hayat

Hayatın anlamına dair bir yudum için bir ömür verilir mi?

hayatın-anlami

muhteşem süleyman

kanuni-sultan-süleymanın-şiirlerinden-örneklerBen ki, Sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve Dulkadir Vilayeti’nin ve Kürdistan’ın ve Azerbaycan’ın Acem’in ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve daha nice memleketlerin ki, yüce atalarımızın ezici kuvvetleriyle fethettikleri ve benim dâhi ateş saçan zafer kılıcımla fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Sultan Bayezıd Hân’ın torunu, Sultan Selim Hân’ın oğlu, Sultan Süleyman Hân’ım

“Kontrolden çıkan kalabalıklar” sorunu

Kobani”yi bahane ederek estirilen ve 40″a yakın kişinin ölümüne, yüzlerce kamu ve özel binanın tahribine yol açan şehir teröründe HDP”nin rolü ve sorumluluğu ne? Herkesin gözü önünde cereyan eden olayların akışında HDP”nin olaylar başlamadan hemen önce halkı Kobani için ayağa kalkmaya çağırdığını, çağırmak en kelime, sert söylemlerle kışkırttığını hepimiz duyduk, gördük.

Olayların bütün aşamalarında, yakmalarda, yıkmalarda, HDP kadrolarının başrolü oynadığını da gördük. Şehirlerde HDP”li yetkililerin “Kobani uyuyamayacaksa, burada bu gece hiç kimse uyuyamayacak” demesiyle birlikte bütün şehirlerde tam bir savaş ortamı yaratılmaya çalışıldı.

Kütüphaneler, müzeler, yetiştirme yurtları, öğrenci yurtları, okullar, masum sivil insanların işyerleri, evleri içinde insanlar varken yakıldı, yağmalandı. Çok sayıda hırsızlık vakası bu esnada yaşandı.

Bütün bu Vandal eylemler aslında bir hareketin ne kadar güçlü olduğunu değil, sadece ne kadar vandallaşabildiğini ve zincirinden boşaldığında ne kadar kontrol dışına çıkabildiğini gösterdi. Kontrol dışına çıkan hiç bir hareket güçlü değildir. Tahribata yol açabilir ama, ne kendisi için ne de temsil ettiği hiç bir hareket için olumlu bir değişime ve kazanıma neden olamaz.

Kobani”ye destek adına harekete geçtikten sonra, ortaya çıkan görüntünün savunulabilir hiç bir tarafı olmadığı görüldüğünde HDP”nin bu işin sorumluluğunu üzerinden pişkince atmaya çalıştığını gördük. Selahattin Demirtaş”ın olayı “yaptık, ama bir sorun niye yaptık?” noktasına düşüren açıklamaları, ona çırpındığı yerde daha da batıran bir pişkinlik imgesini yapıştırıp bıraktı.

Ama kuşkusuz olaylar bu raddeye geldikten sonra yapılan “eylemcileri kontrol edemiyoruz” açıklaması başlı başına irdelenmesi gereken bir beyan. Bu arada kontrol edilemediği söylenen bu kalabalıkların bir şikayet konusu değil, bir tehdit veya “uyarı” konusu olarak zikredilmesi dikkatlerden kaçmıyor.

Sokağa davet edilen toplulukların baştan itibaren kontrol edilemeyeceği bilinmiyor muydu? Yoksa bu kalabalıkların yaptıkları eylemler beklenmeyen eylemler miydi? İşte buna hiç kimseyi inandıramazsınız. Hiç tanımadığınız bir topluluk değil ki bu. Altan Tan”ın isabetle kaydettiği gibi, bu topluluğun artık eylem tarzı, konuşma tarzı, iletişim tarzı biliniyor.

Konuşarak iletişim kuran bir yapı olmaktan çıkmış, çıkarılmış bir topluluk. “Bu topluluğu anlamaya çalışalım, yaşadıklarına bakalım” diyerek hiç kimseyi zoraki empatiye davet etmeye de kalkmayın. Bal gibi bu topluluğa insan gibi konuşmanın dışında, Vandal bir dili öğreten, aşılayan, buna kışkırtan, kontrolünüzdeki bir talim ve terbiye var.

Bu talim ve terbiye, “kontrolden çıkan kalabalıklar” manzarasında bir şantaj ve koz potansiyeli görüyor. Küçücük yaştaki çocukların eline taşı Molotof kokteylini verip onları oyun zevkinin doruklarında gezdirerek zehirlemeye dayanan bir talim ve terbiye.

Doğrudur, o çocukların eline o silahı, o molotof kokteylini, hatta o taşı verdiğiniz andan itibaren o çocuklar sizin kontrolünüzden de çıkarlar. Bu sosyal psikolojinin anlamayacağı ve açıklayamayacağı karmaşıklıkta bir konu değil. O çocuk o zirvelerde bir süre gezindikten sonra istendiğinde annesini-babasını bile öldürür.

Nitekim Kamboçya”nın yetmişli yıllardaki komünist lideri Pol Pot da bir ilkokul öğretmeni olarak ilk ordusunu hepsi de 15 yaşın altındaki kendi öğrencilerinden birlikler kurarak oluşturmuş ve ilk aşamada onlara, devrime mutlak sadakati kanıtlamak üzere anne-babalarını öldürtmüştü. Uzun süre BDP çevreleri “taş atan çocuklar” tiplemesi üzerinden bu zehirleyici eğitim süreçleri için ciddi kazanımlar sağladılar. Bugün geldiğimiz noktada bu “kontrol edilemeyen kalabalıklar” ın en önemli kaynağının çirkin bir çocuk istismarından başka bir şey olmadığı anlaşılıyor.

Haa, o yaştaki çocukların eline verdiği silahın sizi de esir almasının önüne hakikaten geçemezsiniz.

“Biz konuşabileceğiniz son kuşağız, arkadan gelen nesille konuşamayacaksınız” sözündeki tehdit, arka planında böylesi bir çocuk ordusunu hazırlayıp motive ediyordu. Ama bu motivasyon aynı zamanda kendisini de esir alacak, kendi kontrolünü tamamen yok edecek bir radikalizmi de hazırlıyordu.

Bugün HDP gerçekten de kendi kalabalıklarını kontrol etmekten aciz duruma düşmüş olabilir, ama bu onun bu kalabalıkların ortaya koyduğu terör, vandalizm, yağmacılık ve vahşetin sorumluluğundan kurtarmaz.

Bu vahşet taammüden 40 can aldı. Bunların arasında kurban eti dağıtırken o azdırılmış kalabalıkların linçine maruz kalarak, damdan atılarak, bıçaklanarak ve kafası ezilerek vahşice katledilen 16 yaşındaki Yasin Börü de vardı.

O masum bebeklerden Yasin”e uygulanan vahşetin canavarlarını üreten bir siyasetin üretebileceği hiç bir olumlu değer olamaz.

Bu kontrolsüz gücün ürettiği şiddete güvenerek kimse tehdit veya şantaj yapmaya kalkmasın. Zira kontrolsüz güç, güç değil, kendi başına beladır.

Gözünüzün önündeki perde bir değil, iki değil, hangi birini kaldıracaksın?

Kobani”ye destek için yapılan eylemlerde şu ana kadar 38 kişi öldü. Yüzlerce işyeri tahrip edildi, farklı görüşlere sahip, özellikle AK Partili, mütedeyyin veya Hüda-Par”a mensup olduğu bilinenlerin evleri ve işyerleri kundaklandı, yağmalandı. Kütüphaneler, yetimhaneler ve kamuya ait binalar yakıldı.

Sorulduğunda bütün bu öfkeli eylemler insanları Kobani”de bir insani trajedi olduğuna inandırmak için yapıldı; Kobani”deki trajediye dikkat çekerek, oradaki insanlara yardım edilmesini sağlamak için yani.

Oysa Türkiye zaten Kobani”de olanların vahametini görüyor ve oraya da gereken yardımı yapıyordu. Batılı ülkelerin Suriye krizi başladığından beri aldığının iki katı mülteciyi sadece bir kaç gün içinde alıp onlarla en güzel dayanışma örneğini sergiledi.

Kobani için yapılması gerekenler varsa, uluslararası bir dayanışma çerçevesinde adımlarını atmaya devam ediyordu Türkiye. Bunun için hem NATO hem ABD ile gereken görüşmeler yapılıyor, hem de PYD lideri Salih Müslim Ankara”ya çağrılarak bu konuda diyalog IŞİD”e karşı verilmesi gereken mücadele muvacehesinde sürdürülüyor.

Oysa tam bu esnada HDP”nin çağrısı ve kışkırtmasıyla Kobani”ye dikkat çekmek üzere başlatılan sokak terörünün neticesi şu oldu: Bu eylemlerden önce Suriye”nin her yanına dair zaten var olan Türkiye”deki olağan insani duyarlılık Kobani için epeyce köreldi.

Türkiye”de kimse bu kadar azgın bir saldırganlığın anlattığı felaket haberine inanmıyor. Yalancı çobanınki kadar bile bir inandırıcılığı yok bu trajedi simsarlığının.

Kobani”nin IŞİD”le birlikte Türkiye”nin önüne konmuş bir tuzak olduğunu söylemiştik. Bu tuzağın asıl büyük işareti Gezi olaylarından 17 Aralık”a kadar bütün fitne hareketlerinde saf tutmuş olanların yine aynı safta birleşmiş olmaları.

Çözüm süreci başladığından beri girdiği depresyondan bir türlü çıkamamış olan Cengiz Çandar, son olaylardan büyük bir umut ve heyecana kapılmış. 38 kişinin ölümüne yol açmış bu bal gibi teröre, her tarafı dökülen vandal görüntüye şanlı bir serhildan kılığı yakıştırmaya kalkıyor. “Bu sefer tamam” der gibi bir hali var.

Beni de BBC”de çıplak gözle izlemiş. BBC haberini “çıplak gözle izlemek” ne demekse! Yarım saatlik mülakattan seçilerek verilen 2.5 dakikalık kısmın üzerindeki BBC örtüsünü mü kaldırıp bakmış? Yoksa kendi gözünü perdeleyen Erdoğan ve AK Parti hıncını, platonik ABD ve PKK aşkını, son zamanlarda her öngörüsü yanlış çıkmış, geriye aklı kendine bile yetmeyen birinin satacak akıl yoksunluğunu bir kenara koyup mu izlemiş? Gözünün önündeki perde bir değil iki değil, çıplak gözle nasıl bakabilirsin ki sen?

Ne demişiz? Kobani”ye acil müdahale etmeye kışkırtan BBC ve arkasındakilere, “insanlığı bir tek Kobani”de mi hatırlıyorsunuz?” diye sorduk. Suriye”de her gün Kobani”nin beteri onlarca trajedi yaşanıyor, neden hiçbirinde yoksunuz ve hiç birinde Türkiye”den böyle bir talepte bulunmuyorsunuz da Kobani”de bir anda dünyanın gelmiş geçmiş en büyük trajedisi varmış gibi davranıyorsunuz?

Sayın Çandar, sayın Kılıçdaroğlu, ve tabii ki kadronun paralel kontenjanından sayın Nazlı Ilıcak, ülkemizin içine çekilmeye çalışıldığı tuzağın bu soruda olduğunu bal gibi biliyorsunuz.

BM “önlem alınmazsa Kobani Srebrenitsa olabilir” buyurmuş. Aman uzak kalın da Kobani Serebrenitsa olmasın. Bosna”da katliamın BM gözetiminde yapıldığını kimse unutmuyor.

Kobani”den gelen bütün haberler şehrin sivil unsurlarının tamamen tahliye edilmiş olduğunu söylüyor. Geriye savaşan IŞİD ve PYD/PKK militanlarının kaldığını söylüyor. Dün Merve Şebnem Oruç”un yazısında son derece çarpıcı biçimde verdiği örneklerse, halihazırda Esad rejiminin varil bombaları altında sadece çocukların ve sivillerin öldüğü onlarca bölgenin olduğunu anlatıyor. Oysa Oruç”un da söylediği gibi “o katliamların bir popülaritesi yok, o işkenceler de hiç hit almıyor.”

NAZLI ILICAK SAYI SAYMASINI ÖĞRENMİŞ, MATEMATİK ÖDÜLÜ DAĞITIYOR

Bu arada Nazlı Ilıcak da sayı saymasını öğrenmiş, Matematik dalında Nobel ödülü dağıtıyor. Sağolsun, ödülü bana layık görmüş de, öyle aklımı vicdanımı onun bunun paraleline bağlayacak bir ödülü hak ettiğimi sanmıyorum.

Birine de Merve Şebnem Oruç”un şu yazısını bir kaç defa okut: Aman kendin okuma. Sana kim hangi ödülü verdiyse rakamları da karıştırıyorsun artık, harfleri de. Bu dumanlı kafayla okuduğundan bir şey anlamazsın:

“Cuma günü Suriye”de Suriye ordusuna ait savaş uçaklarının Dera”da düzenlediği varil bombalı saldırıda 19 sivil öldü. Ölenlerin arasında 8 çocuk vardı, onlarca kişi de yaralandı.

Perşembe günü rejime ait bir savaş uçağının, başkent Şam”ın Arbin bölgesinde bir pazar yerini bombalaması sonucu 25 sivil öldü. Ölenler arasında 3 kadın ve 3 çocuk vardı, 150 kişi de yaralıydı.

Arife günü Suriye ordusuna ait bir savaş uçağı, Şam”ın doğu kesimindeki Duma”da bir yerleşim yerine düzenlediği saldırıda 23 sivili öldürdü. Esad güçleri Şam bölgesinde Kabun, Zemelka, Duma, Arbin, Duğaniye ve Cobar”a tank ve toplarla saldırırken, aynı gün Halep”te Handarat, Mesekin Hananu ve Haydariye”yi varil bombalarıyla vurdu.

Sadece İdlib”de bayramın ilk günü 20 varil bombası atıldı. İki gün öncesinde rejimin Halep”te muhaliflerin denetimindeki Haydariye ve Şeyh Faris bölgelerine düzenlediği varil bombalı saldırıda 24 sivil hayatını kaybetti.”

Buraları görmeyip sivillerinin tamamı tahliye edilmiş Kobani”ye ağlayan ve ağlatanların hak ettiği tek ödül tilkilik ödülüdür.

Tilki de Anadolu”da gani gani zaten, kimi kandıracağınızı sanıyorsunuz?

Türkiye”yi göstere göstere tuzağa çekmek

HDP”nin çağrısıyla ortaya dökülen kitlelerin estirdiği terör, bu terörü yüklenenlerin hiç bir haklılık iddiasına yer bırakmıyor. Kobani”de bir trajedi olduğundan hareketle, Kobani halkıyla dayanışma adına ortaya konulan terör, Kobani halkına desteği, sempatiyi veya empatiyi değil, sadece antipatiyi körüklüyor.

Eğer strateji gerçekten Kobani halkına desteği artırmak ise HDP bu konuda fena halde başarısız olmuş bulunuyor. Kitlelerini sokağa dökerek estirdikleri terörle Kobani halkının başına her saniye bir bombayı bir de kendileri yağdırmış oluyorlar.

Şimdiye kadar Türkiye gerek Suriye gerek Irak”ta gerekse de Filistin”de yaşanan trajedilerin kurbanlarıyla, hem halk olarak hem de devlet olarak mükemmel bir dayanışma örneği sergiledi. Bu dayanışma dünyanın her yanında tam bir takdir ve gıpta ile karşılandı hayranlıkla izlendi.

Türkiye aynı dayanışmayı yine halkı ve devletiyle birlikte, Kobani halkına karşı da sergiledi, daha fazlasını da karşılamaya hazırdır. Neticede yerini yurdunu terk etmek zorunda kalan insanlara kapılarını açarak onlara her türlü insani yardımı yapmayı esirgeyecek değildir. Sadece bir kaç gün içinde 185 bin insanı sınırlarından içeriye kabul etti ve onlara bu şartlarda olabilecek en iyi yardımı sağladı, sağlamaya da devam ediyor.

Ancak şimdiye kadar ülkemize sığınmış bir buçuk milyona yakın insanın hiç birine karşı en ufak bir dayanışma ve merhamet hissi uyanmamış olan HDP çevrelerinin Kobani ile birlikte hümanizm duygularının taşmasına tanık olduk.

Olabilir. İnsanlar mazlum seçiyor olabilir ve kendi mazlumlarına sahip çıkmayı daha fazla önemseyebilirler. Kendi tercihleri; insanların hepsi aynı ölçüde ilkeli ve aynı ölçüde evrensel değerlere tabi olmak zorunda değil. Kendi ırklarını, kabilelerini öne çıkarabilirler. Ancak burada onun da ötesinde bir durum var:

HDP”lilerin Kobani”yi sahiplenme biçiminde sapıkça bir taraf var. Kobani”ye sahiplenmesi sahiplenmemesinden daha fazla zarar veren bir durum. Kobani”ye dikkat çekmek için şehirleri terörize ediyor, işyerlerini, kütüphaneleri, okulları, yetimhaneleri yakıp yıkıyor, hayatı felç ediyor, herkese zulmediyor. Bu zulme maruz kalan hangi Allah kulu Kobani”dekilerin bir zulme maruz kaldığına inanıyordur?

Biraz gürültüye ve cazgırlığa ara verip konuştuklarında, dertlerini anlattıklarında ise insanın inanası gelmiyor yapılanlara. Ya dert akıllı insanın derdi değil veya bu derdin ifadesi ancak bu kadar kötü olabilir.

IŞİD”in saldırısı altındaki Kobani”ye Türkiye”nin müdahale etmesini, kendilerinin yenemediği IŞİD”i Türkiye”nin halletmesini, ardından da orayı anahtar teslimi bir PKK/PYD özerk veya bağımsız bölgesi olarak kendilerine teslim etmesini istiyorlar. Türkiye bunu yapmıyor diye öfke duyuyor ve Türkiye”yi IŞİD”in işbirlikçisi sayıp öfkelerini masum insanlardan çıkarmaya kalkışıyorlar.

Bir defa Türkiye şimdiye kadar sınırının dışındaki hangi vakaya bu olayda beklenen tarzda bir müdahaleyi yapmış? Böyle bir müdahale her şeyden önce yurtdışına asker gönderme tezkeresi gerektirir ki daha bir hafta önce TBMM”nden bu yönde geçen tezkereye siz daha yeni “hayır” demişsiniz. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?

Türkiye”nin Kobani”ye yardım etmek için gitmek isteyen gönüllülere kolaylık göstermesini istiyorlar. Sanki şimdiye kadar Türkiye”ye karşı savaşan PKK militanları Türkiye”nin gümrük kapılarından, pasaport ve vizeyle gidip gelmişler gibi. Kobani”ye gidecek bir sürü yolu, Türkiye”den bile daha iyi biliyorsunuz. Savaşmaya çok gönüllüyseniz kim tutmuş sizi?

Ona bile yürekleri yetmeyenlerin, onun yerine pusu kurarak en zayıf anında insanları katledip halkı, huzuru, çözüm sürecini, hatta kendi canını bile devlete karşı rehin almaya tenezzül etmelerinden başka bir görüntü kalmıyor elde. Bu kafanın, Kobani”de yürütülecek bir savaşı bile kendi adlarına Türkiye”nin yürütmesini istemeleri kayıtlara geçmiştir.

Bütün bunlar bir yana, yabancı basının Kobani meselesini bir anda bütün yürekleri sızlatan büyük bir trajedi olarak sunması, Türkiye”yi ise bu trajediye seyirci kalıyor diye eleştirmesi daha bir dikkat çekici. Şimdiye kadar 300 bine yakın insanın her türlü trajik halle katledildiği, milyonlarca insanın farklı ülkelere sığınmak zorunda kaldığı Suriye”de kılları kıpırdamayanların insani duyarlılıklarının bir anda nüksetmiş olması, doğrusu, göz yaşartıcı bir durum.

Suriye”nin hiç bir yerinde harekete geçmeyen bu insani duyarlılığın Kobani için bu kadar yoğun ve hızlı harekete geçmesi, aslında tek başına bizi uyarması gereken bir durum.

Çünkü birilerinin istedikleri zaman istedikleri hadiseden istedikleri çapta trajedi üretme konusunda mahir olduklarını artık biliyoruz.

Kobani”ye yönelik bu uluslararası ilgi ve talebin olduğu bağlamda, Türkiye sokaklarında aynı istikamette bir talebi ifade eden terör, IŞİD”in veya Kobani”nin bizim için nasıl bir tuzak olduğu konusunda çok daha dikkatli olma yönünde uyarıyor.

Tuzak gösteriliyor ve Türkiye göstere göstere bu tuzağa çekilmeye çalışılıyor. Yer mi Türkiye?

Bir imtihandır Kurban

Bir Kurban bayramına daha vasıl olduk. Hz. Adem”in iki çocuğu ilk kez kurbanla imtihan edildiğinde neler yaşandıysa, o zamandan bu yana her kurban hadisesinde hemen hemen aynı şeyler yaşanıyor. Kurban insanlık tarihinde sadece bir ibadet biçimi olarak var olmaya devam etmedi, aynı zamanda her kurban ibadetine eşlik eden duygular, tartışmalar, vesveseler ve iğvalar da her yıl kurban hadisesiyle bir kez daha sahneye konuyor.

Kurbanı hiç bilmeyen, tanımayan, onu yaşamayı baştan reddedenler bir yana. Onlar kurban ibadetinden tamamen uzak kalsalar ayrı bir dosya konusu. Ama genellikle bu olaya dair bir tavırları oluyor ve onlar da böylece imtihan hadisesinin bir yerinde olmaktan kurtulamıyorlar.

Bu esnada kurban imtihanını Kabil gibi ucuza kapatma arzusuna sahip olanlarla bunu Habil gibi hakkıyla yerine getirmeye çalışanlar arasında muhteşem bir insan çeşitliliğine şahit oluruz.

Tavuktan horozdan kurban üreterek içtihat mertebesi kapmaya çalışanlar gördük bu sahnede. Bir hayvanı keserek Kurban etmek yerine bedeli kadar parayı bağışlama vesvesesini fısıldayanlar her zaman sahnedeki yerlerini almaya devam etti. Çok şükür son zamanlarda kurbanın anlam derinliğini hiçe sayan bu tür vesveselerden epeyce uzaklaştık. Kurban hakkında cılız bazı tepkiler duymuyor değiliz, ama onlar da olmasa, zaten kurbanın bir imtihan olma keyfiyeti kalmayabilir.

Hz. İbrahim”in İsmail ile olan hikayesi, kurbanın tarihinde kuşkusuz çok özgün bir hikaye ve kurbanın tarihini ve formatını bir anlamda belirliyor. O hikayeye bakarak insanın yeryüzündeki varoluşunun bütün anlam kodlarını çözümlemek mümkün.

Kimin kimi ne kadar anlayabileceğinin veya anlayamayacağının sırlarını da içeriyor Hz. İbrahim”in bu kıssası. En sevdiği varlıktan Allah için vazgeçemeyenlerin kurban hakkında her türlü vesveseye neden meyilli olabildiğini de anlatır. Kurban yolunun her zaman özgür iradeyle yapılan bir tercih olduğunu ve bu tercihin bir yere yaklaştırırken kaçınılmaz olarak bir yerden uzaklaşmayı gerektirdiğini de anlatır.

Bir tercih varsa şeytan da vesvesesi de hiç bir zaman eksik olmaz. Yolun her durağında, her aşamasında gidilen yolun, yapılan tercihin yanlış olduğunu telkin eden birileri olur. Bazen çok ikna edici bilimsel, felsefi, insani veya çıkarcı argümanlarla yapılan tercihin yanlışlığı telkiniyle tereddütler üretilir.

Kurban yolunu hayat yolu olarak benimseyenler yaptıkları her tercihin yapmamış oldukları sayısız başka tercihe şayan olduğu noktasında sebat ederler. Kurban, bir tercihi yaparken, aynı anda başka tercihleri gözden çıkarmayı içeren bir eylem. Bu yanıyla da eylemin insanı şekillendiren, inşa eden varoluşsal yanına ışık tutar.

Hz. İbrahim bu coğrafyada yaşadı. Bu coğrafyada Nemrud”a karşı durdu; kendi babası bir put imalatçısı olduğu halde onun yaptığı putları kırdı, karşılığında ise ateşe atıldı. Ateşin yakma emrini yüce Mevla”dan almadığı takdirde kendinden hiç bir etkiye sahip olmadığına, bir serinlikten ibaret olma vasfına bu topraklarda şahitlik edildi.

İbrahim, Kurban imtihanını de bu coğrafyada geçti. Bu, onun imtihanını ve bu imtihan esnasında yaşadıklarının anlamını evrensel olmaktan alıkoymuyor tabi.

Ama kuşkusuz bu coğrafyada yıllardır yaşadıklarımızla kurban hadisesi ve imtihanı arasındaki ilişki çok daha canlı gibi.

Bugünlerde Suriye ve Irak”ta yaşananlar dolayısıyla bir tercih yapmaya çağrılıyoruz, dolayısıyla bir imtihana tabi tutuluyoruz hepimiz. Türkiye”ye sığınmak zorunda kalanlara karşı sergilememiz gereken yaklaşım konusunda çeşitlenen fikirler, böyle basit bir konunun bile ne kadar çetin bir imtihana dönüşebildiğini gösteriyor.

Gelenlerin yediklerinde kimin gözü kalıyor? Gelenler bizim rızkımızdan mı götürüyor? Daha ne kadar misafir etmeye devam edeceğiz? Gelenlerin kimlerden olduğuna ve kimlerden kaçtığına dikkat etmeli miyiz etmemeli miyiz? Gelenler ihtiyaç sahibi ama hayatımızın bütün düzenini altüst etmelerine, sokaklarda dilenmelerine, ucuz istihdam ile “bizim kendi insanımız”ın istihdamının önüne geçmelerine ne demeli?

İsterseniz her biri ayrı bir imtihan konusu olan bu soruları daha çok uzatabiliriz.

Bu sorulara kurbanın manası üzerinde bir lahza durup düşünmeden cevap vermeyelim. Öyle yapalım ki, kurbanın manasını gerçekten en münasip biçimde idrak etmiş olalım.

Kurban bayramını böylece bayram kılalım. Hakka yaklaşıp batıldan uzaklaşalım. Kim olursa olsun zalimden uzaklaşıp, kim olursa olsun mazluma yaklaşalım.

Bayramınız mübarek olsun.

Siirt”te Eş”arîlik Sempozyumu

Katıldığım bazı bilimsel ve akademik toplantılarla ilgili izlenimlerimi aktarmayı epeydir ihmal ettiğimi hissettim. Bana bunu hissettiren, geçtiğimiz hafta Siirt Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde düzenlenen Uluslararası İmam Eş”arî ve Eş”arîlik Sempozyumu esnasında yaşadığım heyecanı aktarma arzumun araya giren başka mevzular dolayısıyla geciktiğini fark etmem oldu.

Oysa hem Türkiye”de hakkında çok şey söylendiği, çok fazla önyargıya konu olduğu halde, hakkında fazla şey bilinmeyen İmam Eş”arî ilk defa bu çapta, uluslararası bir sempozyuma konu oluyor hem de oldukça yüksek profilli bir katılımla gerçekleşen sempozyum son derece başarılı geçmişti. Gerçekten de Eş”arî üzerine çalışmalarıyla bilinen Türkiye”den ve dünyanın her yanından yüze yakın katılımcının iki gün boyunca sundukları tebliğler tam bir akademik şölen yaşattı.

Ayrıca, bugünlerde gerek IŞİD dolayısıyla, gerekse de İslam Dünyasında genel olarak yaşanmakta olan yeni gelişmeler ışığında İtikat-Kelam, Siyaset ve değişim arasındaki ilişkilerle ilgili yeni şeyler söyleme, eski şeyleri tekrar gözden geçirme gereği her zamankinden daha fazla hissediliyor.

Kuşkusuz, hiç bir kelâmî ekol siyasal ve toplumsal ortamlardan bağımsız ortaya çıkmamıştır. Aynı şekilde her kelâmî ekol veya Allah”la ilgili her tasavvurun insan eylemine ve dolayısıyla toplumsal hayata kendine özgü bir etkisi olmuştur. Kaderci düşüncelerin insanları toplumsal değişime pasif seyirciler, siyasi otoritelere karşı da itaatkâr kıldığını kabul ederiz. Çok hesaba katmadığımız şeylerden biri, bu kaderin kimin tarafından yazıldığını düşünmemizin çok önemli olmadığıdır.

Özneye değişimde hiç bir pay tanımayan yapısalcı düşünceler de merkezinde ya doğanın, ya tarihin veya toplumsal yapıların bulunduğu bir kaderciliği telkin etmiş olmazlar mı? Böylece insanın her türlü eylemselliğini beyhude ve çaresiz bir çırpınışa indirgeyerek siyasi etkinliği bir tür kinik tavırla askıya alırlar. Bu itikadın da zaman zaman çok radikal görünümlerine rağmen siyasi bir kadercilik üretmediğini kim söyleyebilir?

Aynı şeyi komplocu itikatlar için de söyleyebiliriz. Dünyanın hep birileri tarafından yönetiliyor olduğunu, bizim yaptıklarımızınsa aslında bu görünmez ve kavranamaz ellerin birer sahne performansından ibaret olduğunu düşündüğünüzde sadece kendinizi hor ve hakir görmüş olursunuz. Böylece dünyada hiç bir etkiniz olmadığını da peşinen kabul etmiş olursunuz. Dünyada hiç bir etkinizin olmadığını ve olamayacağını düşünmek, kendi varlığınızı boşa çıkarmayı getirir.

Seküler formatta ifade edilen bu tür teolojilerle siyasi ve toplumsal ortamlar arasındaki ilişkiler her zaman ilgi çekici olmuştur. Marksizm, genellikle teolojilerin maddi toplumsal koşullar üzerinde belirleyici olduğu düşüncesine pek prim vermez. Daha ziyade bu teolojilerin maddi koşulların ürünü olduğunu düşünür, ama bizzat Marksist tasavvurun bir tür itikat olarak farklı yorumlarının farklı etkileri üzerine düşünmek bile bu primi iade etmeye yeter. Bugün siyaset sahnesinde cereyan eden herşeyi kapitalist dünyanın bir epifenomeni olarak boşa çıkaran bir tasavvur nasıl bir siyasal etki üretebilir? Sormaya ve izini sürmeye değer bir konu.

Eş”arî genellikle, İslam dünyasının Batı dünyasının karşısındaki gerilemesinin zihniyete bağlanan tüm analizlerde başlıca sorumlu olarak sıkça zikredilir. Özellikle İrade, eylem ve sorumluluk kavramlarına yaklaşımları, yükselen modern dünyanın değerleri karşısında İslam dünyasının zayıf düşmesinden neredeyse sorumlu tutulmuştur.

İnsanın mutlak iradenin sahibi Allah karşısındaki mütevazi konumuna yapılan aşırı vurgu insanı gerçekten bir eylemsizliğe, bir kaderciliğe veya yanlış bir tevekküle mi sevk etmiş?

19. Yüzyıldan beri sıkça sorulan “İslam dünyasının gerilemesinin veya Batı”nın gelişmesine ayak uyduramamasının” en güçlü olağan şüpheli olarak Eş”arîlik sürekli zikredildi.

Oysa İslam dünyasının en parlak yükseliş dönemlerinde de Eş”arîlik bir inanç olarak geçerli ve etkilidir. Sadece bu durum bile zihniyet dünyaları ile toplumsal değişim arasındaki korelasyonların ne kadar uydurma olabildiğini gösteriyor.

İslam dünyasının gerilemesine bir sebep aranacaksa, bunu getirip Eş”ariliğe dayandırmak, doğrusu çok aceleye getirilmiş bir çözümlemedir. Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu arasında ilişki kuran Max Weber İslam dünyası için bu analizin bir doğmaya dönüşmesini sağlamıştır.

Oysa ünlü antropolog Ernest Gellner bu doğmayı ironik soruyla epeyce sarsar. Der ki, Gellner:

“şayet, Müslümanlar Avrupa›yı fethetme süreçlerinde Viyana›nın ötesine geçebilselerdi, büyük bir ihtimalle kapitalizm veya maddi kalkınma ilk kez İslâm dünyasında ortaya çıkmış olacak ve bugün biz belki de İbn Weber”den Harici veya Eş”arî Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu isimli bir eser okuyor olacaktık. Bu eser bize modern rasyonel ruhun ve onun iş dünyası ve bürokratik örgütlenmedeki ifadesinin nasıl ancak Kuzey Avrupa”da 16. yüzyıl neo-Haricilik veya neo-Eş”arîliğinin sonucu olarak ortaya çıkabileceğini anlatırdı”

Gerileyişimizin yeterince sosyolojik ve maddi açıklaması varken bir günah keçisine ihtiyaç duymayalım. Hele de Eş”arî gibi doğru dürüst okunmamış birine bütün suçu atıp kendimizi rahatlatmayalım.

Her ile bir üniversitenin hiç de kötü bir fikir olmadığını, aksine her ilin bütün entelektüel derinliğini, tarihini, kültürünü nasıl evrensel bilgiyle buluşturabiliyor olduğunu bu tür örneklerle her geçen gün daha fazla yaşıyoruz.

Kendisi de Kelam Profesörü olan ve bilimsel ciddiyeti ve yetkinliğiyle göz dolduran dekan Cemalettin Erdemci”ye ve Siirt İlahiyat Fakültesi”nin önemli bir değeri Prof. İhsan Süreyya Sırma”ya ve tabii ki başta rektör Prof. Murat Erman olmak üzere emeği geçen herkese bu inanılması zor organizasyon için sonsuz teşekkür.