Hollande’dı Bush’u oynamaya tahrik ve Fransa’nın paradoksu

Paris’te Charlie Hebdo çalışanlarına ve bilahare bir markete yönelik saldırıların ardından yazılanlara, söylenenlere bakılırsa Fransa’nın bir saldırıya maruz kalmaktan ziyade bir yere ikna edilmeye çalışılıyor olduğu anlaşılıyor.

Daha ilk dakikalardan itibaren, bilhassa Amerikan cenahından, saldırının Fransa’nın 11 Eylül’ü olduğunu söylemeye çalışanlara karşılık Fransa içinden veya dışından birilerinin “o kadar abartmayalım, ne ölenlerin sayısı itibariyle ne de saldırıların tarzı itibariyle 11 Eylül’le benzetilecek bir tarafı yok” diyerek ortalığı sakinleştirmeye çalıştığı dikkat çekiyor.

François Hollande’ın olayın hemen ardından “biz bir dinle savaş halinde değiliz, saldırganların İslam’la ilgileri yok” şeklindeki açıklaması, olayın Fransa’yı sürüklemeye çalıştığı yer hususundaki farkındalığını gösteriyor. Ancak Hollande’ın bu farkındalığa dayalı siyasette ısrar etmeye ne kadar dayanabileceği meçhul görünüyor. Zira Paris saldırısını 11 Eylül’e benzetenler belli ki Hollande’dan 11 Eylül saldırıları sonrasında Bush’un rolünü oynamasını bekliyorlar.

Oysa o savaş ABD’yi terörle mücadelede hiç de başarılı çıkmadığı, halen faturasını ödemeye devam ettiği bir batağın içine sürüklemişti. Irak’a bir dizi uydurma delillere dayandırılan suçlamalarla açtığı savaş Irak’ın masum yüzbinlerce insanının ölümüne yol açmış, yanısıra çok sayıda Amerikan askerinin hayatına mal olmuş bir savaş olmuştur.

Gelinen durumda hiç kimse Irak’ta terörle mücadelede ilerleme kaydedilmiş olduğunu söyleyebilecek durumda değil. Bugün için terör Irak’ta da dünyanın her yanında da daha büyük bir tehlike ise bunda Bush’un 11 Eylül sonrası içine girdiği ve bütün dünyayı soktuğu panik atak hali en önemli sebeptir. Dünyanın bu halinden faydalanan birilerinin olduğu muhakkaktır ama bundan bir devlet ve toplum olarak ABD’nin kârlı çıkıyor olduğunu söylemek mümkün değil.

Paris saldırılarının Fransa için bir 11 Eylül olduğuna ikna etmeye çalışan aklı evveller, muhtemelen Fransa’yı 11 Eylül’de Amerika’nın saplandığı batağın aynısına saplamaya çalışıyor. O yüzden Fransa’nın verdiği tepkiyi yetersiz buluyorlar.

Wall Street Journal’dan John Vinocur, Hollande’ın Charlie Hebdo saldırısı dolayısıyla bizzat İslam’ı veya İslamcılığı suçlamamakta ısrar ederek büyük bir hata yaptığını söylüyor. Ona göre en az on yıl sürecek olan bir savaş kapıdayken ve bu saldırı o savaşın bir parçası iken Hollande’ın saldırıyı basitçe “gericilik” olarak nitelemiş olması fazlasıyla “yumuşak” bir siyaset.

Vinocur’un bu yorumları tek örnek değil elbet. Hollande’ı ve Fransa’yı 13 buçuk yıl önce Bush’u bindirdikleri dolmuşa bindirmeye çalışıyorlar. Belki Bush’un kendisi, mensubu olduğu kamplar dolayısıyla o dolmuşa bilerek biniyor, hatta belki de o dolmuşu bizzat işletiyordu. Ancak bugün Bush’un Amerika’yı sürüklemiş olduğu bu maceranın kendi ulusuna yaramış olduğunu hiç kimse söyleyemez.

11 Eylül’ün akabinde girişilen Afganistan işgali de Irak işgali de ne Amerika’nın “milli çıkar”ına hizmet etmiş ne de saldırının görünür amaçlarına ulaşmakta en ufak bir fayda sağlamıştır. ABD’nin sürüklendiği bu savaş yüzünden dünya hala daha büyük bir terör sarmalının içinde çırpınıp duruyor. Bu Haçlı seferinin ABD’ye olan maddi ve manevi maliyetinin ise bugün hesabını tutmak bile mümkün değil.

Fransa’yı bu olay vesilesiyle İslam’a karşı böyle bir savaşa sürüklemek isteyenlerin Fransa için iyi bir şey istediklerini söylemek bu yüzden mümkün değil. Fransa halihazırda Avrupa’da en fazla Müslüman vatandaşa sahip ülkedir. Asgari yüzde 7,5’luk vatandaş sayısına mukabil, bir süre önce yapılan anketlerde halkı Müslümanlara karşı tutum bakımından (yüzde 73 ile) en olumlu duran ülke olduğu görülüyor.

Müslüman vatandaşlarının önemli bir kısmı eski sömürge ülkelerinden olan Fransa’nın bu olaylar dolayısıyla bu bölgelere daha fazla eğilmesi isteniyor olabilir. Ancak Fransa’nın içinden geçmekte olduğu ekonomik zorluklar dolayısıyla bu ülkelere yönelik askeri varlığını artırması çok daha büyük krizlere saplanmasına yol açacaktır. Açıkçası, Fransa’nın mevcut durumu onun böyle bir maceraya hazırlıklı olmadığını da gösteriyor.

Rasyonel bir değerlendirmeyle bu bekleneni yapamayacak olan Hollande yönetimindeki Fransa üzerinde uygulanan bu İslamofobik tahrikler, o yüzden bir tek Fransız sağının yükselişine yol açıyor. Ancak yükselen aşırı sağının bugünün Fransa’sı üzerindeki baskılara boyun eğmeden, dolayısıyla Fransa’yı o beklenen tehlikeli maceraya sürüklemeyen bir vaatte bulunması da mümkün değil.

İktidar kavgasında avantaj elde etmenin yolunun Fransa’nın kötülüğüne razı olmaktan geçiyor olması, Fransa’nın en büyük paradoksu.

Umarız Fransa bu paradoksu hem kendisine hem dünyaya en az zararla aşar.

Paris saldırılarında illiyet bağları nerede?

Paris’te Charlie Hebdo dergisi çalışanlarına yönelik terör saldırısı tahrip gücü alabildiğine yüksek tutulmuş bir eylem. Bu yolla verilmek istenen mesajın etkisinin de olabildiğince güçlü olması hedeflenmiş. Eylem adeta bir film platosunda gerçekleştiriliyormuş gibi büyük bir soğukkanlılıkla ve profesyonelce yapılırken, eylemin paylaşılan görüntüleri eylemcilerin vahşetini sergilediği kadar, bu vahşetin Paris’in ortasında bu kadar uzun süre içinde bu kadar rahatlıkla işlenebiliyor olduğuna dair soruları da harekete geçiriyor.

Bununla birlikte eylemin tahrip gücü ve verilmek istenen mesaj sanki yeterince anlaşılmamış gibi, eylemin ikinci gününde farklı noktalarda zincirleme saldırılar ve rehine olayları devam etti. Özellikle rehine olayları dolayısıyla gün boyunca dün dünya medyası Paris’ten canlı yayın yaparak terörü herkesin evinin içinde, bütün dehşetiyle ve bütün canlılığıyla hissetmesini sağladı. 

İki gündür devam etmekte olan hadiseler Fransa’nın adeta bir savaşın içinde olduğu izlenimi veriyor. Fransa’nın devlet olarak da toplum olarak da, böyle bir görüntüden memnun olduğunu hiç kimse iddia edemez. Bu görüntüler Fransa’nın hak ettiği görüntüler değil. Bir kaç teröristin ellerini kollarını sallayarak koca Fransa devletini bu şekilde bir kaç gün boyunca rehin alabilmiş olmasını anlamak çok zor. 

Bu saldırıyla ilgili olarak anlaşılması zor olan bir başka husus da, Fransa’nın son zamanlarda Müslümanlara çok sıcak gelen bazı siyasetlerine karşılık böyle bir saldırının hedefi olmasıdır. Özellikle Filistin Devleti’nin tanınması dolayısıyla Fransa’nın tutumu bütün Müslümanlar tarafından büyük bir sempatiyle karşılanmış, İsrail ise Fransa’nın bu adımını kendisine karşı hasmane bir tutum olarak değerlendirmişti. Suriye konusunda da Fransa’nın tutumu genel geçer Müslüman kamuoyuna daha sıcak gelen bir yaklaşımdı. Her ne kadar yaklaşan seçimler dolayısıyla aşırı sağın Fransa’da da belli bir yükselme eğiliminde olduğunu gösteriyorsa da böyle bir saldırının o aşırı sağı daha da güçlendireceğini, aksine iktidardaki Hollande’ın elini bir hayli zayıflatacağını öngörmek hiç de zor değil. 
Esasen bu saldırının arka planında Fransa’daki seçimleri etkilemeye dönük bir iradenin var olduğu ihtimali de yabana atılır bir ihtimal değildir. 2005 yılında Paris banliyölerinde Magripli gençlerin başlattığı sokak eylemlerinin Fransız aşırı sağının güçlenmesine yol açtığı hatırlanabilir. Bu eylemlerle yükselişe geçen Fransız sağı Sarkozy’yi iktidara getirmişti. Son Paris eylemlerinin de yükselişte olan aşırı sağa meyli arttırdığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bugünün dünyasında, özellikle tam bir kaos yaşayan Müslüman topraklarda Peygamber Efendimiz’e hakaret ettikleri gerekçesiyle tahriklere kapılıp şiddet eylemlerine girişecek insan yok demek elbette ki mümkün değil. Ancak bu eylemin hem içerdiği profesyonellik hem de sadece eylemcilerle sınırlı olmayan PR’ı ve takip eden lojistiği, bu “tahrik olmuş Müslüman” kapasitesini ve ufkunu fazlasıyla aşıyor. Olaylarda kullanılan tetikçilerin tam da profile uygun olması zaten bu tür eylemlerin tabiatındandır zaten. Eylem, tür itibariyle bizdeki Danıştay saldırısına ne kadar da benziyor?
Orada da Danıştay’ın başörtüsüne karşı vermiş olduğu yasaklayıcı bir karara karşı tahriklere gelen bir vakit gazetesi okuyucusu, “dinci” profili özenle hazırlanmıştı, ama saldırganın suçüstü yakalanması bu profilin yaratması beklenen etki bertaraf edilmişti.
Paris saldırısıyla birlikte de İslamofobik duygularda bir patlama yaşanması hedeflenmiş olmalı. Zaten yükselme eğiliminde olan bir İslamofobik trendin ortasında yaşanıyor bu olay. Bu eğilimi güçlendireceği ve hızlandıracağı çok açık görünüyor. Daha şimdiden Avrupa’nın bir çok ülkesinin bir çok şehrinde camilere saldırı, Müslümanlara polis ve diğer vatandaşların davranışı konusunda hissedilir bir farklılık yaşanmaya başladı.

Ancak Avrupa’da gelişmesini beklediğimiz bu İslamofobik söylemlerden önce Türkiye’de veya İslam dünyasında çok daha ağır bir İslamofobik söylemin bu olay vesilesiyle ifade edilmese başlaması ilginç. Prof. Dr. Nilüfer Göle’nin Ruşen Çakır’a olayın şoku içinde yaptığı değerlendirme, kayıtlara tam da bu bağlamda geçmesi gereken bir örnek. 
Bir dokunmuş Ruşen Çakır, Göle’den bin ah işitmiş, ama alakaları tamamen karıştırmış ahlı vahlı bir değerlendirme. Getirmiş hızla olayı AK Parti’ye bağlamış ama neresinden bağlamış anlaşılır bir tarafı yok. Bu terör değil, artık tam bir barbarlık diyor Göle, böylece olayın vahametini ne kadar anlamış olduğunu göstermeye çalışıyor. Bu mudur yani? Bu değerlendirmeyi yapmak için sosyoloji profesörü olmaya ne gerek var?

Belli ki bir illiyet kuramıyor olaylar arasında. Kuramadığı illiyeti, yeri gelmişken AK Parti’ye karşı bütün “iyi duygularını” ifade ederek kurmuş oluyor. Artık uysa da uymasa da… Tam da terörün hedeflediği duygusal atmosferi yaklaamış oluyor. 
Yahu daha olayın şokundasın, azıcık bekle, önünde arkasında ne var bir anlamaya çalış, sonra yine duygularını ifade edersin desek, faydası olur mu acep?
İslamofobi, diğer bütün ırkçı söylemler gibi, önce illiyet bağlarının duygulara ezdirilmesiyle, düğümlenmesiyle çalışır.

İnsan insanın ötekisidir

Hepimiz ötekiyiz birbirimize, birbirimiz için ve kendimize ve kendimiz için.

Türkiye’de toplumun belli kesimleri tarafından veya devlet tarafından dışlanmışlıktan mustarip olan kesimleri konu alan çalışmaların dillerinden düşürmedikleri kavramlardan biridir “ötekileştirme”. Kavramı bu şekilde veri aldığımızda bu muameleye Türkiye’de bir şekilde şu veya bu grup tarafından maruz kalmayan kimsenin kalmamı olduğunu söyleyebiliriz. Kimlikleri yok sayılmış, dilleri yok sayılmış ve konuşmaları yasaklanmış Kürtler..

Biz İslamofobik saplantıları başka yerlerde arayaduralım, İslamofobik davranışların en tipik tezahürü olan başörtüsü karşıtlığı, Türkiye’de devletin resmi uygulamalarına kurumsallaşarak yön vermiş, siyasal söylemlerde başörtülüler aşağılanmakla kalmamış, başörtülü öğrencilerin ikinci sınıf vatandaş sayılmaları, dışlanmaları, aşağılanmaları ve ayırımcılığa tabi olmaları resmi bir norm halini almış.

Aynı şeyi Aleviler için de söyleyebiliriz. Osmanlı’dan devreden bir dışlanmışlık durumu, Cumhuriyet döneminde de Dersim hadisesinde konumlanmış yeni bir tanımlamayla devam etmiştir. Sonraki dönemlerde Alevilerin kimlik olarak kendilerini gizlemek zorunda kalmalarını gerektiren dışlama ve ayırımcılıklar, Alevilerin de kendilerini öz vatanlarında garip hissetmelerini sağlamıştır.

Ayrımcılıklara sistematik biçimde tabi olarak kendilerini dışlanmış görenlerin sayısı bunlarla sınırlı değil. Sırada Ermeniler, Romanlar, Rumlar ve diğer gayrı Müslimler de var. Bütün bu dışlamaları veya yaygın deyimle “ötekileştirmeleri” kim yapıyor? Görünürde bu dışlamalar tek parti döneminde oluşan otoriter ve totaliter rejimin kimlik politikalarının eseri. Kemalist kimlik politikaları kendine göre bir kimlik ihdas ederek herkesi bu kimliğe oturtmaya çalışırken, doğal olarak bu kimliğe bağlılığın sadık ve sadık olmayan halkalarını da tespit etmiş. “Ne mutlu Türküm diyene” demiştir ama yine de “Türküm” demenin yeterli bir sadakat ölçüsü olmadığı, kendine göre bir mahremiyet alanı yaratmıştır. Bu mahremiyet alanı, aslında cumhuriyetin bütün vatandaşlara ait olmadığı veya cumhuriyetin bazı vatandaşların diğerlerinden “daha eşit” olarak değerlendirildiği bir alandır.

Herkes Kemalistleri bu şekilde bütün bu ötekileştirmelerden sorumlu tutmaya görsün. Bundan beş yıl kadar önce Türkiye’de Kemalist laik kesimlerin kendilerini ötekilenmiş hissettiklerini ilan eden haberler ve araştırmalar yayınlanmadı mı? Bence bu “ötekilik” hissiyatı, öteki söyleminin kulanım tarihinde gerçek bir kırılmayı işaret etmiş oluyordu. Artık ötekinin ne olduğu üzerinde daha derin bir etik ve felsefi tefekkürün zamanının geldiğini de gösteriyordu.

Toplum dediğimiz genellikle çıkarları ve algıları yer yer çatışan, birbirinden farklı sınıfların, statü gruplarının, tabakaların, etnisitelerin veya mesleklerin birarada bulunduğu bir yapı. Bu kadar farklı grubun birbiriyle ilişkisi yeknesak olmuyor. Her birinin farklı bir kendilik algısı var. Bu algı kaçınılmaz olarak “öteki” hakkında da bir algı üretir.

Çoğu kez insanın kendisi hakkındaki algı, “öteki” diye nitelediği kesimlerde kendisi hakkında olduğunu düşündüğü tutumlara bir tepki taşır içinde. İnsanın insanın aynası olması insan için bir imkandır, ama bu imkanın herkese aynı derecede açık olduğu doğru değildir. Her insan ötekinde kendisini görmeyi başaramaz. Belki bu, ayrı bir erginlik düzeyi olarak nitelenebilir. Ama bu nitelemeye girmeden, normalde olup bitenin tasvirini yapacak olursak, toplumda insanların başkasında kendilerine bir ayna tutma deneyimleri kadar başkasında kendilerinden uzaklaştıran bir husumet itkisi görmeleri de çok olağan bir durum. Bu durum zaten toplumun nasıl olur da mümkün olabildiğini ilk dönem sosyologlara derin derin düşündürtmüş olan temel bir sorun. Hobbes’u insanın insanın kurdu olduğu düşüncesine götüren göreli karamsarlık bu noktadan çıkmıştır.

“İnsan insanın ötekisidir” diyerek işin içinden çıkabilirdik. Oysa bu noktada ötekiliğin “kurtluk” gibi bir şey olarak algılanmak zorunda olmadığını da ekleyerek. Bu ötekilikte bir miktar kurtluk olsa da, daha ziyade aynalık olduğunu da ihmal etmeden. Doğrusu bu çalışmanın giriş bölümünde “ötekilik” tartışmasının aslında nasıl bir etik tartışmasının temeli olarak ortaya çıktığına işaret etmiştik. Yahudi filozof Levinas’ın çalışmalarında gün yüzüne çıkan bu tartışmada “öteki” aslında dışlanan, ayırımcılığa maruz kılınan kişinin veya grubun ismi değildir. Aksine kendisine karşı etik sorumluluğumuzun başladığı yerdir.

Öteki, hukukunu en ufak bir ihlale yol açmaksızın korumak zorunda olduğumuz kişi veya varlıktır. Varlığımızla rahatsız etmememiz gereken bir varlık, hatta bilip öğrenirken bile kendi ufkumuzdan tanımlar ve bilgiler atfederek müdahale etmememiz gereken bir kendinde varlıktır öteki.

Öteki, etik sorumluluğumuzun başladığı sınırdır. Ötekini öldürmeyeceğiz, ona yalan söylemeyeceğiz, malına, bedenine, ırzına göz dikmeyeceğiz. Aklına, dinine, kimliğine karışmayacağız. Onu kendimize benzetmeye çalışmayacak, nasılsa öyle kabul edeceğiz.

Bütün bunları söylemek de bir yerde kolay. Ama asıl bunları söylerken asıl imtihan edildiğimiz şey şu oluyor. Öldürmeyeceğimiz, yalan söylemeyeceğimiz, dinine, ırzına, malına, canına ve aklına saygı duyacağımız bu “öteki”, “bizden olmasa da” aynı etik düsturu takip edeceğiz. Bu biraz karışık bir cümle oldu tabi. Ama emin olun bir çok insanın asıl kaybettiği yer burasıdır. Bu etik kurallar “öteki” söz konusu olduğunda ne kadar geçerli olabiliyor? Levinas’ın yaptığı gibi, öldürülen Filistinli olunca, öldüren de İsrailli olunca bu derin felsefi-etik mülahazalar nasıl üsturuplu bir biçimde askıya alınabilir?

Bir sosyolojik saha çalışmasının verilerine dayanan ve Ahmet Kızılkaya ile birlikte hazırladığımız “Hepimiz Ötekiyiz: Türkiye’de Kimlikler ve Algılar” başlıklı bir çalışmamız, tezkire yayınları tarafından kitap olarak yayımlandı. Bu soruların daha fazlasıyla birlikte izini sürebileceğimiz verilerle dolu.

Bir tatlı “huzur” arayanlar için kılavuz

Paralel yapılanmanın yıllarca başarılı bir dini cemaatin sağlayabileceği bütün krediyi derleyip toparlayarak bu kredi üzerinden kurduğu mevzi otoriteyi siyasi gücün karşısına pervasız bir rakip gibi konuşlandırması bir çok açıdan anlaşılması gereken bir hikayedir. Üstelik bahsettiğimiz yapının söylemi itibariyle alabildiğine apolitik bir vurguya sahip olduğunu hiç bir şekilde gözardı etmiyoruz.

Hizmet kavramına yapılan vurguda abartılı bir “gönüllülük”, “sivil toplum”, “siyaset dışılık” teması işlendi durdu. Daha önce, olumlu bir değer ve uğraşı olarak siyasetin askıya alınma yollarından biri olarak “şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım” düsturuna sıkı sıkıya sarılanların, bunu aşırı derecede vurguladığı ölçüde sosyal hayatın her alanına büyük bir etkinlikle katılanların katkısını bir çok yerde vurgulamıştım. Bu katkı kuşkusuz siyasetin anlamını da sahasını da tahrif eden, dejenere eden bir katkıdır ve bu konuda her zaman aklımdaki tipik örnek Gülen hareketi olmuştur.

Bu hareket kadar apolitik bir vurguya sahip olduğu halde, bizzat bu vurgusuyla siyasete müdahil, siyasetle içli dışlı başka bir hareket daha görülmemiştir. “Müteşabih siyaset” demeyi tercih ettiğim bu çelişki, Gülen hareketinin ne tür misyonlarla yüklü olduğuna dair ciddi ipuçları veriyor.

Gülen hareketinin hükümete karşı giriştiği operasyonu iki İslami eğilim arasındaki bir mücadele gibi okuyanlar ve bundan dolayı İslam’ın veya Müslümanların çok zarar gördüğünü düşünenler var. İsmail Kara’nın, Ruşen Çakır’a verdiği uzun mülakat bu tür kaygıların ifade edildiği en iyi örneklerden biri olmuş. Kara, Çakır’ın sorularına icabeten, paralel yapı ile AK Parti arasındaki çatışmayı devlet ve cemaatler arasındaki uzun tarihin içinde bir yere yerleştirip bir bakıma sıradanlaştırırken, AK Parti’nin verdiği mücadeleyi de hiç bir zaman refleksleri, anlam dünyası ve genleri değişmeyen bir öz olarak devletin bir refleksine indirgiyor. İnsaf edip farklılıklarına ve özgünlüklerine yer yer işaret etse de, bu okumayla paralel yapıyı da geçmişte devlete veya devletin hükümetlerine karşı cemaatlerin hizasına, örneğin, Erbakan karşısında Esad Hoca’nın hizasına yazmış oluyor.

Tabi bu tarihyazımının neticede bir tercih olduğunu İsmail Kara’ya hatırlatmak zorunda kalıyor olmamız, işin en az hazin yanı.

Gülen ve hareketi ile Esad Coşan ve cemaati arasında bugün yaşamakta olduklarımızın aydınlattığı vecihlerle hiç bir benzerliğin kalmamış olduğunu söylemek zorundayız. Ne İslami söylemi itibariyle ne de ulusal veya uluslararası bağlantıları itibariyle. Hatta ne de bir cemaat olarak devletin gizlisiyle, deriniyle, Gladyosuyla, açığıyla olan ilişkileri itibariyle.

İslam’ın değerleri ölçüsünde ve muvacehesinde verilen mücadelede, Allah’a, resulüne ve müminlere karşı samimiyet en temel şart. Bu şartın herhangi bir harekette sağlanmış olup olmadığını anlamak hiç de zor değildir. İnsanın kiminle nasıl bir samimiyet ilişkisi içinde olduğu, kuşkusuz bu şartın ifasına şahit olabilme melekesini de ihya eder.

İslam’ın tarihi içinde hakkın taraftarı olanlar sadece açıktan düşmanlarla mücadele etmemişlerdir. Yeri gelmiş ihanetlerle de karşılaşmış ve bu ihanetlere karşı sergilenen tavır da hareketin safiyetini artırmış, moralini daha da yükseltmiştir. “İslam’a karşı İslam” her zaman karşı karşıya kalınabilen fitne biçimlerinden biri olmuştur ve bu fitnelere karşı sergilenen dirayetli tutum hareket için bir canlanma, bir ihya, bir kendine dönüş fırsatı oluşturur.

Bugün geniş dindar mütedeyyin kitleler açısından muğlak bir durum sözkonusu değildir. Gülen hareketinde, bilhassa dinsel söyleminde ve bu söylemin hegemonya kurma istidadında, bir tür İslam’ın gerçek anlamı ve misyonunun tahrifi tehlikesini görüyor insanlar.

Aynı insanlar için Recep Tayyip Erdoğan’ın anlamı ve misyonunda da bir muğlaklık yok. Onun sadece Türkiye için değil, bütün İslam alemi ve mazlumların dünyası için çok açık bir anlamı vardır.

O yüzden bu gerilim ve çatışmada Kara’nın tasalanmasını gerektiren bir durum yok. Bu çatışmayı veya mücadeleyi devlet-cemaatler ilişkisinin tarihi içinde değil, hak-batıl veya millete karşı ihanetler tarihinin içinde okuması halinde, bu ihanete verilen dirayetli bir cevap olarak bu mücadelenin önce kaçınılmaz olduğunu görecektir.

Sonra da bir zorlu mücadele veriliyor diye oturup bu mücadelenin kaybettirdiklerine tasalanmak yerine, bu mücadelenin içerdiği hayrı görüp Allah’a şükredecektir. Bir mücadele varsa karşılıklı atışmalar da olur. Ne yani, mücadelesiz, düşmansız, dost kılığına bürünmüş düşmansız, bedelsiz, zararsız, ziyansız bir hak-batıl mücadelesi mi olurmuş? Bir tatlı “huzur” arıyor olabilirsiniz, ama o huzur bile bizatihi o mücadelenin havası içinde bulunacak bir şeydir.

“Allah’ım bize hakkı hak olarak göster ve ona tabi olma gücünü ver, batılı da batıl olarak göster ve ondan kaçınma basireti ver” diye dua ettiğimiz zaman, aynı zamanda şeytanın her kılığa girebileceğine, bize ummadığımız yerlerden yaklaşabileceğine ve bizi bir hayli zorlayabileceğine dair bir bilinci de kuşanmış oluyoruz.