IŞİD”in elindeki asıl rehine: İslam

Ortadoğu”da insanlar gibi meseleler de iç içedir. Biri diğerinden ayrıştırılamaz. Her mesele gelir diğer meselenin, her insan grubu gelir diğer insan grubunun sınırına dayanır.

Zamanında Osmanlı”nın aklının en ücra köşesinden bile bu topraklarda bir etnik temizlik yapmak geçmediği için, insanlarını olduğu gibi kabul etmiş. Onları bu halleriyle yönetmeye çalışmış. İnsanların farklılığını veri alıp onları kendine uyduracağına, kendi yönetimini onlara uydurmuş.

İnsana saygının bu ideal örneğini inanılması zor ama bu dünyada gerçekleştirmiş, hem de beşyüz yıl boyunca kayda değer bir sorun yaşamaksızın bu modeli uygulamış. Üstelik bu modeli ondan önce Selçuklu, ondan önce Abbasi ve Emeviler de uygulamış. Yani bugünden inanılması zor bu çok kültürlü, bütün din, mezhep, inanç ve kültür gruplarının iç içe, yan yana, omuz omuza yaşadığı bu model eninde sonunda İslam medeniyetinin sıradan bir tezahürüydü.

Sonradan oryantalistler aslında kendi sirkatlerini ifade edercesine bu modeli “mozaik toplum” olarak nitelemişler. Mozaik toplum, yani Osmanlı”nın veya İslam toplumunun kendi coğrafyasında homojen bir toplum yaratma konusundaki acziyetinin ifadesi olarak mozaik toplum.

Bu mecazı İslam toplumlarını tasvir etmek üzere ilk kullananlar bizim kullandığımız gibi, bunu toplumun çeşitliliğini, zenginliğini ve güzelliğini anlatmak için kullanmadılar. Aksine bu kadar çok farklı kültürün bir arada bulunmasını baştan beri bir sorun olarak ifade etmek üzere kullandılar. Bu farklılık ve çeşitliliği de İslam toplumunun homojen bir toplum yaratma konusundaki acziyetine bağladılar.

Batı”nın kendi deneyimlerine bakıldığında gerçekten de homojen, yekpare, merkeziyetçi toplumsal yapılar ön plana çıkıyor. Ama bu yapıların maliyetinin ne olduğunu sorarsanız, karşınızda sadece yüzyıl, otuz yıl süren din savaşları, soykırım ve tehcir uygulamaları ile faşizmin kendi içindeki çeşitlerini bulursunuz.

Bugün çok kültürlülüğü bir değer olarak keşfetmişken onu bile merkezi ve tek standartlı bir uygulamaya dönüştürmenin gayretinde.

IŞİD”in “İslam Devleti” olarak anılmayı hak eden hiç bir yanı yok. Yaptıkları ne İslam”la bağdaşıyor ne de devlet olma keyfiyetiyle. Ama onun bu kendini isimlendirişini herkes çoktan kabullenmiş durumda. IŞİD İslam”ı rehin almış durumda ve onunla savaşmak üzere yola çıkanlar rehinenin durumunu hiç bir şekilde gözetmeden ona ateş açıyor.

Bu esnada IŞİD daha da büyüyor, ama olan İslam”a olu- yor. Atılan her bombanın altında Müslümanların cansız bedeni kadar kadar İslam”ın, İslam Devleti kavramının tahribatı da gerçekleşmiş oluyor.

IŞİD”i bombalayanlar İslam”ın onun elinde rehin olduğunu gözetmeden, İslam”a da vurmuş oluyorlar. İslam”ı ve şiarlarını kendine kalkan yapan IŞİD ise kendisine atılan her bombanın İslam”a, İslam”ın asırlarca bu topraklarda örmüş olduğu şanlı tarihe ve imaja isabet etmesinden en ufak bir rahat- sızlık duymuyor. İki tarafın karşılıklı bir anlaşması yoksa, hiç bir şey bilmiyoruz.

Ortadoğu”da, yani aslında İslam dünyasında, her mesele diğeriyle iç içedir. Şiilere yönelik bir operasyondan Sünniler de Ermeniler de Kürtler de, etkilenir. Aslında herhangi birine attığınız bir taş diğerine isabet ettiği kadar döner kendi kafanızı kırar.

Buraların idaresi raşid bir ihtimam, kadim değerlerle örülmüş bir dikkat gerektirir. Bunu da herkes yapamaz. Kimse topuna, tüfeğine, bombasına, uçağına güvenerek bu topraklara hükmedebileceğini düşünmemeli.

Bir ülkeye hakimiyet baş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayarak gösterilmez. Bu konuda sergilenen gücün hiç bir kıymeti harbiyesi yoktur. Gücün değerli olanı, insana yaraşanı, şiddete ihtiyaç göstermeksizin “rıza” üretebilenidir.

Ortadoğu denilen coğrafyanın yüzyıldır hep kanla, savaşla anılıyor olmasının sorumlusu ne İslam”dır ne de Müslümanlar. Kanla, şiddetle, kaosla buluşan tarihi, bu coğrafyanın aynı zamanda Batı medeniyetiyle, onun değerleriyle, kurumlarıyla ve tabii ki işgaliyle buluşma tarihiyle aynıdır.

AYSEL TUĞLUK”UN ATTIĞI TAŞ

Bu coğrafyada her mesele, her konu, her insan grubu iç içedir. Birinin attığı taş herkesin kafasını yaralar. Başta kendi kafasını.

Aysel Tuğluk”un canlarını kurtarmak üzere Türkiye”ye sığınan Kürtleri karşılayan Türkiye”nin askerine attığı taşın kimi vurduğunu anlayan var mı? Doğrusu, bu coğrafyada herkese bir yer olur, bu coğrafya herşeyi ve herkesi kaldırır da, bir tek o taşı atan Aysel Tuğluk ve o taşı attıran zihniyet orada tam tamına iğreti duruyor.

Yıllardır Kürtleri katlettiğini iddia ettikleri Türkiye”nin Kürtlere sığınak olmasına duyulan öfke olarak mı anlamalıyız? Yoksa, özerklik iddiasıyla bölgede erken iktidar vehimlerine ve havalarına girilip silahsız savunmasız insanları tebaya dönüştürerek atılan cakaların IŞİD diye ne idüğü belirsiz bir hareketin karşısında iki günde darmadağın olması karşısında yaşanan travmanın sonucu mu, ne?

Her ne ise, artık bilsin ve anlasın ki, bu coğrafyalarda taş attığı asker, gerçek anlamda bir sorun yaşadığında Kürt”ün güvenebileceği bölgedeki tek insandır.

Bunu Kürtler biliyor da, Kürtler üzerinden siyaset yapanların bunu hala anlamamış olması ciddi bir sorun. İnşallah o sorunu da aşarız.

Devlet terörü eken, terör örgütü biçer

Mısır”da geçtiğimiz günlerde Uluslararası AF Örgütü SİSİ”nin Cumhurbaşkanı seçilişinin 100. Günü dolayısıyla bir insan hakları raporu yayımlamış. Raporda bu 100 gün içinde yüksek oranda keyfi tutuklamalar, hapishanelerde sistematik işkencenin varlığını, basın, yayın ve düşünce özgürlüğü üzerinde büyük baskılar olduğunu tespit etmiş.

İlk duyduğumda, şükür dedim, Uluslararası örgütler tamamen unutmamışlar Mısır”ın adil yönetimler yönünden bahtsız insanlarını. Lakin neden 100 günün hesabı tutulmuş?

Sisi”nin kendini katekulleyle, bir darbe marifetiyle Cumhurbaşkanı olarak seçileli yüz gün geçmiş, tamam, ama 3 Temmuz 2013 tarihinde bir darbe yaptığı andan itibaren Mısır”da yaşananların hepsinden sorumlu değil mi? Sisi sadece son yüz gün içinde mi Mısır”ı yönetmiş oluyor? Af Örgütü kendi mi saf, bizi mi saf yerine koyuyor?

Tam bir komedi gibi cereyan eden seçimin ardından Cumhurbaşkanı seçilişini baz aldığınızda, bir defa, bu komediyi ciddiye almış, onu da meşrulaştırmış oluyorsunuz.

Oysa meşru bir yönetime karşı darbe yapmakla ilk büyük cürmünü yaptı. Bu cürmün üstüne bir de buna en haklı ve en barışçıl biçimde karşı çıkan kendi halkından üç binini bir günde bir meydanda gözünü kırpmadan katletti. Bu katliamın AF Örgütünü veya başka hiç kimseyi hala ilgilendirmiyor olması başlıbaşına büyük bir skandal. Af Örgütü, Sisi”yi af etme ve ettirmenin peşinde mi yoksa?

Bugün eski Cumhurbaşkanı için uydurma gerekçelerle bir dizi dava açılmış durumda, ama 3000 sivil silahsız ve barışçıl gösterisi esnasında öldürülmüş olması ile ilgili bir tane bile açılmış dava yoktur.

Ortada bir gün içinde gerçekleşmiş 3000 ölüm var ve bu ne Mısır”da ne de dünyanın başka herhangi bir kurumunda dava konusu bile olmuyor. AF Örgütünün gündeminde de buna dair bir soruşturma olduğunu duymadık.

Bugün Mısır”da siyaset yok, insan haklarına en ufak bir saygı yok, düşünce özgürlüğü yok, muhalif basın yok. Buna karşılık alelacele görülen son derece laubali davalarla yüzlerce kişiye uydurma suçlarla bir celsede kolaylıkla verilen idam cezaları var.

Halen 40 binin üstünde insan keyfi biçimde tutuklu bulunuyor. Onbinlerce kişi ise muhalif oldukları için çareyi yurtdışına kaçmakta buluyor. Neresinden bakarsanız insanlığa karşı suçların yoğunlaştığı bir alan haline gelmiş Mısır”a karşı orantılı bir insan hakları duyarlılığı veya demokrasi tepkisi yok.

Tabi Mısır”da siyaset alanı tamamen kapatılmış ve inanılmaz baskılar altında her şeye rağmen barışçıl düzeyde kalmakta ısrar eden İslamcı muhalefet nedense kimseyi şaşırtmaz, ama bu şartların sosyolojik olarak kaçınılmaz biçimde üretmesi beklenen karşı şiddet için “İslam ve terör” başlıklı manşetler hazırdır bile.

Mısır”da ana meydanlar, örneğin Tahrir ve Rabia meydanı göstericilere tamamen kapalı durumda. Rejimin şakası yok. Bu meydanlara yaklaşanı indiriyorlar. Buna rağmen her gün Kahire”nin ve diğer şehirlerin çevre meydanları onbinlerce kişinin yine barışçıl olmaya devam eden gösterilerine sahne olmaya devam ediyor.

Normalde büyük haber değeri olması gereken bu protestolar dünyanın umurunda olmuyor. İhvan barışçıl kalmakta direniyor. Sisi ve yandaşları, İhvan”ı terör örgütleri listesine koydurmaya çalışıyor.

Bu arada meydanlardaki bu barışçıl gösterilerin hiç bir sonuç üretmediğini gören ve her geçen gün hıncı daha da artan gençler ve farklı gruplar, İhvan”ın barışçıl yönteminin geçersiz olduğunu düşünmeye başlıyor.

Barışçıl kalmakta Gandhi”yi unutturacak bir performans gösteren İhvan”a yapılan bu muamele, gençler için demokrasi yolunun kapalı ve imkansız olduğu, zaten demokrasinin koca bir yalan olduğunu düşündürtüyor. Her geçen gün daha yoğun bir radikalleşme eğilimi yaşanıyor.

Mısır”dan gelen sesler iç açıcı değil. Terörle mücadele adına seferberlik örgütleyenler Mısır”da siyaset alanının kendi destek veya gözetimlerinde bu şekilde yok edilmiş olmasından dolayı IŞİD”in gençler arasında popülerleştiğini görmüyorlar. Gördüklerinde ise büyük bir şaşkınlık yaşıyor, “nasıl olur ki?” diye saf saf soruyorlar.

Oysa daha önce de söylediğimiz gibi, Ortadoğu”da darbe eken öfke biçer. Diktatörlük ve muhaberat zulmü eken karşılığında illegal örgütsel eylemlerin sonuçlarını biçer. Dışlama ve ayırımcılık eken, karşılığında halkların isyanını biçer. Devlet terörü eken, o terörü görmezden gelen, terörü devlet yaptığında bunu savunma hakkı kapsamında gören, terör örgütü biçer, IŞİD biçer.

IŞİD”i gerçekten anlamak ve ona karşı mücadele etmek isteyenler işe bu değerlendirmeyle başlamalı.

“İnsanı yaşatan devlet”in istihbaratı

“Operasyon denilince akla sadece silahla, havadan uçaklarla bombalayarak yapılanı gelmez. Diplomasiyle, görüşerek ve sonuç almayı hedefleyen operasyon da vardır”.

Cumhurbaşkanı Erdoğan”ın bu ifadeleri, Yeni Türkiye”nin yeni operasyon anlayışını da tasvir ediyor. Gerçekten de kendi çözüm süreci de dahil olmak üzere son zamanlarda Türkiye bu operasyon anlayışıyla daha iyi sonuçlar aldığını cümle aleme gösteriyor. Konuşarak, anlamaya çalışarak, diplomasiyle veya siyasetle sonuç alıyor.

Hedeflenen sonuç nedir?

Tabii ki o da yeni devletin yeni anlayışını işaret ediyor: “insanı yaşatmak”.

Türkiye gencecik insanları ölmesin, analar, babalar ağlamasın diye devletin bütün imkanlarını seferber ederken, savaşmak yerine çözümü, siyaseti, diplomasiyi, konuşmayı tercih ediyor.

Sadece Türkiye”nin insanını önemsemiyor Türkiye. Etrafımızda yangın yerine dönmüş her noktadan insanların hayatlarını kurtarmak için bir sığınak rolü oynuyor.

101 gündür, dünyanın en kanlı terör örgütü ilan ederek karşısında seferber olmaya hazırlandığı IŞİD”in elinde rehin bulunan 49 konsolosluk görevlisini bu anlayışla sağ salim kurtardı. Kurtarma operasyonu silah kullanılarak, çatışarak, zor kullanarak yapılmadı. Aksine bu mutlu sonuç, 101 gündür büyük bir hassasiyetle devam eden ince diplomasi ve istihbarat işçiliğiyle elde edildi.

Bütün dünyada IŞİD”e karşı sert bir kampanyanın harekete geçtiği esnada Türkiye bu kampanyaya daha hamasi ve işgüzar bir üslupla katılmak yerine önceliğini IŞİD”in elinde bulunan vatandaşlarının sağ salim kurtulmasına verdi. Yanlış bir söz ve hareket, şimdiye kadar alışık olduğumuzdan çok farklı bir zihniyete ve karaktere sahip olan IŞİD”çilerin elindeki vatandaşlarımızın hayatını tehlikeye atabilirdi.

Vatandaşının hayatını koruma konusunda Türkiye”nin sergilediği bu hassasiyet son zamanlarda AK Parti hükümetinin Yeni Türkiye dediği anlayışın tipik tezahürü. Yeni Türkiye çözüm sürecini de bu ilkesel düzeyde temellendiriyor.

Bu ilkesel anlayışa göre bir devleti devlet kılan sadece kullandığı güç üzerindeki tekeli değil, o gücü kendi vatandaşlarının hayatını, güvenliğini korumakta ne kadar başarılı olduğudur. İnsanını koruyamayan, hatta bizzat kendi vatandaşlarının hayatına bir tehdit haline gelmişse o devletin bir meşruiyeti yoktur.

Ne yazık ki, Ortadoğu tam da bu anlamda meşruiyetini kaybetmiş, yani kendi vatandaşının hayatına karşı tehdit oluşturmakta olan devletlerle dolu.

Bu tezahür etrafındaki bir çok ülkenin kendi vatandaşının hayatına karşı sergilediği cömertlik veya lakaytlıkla bir arada düşündüğümüzde nasıl bir fark oluşturduğunu daha iyi takdir ederiz.

Türkiye, kendi vatandaşının hayatına karşı sergilediği bu hassas tutumu her biri kendi vatandaşları için bir cehenneme dönüştürülmüş olan bölge ülkelerinin hepsinden kaçmak durumunda kalanlara karşı da, sergilemek suretiyle insani yaklaşımını evrensel bir çerçeveye kavuşturuyor.

Türkiye”nin farkı istihbarat örgütlerinin yaklaşımına da aynı şekilde yansıyor. Etrafındaki ülkelerin muhaberatları kendi halklarını kendine düşman olarak seçip, kendi halklarına karşı sinsi bir muhaberat düzenini kurmaya çalışırken, Hakan Fidan yönetimindeki Türk İstihbaratı, bütün zekasını ve performansını insanı yaşatmaya adamış durumda. Bölge tarihinin gördüğü en karmaşık örgütün elindeki rehineleri sağ salim kurtarmaya çalışırken, bir yandan da bu ülkelerin muhaberatları altında ölümlerden ölüm beğenmek durumunda kalan halklara ölüm dışında hayat yardımları ulaştırmakla meşgul oluyor.

Bizzat kendi halklarını kendine tehdit gören Muhaberat tarzlarına alışık olan eski Türkiye”nin ve bölgesel işbirlikçilerinin MİT yardımlarını teröre yardım olarak yansıtmaya çalışmasına bu açıdan bakılmalı.

Onlar yaşatmaya, insan hayatını kurtarmaya odaklanmış bir istihbarata belli ki çok yabancılar. Ona da alışacaklar.

“Seçici duyarlılık”, nerden baksan ırkçı, nerden baksan oryantalistçe

Suriye”de IŞİD ile PYD güçlerinin çatışmasından, daha doğrusu, IŞİD”in önlenemeyen ilerleyişinden ve dehşetinden kaçmak zorunda kalan Kürtlerin Türkiye sınırlarından girmesiyle birlikte Suriyeli misafirler konusu yeni bir boyut daha kazandı.

Türkiye”nin insani yardım konusunda, özellikle canı tehlikede olanın sığındığı güvenli bir liman olma konusunda hiç bir dinsel, mezhebi veya etnik kökene bakmıyor olduğu iddiasını kanıtlamak için tabi ki böyle olayların yaşanmamış olmasını çok daha fazla isterdik.

Keşke olmasaydı. Ama oldu.

Olanda bizim için ibretler olduğu kadar imtihanlar da vardır.

Türkiye”nin Suriye”den ve Irak”tan gelen insani göç dalgasına karşı sergilediği tutum neresinden bakarsanız müstesna bir tavırdır ve her türlü takdirin ötesindedir.

Bu müstesna tavrı ve uygulamaları baştan beri takdir etmek bir yana her türlü kulpu takmakta yarışanları utandıracak bir şey beklemiyoruz.

Onlar iyilik yapmadıkları gibi iyilik yapanların iyiliklerini engellemekle meşguller. Böylece kendi duyarsızlıklarını, insanlığa karşı sergiledikleri sorumsuzluklarını haklı kılacak, onları içinde bulundukları cimrilik ve pintiliğin kıpırdatabileceği vicdan kırıntısını da rahatlatacak bir bahanenin peşindeler.

Bu bahane onları her geçen gün daha da saldırgan daha da küstah kılıyor. Bu haleti ruhiyenin tabiatı bunu gerektiriyor. Şimdiye kadar kabul edilmiş 1.5 milyona yakın misafirin hepsinin Sünni olduğunu ve bu olayda hiç bir insani boyut olmadığını söyleyebiliyorlar.

Oysa işte neredeyse Suriye ve Irak”ın her yanından gelmek zorunda kalanların oluşturduğu kompozisyon içinde olmayan yok. Türkmen”in de Arab”ın da hem Şiisi hem Sünnisi, Ermeni, Yezidi, Hıristiyan, Kürtler de vardı, ama şimdi daha çok sayıda Kürt”ün Suriye”den geleceği anlaşılıyor.

Türkiye insani yardım sözkonusu olduğunda mazlumun da zalimin de ne dininin ne mezhebinin ne de etnik kökeninin sorulamayacağını dünyaya öğretiyor. Bu konuda bugünün dünyasının bu derse fazlasıyla ihtiyacı var. Zira dünyanın içine gark olmuş bulunduğu bu hizipçilik hiç de hayra alamet değil.

Zalimin kimliğine bakıp, kendi zalimini hoşgören, onu sorgulamayan, ona karşı hiç bir vicdani uyanışa yol vermeyen gaflet, insanlık için bir felakettir ve bu felaket şu anda dünyada dış politikanın neredeyse normu.

Hele kendi zalimi zulmetmişse mazlumun haline kör, feryadına sağır kalmanın bu kadar kolay olabildiği bir dünya…

Ne yazık ki, bu dünya son dört yıldır bölgemizde yaşananlara karşı sözümona uluslararası toplumun halini özetliyor.

İsrail Gazze”ye aralarında 500″ü çocuk olmak üzere 2200 kadar sivil insanı hava bombardımanı ile katlederken Avrupa”da dikkatini çekmek istediğim bir akademisyen, batılı sıradan vatandaşların tepkisizliğini şöyle açıklıyordu: “Ortalama bir batılı Filistin ile İsrail, yaklaşık 70 yıldır birbirlerine saldırıp duruyorlar diye bakıyor.. Bu seferki saldırıda kimin kimden ne kadar öldürdüğünün pek önemi yok. Barış da tesis edilse, nasılsa o da çok uzun sürmez. O halde bırakın ne halleri varsa görsünler noktasına geliyor”.

Bu, her bir küçük parçasında büyük dramların üretildiği Ortadoğu coğrafyasında yaşananları inkar eden, korkunç bir lakaytlık. Bu algıya göre Ortadoğu”da yaşanan hiç bir insani dramın hiç bir ekonomik değeri yoktur. Bugün dünyada olup bitenlere karşı sergilenen bu duyarsızlığın 1915 denilince bir anda bütün antenlerini açıyor olmasını ve tabii ki yine IŞİD denilen yeni büyük canavar karsında ayaklanma moduna geçmesini bir kenara kaydedelim.

Bunun adını seçici duyarlılık da koyabilirsiniz. Neresinden bakarsan ırkçı, neresinden bakarsan oryantalist.

Aslında batılı akademisyenden aktardığım, Ortadoğu hakkında üretilmiş olan bu algı, batılı ülkelerin her birinin bu coğrafyada olup bitenlere dair kendi vatandaşları nezdinde yürüttükleri başarılı meşrulaştırma kampanyalarının bir sonucu.

Kuşkusuz bu kampanyaların bir sonucu tam bir duyarsız, kaygısız toplum. Oysa duyarlılık ve diğergamlık bir toplumun hayatiyetinin en önemli göstergesi.

Üç dört yıl içinde canını tehlikede görüp sığınmak isteyene güvenli bir melce olan Türkiye 1 buçuk milyona yakın insanı en iyi şartlarda ağırlayarak sergilediği duyarlılıkla aslında kendi hayatiyetini pekiştirmiş oluyor.

ölüm

Son zamanlarda yakınımızdan aldığımız  ölüm haberlerine rağmen, ölüme aldırış etmeden yaşamak…

Ya cahiliz ya da ârif…

rabitamevvtt

IŞİD”i ödüllendirerek başlayan savaş

IŞİD”e karşı ABD öncülüğünde harekete geçirilmeye çalışılan yeni koalisyona katılım konusunda Türkiye”nin ortaya koyduğu tavır bazı çevrelerde yeni bir “eksen kayması” tartışması başlatmış görünüyor.

Wall Street Journal”da yayımlanan bir haber bu yaklaşımı en açık şekilde ifade eden yazı oldu. Türkiye”nin IŞİD”e karşı uluslararası mücadelede artık Amerika”nın tarafı olmadığını yazan gazete Türkiye”nin NATO üyesi olmasına karşın ABD”nin müttefiki veya Batı”nın dostu olarak davranmasını uzun süre önce bıraktığını da savunmuş.

Doğrusu öncelikle Wall Street Journal, Türkiye”ye karşı, veya ABD”nin Türkiye ile ilişkilerine dair büyük ölçüde temennilerini yansıtmış diyebiliriz. Daha önceki bir çok çıkışında Türkiye”nin mevcut politikasına karşı benzer bir mesafeyi hep yansıttı. Dahası gazete, Türkiye”ye karşı eksen tartışmasını hep kendi politikalarını empoze etmek üzere kullanmaya çalıştı ama her seferinde de, bizim bazı basınımız gibi, istikrarlı bir biçimde yanılmaya devam etti.

Bir defa IŞİD dolayısıyla gelişen diplomatik temaslarda ABD ve Türkiye ilişkileri sanıldığının çok ötesinde en iyi bir diyalog içinde gerçekleşiyor. Farklı olan ve birilerinin anlamakta zorlandığı şey, belki duymaktan hiç de hoşlanmayacakları şey, bu diyalogda Türkiye”nin tezlerinin de bu görüşmelerde büyük bir kabul görüyor olması. Daha açıkçası, yürütülecek mücadele veya mücadelenin tabiatı ve sonuçları konusunda Türkiye”nin uyarıları büyük bir ciddiyetle dikkate alınıyor.

Türkiye, okyanusun ötesinden teşhis edilip karar verilmiş bir mücadele programını sorgulamadan ve eleştirmeden, olduğu gibi almıyor. Her şeyden önce teşhisin de tedbirin de yanlışını ve eksiğini görüp gösteriyor ve bu konuda yürütülecek mücadelenin muhtevasına etkide bulunuyor. Bu konuda elini güçlendiren durumlar var. Birincisi, Bush döneminde tek taraflı olarak yapılan tespitlerle yapılan tehdit değerlendirmesinin müttefiklerle hiç tartışılmadan “ya bizdensiniz ya onlardan” inatçılığı içinde ilan edilmesinin maliyetini ABD hala ödemeye devam ediyor.

Diğer yandan, IŞİD”in de dahil olduğu son zamanlardaki gelişmelerin hepsi, Türkiye”nin çok önceden uyarılarını yaptığı ve tedbirlere davet ettiği gelişmeler.

Geniş spektrumda, Türkiye, Suriye”de Esad, Irak”ta Maliki, Mısır”da Sisi yönetimleri ile İsrail”in Filistin”e karşı keyfi uygulamaları, katliamları, yerleşim uygulamaları Ortadoğu”da istikrarsızlığın da, her çeşit öfke ve şiddet dalgasının da başlıca sebepleri olarak gördü ve göstermeye çalıştı.

Belki İsrail ve Mısır konusunda ABD”li müttefikler, henüz Türkiye”ye kulak verecek durumda değil, ama özellikle Irak ve Suriye”de yaşanmakta olanlar tamamen Türkiye”nin siyasetinin ve tezlerinin haklılığını ortaya koymakta ve bu durum yeni dönemde Türkiye”ye, uygulanacak politikalar konusunda daha büyük bir söz hakkı ve alan açmaktadır.

Nitekim WSJ ve benzeri odaklar için bir kötü haber olacak ama, Cumhurbaşkanı Erdoğan”ın hem Galler”de Obama ile başbaşa gerçekleşen 85 dakikalık görüşmede hem de ABD”nin Savunma ve Dışişleri bakanlarının Türkiye ziyaretleri esnasında gerçekleşen görüşmeler hiç de ABD”den uzaklaşmış bir Türkiye görüntüsü vermiyor.

Tabii umarız ki, bu görüşmeler esnasında ABD tarafına konuyla ilgili aktarılan tezlerimiz dikkate alınır. Zira ABD”nin Irak işgalinden itibaren en büyük sorunu, Ortadoğu”da olup bitenleri tek taraflı olarak teşhis edip alınması gereken bütün tedbirleri tek taraflı olarak dayatması olmuştu. Bu durum bölgede büyük huzursuzluklara yol açtığı gibi ABD”yi de içinden hala çıkamadığı bir ekonomi ve siyasal istikrarsızlığa sürükledi.

Ortadoğu”ya dair WSJ ve onun da bağlı olduğu çevrelerin çizdiği perspektif ve bu perspektife uygun telkin ettikleri saldırgan politikalar yüzünden Irak”a demokrasi götürmeye kalkıştı ama neticede ne demokrasi götürebildi ne de istikrar.

Buna rağmen IŞİD gibi örgütlerin ortaya çıkmasını İslam dünyasında demokrasinin geliştirilmesine bağlayan analizler yayınlanıyor. Ne yazık ki IŞİD”in şiddet pornografisi batılı dünyada bir yandan da İslam”a dair herşeyi bulandırmaya, sulandırmaya hatta kirletmeye yarıyor.

Garip bir biçimde IŞİD”i İslam dünyasındaki zamansız ve aşırı özgürleşmeye bağlayanlar bile var. Kronolojik olarak ve ABD halkına anlatıldığı gibi Irak”a demokrasi gittikten sonra bu hareketler ortaya çıktığına göre Irak ve İslam dünyası demokrasiye hazır veya layık değil yönündeki neo-oryantalist teze rahatlıkla müşteri bulunabiliyor.

Aynı kronolojinin içine Arap Baharı süreci de yerleştirildiğinde aynı izlenim yeniden üretilebiliyor. Ne de olsa demokrasi yönünde bir gelişme olarak Arap Baharından sonra harekete geçti bütün bu şiddet ve terör dalgaları.

Oysa IŞİD de, benzer şiddet dalgaları da Arap dünyasında dipten gelen demokrasi dalgalarının önü kesildiği, batılılar tarafından da kesilmesine göz yumulduğu için geliyor. Buna rağmen, Mısır”da seçilmiş bir yönetime karşı gerçekleşen askeri darbenin üç bin kişiyi bir günde gözünü kırpmadan meydanda öldürdüğü, bütün muhalif gazeteleri kapatıp, gazetecilerini hapse tıktığı, kırkbin insanı keyfi bir biçimde hapiste tuttuğu bir duruma rağmen orada demokrasi, özgürlük ve adaletten başka bir talebi olmayan Müslüman Kardeşler”in şimdiye kadar hiç bir şiddet eylemine tevessül etmemiş olduğunu da not edelim.

Bu durumu görmezden gelerek, IŞİD gibi yapıları İslam dünyasında demokrasinin gelişmesine bağlamak IŞİD gibi yapıları ödüllendirmekten başka bir anlam taşımaz.

IŞİD”e hayat verenler, onu öldürmeye mi çalışıyor şimdi?

11 Eylül 2001″in 13. Yıldönümünün arefesinde, Obama”nın teröre karşı ilan ettiği yeni savaşın ardından büyük bir hızla başlayan hareketlilik bölgemizde uzun sureli bir savaşın cereyan edeceğini işaret ediyor. ABD bölge ülkelerinden müteşekkil bir koalisyon oluşturarak IŞİD”e karşı baştan itibaren uzun süreceği öngörülen bir mücadelenin planlamasını yapıyor. ABD”nin önce savunma bakanı, ardından Dışişleri Bakanı John Kerry bölge ülkelerinin yanı sıra Türkiye”ye de ziyaretlerde bulundu.

Bu ziyaretlerde Türkiye”nin de bu koalisyona mümkün bütün gücüyle ve desteğiyle katılması bekleniyor. Ancak baştan itibaren karaya ayak basmayacağını ilan eden ABD”nin bölge ülkelerinden ve bilhassa Türkiye”den beklentisine dair sergilediği niyet, bu savaşın mahiyetini ve kapsamını da ortaya koyuyor. Bütün görüşmeler ve bilhassa Türkiye”ye yönelik trafik Irak”a karşı 2003 yılında girişilen işgal öncesi temasları andırıyor.

Ama bu sefer iş biraz daha farklı. Saddam”a karşı kampanya oldukça kuşkuluydu, uydurma olduğu sonradan iyice kesinleşen deliller bahane edilerek Irak”ın işgaline yol açılıyordu. Oysa şimdi IŞİD”in öyle veya böyle tehlikeli ve herkese zararlı bir terör örgütü olduğunda kimsenin kuşkusu yok. IŞİD”in varlığı ve faaliyetlerinin birinci dereceden zarar verdiği ülke hiç kuşkusuz Türkiye. O yüzden IŞİD belasının def edilmesi her şeyden önce Türkiye”nin arzusudur.

Ancak bu belanın defedilmesi için harekete geçen koalisyonun ne kadar güvenilir olduğu ve gerçekten bu belanın defedilmesini ne kadar istediği konusunda tablo o kadar net değil.

IŞİD”i bitirmeye mi çalışıyorlar yoksa IŞİD sayesinde farklı planlar mı uygulanmaya çalışılıyor? IŞİD”in video şovları kimi neye davet ediyordu?

Bir defa IŞİD”i def etmek için öncelikle iyi tanınması, onu doğuran şartların iyi tahlil edilmesi gerekiyor. Bunun tespitine dairse ne ABD”den ne de ABD”nin davet ettiği koalisyona katılan ülkelerin dişe dokunur bir yaklaşımı sözkonusu. Daha önce de söyledik. IŞİD her şeyden önce Suriye”de Esad”ın bir terör ve entrika örgütüne dönüşen varlığının ortaya çıkardığı bir sonuç.

3,5 yıldır bizzat kendi halkının ikiyüzbinden fazlasını en feci şekillerde katleden Esad”ın bir türlü harekete geçiremediği uluslararası hümanizmin, IŞİD”in video şovlarıyla gerçekleştirdiği cinayetlerle hızla harekete geçiyor olması gerçekten çok manidar.

IŞİD”in Türkiye için son derece zararlı bir tehdit ve tehlike oluşturduğuna kuşku yok. Ama IŞİD nedir? Daha bunun cevabını veremeden ona karşı yürütülecek bir savaş en iyi ihtimalle karanlığa yumruk sallamak olmaz mı?

Kuşkusuz daha kötü ihtimal, birilerinin bizi bu sefer IŞİD dolmuşuna bindirerek bölgede uzun süre devam edecek bir istikrarsızlığın birincil hedefi haline getirmeye çalışması.

Bölgede Mısır”ın darbeci yönetimi, Esad ve Maliki uzantılı örgütler var olmaya devam ettikçe IŞİD ve benzeri yapıların altyapısı hiç bir zaman çökmez. Bir IŞİD biterse mutlaka başka IŞİD”ler çıkar. ABD”nin kurmaya çalıştığı koalisyon içinde Körfez ülkeleri de var ki, zaten IŞİD”i doğuran bu siyasi koşulların birincil sorumluları onlar. Üstelik onların özellikle Mısır”da yürüttükleri siyasete başta ABD olmak üzere Avrupa ülkelerinin de bir itirazı yok.

Burada basit bir soru soralım isterseniz: IŞİD”in Irak”ta öldürdüğü insan sayısı Mısır”da Rabia meydanında 14 Ağustos 2013 tarihinde sadece bir gün içinde öldürülen Mısırlı göstericilerin sayısını geçti mi? Mısır”da gerçekleşen bu insanlık dışı hadiselere veya Esad”ın hiç bir şekilde karşılaştırılamayacak katliamlarına hiç bir tepki göstermeyenlerin bugün IŞİD”in tahriklerine büyük bir seferberlik başlatarak gelmeleri geçiştirilebilecek bir soru değil.

Türkiye IŞİD belasını mutlaka en iyi şekilde analiz etmeye çalışıyor ve ona karşı alınacak daha sağlıklı tedbirler hususunda kendi tezlerini ortaya koyuyor. O yüzden apar topar, yangından mal kaçırır gibi oluşturulmaya çalışılan bu koalisyona ihtiyatla yaklaşıyor.

Baksanıza, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu şimdiye kadar hükümete karşı hiç göstermediği bir “olumlu muhalefet” yaklaşımını bir anda IŞİD”e karşı koalisyona katılım konusunda sergiliyor. IŞİD”e karşı savaşılacaksa desteğe hazırız diyor. Bu göz yaşartıcı destek açıklamasının sebebi ne acaba? Hani bayram değil seyran değil ya!. Sen IŞİD”in ne olduğunu gerçekten çok mu biliyorsun?

Kesinlikle IŞİD”e karşı bir mücadele gerekiyor, ama ya bu mücadele biraz da Esad”la daha fazla karşı karşıya gelmeyi gerektiriyorsa, Kılıçdaroğlu bu desteğine devam edecek midir?

Bu da cevabını merakla bekleyeceğimiz bir başka soru.

dünya

Ah dünya!

Ne çok acıtıyorsun canımı. Sahabenin avuçlarındaydın; benimse ruhumda, bedenimde…

20121125212309-b

IŞİD”i doğuran kültür ve onu kullanan akıl

Öncelikle kabul etmeliyiz ki, IŞİD adıyla ortaya çıkan hadise basit bir kaç nefret cümlesiyle karşılık verilebilecek veya, “Gerçek, ılımlı, hakiki” sıfatlı İslamlara müracaat edilerek çözümlenebilecek bir hadise değil. Olay sanıldığından çok daha karmaşıktır.

Kuşkusuz ideolojik çerçevesi İslam dünyasında tarihte her zaman çıkabilecek bir aşırılıktan besleniyor. Hz. Peygamber zamanında bile İslam”ın bizzat Allah Resulü tarafından sergilenen mükemmel örnekliğinden tatmin olamayıp daha fazlasını yapmanın daha doğru olduğunu zannedenler olurdu. Bir Ramazan günü gerçekleşen Bedir gününün savaş şartlarında Peygamber orucunu açıp ashaba da açmayı tavsiye ettiğinde, takva adına buna direnenlerin olduğu rivayet edilir.

Yine ashab arasında bütün günlerini oruçla geçirmenin, kadınlara yaklaşmamanın daha takvalı bir davranış olduğunu sananlar olmuştu da Allah Rasulü”nün meşhur uyarısına, insan fıtratına, bedenin arzularına da saygı duymayı vazeden uyarısına muhatap olmuşlardı.

İslam dünyasında Harici temayül her zaman potansiyel bir sorun olmuştur. Görünürde son derece basit doğrulardan hareket ederek Müslümanlar arasındaki tartışma zeminini de felç eden mutlakçı sonuçlara ulaşan bir yaklaşım sergiler. Hz. Ali”ye karşı “hüküm Allah”ındır” diyerek, tartışılamayacak bir ilkeyi yükselttiklerinde, Emirül Mümininin neredeyse yürüyen Kur”an haline gelmiş varlığına vandalca saldırıda bulunmuş oluyorlardı. Hz. Ali bu çıkışı “onlar doğru söylediler, ama doğruyu yerinden ettiler” diyerek tabir etti.

“Doğruyu söyleyip batılı kast etmek” veya doğruyu tartışılamayacak, düşünülemeyecek, konuşulamayacak hale getirmek… Harici tutumun İslam tarihinde her zaman düşünceye ve siyasete karşı böylesi bir vandalizmi temsil ettiğini görüyoruz.

İlk anda bir siyasal tutumun daha fazlasını, daha sıkısını, daha radikalini talep eder görünür. Oysa insan fıtratına karşı duran radikalizm, dini hayattan koparır, zeminini kurutur, manasını tahrip, iradesini felç eder.

Daha da kötüsü, bu radikalizmin kitlesel bir rağbet görmesidir. Günümüzün kitle iletişim aygıtlarıyla her türlü mesajın aşırı derecede çoğaltılabildiği ve etkisinin de yine aşırı derecede artırılabildiği bir ortamda sözün veya mesajın hiç bir anlamı kalmaz. IŞİD eliyle aşırı derecede gözün içine sokulan “İslam” “İslam Devleti”, “Allahu Ekber”, “Resulullah”, “selef”, “cihad” gibi kavramları, bunlara eşlik eden ölüm ve şiddet pornografilerinin etkileriyle bir kez daha tasavvur edin isterseniz. IŞİD”in tahrip etmeye yöneldiği, İslami siyasetin bütün kavram setinden ve siyasal meşruiyetinden başkası değil.

Her biri bir popüler kültür nesnesine dönüşen bütün bu semboller, küresel ölçekteki pazarda mutlaka ciddi bir müşteri kitlesi bulur. Pazarda talep yaratıldığında başarılı bir sunuma bile gerek kalmaz, müşteri aradığını bulur.

Kuşkusuz IŞİD gibi yapıların bu alanda faaliyet gösteren firmalar olarak parlamasına yol açan bu pazarın yönetimi bir tarafıyla Ortadoğu”da izlenmekte olan Batılı politikalarla yakından ilgilidir.

İşin o yanına gelince, 11 Eylül saldırılarının hemen ardından George W. Bush”un, olaya oldukça naif karşılanan bir tepkiyle şu soruyu soruşunu unutamıyoruz: “Bizden neden nefret ediyorlar?”

Bu sorunun altında ABD”nin Ortadoğu”nun kalkınması için ne kadar büyük fedakarlıklar yapmakta olduğuna dair detaylı bir muhasebe vardı. Bu detaylar arasında ne ABD”nin soğuk savaş yıllarının başından beri Orta Doğu halklarına musallat olmuş uzun ömürlü diktatörlere verdiği koşulsuz desteklere ne de İsrail”in bölgenin bağrına bir hançer gibi saplanmış varlığına, Filistinlilere karşı işlemekte olduğu insanlık suçlarının her şeye rağmen ABD”nin sonsuz şefkatiyle hoş görülmesine dair en ufak bir değini vardı.

Bugün IŞİD”in veya El-Kaide”nin veya faaliyetlerinin bir yerlerde planlanmış olma ihtimalini yok saysak bile, Ortadoğu”da sürekli beslenen bir şiddet ortamının ürettiği bir nefretin sonucu olduğunu kimse görmezden gelemez. Aslında Bush”un sorusunun cevabından ziyade bu soruyu gerçekten inanarak sormuş olması daha fazla hayreti mucipti. O kadar ki, Bush”un gerçekten bu sorunun cevabını merak ettiğine inanmak mümkün değildi. Çünkü Ortadoğu”da ABD”nin hem mevcut rejimlerle hem de İsrail ile mevcut ilişkisinin ona karşı nefretten başka bir şey üretmiyor olduğunu görmemek mümkün değil.

İnsanların kendi hayatlarını iyileştirmeye dönük çabalarının ve arayışlarının bir ifadesi olarak siyasal zemin felç edildiğinde kynizm, radikalizm ve şiddet içerikli tepkilerin ortamı belirleyici tutumlar haline gelmesi gayet doğaldır. Bu tutumların belirlediği ortamda siyaset şu veya bu gerekçelerle askıya alınır ve olağanüstü haller süreklilik kazanır.

IŞİD benzeri yapıların İslam kültüründen yanlış-beslenme sonucu olarak görülebilecek bir yanları elbetteki var ancak bugün bu şekilde ortaya çıkışında İslam kültürünün patoloji performansını çokça aşan başka bir boyut var.

IŞİD ne kadar bu kültürün ürünü ve ne kadar onu araçsallaştıran aklın bir sonucudur? Bu soruya ihtimamla eğilmek gerek.