyelim, sadece El-Kaide”ye değil, resmi yönetimini Maliki üzerinden oldu. İsterseniz olaydaki ironiye takılıp kalabilirsiniz ki, 11 yılın sonunda Irak, ABD”nin, daha önce hiç birinin esamisinin okunmadığı iki baş düşmanı El-Kaide ve İran tarafından paylaşılma noktasına gelmiş oldu.

O savaşta da Saddam”ın ne kadar tehlikeli bir komşu olduğuna ikna etmeye çalışan ABD yönetimi, Türkiye”yi de kendisiyle birlikte savaşa sokmaya çalıştı. Allah”tan Türkiye”nin demokrasi süreci işliyordu ve toplumun ortak aklı, sağduyusu belirleyici oldu ve Türkiye gerçekleri katlederek başlangıç yapmış olan o savaştan geri durdu.

Bugün önümüze bir anda IŞİD”i öncelikli düşman olarak koyanların da yolu aynı yerden geçiyor. Bizi savaşa katılmayı sağlayacak davetiyeyi PKK”nın sokak terörüyle gönderiyorlar. Sokak terörüyle, bize Türkiye”nin IŞİD”e karşı koymak üzere seferber olması gerektiği mesajı yolluyorlar.

Mesajın taşıyıcısı mesajın bizatihi kendisi olduğuna göre, davet edildiğimiz bu savaşın Türkiye”ye hiç bir hayrı olmadığı ortada. Bu savaş Türkiye”ye tuzaktan başka bir şey vaat etmiyor. Bu savaş, davet edildiğimiz haliyle Türkiye ile bölge halkları arasında aşılmaz duvarlar, telafi edilemez kırgınlıklar ve düşmanlıklar ekmekten başka bir amaca hizmet etmez.

IŞİD”i Türkiye”nin desteklediğini utanmadan söylüyorlar. Türkiye”yi IŞİD”e karşı kışkırtmak için kendini kanıtlama pozisyonuna düşürmeye yönelik ucuz bir taktik bu. Türkiye IŞİD”le bağı olmadığını göstermek için bu dolduruşla Kobani”den olaya dalacak.

Bunlar ne yaptıklarını çok iyi biliyorlar. IŞİD”in ne olduğunu da, kendi niyetlerini de elbette iyi biliyorlar. O yüzden sözümüz tabii ki onlara değil, ama bu ucuz taktikten kafası bulanabileceklere. Hatırlatalım ki, IŞİD Türkiye”de değil, 11 yıldır bilhassa Amerika ve İngiltere”nin başını çektiği koalisyon tarafından veya o koalisyonun kurup gözettiği hükümetler ve askeri güçler tarafından yönetilmekte olan Irak”ta doğup palazlanıp bugünlere gelmiş bulunuyor.

Bugün IŞİD denilen örgütün kullandığı silahlar arasında bir tane bile Türkiye mermisi yok ama bolca Amerikan, İngiliz, Fransız ve Çin silahı mevcut. Türkiye”yi IŞİD”le ilişkilendirmeye kalkanların önce bunun hesabını vermesi gerekiyor.

Türkiye”nin IŞİD”e verdiği destek için baştan beri bazı IŞİD militanlarının Türkiye hastanelerinde tedavi edildiğiyle ilgili iddialar bolca dile geliyor. Oysa bu iddiaları dile getirenlerin bunu bir suçlama konusu olarak zikretmeden önce kendilerine bakıp utanmaları gerekiyor. Hastaneye yolu düşen hasta ve yaralının dinine, cinsine, siciline bakmak herşeyden önce insanlık dışı bir tavır. Doktorların Hipokrat yemini kimi tedavi edeceklerine bakmamalarını şart koşar.

Türkiye”nin hastanelerinden tedavi görmek üzere kaç IŞİD militanı geçmiş bilemiyoruz, ama yüzlerce PKK veya PYD militanının geçmiş olduğunu artık kesin olarak biliyoruz ve bu savunulması gereken bir suç değil, gurur duyulması gereken bir olağan tedavi etiğidir.

Bu suçlamayı yapanların var olduğu bir dünya, esas öyle bir dünya utanılası bir dünyadır.

“Kontrolden çıkan kalabalıklar” sorunu

Kobani”yi bahane ederek estirilen ve 40″a yakın kişinin ölümüne, yüzlerce kamu ve özel binanın tahribine yol açan şehir teröründe HDP”nin rolü ve sorumluluğu ne? Herkesin gözü önünde cereyan eden olayların akışında HDP”nin olaylar başlamadan hemen önce halkı Kobani için ayağa kalkmaya çağırdığını, çağırmak en kelime, sert söylemlerle kışkırttığını hepimiz duyduk, gördük.

Olayların bütün aşamalarında, yakmalarda, yıkmalarda, HDP kadrolarının başrolü oynadığını da gördük. Şehirlerde HDP”li yetkililerin “Kobani uyuyamayacaksa, burada bu gece hiç kimse uyuyamayacak” demesiyle birlikte bütün şehirlerde tam bir savaş ortamı yaratılmaya çalışıldı.

Kütüphaneler, müzeler, yetiştirme yurtları, öğrenci yurtları, okullar, masum sivil insanların işyerleri, evleri içinde insanlar varken yakıldı, yağmalandı. Çok sayıda hırsızlık vakası bu esnada yaşandı.

Bütün bu Vandal eylemler aslında bir hareketin ne kadar güçlü olduğunu değil, sadece ne kadar vandallaşabildiğini ve zincirinden boşaldığında ne kadar kontrol dışına çıkabildiğini gösterdi. Kontrol dışına çıkan hiç bir hareket güçlü değildir. Tahribata yol açabilir ama, ne kendisi için ne de temsil ettiği hiç bir hareket için olumlu bir değişime ve kazanıma neden olamaz.

Kobani”ye destek adına harekete geçtikten sonra, ortaya çıkan görüntünün savunulabilir hiç bir tarafı olmadığı görüldüğünde HDP”nin bu işin sorumluluğunu üzerinden pişkince atmaya çalıştığını gördük. Selahattin Demirtaş”ın olayı “yaptık, ama bir sorun niye yaptık?” noktasına düşüren açıklamaları, ona çırpındığı yerde daha da batıran bir pişkinlik imgesini yapıştırıp bıraktı.

Ama kuşkusuz olaylar bu raddeye geldikten sonra yapılan “eylemcileri kontrol edemiyoruz” açıklaması başlı başına irdelenmesi gereken bir beyan. Bu arada kontrol edilemediği söylenen bu kalabalıkların bir şikayet konusu değil, bir tehdit veya “uyarı” konusu olarak zikredilmesi dikkatlerden kaçmıyor.

Sokağa davet edilen toplulukların baştan itibaren kontrol edilemeyeceği bilinmiyor muydu? Yoksa bu kalabalıkların yaptıkları eylemler beklenmeyen eylemler miydi? İşte buna hiç kimseyi inandıramazsınız. Hiç tanımadığınız bir topluluk değil ki bu. Altan Tan”ın isabetle kaydettiği gibi, bu topluluğun artık eylem tarzı, konuşma tarzı, iletişim tarzı biliniyor.

Konuşarak iletişim kuran bir yapı olmaktan çıkmış, çıkarılmış bir topluluk. “Bu topluluğu anlamaya çalışalım, yaşadıklarına bakalım” diyerek hiç kimseyi zoraki empatiye davet etmeye de kalkmayın. Bal gibi bu topluluğa insan gibi konuşmanın dışında, Vandal bir dili öğreten, aşılayan, buna kışkırtan, kontrolünüzdeki bir talim ve terbiye var.

Bu talim ve terbiye, “kontrolden çıkan kalabalıklar” manzarasında bir şantaj ve koz potansiyeli görüyor. Küçücük yaştaki çocukların eline taşı Molotof kokteylini verip onları oyun zevkinin doruklarında gezdirerek zehirlemeye dayanan bir talim ve terbiye.

Doğrudur, o çocukların eline o silahı, o molotof kokteylini, hatta o taşı verdiğiniz andan itibaren o çocuklar sizin kontrolünüzden de çıkarlar. Bu sosyal psikolojinin anlamayacağı ve açıklayamayacağı karmaşıklıkta bir konu değil. O çocuk o zirvelerde bir süre gezindikten sonra istendiğinde annesini-babasını bile öldürür.

Nitekim Kamboçya”nın yetmişli yıllardaki komünist lideri Pol Pot da bir ilkokul öğretmeni olarak ilk ordusunu hepsi de 15 yaşın altındaki kendi öğrencilerinden birlikler kurarak oluşturmuş ve ilk aşamada onlara, devrime mutlak sadakati kanıtlamak üzere anne-babalarını öldürtmüştü. Uzun süre BDP çevreleri “taş atan çocuklar” tiplemesi üzerinden bu zehirleyici eğitim süreçleri için ciddi kazanımlar sağladılar. Bugün geldiğimiz noktada bu “kontrol edilemeyen kalabalıklar” ın en önemli kaynağının çirkin bir çocuk istismarından başka bir şey olmadığı anlaşılıyor.

Haa, o yaştaki çocukların eline verdiği silahın sizi de esir almasının önüne hakikaten geçemezsiniz.

“Biz konuşabileceğiniz son kuşağız, arkadan gelen nesille konuşamayacaksınız” sözündeki tehdit, arka planında böylesi bir çocuk ordusunu hazırlayıp motive ediyordu. Ama bu motivasyon aynı zamanda kendisini de esir alacak, kendi kontrolünü tamamen yok edecek bir radikalizmi de hazırlıyordu.

Bugün HDP gerçekten de kendi kalabalıklarını kontrol etmekten aciz duruma düşmüş olabilir, ama bu onun bu kalabalıkların ortaya koyduğu terör, vandalizm, yağmacılık ve vahşetin sorumluluğundan kurtarmaz.

Bu vahşet taammüden 40 can aldı. Bunların arasında kurban eti dağıtırken o azdırılmış kalabalıkların linçine maruz kalarak, damdan atılarak, bıçaklanarak ve kafası ezilerek vahşice katledilen 16 yaşındaki Yasin Börü de vardı.

O masum bebeklerden Yasin”e uygulanan vahşetin canavarlarını üreten bir siyasetin üretebileceği hiç bir olumlu değer olamaz.

Bu kontrolsüz gücün ürettiği şiddete güvenerek kimse tehdit veya şantaj yapmaya kalkmasın. Zira kontrolsüz güç, güç değil, kendi başına beladır.

Gözünüzün önündeki perde bir değil, iki değil, hangi birini kaldıracaksın?

Kobani”ye destek için yapılan eylemlerde şu ana kadar 38 kişi öldü. Yüzlerce işyeri tahrip edildi, farklı görüşlere sahip, özellikle AK Partili, mütedeyyin veya Hüda-Par”a mensup olduğu bilinenlerin evleri ve işyerleri kundaklandı, yağmalandı. Kütüphaneler, yetimhaneler ve kamuya ait binalar yakıldı.

Sorulduğunda bütün bu öfkeli eylemler insanları Kobani”de bir insani trajedi olduğuna inandırmak için yapıldı; Kobani”deki trajediye dikkat çekerek, oradaki insanlara yardım edilmesini sağlamak için yani.

Oysa Türkiye zaten Kobani”de olanların vahametini görüyor ve oraya da gereken yardımı yapıyordu. Batılı ülkelerin Suriye krizi başladığından beri aldığının iki katı mülteciyi sadece bir kaç gün içinde alıp onlarla en güzel dayanışma örneğini sergiledi.

Kobani için yapılması gerekenler varsa, uluslararası bir dayanışma çerçevesinde adımlarını atmaya devam ediyordu Türkiye. Bunun için hem NATO hem ABD ile gereken görüşmeler yapılıyor, hem de PYD lideri Salih Müslim Ankara”ya çağrılarak bu konuda diyalog IŞİD”e karşı verilmesi gereken mücadele muvacehesinde sürdürülüyor.

Oysa tam bu esnada HDP”nin çağrısı ve kışkırtmasıyla Kobani”ye dikkat çekmek üzere başlatılan sokak terörünün neticesi şu oldu: Bu eylemlerden önce Suriye”nin her yanına dair zaten var olan Türkiye”deki olağan insani duyarlılık Kobani için epeyce köreldi.

Türkiye”de kimse bu kadar azgın bir saldırganlığın anlattığı felaket haberine inanmıyor. Yalancı çobanınki kadar bile bir inandırıcılığı yok bu trajedi simsarlığının.

Kobani”nin IŞİD”le birlikte Türkiye”nin önüne konmuş bir tuzak olduğunu söylemiştik. Bu tuzağın asıl büyük işareti Gezi olaylarından 17 Aralık”a kadar bütün fitne hareketlerinde saf tutmuş olanların yine aynı safta birleşmiş olmaları.

Çözüm süreci başladığından beri girdiği depresyondan bir türlü çıkamamış olan Cengiz Çandar, son olaylardan büyük bir umut ve heyecana kapılmış. 38 kişinin ölümüne yol açmış bu bal gibi teröre, her tarafı dökülen vandal görüntüye şanlı bir serhildan kılığı yakıştırmaya kalkıyor. “Bu sefer tamam” der gibi bir hali var.

Beni de BBC”de çıplak gözle izlemiş. BBC haberini “çıplak gözle izlemek” ne demekse! Yarım saatlik mülakattan seçilerek verilen 2.5 dakikalık kısmın üzerindeki BBC örtüsünü mü kaldırıp bakmış? Yoksa kendi gözünü perdeleyen Erdoğan ve AK Parti hıncını, platonik ABD ve PKK aşkını, son zamanlarda her öngörüsü yanlış çıkmış, geriye aklı kendine bile yetmeyen birinin satacak akıl yoksunluğunu bir kenara koyup mu izlemiş? Gözünün önündeki perde bir değil iki değil, çıplak gözle nasıl bakabilirsin ki sen?

Ne demişiz? Kobani”ye acil müdahale etmeye kışkırtan BBC ve arkasındakilere, “insanlığı bir tek Kobani”de mi hatırlıyorsunuz?” diye sorduk. Suriye”de her gün Kobani”nin beteri onlarca trajedi yaşanıyor, neden hiçbirinde yoksunuz ve hiç birinde Türkiye”den böyle bir talepte bulunmuyorsunuz da Kobani”de bir anda dünyanın gelmiş geçmiş en büyük trajedisi varmış gibi davranıyorsunuz?

Sayın Çandar, sayın Kılıçdaroğlu, ve tabii ki kadronun paralel kontenjanından sayın Nazlı Ilıcak, ülkemizin içine çekilmeye çalışıldığı tuzağın bu soruda olduğunu bal gibi biliyorsunuz.

BM “önlem alınmazsa Kobani Srebrenitsa olabilir” buyurmuş. Aman uzak kalın da Kobani Serebrenitsa olmasın. Bosna”da katliamın BM gözetiminde yapıldığını kimse unutmuyor.

Kobani”den gelen bütün haberler şehrin sivil unsurlarının tamamen tahliye edilmiş olduğunu söylüyor. Geriye savaşan IŞİD ve PYD/PKK militanlarının kaldığını söylüyor. Dün Merve Şebnem Oruç”un yazısında son derece çarpıcı biçimde verdiği örneklerse, halihazırda Esad rejiminin varil bombaları altında sadece çocukların ve sivillerin öldüğü onlarca bölgenin olduğunu anlatıyor. Oysa Oruç”un da söylediği gibi “o katliamların bir popülaritesi yok, o işkenceler de hiç hit almıyor.”

NAZLI ILICAK SAYI SAYMASINI ÖĞRENMİŞ, MATEMATİK ÖDÜLÜ DAĞITIYOR

Bu arada Nazlı Ilıcak da sayı saymasını öğrenmiş, Matematik dalında Nobel ödülü dağıtıyor. Sağolsun, ödülü bana layık görmüş de, öyle aklımı vicdanımı onun bunun paraleline bağlayacak bir ödülü hak ettiğimi sanmıyorum.

Birine de Merve Şebnem Oruç”un şu yazısını bir kaç defa okut: Aman kendin okuma. Sana kim hangi ödülü verdiyse rakamları da karıştırıyorsun artık, harfleri de. Bu dumanlı kafayla okuduğundan bir şey anlamazsın:

“Cuma günü Suriye”de Suriye ordusuna ait savaş uçaklarının Dera”da düzenlediği varil bombalı saldırıda 19 sivil öldü. Ölenlerin arasında 8 çocuk vardı, onlarca kişi de yaralandı.

Perşembe günü rejime ait bir savaş uçağının, başkent Şam”ın Arbin bölgesinde bir pazar yerini bombalaması sonucu 25 sivil öldü. Ölenler arasında 3 kadın ve 3 çocuk vardı, 150 kişi de yaralıydı.

Arife günü Suriye ordusuna ait bir savaş uçağı, Şam”ın doğu kesimindeki Duma”da bir yerleşim yerine düzenlediği saldırıda 23 sivili öldürdü. Esad güçleri Şam bölgesinde Kabun, Zemelka, Duma, Arbin, Duğaniye ve Cobar”a tank ve toplarla saldırırken, aynı gün Halep”te Handarat, Mesekin Hananu ve Haydariye”yi varil bombalarıyla vurdu.

Sadece İdlib”de bayramın ilk günü 20 varil bombası atıldı. İki gün öncesinde rejimin Halep”te muhaliflerin denetimindeki Haydariye ve Şeyh Faris bölgelerine düzenlediği varil bombalı saldırıda 24 sivil hayatını kaybetti.”

Buraları görmeyip sivillerinin tamamı tahliye edilmiş Kobani”ye ağlayan ve ağlatanların hak ettiği tek ödül tilkilik ödülüdür.

Tilki de Anadolu”da gani gani zaten, kimi kandıracağınızı sanıyorsunuz?

Türkiye”yi göstere göstere tuzağa çekmek

HDP”nin çağrısıyla ortaya dökülen kitlelerin estirdiği terör, bu terörü yüklenenlerin hiç bir haklılık iddiasına yer bırakmıyor. Kobani”de bir trajedi olduğundan hareketle, Kobani halkıyla dayanışma adına ortaya konulan terör, Kobani halkına desteği, sempatiyi veya empatiyi değil, sadece antipatiyi körüklüyor.

Eğer strateji gerçekten Kobani halkına desteği artırmak ise HDP bu konuda fena halde başarısız olmuş bulunuyor. Kitlelerini sokağa dökerek estirdikleri terörle Kobani halkının başına her saniye bir bombayı bir de kendileri yağdırmış oluyorlar.

Şimdiye kadar Türkiye gerek Suriye gerek Irak”ta gerekse de Filistin”de yaşanan trajedilerin kurbanlarıyla, hem halk olarak hem de devlet olarak mükemmel bir dayanışma örneği sergiledi. Bu dayanışma dünyanın her yanında tam bir takdir ve gıpta ile karşılandı hayranlıkla izlendi.

Türkiye aynı dayanışmayı yine halkı ve devletiyle birlikte, Kobani halkına karşı da sergiledi, daha fazlasını da karşılamaya hazırdır. Neticede yerini yurdunu terk etmek zorunda kalan insanlara kapılarını açarak onlara her türlü insani yardımı yapmayı esirgeyecek değildir. Sadece bir kaç gün içinde 185 bin insanı sınırlarından içeriye kabul etti ve onlara bu şartlarda olabilecek en iyi yardımı sağladı, sağlamaya da devam ediyor.

Ancak şimdiye kadar ülkemize sığınmış bir buçuk milyona yakın insanın hiç birine karşı en ufak bir dayanışma ve merhamet hissi uyanmamış olan HDP çevrelerinin Kobani ile birlikte hümanizm duygularının taşmasına tanık olduk.

Olabilir. İnsanlar mazlum seçiyor olabilir ve kendi mazlumlarına sahip çıkmayı daha fazla önemseyebilirler. Kendi tercihleri; insanların hepsi aynı ölçüde ilkeli ve aynı ölçüde evrensel değerlere tabi olmak zorunda değil. Kendi ırklarını, kabilelerini öne çıkarabilirler. Ancak burada onun da ötesinde bir durum var:

HDP”lilerin Kobani”yi sahiplenme biçiminde sapıkça bir taraf var. Kobani”ye sahiplenmesi sahiplenmemesinden daha fazla zarar veren bir durum. Kobani”ye dikkat çekmek için şehirleri terörize ediyor, işyerlerini, kütüphaneleri, okulları, yetimhaneleri yakıp yıkıyor, hayatı felç ediyor, herkese zulmediyor. Bu zulme maruz kalan hangi Allah kulu Kobani”dekilerin bir zulme maruz kaldığına inanıyordur?

Biraz gürültüye ve cazgırlığa ara verip konuştuklarında, dertlerini anlattıklarında ise insanın inanası gelmiyor yapılanlara. Ya dert akıllı insanın derdi değil veya bu derdin ifadesi ancak bu kadar kötü olabilir.

IŞİD”in saldırısı altındaki Kobani”ye Türkiye”nin müdahale etmesini, kendilerinin yenemediği IŞİD”i Türkiye”nin halletmesini, ardından da orayı anahtar teslimi bir PKK/PYD özerk veya bağımsız bölgesi olarak kendilerine teslim etmesini istiyorlar. Türkiye bunu yapmıyor diye öfke duyuyor ve Türkiye”yi IŞİD”in işbirlikçisi sayıp öfkelerini masum insanlardan çıkarmaya kalkışıyorlar.

Bir defa Türkiye şimdiye kadar sınırının dışındaki hangi vakaya bu olayda beklenen tarzda bir müdahaleyi yapmış? Böyle bir müdahale her şeyden önce yurtdışına asker gönderme tezkeresi gerektirir ki daha bir hafta önce TBMM”nden bu yönde geçen tezkereye siz daha yeni “hayır” demişsiniz. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?

Türkiye”nin Kobani”ye yardım etmek için gitmek isteyen gönüllülere kolaylık göstermesini istiyorlar. Sanki şimdiye kadar Türkiye”ye karşı savaşan PKK militanları Türkiye”nin gümrük kapılarından, pasaport ve vizeyle gidip gelmişler gibi. Kobani”ye gidecek bir sürü yolu, Türkiye”den bile daha iyi biliyorsunuz. Savaşmaya çok gönüllüyseniz kim tutmuş sizi?

Ona bile yürekleri yetmeyenlerin, onun yerine pusu kurarak en zayıf anında insanları katledip halkı, huzuru, çözüm sürecini, hatta kendi canını bile devlete karşı rehin almaya tenezzül etmelerinden başka bir görüntü kalmıyor elde. Bu kafanın, Kobani”de yürütülecek bir savaşı bile kendi adlarına Türkiye”nin yürütmesini istemeleri kayıtlara geçmiştir.

Bütün bunlar bir yana, yabancı basının Kobani meselesini bir anda bütün yürekleri sızlatan büyük bir trajedi olarak sunması, Türkiye”yi ise bu trajediye seyirci kalıyor diye eleştirmesi daha bir dikkat çekici. Şimdiye kadar 300 bine yakın insanın her türlü trajik halle katledildiği, milyonlarca insanın farklı ülkelere sığınmak zorunda kaldığı Suriye”de kılları kıpırdamayanların insani duyarlılıklarının bir anda nüksetmiş olması, doğrusu, göz yaşartıcı bir durum.

Suriye”nin hiç bir yerinde harekete geçmeyen bu insani duyarlılığın Kobani için bu kadar yoğun ve hızlı harekete geçmesi, aslında tek başına bizi uyarması gereken bir durum.

Çünkü birilerinin istedikleri zaman istedikleri hadiseden istedikleri çapta trajedi üretme konusunda mahir olduklarını artık biliyoruz.

Kobani”ye yönelik bu uluslararası ilgi ve talebin olduğu bağlamda, Türkiye sokaklarında aynı istikamette bir talebi ifade eden terör, IŞİD”in veya Kobani”nin bizim için nasıl bir tuzak olduğu konusunda çok daha dikkatli olma yönünde uyarıyor.

Tuzak gösteriliyor ve Türkiye göstere göstere bu tuzağa çekilmeye çalışılıyor. Yer mi Türkiye?

Bir imtihandır Kurban

Bir Kurban bayramına daha vasıl olduk. Hz. Adem”in iki çocuğu ilk kez kurbanla imtihan edildiğinde neler yaşandıysa, o zamandan bu yana her kurban hadisesinde hemen hemen aynı şeyler yaşanıyor. Kurban insanlık tarihinde sadece bir ibadet biçimi olarak var olmaya devam etmedi, aynı zamanda her kurban ibadetine eşlik eden duygular, tartışmalar, vesveseler ve iğvalar da her yıl kurban hadisesiyle bir kez daha sahneye konuyor.

Kurbanı hiç bilmeyen, tanımayan, onu yaşamayı baştan reddedenler bir yana. Onlar kurban ibadetinden tamamen uzak kalsalar ayrı bir dosya konusu. Ama genellikle bu olaya dair bir tavırları oluyor ve onlar da böylece imtihan hadisesinin bir yerinde olmaktan kurtulamıyorlar.

Bu esnada kurban imtihanını Kabil gibi ucuza kapatma arzusuna sahip olanlarla bunu Habil gibi hakkıyla yerine getirmeye çalışanlar arasında muhteşem bir insan çeşitliliğine şahit oluruz.

Tavuktan horozdan kurban üreterek içtihat mertebesi kapmaya çalışanlar gördük bu sahnede. Bir hayvanı keserek Kurban etmek yerine bedeli kadar parayı bağışlama vesvesesini fısıldayanlar her zaman sahnedeki yerlerini almaya devam etti. Çok şükür son zamanlarda kurbanın anlam derinliğini hiçe sayan bu tür vesveselerden epeyce uzaklaştık. Kurban hakkında cılız bazı tepkiler duymuyor değiliz, ama onlar da olmasa, zaten kurbanın bir imtihan olma keyfiyeti kalmayabilir.

Hz. İbrahim”in İsmail ile olan hikayesi, kurbanın tarihinde kuşkusuz çok özgün bir hikaye ve kurbanın tarihini ve formatını bir anlamda belirliyor. O hikayeye bakarak insanın yeryüzündeki varoluşunun bütün anlam kodlarını çözümlemek mümkün.

Kimin kimi ne kadar anlayabileceğinin veya anlayamayacağının sırlarını da içeriyor Hz. İbrahim”in bu kıssası. En sevdiği varlıktan Allah için vazgeçemeyenlerin kurban hakkında her türlü vesveseye neden meyilli olabildiğini de anlatır. Kurban yolunun her zaman özgür iradeyle yapılan bir tercih olduğunu ve bu tercihin bir yere yaklaştırırken kaçınılmaz olarak bir yerden uzaklaşmayı gerektirdiğini de anlatır.

Bir tercih varsa şeytan da vesvesesi de hiç bir zaman eksik olmaz. Yolun her durağında, her aşamasında gidilen yolun, yapılan tercihin yanlış olduğunu telkin eden birileri olur. Bazen çok ikna edici bilimsel, felsefi, insani veya çıkarcı argümanlarla yapılan tercihin yanlışlığı telkiniyle tereddütler üretilir.

Kurban yolunu hayat yolu olarak benimseyenler yaptıkları her tercihin yapmamış oldukları sayısız başka tercihe şayan olduğu noktasında sebat ederler. Kurban, bir tercihi yaparken, aynı anda başka tercihleri gözden çıkarmayı içeren bir eylem. Bu yanıyla da eylemin insanı şekillendiren, inşa eden varoluşsal yanına ışık tutar.

Hz. İbrahim bu coğrafyada yaşadı. Bu coğrafyada Nemrud”a karşı durdu; kendi babası bir put imalatçısı olduğu halde onun yaptığı putları kırdı, karşılığında ise ateşe atıldı. Ateşin yakma emrini yüce Mevla”dan almadığı takdirde kendinden hiç bir etkiye sahip olmadığına, bir serinlikten ibaret olma vasfına bu topraklarda şahitlik edildi.

İbrahim, Kurban imtihanını de bu coğrafyada geçti. Bu, onun imtihanını ve bu imtihan esnasında yaşadıklarının anlamını evrensel olmaktan alıkoymuyor tabi.

Ama kuşkusuz bu coğrafyada yıllardır yaşadıklarımızla kurban hadisesi ve imtihanı arasındaki ilişki çok daha canlı gibi.

Bugünlerde Suriye ve Irak”ta yaşananlar dolayısıyla bir tercih yapmaya çağrılıyoruz, dolayısıyla bir imtihana tabi tutuluyoruz hepimiz. Türkiye”ye sığınmak zorunda kalanlara karşı sergilememiz gereken yaklaşım konusunda çeşitlenen fikirler, böyle basit bir konunun bile ne kadar çetin bir imtihana dönüşebildiğini gösteriyor.

Gelenlerin yediklerinde kimin gözü kalıyor? Gelenler bizim rızkımızdan mı götürüyor? Daha ne kadar misafir etmeye devam edeceğiz? Gelenlerin kimlerden olduğuna ve kimlerden kaçtığına dikkat etmeli miyiz etmemeli miyiz? Gelenler ihtiyaç sahibi ama hayatımızın bütün düzenini altüst etmelerine, sokaklarda dilenmelerine, ucuz istihdam ile “bizim kendi insanımız”ın istihdamının önüne geçmelerine ne demeli?

İsterseniz her biri ayrı bir imtihan konusu olan bu soruları daha çok uzatabiliriz.

Bu sorulara kurbanın manası üzerinde bir lahza durup düşünmeden cevap vermeyelim. Öyle yapalım ki, kurbanın manasını gerçekten en münasip biçimde idrak etmiş olalım.

Kurban bayramını böylece bayram kılalım. Hakka yaklaşıp batıldan uzaklaşalım. Kim olursa olsun zalimden uzaklaşıp, kim olursa olsun mazluma yaklaşalım.

Bayramınız mübarek olsun.

Siirt”te Eş”arîlik Sempozyumu

Katıldığım bazı bilimsel ve akademik toplantılarla ilgili izlenimlerimi aktarmayı epeydir ihmal ettiğimi hissettim. Bana bunu hissettiren, geçtiğimiz hafta Siirt Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde düzenlenen Uluslararası İmam Eş”arî ve Eş”arîlik Sempozyumu esnasında yaşadığım heyecanı aktarma arzumun araya giren başka mevzular dolayısıyla geciktiğini fark etmem oldu.

Oysa hem Türkiye”de hakkında çok şey söylendiği, çok fazla önyargıya konu olduğu halde, hakkında fazla şey bilinmeyen İmam Eş”arî ilk defa bu çapta, uluslararası bir sempozyuma konu oluyor hem de oldukça yüksek profilli bir katılımla gerçekleşen sempozyum son derece başarılı geçmişti. Gerçekten de Eş”arî üzerine çalışmalarıyla bilinen Türkiye”den ve dünyanın her yanından yüze yakın katılımcının iki gün boyunca sundukları tebliğler tam bir akademik şölen yaşattı.

Ayrıca, bugünlerde gerek IŞİD dolayısıyla, gerekse de İslam Dünyasında genel olarak yaşanmakta olan yeni gelişmeler ışığında İtikat-Kelam, Siyaset ve değişim arasındaki ilişkilerle ilgili yeni şeyler söyleme, eski şeyleri tekrar gözden geçirme gereği her zamankinden daha fazla hissediliyor.

Kuşkusuz, hiç bir kelâmî ekol siyasal ve toplumsal ortamlardan bağımsız ortaya çıkmamıştır. Aynı şekilde her kelâmî ekol veya Allah”la ilgili her tasavvurun insan eylemine ve dolayısıyla toplumsal hayata kendine özgü bir etkisi olmuştur. Kaderci düşüncelerin insanları toplumsal değişime pasif seyirciler, siyasi otoritelere karşı da itaatkâr kıldığını kabul ederiz. Çok hesaba katmadığımız şeylerden biri, bu kaderin kimin tarafından yazıldığını düşünmemizin çok önemli olmadığıdır.

Özneye değişimde hiç bir pay tanımayan yapısalcı düşünceler de merkezinde ya doğanın, ya tarihin veya toplumsal yapıların bulunduğu bir kaderciliği telkin etmiş olmazlar mı? Böylece insanın her türlü eylemselliğini beyhude ve çaresiz bir çırpınışa indirgeyerek siyasi etkinliği bir tür kinik tavırla askıya alırlar. Bu itikadın da zaman zaman çok radikal görünümlerine rağmen siyasi bir kadercilik üretmediğini kim söyleyebilir?

Aynı şeyi komplocu itikatlar için de söyleyebiliriz. Dünyanın hep birileri tarafından yönetiliyor olduğunu, bizim yaptıklarımızınsa aslında bu görünmez ve kavranamaz ellerin birer sahne performansından ibaret olduğunu düşündüğünüzde sadece kendinizi hor ve hakir görmüş olursunuz. Böylece dünyada hiç bir etkiniz olmadığını da peşinen kabul etmiş olursunuz. Dünyada hiç bir etkinizin olmadığını ve olamayacağını düşünmek, kendi varlığınızı boşa çıkarmayı getirir.

Seküler formatta ifade edilen bu tür teolojilerle siyasi ve toplumsal ortamlar arasındaki ilişkiler her zaman ilgi çekici olmuştur. Marksizm, genellikle teolojilerin maddi toplumsal koşullar üzerinde belirleyici olduğu düşüncesine pek prim vermez. Daha ziyade bu teolojilerin maddi koşulların ürünü olduğunu düşünür, ama bizzat Marksist tasavvurun bir tür itikat olarak farklı yorumlarının farklı etkileri üzerine düşünmek bile bu primi iade etmeye yeter. Bugün siyaset sahnesinde cereyan eden herşeyi kapitalist dünyanın bir epifenomeni olarak boşa çıkaran bir tasavvur nasıl bir siyasal etki üretebilir? Sormaya ve izini sürmeye değer bir konu.

Eş”arî genellikle, İslam dünyasının Batı dünyasının karşısındaki gerilemesinin zihniyete bağlanan tüm analizlerde başlıca sorumlu olarak sıkça zikredilir. Özellikle İrade, eylem ve sorumluluk kavramlarına yaklaşımları, yükselen modern dünyanın değerleri karşısında İslam dünyasının zayıf düşmesinden neredeyse sorumlu tutulmuştur.

İnsanın mutlak iradenin sahibi Allah karşısındaki mütevazi konumuna yapılan aşırı vurgu insanı gerçekten bir eylemsizliğe, bir kaderciliğe veya yanlış bir tevekküle mi sevk etmiş?

19. Yüzyıldan beri sıkça sorulan “İslam dünyasının gerilemesinin veya Batı”nın gelişmesine ayak uyduramamasının” en güçlü olağan şüpheli olarak Eş”arîlik sürekli zikredildi.

Oysa İslam dünyasının en parlak yükseliş dönemlerinde de Eş”arîlik bir inanç olarak geçerli ve etkilidir. Sadece bu durum bile zihniyet dünyaları ile toplumsal değişim arasındaki korelasyonların ne kadar uydurma olabildiğini gösteriyor.

İslam dünyasının gerilemesine bir sebep aranacaksa, bunu getirip Eş”ariliğe dayandırmak, doğrusu çok aceleye getirilmiş bir çözümlemedir. Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu arasında ilişki kuran Max Weber İslam dünyası için bu analizin bir doğmaya dönüşmesini sağlamıştır.

Oysa ünlü antropolog Ernest Gellner bu doğmayı ironik soruyla epeyce sarsar. Der ki, Gellner:

“şayet, Müslümanlar Avrupa›yı fethetme süreçlerinde Viyana›nın ötesine geçebilselerdi, büyük bir ihtimalle kapitalizm veya maddi kalkınma ilk kez İslâm dünyasında ortaya çıkmış olacak ve bugün biz belki de İbn Weber”den Harici veya Eş”arî Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu isimli bir eser okuyor olacaktık. Bu eser bize modern rasyonel ruhun ve onun iş dünyası ve bürokratik örgütlenmedeki ifadesinin nasıl ancak Kuzey Avrupa”da 16. yüzyıl neo-Haricilik veya neo-Eş”arîliğinin sonucu olarak ortaya çıkabileceğini anlatırdı”

Gerileyişimizin yeterince sosyolojik ve maddi açıklaması varken bir günah keçisine ihtiyaç duymayalım. Hele de Eş”arî gibi doğru dürüst okunmamış birine bütün suçu atıp kendimizi rahatlatmayalım.

Her ile bir üniversitenin hiç de kötü bir fikir olmadığını, aksine her ilin bütün entelektüel derinliğini, tarihini, kültürünü nasıl evrensel bilgiyle buluşturabiliyor olduğunu bu tür örneklerle her geçen gün daha fazla yaşıyoruz.

Kendisi de Kelam Profesörü olan ve bilimsel ciddiyeti ve yetkinliğiyle göz dolduran dekan Cemalettin Erdemci”ye ve Siirt İlahiyat Fakültesi”nin önemli bir değeri Prof. İhsan Süreyya Sırma”ya ve tabii ki başta rektör Prof. Murat Erman olmak üzere emeği geçen herkese bu inanılması zor organizasyon için sonsuz teşekkür.