İstanbul’da düşünce fırtınaları

İstanbul’da gerçekleşen ve hepsine de ya konuşmacı veya tartışmacı olarak davetli olduğum akademik-entelektüel ve sosyal etkinliklere yetişme telaşı içinde Cuma gününden başlayan baş döndürücü bir hafta sonu geçirdim.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : İstanbul’da düşünce fırtınaları
Haber Merkezi 22 Nisan 2019, Pazartesi Yeni Şafak
İstanbul’da düşünce fırtınaları yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Hepsi de ayrı ayrı ele alınmayı, anlam ve önemi bakımından ayrı ayrı tartışılmayı-değerlendirilmeyi hak eden ve eş zamanlı olarak İstanbul’da gerçekleşen bu toplantıların toplamda ortaya koyduğu en çarpıcı ve anlamlı görüntü, Türkiye’nin nasıl bir küresel entelektüel, akademik üretimin ve etkinliğin merkezi haline gelmiş olduğudur.

Aslında daha önce de bir vesileyle benzer bir tecrübeye davet etmiş olduğumu hatırlıyorum. Bugün İstanbul’da bir çok üniversite veya otel konferans salonlarında sürekli olarak ve aynı anda bu türden onlarca toplantı, seminer, buluşma, konferans icra edilmektedir. Bu toplantılardan rastgele anlamlı sayıda bir kesit alıp üzerinde yapılabilecek bir inceleme, İstanbul’un tarihe ve coğrafyaya uzanan etkilerini ve bağlantılarını çok güzel yansıtacaktır.

Benim bu hafta sonu yaşadığım da aslında sadece küçük bir kesit sayılabilir. Toplantı ve tartışma mekanı, düşüncelerin seyrine de, mahiyetine de hiç kuşkusuz önemli bir etkide bulunuyordur. O yüzden toplantıların önemli bir kısmının konusu da Türkiye ve İstanbul oluyor. Türkiye ve İstanbul üzerine özellikle son 25 yıl içinde yaşanmış olan değişime dair dışarıdan katılanların izlenim ve tecrübe paylaşımları başlıbaşına ilginç oluyor.

24-26 Nisan’da Asya-Afrika İşbirliği Merkezi ile İslam dünyası STK’lar Birliğinin birlikte düzenlediği Asya-Afrika İşbirliği Forumu çok farklı ve özgün bir program oldu mesela. Asya ve Afrika’da çok ciddi sosyolojik, dinsel ve kültürel derinliği olan Sufi cemaatleri ve onlara bağlı olarak çalışmakta olan STK’ları Türkiye’deki mukabil cemaat ve STK’larla bir araya getirerek tanışmalarını, tecrübe paylaşımlarını sağlamak ve muhtemel işbirliği imkanlarını ele almak, daha önce bu ölçüde denenmiş bir şey değildi. Oysa özellikle Afrika’da bu sivil oluşumların hem ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmasında hem de sömürge sonrası kurulan siyasi yapıların üzerinde çok önemli etkileri olmuştur.

Çok ciddi toplumsal derinlikleri olan bu toplulukların kendi aralarındaki diyaloğu ise çok zayıf. Buna mukabil böyle bir buluşmaya hepsinin de ne kadar istekli oldukları, bir arayış içinde oldukları kendilerine yöneltilen davete coşkuyla icabet etmiş olmalarından anlaşılıyor.

Kur’an-ı Kerim’de bildirilen “İyilik ve takva üzerine yardımlaşın” buyruğunu esas alan konferans Afrika kıtasının mustarip olduğu bir çok insani sıkıntıya karşı beraber neler yapılabileceğinin yollarını arıyor, eğitim, öğretim ve sosyal faaliyetler konusunda tecrübe paylaşımına sahne oluyordu.

Türkiye’nin STK’larının insani yardım konusundaki tecrübeleri malum. Türkiye’yi insani yardım konusunda dünyada ilk sıraya yerleştiren gayretkeşlik sadece devletin enerjisiyle sınırlı değil. O yüzden Türkiye’nin STK’ları ile Afrika’nın bu tür yapıları arasındaki bu irtibatların çok önemli bir rolü olacağı açık, ancak bu buluşmalarda insanların birbirlerini daha fazla tanımaları, kendi farklarını birbirleriyle karşılaşmak suretiyle görmeleri ve uzaklaştıran farkların farkına vararak kendilerine ayna tutmaları da mümkün olabiliyor. Tabi hiçbir karşılaşma risksiz değil. Her karşılaşmada insanın diğerinden duyduğu şeylerle hayatının, bilgisinin, ufkunun ve anlayışının sarsılması, değişmesi riski vardır. Ama insan olmak tam da bu riski göze almaktan başka nedir ki?

25 ayrı ülkeden 35 Sufi cemaati veya STK’yı 200 temsilcisiyle bir araya getiren konferansın sonucunda katılımcılar temsil ettikleri ülkeler ve halklar arasındaki ilişkileri ve işbirliğini güçlendirmek, Kültürel ve sosyal iletişimi daha etkili biçimde sağlamak, diyaloğu ve toplumlar arasında barışı ve hoşgörüyü teşvik etmek, kalkınma, ticaret ve ekonomik işbirliği ile özelikle ilgilenerek forumun amaçlarına ulaşmak için programlar ve etkinlikler düzenlemek, projeler geliştirmek, STK’lar arasında işbirliği ve ortak anlayış geliştirmek gibi hususlarda özel bir çaba içinde olunacağı noktasında anlaştılar.

Kapanış bildirisinde ifade dilen bütün bu hususlar aynı zamanda bu tür toplulukların kendi ülkeleri ve ümmet coğrafyası içinde daha fazla sorumluluk üstlenmelerini, tabiri caizse ellerini taşın altına koymalarını beraberinde getirecek hayırlı bir adım. Bu hayırlı adımda emeği olan başta Asya-Afrika İşbirliği Merkezi başkanı Münir Said ve Mehmet Altındağ ile İslam dünyası STK’lar Birliği başkanı Ali Kurt olmak üzere herkesi tebrik ederim.

Tabi İstanbul’da hafta sonu etkinliklerinden sadece bunu anlatabildik. Oysa Sabahatin Zaim Üniversitesi İslam ve Küresel Araştırımalar Merkezi (CIGA)’daki Uluslararası Filistin Konferansı da yine çok sayıda dünyaca önemli ismi bir araya getiren önemli bir toplantıydı. İbn Haldun Üniversitesi’nde düzenlenen 5. Uluslararası İbn Haldun Sempozyumu, İbn Haldun üzerine bilimsel ve akademik çalışmalarıyla dünyaca meşhur isimleri bir araya getiren bir etkinlikti.

29 Mayıs Üniversitesi Kur’an Araştırmaları Merkezinde Kur’an ve Pozitif Bilim başlıklı bir sempozyum vardı.

Yine üyesi bulunduğum Uluslararası Stratejik Düşünce Grubu 31 Mart Mahalli Seçimlerin sonuçları eşliğinde Türkiye ve Bölge siyasetini ele alan önemli bir çalıştay gerçekleştirdi.

Bir de Dergiler Fuarı vardı tabi, maalesef artık yetişemediğim için katılamadığım..

Bunlar hafta sonu İstanbul’da gerçekleşen etkinliklerden sadece benim muttali olabildiklerim. Başka nice güzellikleri de var elbet İstanbul’un, yaşayana, bilene, hissedene, takdir edene. Ama bu boyutu bir başka güzel.

Suriyeliler Türkiye’de ne yapıyormuş?

Son yılların en acımasız en kanlı ve en ilkesiz uluslararası hesaplaşması Suriye toprakları üzerinde cereyan etti. Bir çok ülkenin kendi aralarındaki hesaplaşmaları Suriye toprakları üzerinde ve Suriye halkının kanı, canı, yurdu pahasına vermesi ortaya son derece trajik bir durum çıkardı.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Suriyeliler Türkiye’de ne yapıyormuş?
Haber Merkezi 20 Nisan 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Suriyeliler Türkiye’de ne yapıyormuş? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Ancak kendi hesaplaşmalarını Suriye halkının kanını cömertçe dökmekte tereddüt etmeyerek yürütenler, bu hesaplaşmanın ortaya çıkardığı insani faturayı ödemekten de aynı ölçüde uzak durdular ve uzak durmaya devam ediyorlar.

104 sene önce sanki başka hiçbir kavmin burnu kanamamış gibi, sanki o savaşta on milyonlarca insan ölmemiş, on milyonlarcası yerinden yurdundan koparılmamış gibi, toplam 1.5 milyonluk bir nüfusa sahip Anadolu Ermenilerinin yaşadıkları acıların ağıtlarını hala yakmaya devam edenler, bu ağıtlardan günümüze, Türkiye’ye fatura çıkarma işgüzarlığı gösteren ülkeler bugün 22 milyon insanın çok daha ağır şartlara maruz kaldığı Suriye’ye kör ve sağır.

Daha da kötüsü bir çoğu da Suriye’deki bu acıların faili, sebebi veya suç ortağı. Kendi elleriyle işledikleri bunca cürüm ortay yerde dururken, 1915’e giderek hangi hasta vicdana nasıl bir tedavi uygulayacaklar?

Bugünkü bilanço 12 milyon Suriyelinin yerinden yurdundan edildiği, bir milyonun üstünde insanın öldüğü, milyonlarcasının yaralandığı, halihazırda da Esed zindanlarında ağır işkencelerden geçirilmekte veya akıbeti meçhul on binlerce kişinin bulunduğu yönünde. Bu son sayının daha fazla olmamasının sebebi zaten hapse girenlerin uzun süre yaşamadıkları, bugünlerde rejim hapishanenin bir katletme yolu olduğunun bilinmesidir.

Türkiye Suriye’de olup bitenlerin sebebi olmadığı halde, orada ortaya çıkan insani durumun kendine yüklediği insani sorumluğu yüklenmekte hiç tereddüt etmeyen ve bunu bütün insanlığa örnek oluşturacak şekilde yapan tek ülke oldu.

Lübnan ve Ürdün’ün de hakkını yemeyelim. Onlar da kendi imkanları ölçüsünde bu sorumluluktan kaçmadılar. Hatta kendi nüfuslarına orantısal olarak baktığımızda her iki ülkedeki Suriyeli mülteci sayısı Türkiye’dekinden çok daha fazla bile sayılabilir. Nüfusu 10 milyon olan Ürdün’e nüfusunun yüzde 14’ü kadar, yani 1 milyon 400 bin Suriyeli gitmiş. Lübnan’da bu oran yüzde 16’yı buluyor. Türkiye’de rakamsal olarak her birinin üç katından fazla Suriyeli gelmiş olsa da 81 milyonluk, gelişmiş bir ekonomi içinde bunun etkisi kuşkusuz daha kolay telafi edilebilmiştir.

Her ne ise, sorumlusu vekalet savaşları yürüten ülkeler olan bu insani felaketin faturasının bu ülkelere çıkarılması savaşın kendisine ilave büyük bir haksızlık. Şu ana kadar AB’nin veya ABD’nin bu savaşın insani faturasını ödeme konusunda ortaya konan bütün faaliyetlerin tek nedeni herhangi insani bir duyarlılık değil, buradan ülkelerine akabilecek göçü önlemeye dönük olmuştur. Böyle bir göç ihtimali olmasa kıllarını kıpırdatacak gibi görünmüyorlar.

Oysa Türkiye olaya tamamen insani bir açıdan baktı ve bu durum kim ne derse desin Türkiye’yi bütün dünyada bir yıldız gibi parlattı. Bütün dünyada bu yaklaşımıyla ciddi bir fark yarattı da Türkiye’de bu farkı fark etmeyenler, fark etse de bunu takdir etmeyen sözüm ona sosyal demokrat, solcu CHP’liler sergiledikleri yabancı düşmanlığıyla bizi utandırmaya devam ediyorlar. Uyanan fitneyi uyandırıyorlar.

Yabancı düşmanlığı cehaletinin en tipik söylemi her zaman yaşanan alakasız sorunların nedenini yabancı sayılan insanlara yüklemesidir. Türkiye’de ekonomik veya siyasi ne sorun varsa sebebini Suriyelilerin oluşturduğunu söylemekse aslında onları kabul eden, onlara yardım eden AK Parti’yi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı suçlamanın sadece bir yolu.

Her durumda Türkiye adına bütün dünyada en çok gurur duyulacak yanımızdan böyle saldırmak, bir iyilik fırsatı bulmuşken tepmek, iyilikten sonra gaflet ve delalet gibi bir şey.

Bu arada geçtiğimiz günlerde UTESAV’ın “Suriyeli Sığınmacılar ve Türkiye Ekonomisi -Evrensel tecrübe ışığında bir etkiyi konuşmak” başlıklı bir raporu yayınlandı. Raporu kaleme alan Prof. Dr. Bekir Berat Özipek Türkiye’deki Suriyelilerle ilgili bütün algıları ele alan ve özellikle onları ekonomiye yük olarak gören yaklaşımları sorgulayan ve yıkan kapsamlı bir çalışma ortaya koymuş.

Rapor Suriyelilerin bilinenin aksine Türkiye’ye geldikten sonra yan gelip yatıyor da sürekli devletten sınırsız yardım alıyor olmadıklarını rakamlarla ortaya koymuş. Suriyeliler aynı zamanda çalışıyor ve ekonomiye ciddi bir katkı sağlıyorlar.

Sadece 2014 yılında 4.500 işadamı, Suriyeli işadamı 1.22 milyar liralık bir iş yatırımı yaptılar. 2015’te yabancı yatırımcılar arasında Suriyeliler ilk sırada geliyordu, Almanlardan sonra, yüzde 25.21 yabancı sığınmacı yatırımcılar. Şimdi 6.000 Suriyeli şirket var 3.5 milyar dolar yatırımla. Yeni bir çalışmaya göre Suriyelilerin yüzde 90’ı kendi imkânlarıyla çalışıyor ve hayatlarına devam ediyor.

Suriyeliler şu anda muhacir oldukları için çok daha dinamik, daha fazla tutunma isteği ve enerjisiyle dolu, muhacir karakterine özgü bir risk alma cesaretleri ve girişimcilikleri olduğu için Türkiye’nin ekonomisine ihtiyaç duyduğu dinamizmi taşıyorlar. Üstelik bunu yabancı istihdamıyla ilgili mevcut, akla zarar mevzuata rağmen yapıyorlar Bu mevzuat biraz değişince, Suriyelilerin ekonomiye katkısının katlanarak artacağından hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Muhacir rızkıyla, bereketiyle geliyor diye boşuna denmiyor. Onların bu şekilde gelmesini ne onlar ne de biz isterdik elbet. Ama olan olmuş, başa bunlar gelmişse, imtihan belleyip imtihana en iyi şekilde cevap verme fırsatı vardır insanın. Kalitesini ortaya koyma, olanı bir avantaja dönüştürme ve Ensar asaleti ortaya koyma fırsatı…

Bu asaleti ortaya koyma fırsatı varken, eli sıkı, asalet yoksunu, hayırsız, bereketsiz cimriyi oynamak isteyenler buyursun oynamaya devam etsinler. Bu oyunun sonu nasıl biter malum.

Mısır’dan referandum manzaraları ve Ermeni soykırımını anan darbeci General Hafter

ABD’nin Ortadoğu’daki müttefiki ve hem İslam adına hem de demokrasi adına görmek istediği model olan Sisi yönetimindeki Mısır’da bir süredir gündemde olan anayasa değişikliği referanduma sunuldu. Değişiklik kısa bir süre önce parlamentoda sanırım oy birliğiyle (tamamı Sisi tarafından seçilmiş bir parlamentoda tahmin etmeye bile gerek yok herhalde) geçti.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Mısır’dan referandum manzaraları ve Ermeni soykırımını anan darbeci General Hafter
Haber Merkezi 17 Nisan 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Mısır’dan referandum manzaraları ve Ermeni soykırımını anan darbeci General Hafter yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Anayasa değişikliği askeri darbeyle işbaşına gelmiş olan ve mevcut anayasa gereği her biri 4 yıllık 2. döneminde bulunduğu için bir daha seçime girme ihtimali bulunmayan Sisi’ye görev süresinin sonunda sıfırdan başlayarak 2 defa daha ve bu sefer 6’şar yıllığına seçilme imkanı veriyor. Bu da toplamda 2034 yılına kadar iktidarda kalması demektir. Aynı zamanda Başkana yüksek yargı üyelerini ve bütün makamları seçme yetkisi tanıyan değişiklikler, silahlı kuvvetleri de Mısır halkının hizmetinde bir savunma gücü olmaktan rejimin üstünde ve rejimin sahibi olarak tanımlıyor. Eskiden de fiilen böyleydi gerçi, ama bu sefer olay anayasal bir düzenlemeyle teminat altına alanmış oluyor.

Tamamı akla, vicdana, izana aykırı bir anayasanın bir parlamentoda hiç tartışılmadan, sadece alkışlanarak geçirilmiş olması, o ülkede önce parlamentonun olmadığının, parlamento rolü yapan bir kurumunsa olayı artık bir çizgi film düzeyinde yaşadığını gösteriyor. Parlamentodan 17 Nisan’da hızla geçen anayasa değişikliği, aynı hızda halk oyuna 19 Nisan’da, yani parlamento tarafından onaylandıktan sadece iki gün sonra götürüldü.

Halkoyu diyorsak da ortada halk yok. Dostlar alışverişte görsün, birkaç sandık kurulsun birkaç oy kullanan görüntüsü olsun yeter.

Mevcut anayasa aslında bu tür anayasa değişikliği halkoylamalarında parlamento sürecinden sonra en az iki haftalık bir bekleme, hak tarafından durumun anlaşılması ve tartışılması için zorunlu süre tanıyor. Bu anayasal süreye de uyulmamış durumda. Yine anayasa gereği anayasa değişiklikleri madde madde oylanmak durumundayken bu sefer yine istisnai olarak toplu olarak oylandı.

Sisi için her şey istisna konusu olabiliyor. O “müstesna” bir lider olduğu için, kendisi adına yapılan bütün düzenlemelerde anayasa, kanun, hukuk, teamüller, hepsi istisnai olarak askıya alınabiliyor. Yurtdışında oy pusulaları damgalanmamış, sadece yazıcıda basılarak seçmenlere verilmiş. Tabii bir de referandumda oyunu önceden “evet” yönünde açıklayanlara dağıtılan yemekler, seçilen seçmenlere defalarca oy kullandırmak üzere yapılan organizasyonlar, “hayır” yönünde önceden bırakınız propagandayı, fikir beyanında bulunan seçmenlerin tutuklanması, ABD’nin Ortadoğu’daki demokrasi rüyasından referandum manzaralarından sadece bir kaçı.

Bu durumda, “Konu hangi halka götürüldü?” Mısır halkı bu soruyu sırf mizah olsun diye sormuyor, gerçekten ciddi bir merak konusu, çünkü bağımsız gözlemciler referanduma katılım oranının yüzde ikileri bile bulmadığını söylüyor. Buna rağmen herkes günün sonunda biraz daha yüksek bir katılım oranının ilan edileceğinden kuşku duymuyor.

Zaten seçmenler için bir veri tabanı yok. Mısır’da kimin hangi kurallara göre oy kullanacağı, kimin hangi listelerde olduğu belli değil. Elektronik bir veri tabanı bulunmadığı için seçmenler eğilimlerine göre tespit edilip önceden seçilip sandığa çağrılabiliyorlar.

Demokrasinin diyarı ABD için bunlar rahatsız edici şeyler olmalı değil miydi? Hatırlarsanız geçtiğimiz günlerde iki kız çocuğu ve bir damadı, ABD’de Müslüman görmeye tahammül edemeyen ırkçı, bağnaz komşuları tarafından öldürülen Dr. Abu Salah’ın Kongre’nin “ırkçılık ve beyaz şiddetini araştırma komisyonu” üyelerince dinlenmesi esnasında yaşananları anlatmıştık. O görüşme acılı babanın yaşadıklarını bir empati kurarak dinlemek yerine nasıl da İslam nefretinin kusulduğu saldırgan bir konuşmaya dönüşmüştü? Küstah Cumhuriyetçi aynı zamanda Amerikan Siyonist Örgütünün de başkanı olan MortonKlein çocukları hunharca, alçakça öldürülmüş Dr. Abu Salah’a şunu demişti hani:

“Bizim gerçekten Mısırlı Başkan Sisi’nin yaptığını yapacak Müslümanlara ihtiyacımız var, Kur’an’ın bazı parçaları üzerinde yeniden düşünmek ve yeniden teyit etmek gerek.”

Onlar için Sisi’nin ideal biri olarak görülmesi Sisi’ye kendi halkını daha da fazla zulmetme cesarete veriyor. Tencere yuvarlanıp kapağını buluyor, ama olan tencerinin içindeki Müslüman halklara oluyor. Onlar emperyalist tencere ile işbirlikçi kapağın zulmü arasında bunalmaya, ölmeye devam ediyorlar.

LİBYA’NIN SAVAŞ SUÇLUSU GENERALİ ERMENİ SOYKIRIMINDAN BAHSEDİYOR

Libya’da son zamanlarda Ortadoğu’da akan bütün kanların, ortaya çıkan bütün darbe ve işgallerin sorumlusu olan eksenin desteğiyle yaptığı darbe ve Libya halkını esir almak üzere yaptığı operasyonlar dolayısıyla savuş suçlusu ilan edilmek üzere yeterli suçu biriktiren General Hafter yönetimindeki Tobruk hükümeti, 24 Nisan gününü “Ermeni Soykırımında hayatını kaybedenleri anma günü” ilan etti. Güler misin ağlar mısın?

Ermeni soykırımına inanan Ermeni diasporasında bir gram samimiyet ve bir miktar da akıl olsa kendi davalarının bu şekilde bugünün soykırımcılarının elinde nasıl bir araca dönüştürülmüş olmasından ibret almazlar mı?

Hadi Ermeni meselesi, 1915 olaylarının tartışılabilir bir tarafı olduğunu kabul ediyoruz. Bunu da siyasetçiler değil tarihçiler belgeleriyle yapsın diyoruz. Ama bunu siyasetin gündemine bu kadar pazarlarsanız en büyük alıcısı günümüzün katilleri, mücrimleri, darbecileri, gözünü iktidar hırsı bürümüm ve bunun için milyonların kanını dökmekten çekinmeyen diktatörleri oluyor.

Hepsi de Türkiye’nin bugünkü duruşundan, kendi katliamlarına karşı duruşundan, çıkarlar yerine insanlığı önplana çıkarmasından rahatsızlar ve soykırım söylemlerini Türkiye’ye karşı bir hamle konusu olarak görüyorlar. Önce o acı olaylarda hayatını kaybetmiş olan Ermenilerin ruhlarını pazara çıkarmış oluyor, onları bir kez daha ama bu sefer gerçekten öldürmüş oluyorlar.

Azıcık akıl, azıcık fikir, azıcık ibret. Libya’da bir tek Ermeni bulunmaz, ama en az yüzde 15 Türk kökenli insan bulunur. Ermeni soykırımından bahseden ise yaptığı darbe ve işgal saldırılarıyla onbinlerce sivil insanın hayatına kast etmiş olduğu için bugün uluslararası ceza mahkemesinde yargılanması gündemde olan Hafter. Tablo yeterince net değil mi?

Devrim hırsızları Sudan ve Libya’da

Sudan ve Libya bugünlerde çok ilginç olaylara sahne oluyor. Olayların özeti halkların giriştiği devrilerin organize işlerle çalınma girişimleri olarak nitelenebilir.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Devrim hırsızları Sudan ve Libya’da
Haber Merkezi 15 Nisan 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Devrim hırsızları Sudan ve Libya’da yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Aralık ayı içinde Sudan’da ekmek fiyatlarının yükseltilmesini protesto olarak başlayan gösteriler Sudan’da bir Arap Baharı dalgasından söz ettirirken yazdığım bir yazıda gelişmelerin bahardan ziyade yeni bir dalavere izlenimi verdiğini söylemiştim.

Sudan’daki bir Devrim’i mevcut durumda Sudan halkının devrim hırsızlarına karşı korumasının çok zor olduğu görünüyordu. Aksine şu anda bütün olumsuz özelliklerine rağmen Ömer Beşir yönetimindeki Sudan’ın bu sürece sürüklenmesi bütün Afrika’da ciddi bir istikrar sorunu oluşturma tehlikesini barındırıyordu.

Ömer el-Beşir’in bütün eleştirileri hak eden 30 yıllık iktidarı her türlü başarısızlık, iç savaş, darbe, anayasanın askıya alınması, yolsuzluk örnekleriyle dolu. Bu yüzden halkların hiçbir rızalarının kalmamış olduğu bu yönetimin gitmesini, yerine yüksek katılımlı, şeffaf, dürüst, hesap verebilir yönetimiyle işbaşına gelecek bir sistemi talep etmelerinden daha haklı bir şey olamazdı.

Sudan’daki halk hareketi şu ana kadar büyük bir ısrarla, ortaya koyduğu irade davasında önemli bir mesafe de kaydetti. Ancak devrim yapamadı henüz, yaptığı şey sadece bir askeri yönetimi başka bir askeri yönetimle değiştirmek olabildi şimdiye kadar. Tamamlanmamış devrimin bir askeri darbeyle soğutulmaya çalışmasını ise ayağa kalkmış olan halk kabul etmiyor tabi. O yüzden meydanlar ilk günkünden daha büyük kalabalık kitlelerle doluyor ve taleplerinin bir Devrim düzeyinde yerine getirilmesini talep ediyorlar.

Ancak işin bu aşamasında malum bölgesel ve küresel devrim hırsızları veya devrim katilleri de boş durmuyor. Devrimi doğmadan boğmak veya çalmak için bütün çabalarını ortaya koyuyorlar.

Sudan’da işbaşına gelen on kişilik yüksek askeri konseye malum Körfez ülkelerinin yoğun baskıları ilk günden itibaren başladı. BAE-SA-Mısır eksenli yoğun bir lobi faaliyetiyle askeri konsey üyelerine bir rota çizilmeye çalışılıyor. Bu rotada Mısır tecrübesine ve tavsiyesine kulak vererek gerekirse meydanları doldurmuş olan kitlelerin üzerine rastgele ateş açarak birkaç bin kişiyi katletmek var. Böylece Mısır’da olduğu gibi insanlar evlerine tıpış tıpış dönmek zorunda kalacak ve Sudan halkının henüz doğmamış Devrimi gasp edilmiş olacaktır.

Sudan halkı BAE-SA-Mısır ve diğer ABD ve Avrupa ülkelerinin kendi devrimlerini çalmasına karşı büyük bir bilinç ve duyarlılık içinde tabi. Her türlü müdahale girişimine karşı tepkilerini sahada ortaya koyuyorlar. Ancak devrimlerinin şiddetle, zorla çalınmasına karşı nasıl bir tedbir alacaklar? Taleplerine cevap verme adına Ömer Beşir’i indiren askeri konsey kendilerini mi dinleyecek yoksa şu anda akbabalar gibi Devrimlerinin üzerinde dolanan acımasız, devrim katillerinin istediklerini mi yapacaklar?

Kuşkusuz devrim katillerinin yapacakları tekliflerin peşinden gittiklerinde Sudan’ı bekleyen bundan sonra telafisi çok zor bir zulüm ve istibdat, bedelini sadece Sudan halkının ödeyeceği bir yoksulluk ve yokluktan başkası olmayacak.

Bu Devrim hırsızları/katillerinin Mısır’da ve Yemen’de yaptıkları şu anda Libya’da Hafter eliyle yapacaklarının teminatı veya habercisi gibi. Hafter denen adamın Libya halkı nezdinde hiçbir karşılığı yok. Libya’da iyi kötü yürümekte olan bir ulusal diyalog süreci devam ederken Mısır’daki darbenin hemen ardından, aynı devrim hırsızları tarafından kendisine sağlanan silahlı güç imkanlarıyla Libya’da yönetime el koyduğunu ilan etti.

Kendisine bu ilanı yapmaya imkan veren tek şey eline tutuşturulmuş silahlardan ve hava gücünden başka bir şey değildi. Uluslararası toplum Libya halkının temsilcisi olarak Trablus’taki Ulusal İttifak Hükümetini tanıyordu ve hala onu tanıyor. Buna rağmen halk düzeyinde sahada kontrol edemediği Libya’nın bir kısmında silahlı gücüyle kontrolü sağlamış olan Hafter’in kanun, hukuk tanımaz tavrıyla Libya fiilen bölünmüş durumdaydı. Bir süre önce ise bu bölünmüşlüğü meşruiyet lehine değil, kendi zorbalığı lehine sona erdirmek üzere harekete geçti. Trablus’u işgal etmek üzere yola çıktı. Bu yolda Trablus hükümeti ve halkın temsilcileriyle bir diyalog falan aradığı yok, elinde silah bütün Libya halkını esir almaya çalışıyor.

Libya halkına vaat ettiği hiçbir iyi yönetim, istikrar, adil paylaşım, demokrasi, temsil falan da yok. Tek istediği Libya’nın tamamını işgal etmek, bunun için sivillere yaptığı saldırılarla şimdiye kadar yüzlerce insanın ölümüne binlerce insanın yaralanmasına on binlerce insanın da evlerini yurtlarını terk etmelerine yol açan savaş suçları dolayısıyla Uluslararası Ceza Mahkemesine şikayet edildi, BM onun bu hareketinin kabul edilemez bir savaş suçu olduğunu duyurdu.

Ne var ki, bu savaş suçlusu bu suçunda yalnız değil. Onu açıkça azmettiren, destekleyen sadece Körfez ülkeleri değil, sözüm ona demokratik bir dünya da var. ABD ve Fransa tek gerekçesi silahlı gücü olan Hafter’in arkasında onun özgür bir halkın sivillerini öldürme pahasına esir almasına hiçbir itirazları yok.

Türkiye’ye 1915 yılındaki bir olaydan dolayı insanlık dersi vermeye cüret edenler, utanmadan bugün sadece biraz daha petrol için göz göre göre katliamlar yapan, bir halkı öldürmeye, kalanları esir almaya kalkan bir diktatör heveslesini destekliyor. Bir utanç konusu olarak bu olay bugünün Batı dünyasına yeter de artar bile.

Fitneyi uyandıranlar…

Yabancı düşmanlığı ciddi bir insanlık sorunudur. Irkçılığın bir biçimidir ve tipik bir cahiliye geleneğidir. Ortaya çıkışı tamamen cahilce değerlendirmelerle, cahilce duygularla ve insanı insanlığından uzaklaştıran tutumlarla ilgilidir. Başka insanlara, özellikle zayıf insanlara, muhtaç insanlara, neden burada olduklarına dair hiçbir empatisi yok. Aynı şeyin bir gün kendi başına da gelebileceğini unutur. Kendi atalarının mutlaka bir zaman mülteci veya muhacir olduğunu hatırlamaz. Muhacirin kendi rızkından yediğini sanır, kendi konforunu bozduğu vehmine kapılır.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Fitneyi uyandıranlar…
Haber Merkezi 13 Nisan 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Fitneyi uyandıranlar… yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Yabancı düşmanlığı cehaletten beslenir, çünkü insanoğlu her zaman bir yerde kendini mutlak yerli, bir yerin mutlak sahibi gibi görür, ki değildir. “Dünya bir han gelen göçer”. Hiç kimse bulunduğu yerde ezelden beri mevcut değil, bulunduğu yere ilelebet kazık çakacak da değildir.

Peki, bizimkiler Almanya’da, Avrupa’nın birçok ülkesinde yabancı düşmanlığına maruz kaldığında kolaylıkla ikna olabildiğimiz bu argümanlar, bizim ülkemizde yabancılara karşı sergilediğimiz tutumlara karşı bizi ne kadar ikna edebiliyor?

İnsani seviyemizin teste tabi olduğu yer tam da budur: Bize yapılmasını istemediğimiz şeyi biz başkasına nasıl yapabiliyoruz?

Aslına bakarsanız yabancı düşmanlığı yabancıyla karşılaşan herkesin içinde uykudaki bir fitnedir. Bir potansiyel kötülüktür yani. Onun uyandırılıp uyandırılmaması, uyandırılmamasına karşı toplumların sergilediği olgunlukta farklılık olabiliyor. Ne yazık ki bu fitneyi en fazla kaşıyanlar bunu bir siyasi kâra dönüştürmek isteyen siyasetçiler oluyor.

Türkiye 8 yıldır ölümden kaçmak zorunda kalan Suriyeli kardeşlerine kapılarını tereddütsüz açmakla kalmayıp halkıyla devletiyle, sivil toplum kuruluşlarıyla sergilediği misafirperverlik dolayısıyla bütün dünyanın takdir ve hayranlığını kazanmış durumda. Türkiye’yi dünyada itibarlı kılan en başta gelen mevzulardan biri de bu olmuştur. Türkiye bu itibarı her toplumun içinde bulunabilecek “fitneyi uyandırmamayı başardığı” için kazandı. Türk milleti neresinden bakarsanız bu fitnenin uyanmasına karşı şu ana kadar başarılı bir mücadele vermiştir.

Yabancı düşmanlığı ne kadar cahilce ise gelen misafirin rızkıyla birlikte geldiğini bilmek ilmin en derin seviyesidir. Türk halkı bu ilmi seviyeye fazlasıyla sahip. Ancak siyasetçiler bu kışkırtmaları yaptığında maalesef fitne daha hızlı uyanıveriyor. İnsanlardaki cahiliyeye oynamış oluyorlar. İlimden sonra cehalet, bilinçten sonra gaflet ne acı bir son.

İstanbul’da mahalli seçimler esnasında sosyal demokrasiye yazılmış olan siyasi partiler en fazla bu cehalete oynadılar, fitneyi kaşıyıp uyandırmaya kalkıştılar. Yazık ki bu fitneyi epey uyandırmayı başardılar. Halbuki bu alan tamamen siyaset dışı kalması gereken bir alandı.

Bolu Belediye başkanlığını kazanan CHP adayının seçim vaatlerinden birisinin Suriyelileri Bolu’dan sürmek olduğunu büyük bir dehşet içinde görüyorduk. Maalesef Bolulular bu faşizme dur demek yerine, bu ırkçılık ve yabancı düşmanlığı fitnesini alenen uyandırana tepki göstermek yerine belki bu nedenle belki başka nedenlerle onu başkan seçtiler. Daha önce demiştik. Maalesef demokrasi dediğimiz şey faşizm-uyumlu bir sistemdir. İnsanların en süfli duygularına hitap ettiğinizde de yol kat edebiliyorsunuz.

Bütün Suriyelileri bir topluma düşman ederek oy toplamayı hedefleyen başkana muhtemelen bütün Bolulular sadece bundan dolayı oy vermiş değildirler. Ancak insanlık adına, bu ırkçı ve merhametsiz söylemleri dillendirene Boluluların gereken dersi vermesi beklenirdi. Bu söylem felaket bir söylem çünkü. İnsanın hem dünyasını hem ahiretini yakan bir söylem. Herhangi bir partiyle alakası yok, bu mensubu olduğumuz İslam’a da, bütün mukaddes değerlere de ters bir söylem.

Üstelik aynı belediyle başkanı göreve başlarken o değerlerimizin emredildiği Kur’an-ı Kerim’i öpüp alnına koymuş. Halbuki o Kitap’ta yazılanlar sadece Suriyeliler için söyledikleri dolayısıyla o Başkanı daha şimdiden mahkum eder. “Kendilerine ‘Allah’ın size verdiği rızıktan (yoksullar için) infak edin denildiğinde, ‘Allah’ın dilemesi halinde zaten doyuracağını (dolayısıyla Allah’ın doyurmadığını) biz mi doyuralım? Ne kadar büyük bir yanlışlık içindesiniz’ derler” (Yasin, 47).

Biraz Kur’an’ın ilminden nasibi olan, yoksullar için, insanlık için yapılan harcamaları böyle kem görmez. Görürse ve gösterirse ne olur, bilen bilir.

Oysa o Suriyelilerin hiç biri bile isteye, keyif çatmak için Türkiye’ye gelmiş değil. Bunların hepsinin en az bir veya bir çok akrabası öldürülmüş, ya rejimin insanlıktan zerre nasibi olmayan şebihasının veya PKK-PYD’nin veya DAEŞ’in veya diğer terör örgütlerinin musallat olmasıyla yurtlarından zorla kaçırılmış insanlar. Canlarını kurtarmak için kapımızı çalmış insanlara yapılacak en aşağılık şeyi yapmak milletimize yakışmaz. Nitekim milletimiz kendine yakışmayanı yapmadı zaten. Ama millete temsilcilik talebiyle öne çıkan siyasetçilerin bu fitneyi bu şekilde uyandırmaları cehaletten de öte bir insanlık suçu.

Bu insanlık suçunun sosyal demokratlık iddiasındaki bir partinin adayından gelmiş olması üstüne tüy diken bir ayıp. Partisinden bu konuda bir tepki beklemenin beyhude olduğunu biliyoruz, çünkü bizzat kendi Genel Başkanı ülkemize sığınmak zorunda kalmış insanlara karşı bu insanlık suçu tahriki bütün seçim kampanyalarında tekrarlıyor.

Fitneyi uyandıran bu tavra karşılık onu hala uyutmaya çalışan erdemli siyaseti de tebrik ediyoruz. Ağrı Belediye Başkanı Savcı Sayan, Bolu Belediyle başkanına “Sana yük oluyorsa Suriyeli kardeşlerimizi, bize gönder, başımız üzerinde yerleri var” diyerek yüreklere su serpti, insani seviyenin daha fazla düşmesine engel oldu.

İslamofobinin mazereti olamaz

İslamofobinin, yabancı düşmanlığının, ırkçılığın, insanlara karşı nefreti kışkırtmanın bir mazereti yok. Oysa, İslamofobi kelimesinin içerdiği fobi, yani korku, kendi içinde bu mazereti üretmeye teşnedir.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : İslamofobinin mazereti olamaz
Haber Merkezi 10 Nisan 2019, Çarşamba Yeni Şafak
İslamofobinin mazereti olamaz yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Korkuyorlar, o yüzden nefret ediyorlar.

Korkuyorlar, o yüzden “önleyici” olarak saldırıyorlar.

Nefret ve saldırganlıklarının gerçek nedeni olan korku psikolojik bir durumdur, fobi ise bir hastalık. Her durumda raporluk bir durum ve bir mazeret üretebiliyor.

Oysa İslamofoblar gerçekten korktukları için Müslümanlara düşmanlık edip saldırıyor değiller. Bilançoya bakıldığında dünyada İslomofoblar hiç öldürülmüyor, saldırıya uğramıyor; onların marifetiyle katledilenler sadece Müslümanlar. Ama yine kendilerinden korkulanlar da Müslümanlar oluyor. Müslümanlar kendi katillerinden korkmuyor, ama katiller kendi kurbanlarından korkuyor. Böylesine tuhaf bir denklem.

Geçtiğimiz hafta sonu İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesinin İslam ve Küresel İlişkiler Merkezinin (CIGA) düzenlediği 2. Uluslararası İslamofobi Konferansından bahsetmiştim. Artık küresel bir nitelik kazanmış olan İslamofobinin her yerde karşımıza çıkabildiğinden, çünkü büyük ölçüde batı-merkezli bir jeopolitiğin etkisiyle giderek kendi mazeretlerini üretip haklılaştırılabildiğinden sözetmiştik. Sayısız örnek verilebilir buna tabi. Ama bugün tipik bir örnek olay olarak ABD’de iki kızı ve damadı öldürülen Müslüman Dr. Muhammed Abu-Salah’nın geçtiğimiz günlerde ABD Kongresi’nin adalet komisyonunda “nefret suçları ve yükselen beyaz ırkçılık” örneği olarak çağrıldığı oturumda kongre üyeleriyle girdiği diyalog var.

Kongre üyeleri kendisini iki kızı ve bir damadı sadece başörtüsü ve Müslüman görmeye dayanamadığını söyleyen ırkçı bir komşuları tarafından Kuzey Carolina’daki Chapel Hill’de 2015 yılında vahşice taranarak katledilmişti. Doktor olan acılı baba komisyona ABD’de giderek yaygınlık kazandığı söylenen “nefret suçları ve yükselen beyaz ırkçılık” tehlikesine karşı hikayesini dinlemek üzere çağrılmış.

Ancak komisyon toplantısı boyunca “kendi çocuklarının otopsi raporlarını okumak zorunda kalmış tek değilse bile birkaç babadan biri, bu otopsi raporları kendi hafızasına saplanmış biri” olmanın dayanılmaz acısını paylaşmaya bile fırsat bulamadan, Komisyon üyelerinin tuhaf sorularına maruz kaldı. Sorular acılı babayı bir anda çocukları öldürülen değil de birilerini çocuklarını öldürmeye tahrik eden, buna mecbur bırakan bir şüpheli gibi tuhaf bir duruma düşürdü.

“Çocuklarınıza nefret aşıladınız mı?” diye sordu Morton Klein. Dr. Abu Salah’ın “Yusor ve Razan (kızları)’nın kafasından giren mermilerin beyinlerini parçalayarak çıkarken başörtülerinin üzerine kanlarının ve vücut parçalarının yapışıp kaldığını, damadı Deah’ın ise yere düşmeden önce göğsüne ve omuzlarına isabet aldığı kurşunlarla nasıl yere yığıldığını, otopsi raporuyla bunları canlı canlı yaşadığını” anlatırken öbürü “sizin dininiz size Yahudilere karşı nefret mi aşılıyor?” diye soruyor.

Abu Salah’ı Cumhuriyetçilerin sorumlu olduğunu düşündükleri “nefret suçları ve yükselen ırkçılık” karşısında çarpıcı örnek deneyimini anlatsın diye çağıran komisyonun Demokrat Partili üyeleri bile bu saygısızlık karşısında seslerini çıkarmıyorlar. Küstah Cumhuriyetçi aynı zamanda Amerikan Siyonist Örgütünün de başkanı olan Morton Klein çocukları hunharca, alçakça öldürülmüş Dr. Abu Salah’a soru sormanın ötesine geçip nasihat ediyor:

“Bizim gerçekten Mısırlı Başkan Sisi’nin yaptığını yapacak Müslümanlara ihtiyacımız var, Kur’an’ın bazı parçaları üzerinde yeniden düşünmek ve yeniden teyit etmek gerek. Neden Amerikalı Müslümanların üçte biri anti-semitiktir, bunun anlaşılması gerek… Bu Müslüman anti-Semitizmi hakkında konuşmamız lazım” diyerek hem kendi İslam nefretine mazeretini göstermiş oldu hem de bu nefretin anti-Semitizmin başka bir versiyonu, çok daha feci bir versiyonu olduğu gerçeğine kör ve sağır kaldı. Oysa o anda karşısında anti-Semitizm yoktu. O anda anti-Semitizm sadece bir ihtimaldi ama İslam düşmanlığının ortaya koyduğu insanlık dışı vahşet apaçık bir gerçekti.

Apaçık gerçeği bütün çarpıcılığıyla görmeyip artık uzak bir ihtimal olan anti-Semitizmi hele böyle bir ortamda dile getirmek basit bir münasebetsizlik sorunundan ibaret değil elbet. Amerikan siyasetine iyice sinmiş bulunan utanmazlık, nezaketsizlik ve karşılıklı sorumluluk duygusunun tükenişi. Bu tükeniş ABD’yi de içten içe tüketir, hiç kuşku yok, kaçış yok.

Kurbanları Müslüman olan vahşi, alçak insanlık dışı bir şiddetten bile anti-Semitizm için bir kar çıkarma uyanıklığını geçtik, buradan Müslüman nefreti ve düşmanlığı için bir mazeret üretebilmek büyük bir arsızlık.

Aynı arsızlığı ABD Başkanı Trump bir Cumhuriyetçi Kongre üyesini söylemlerinde ve politikalarından dolayı eleştirdi diye Siyahi Müslüman kadın kongre üyesi İlhan Omar’i anti-Semitistlikle suçlayarak gösteriyor. Meğer söylemleri ve siyaseti dolayısıyla eleştirilen kişi Yahudi imiş de, bundan dolayı Omar Yahudi düşmanlığı yapmış oluyor. Baksanıza şu anti-Semitizmin nasıl bir koruma hatta saldırganlık kalkanına dönüştüğüne.

İslamofobinin küresel bir konu haline gelmesinde kuşkusuz Amerikan siyasetinin bu arsız, duyarsız ve sorumsuz yaklaşımlarının çok büyük rolü var.

Bunları izlemeye devam etmek gerek.

Bu arada Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde İslam ve Küresel İlişkiler Merkezi’ni (CIGA) kurmuş ve yönetmekte olan Prof. Sami el-Arian’ı dikkatle ve tebrikle takip ediyorum. Yönetmekte olduğu merkez her hafta farklı ama her biri birinci sınıf bir etkinlikle akademik-düşünce hayatımıza çok ciddi-kaliteli katkılar sağlıyor. Tabii ki üniversitenin rektörü Prof. Dr. Mehmet Bulut’u da bunun için ayrıca tebrik etmeli. Türkiye’de üniversitelerin iyi yolda olduğuna dair bir umut veriyor. Tebrikler ve teşekkürler.

Küresel İslamofobi ve faşizm-uyumlu demokrasiler

İslamofobinin günümüzdeki küresel kurumlaşması bu olgunun artık sadece belli bölgelere mahsur olmadığını gösteriyor. İslamofobi Müslümanların azınlıkta olduğu yerlerde, Müslümanların varlığının sadece hafızalarda kalmış olduğu yerlerde, hiçbir Müslümanın olmadığı yerlerde ve hatta Müslümanların çoğunlukta olduğu yerlerde de karşımıza çıkabiliyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Küresel İslamofobi ve faşizm-uyumlu demokrasiler
Haber Merkezi 08 Nisan 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Küresel İslamofobi ve faşizm-uyumlu demokrasiler yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


İslamofobi çalışmalarını analiz edenlerin çoğu onu bir medya manipülasyonu veya bazı yerlerde azınlıkları yönetmenin bir aracı olarak görüyorlar. İslamofobia hakkındaki hakim anlayış onu basitçe Müslümanlara karşı tavır ve eylemler bütünü olarak veya Müslümanlara karşı yanlışlar yapanları öne çıkaran bir kavramsal kategori olarak basitleştiriyorlar. Oysa böyle bir bakış neticede bir şekilde onu Müslümanların da yanlış davranışlarına bir tepki olarak çevirmeye çok yatkın oluyor. İslamofobinin küreselleşmesi sorunu aslında tamamen çağdaş dünya düzenini yeniden kurmaya çalışan uluslararası ilişkilerin bir konusu olarak anlayan bir jeopolitik yaklaşımla ele almalı”.

Bu sözler Türkçe’de 2000 yılında yayınlanmış olan “Fundamentalizm Korkusu: Avrupamerkezciliğin Sonu ve İslamcılığın Doğuşu” ile 2017 yılında yayınlanmış olan “Hilafeti Hatırlamak: Dekolonizasyon ve Dünya Düzeni” başlıklı iki güçlü kitabın yazarı olan Salman Sayyid’e ait. Geçtiğimiz hafta sonu, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi’ne bağlı İslam ve Küresel İlişkiler Merkezi’nin düzenlediği “2. Uluslararası İslamofobia Konferansı”nın açılış oturumunda yaptığı konuşmada söylediği sözler bugünlerde İslamofobinin akıl almaz çokluktaki ve tuhaflıktaki tezahürleri ve uygulamalarına dair iyi bir açıklama.

Sayyid, “küresel demokrasi” diye bir gelişmenin bugünün dünya düzeninin kabul edemeyeceği bir şey olduğunu da ekledi. Batılılar kendi ülkelerinde demokrasiyi seviyorlar, ancak Müslüman ülkelerin veya Latin Amerika ülkelerinin demokratik olmasını kendi düzenlerine açık bir tehdit olarak görüyorlar. Onlar için yönetebilecekleri diktatörler kendileri dışındaki dünya için çok daha uygundur.

Şu anda dünya düzeni içinde aynı şekilde yönetmeyi umdukları halde gelişmiş demokrasisi dolayısıyla yönetemedikleri tek ülke Türkiye. İslam dünyasındaki tek doğru dürüst demokrasisini temsil eden Recep Tayyip Erdoğan’la sorunlar yaşıyorlar ve tam da bundan dolayı böyle bir demokrasi yerine hiçbir kural tanımayan, insan haklarını ayaklar altına almış olan Sisi Mısır’ıyla hiçbir sorun yaşamıyorlar.

Bundan dolayı İslam dünyasının işleyen tek demokrasisinin başındaki kişi olarak Erdoğan’ı itibarsızlaştırmak üzere akıl almaz kampanyalar yürütüyorlar. Bu kampanyalarını yöneten şeyin veya bu kampanyaları doğrultusunda başvurdukları bir enstrümanın İslamofobi olduğu bugün net bir biçimde görünüyor. İslam gerçekten korkutuyor, ama öldürmekle, tehditle, aşırılıkla değil. Kendi dünya düzenlerine sorun ihtimallerini her zaman barındıran demokratik potansiyeliyle… O yüzden İslamofobinin doğrudan jeo-politikle alakası oluyor.

Demokrasi hakkında belki hayal kırıcı bir gerçek, ama demokrasinin başka ülkelerde faşizmi, ırkçılığı, katliamları engellemek gibi bir önceliği yok. Olmadığı gibi, kendi Batılı ülkelerinde de demokrasi faşizmle uyuşmayan bir şey değildir. Demokrasi bugünün Avrupa’sında gördüğümüz gibi faşizmle pekala uyum sağlayabiliyor. Yabancı düşmanlığıyla gayet iyi uyum sağlayabiliyor.

Göçmenlere karşı nefret söylemlerini en iyi kullanan aşırı partiler her zaman olmasa da çoğu zaman avantaj elde ederek demokrasilerde öne çıkabiliyor, iktidara gelebiliyor veya iktidar ortağı olabiliyorlar. Bugünün Avrupa’sında demokrasinin bu tarzda verilebilecek örnekleri alabildiğine çoğalmış bulunuyor.

Yani faşizm-uyumlu demokrasi, yabancı düşmanlığı-uyumlu demokrasi, sosyalizm-uyumlu demokrasi.ilh. Herşeyle uyum gösterebilen, kendine ait hiçbir değeri olmayan demokrasi bir tek İslam sözkonusu olduğunda onunla uyuşup uyuşmadığı sorgulanıyorsa bunun kimin için ne anlamı var?

Elbette bu, demokrasiye şu anda Müslüman dünyada, bir yönetim biçimi, bir siyasal katılım ve yetkilerin tedavülünün bir yolu olarak ve kurumların denetimini sağlayan bir mekanizma olarak duyulan ihtiyacı yok saymıyor. Ancak kuşkusuz her zaman demokrasinin yetmediğini, ondan çok daha fazlasına da sahip olmamız gerektiğini anlatıyor.

Aslında İslamofobinin bu şekildeki kullanımı batılı demokrasilerin yapıçözümünü getiren, maskelerini indiren bir tarafı var. Günümüz dünyası İslamofobi örneklerinin her geçen gün daha da yaygınlaşmasına tanık oluyor. Batı dünyası için Müslüman dünyada demokrasi talepleri arttıkça İslamofobik söylem ve uygulamaların daha da derinleşmesini bekleyebiliriz.

Bu çelişki geleceğin dünyasının başat paradokslarından biri olacaktır. Zira Sayyid’in de dediği gibi İslamofobiye İslam adına terör yapılması yol açmıyor. Ona yol açan şey bizatihi İslamofobların yıkıcı, soykırımcı tabiatından başkası değildir.

Çünkü İslamofobiye bir de haklılık kazandıran bir mantık demokrasinin kendi işleyişi içinde çalışmaya başlayacaktır. Yeni Zelenda’daki eşi görülmemiş vahşet ve nefretteki Müslüman katliamına gösterilmeyen tepkiler İslamofobiyi giderek normal görmenin, sonuçlarıyla birlikte meşru saymanın bir etkisi.

Bir de tipik bir örnek olarak ABD’de iki kızı ve damadı öldürülen Müslüman Dr. Muhammed Abu-Salha’nın geçtiğimiz günlerde ABD Kongresi’nin adalet komisyonunda “nefret suçları ve yükselen beyaz ırkçılık” örneği olarak başından geçenleri anlatırken kongre üyelerince maruz kaldığı bir muamele var. Apayrı bir örnek olarak incelemeyi hak eden bir olay. Kızları sadece başörtülü Müslüman görmeye tahammül etmediği gerekçesiyle bir ırkçı İslam düşmanı tarafından vahşice öldürülmesine karşılık, acılı babanın yüzüne karşı, katilini mazur göstermeye çalışan sorular, cüretkar ifadeler…

Hiç kuşkusuz, bu olay katliamın kendisinden daha da fazla vahim. İbret olsun diye bu olayın üzerinde biraz daha duralım, ama tabii ki sonra…

“Ermeni soykırımı” demek kendi soykırımlarınıza kefaret olamaz

Nisan ayına geldik ya. Soykırımcılığı tarihlerinden, tabiatlarından, karakterlerinden gelen, sadece tarihte değil daha gün bütün dünyayı kana, fesada, soykırıma boğan siyasetleriyle menşur ülkeler Türkiye’ye karşı Ermeni gündemini tekrar ısıtmaya başladı.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : “Ermeni soykırımı” demek kendi soykırımlarınıza kefaret olamaz
Haber Merkezi 06 Nisan 2019, Cumartesi Yeni Şafak
“Ermeni soykırımı” demek kendi soykırımlarınıza kefaret olamaz yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Önce ABD Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi Başkanı Adam Schiff tarafından sunulan bir karar tasarısında, “Temsilciler Meclisi’nin Ermeni soykırımını tanımayı ve anmayı ABD politikası olarak gördüğü” ifade edildi. Bir karar tasarısıdır, ne olur, nasıl gelişir bilinmez. Ama bu her yıl ABD senatosunda, kongresinde olağan gündemdir.

Ardından Fransa’da, bundan böyle 24 Nisan’ı ‘Ermeni Soykırımını Anma Günü’ ilan ettiğine dair kararname Cumhurbaşkanı Macron tarafından imzalanarak, resmi gazetede yayımlandı.

Ardından İtalya’daki koalisyon hükümetinden Ermeni soykırımını resmi olarak tanıması ve bunu uluslararası alanda savunmasını isteyen bir önerge verildi. Önerge oylandığında 43 çekimsere karşı 382 evet oyuyla kabul edildi.

Avrupa’nın insana pek düşkün ülkeleri, devletleri 1915 yılına müracaat ederek, o gün çekilmiş acılara karşı bile hala ne kadar duyarlı olduklarını, ne kadar merhametli ve ne kadar insancıl olduklarını böylece göstermiş oluyorlar. Yanlış anlamayın, olayın günümüzde yaşanan hadiselerle bir ilgisi yok, tamamen merhametlerinden, iflah olmaz insancıllıklarından, bir karıncayı incitmeye dayanamayan yufka yürekliliklerinden. Yerseniz.

Bugün bizzat kendilerinin sorumluluğunda dünyanın bir çok yerinde kan gövdeyi götürürken 1915’e giderek yaptıkları şey sadece nefreti biraz daha kışkırtmaktan başka bir şey değil. Bu nefret Avrupa toplumlarının zaten ciddi bir sorunu haline gelmişken, faşizmi her geçen gün karanlık bir bulut gibi semalarına çağırırken, bu tür adımlar o bulutlardan sadece felaket çöktürür.

Halbuki ilk zamanlar bunu yaparken masumu, yufka yürekliyi, hümanisti nasıl da iyi oynuyorlardı. Bugün nedense inandırıcı olmadıkları gibi bu gündeme sarılış biçimleri ile ellerine geçse bütün Türkleri, Müslümanları bir kaşık suda boğacak nefretlerini de gizleyemiyorlar.

Hadi yine eskiden bu gündeme sarılışlarında bir nebze kendi günahlarını affettirmek için bir kefaret ödeme duygusu da sezilmiyor değildi. Çünkü Ermenilerin başına gelenler onların açısından bakıldığında bile büyük ölçüde onların sürdükleri bir maceranın trajik sonucuydu. Kışkırttılar ve ortada bıraktılar.. Hikayenin bir boyutu da bu.

Diğer bir boyutu, soykırım dedikleri hadiseden dolayı tehcir edilmiş Ermenileri kendi ülkelerine istenmeyen bir sığıntı gibi aldıktan sonra ne yaptıkları. Esasen Osmanlı Ermenileri tehcir ederken bile onları yurtdışına, yani kendi topraklarının dışına çıkarmamıştı. Yaptığı şey aslında Osmanlı toprakları içinde bir yer değiştirmekten ibaretti. Sonradan Ermenilerin yerleştirildikleri yerler Osmanlı sınırları dışında kalmıştı. İşte oralardan Avrupa’ya çok sayıda Ermeni gitmişti. O Ermenilerin sayısı ırkçı Avrupa’da nüfus dengelerine tehdit hissettirecek boyuttaydı. Fransa’nın bu tehdide karşı bir önlemi II Dünya Savaşında diğer Avrupa ülkelerine karşı onları ön cephelere sürerek kırdırmak oldu.

Bu dosya neden hiç açılmıyor? Açılacak gibi olduğunda neden hemen üstü kapanıyor, unutturulmaya çalışılıyor? Oysa orada Fransa’nın Ermenilere karşı işlediği büyük bir suç var ve Fransa kendi günahıyla yüzleşeceğine 1915’e sığınıyor, orada bütün günahlarını üstüne atacağı bir soykırım hikayesi nasıl olsa iyice işlenmiş, yenilmiş yutulmuş bir vaziyette hazır duruyor.

Dışişleri bakanımız sayın Mevlüt Çavuşoğlu, bu soykırım edebiyatındaki ikiyüzlülüğüne örnek olarak 25 yıl önce işlenmiş olan Ruanda’daki soykırımı hatırlatıyor. Aslında oraya kadar gitmeye bile gerek yok. Bugün işlenmekte olan bütün katliamlarda payları yok mu? Suriye’de bir milyon insanın kanı akarken hangi insani duyarlılığını işittik Fransa’nın?

Daha iki ay önce kendi halkından üç bin kişiyi bir gün içinde gözünü kırpmadan öldürmüş Mısır diktatörü Sisi’yi üstelik yine katliam yapar gibi 9 masum genci idam ederek öldürdüğü günlerde ziyaret etmedi mi, hem de bütün anlı şanlı Avrupa liderleriyle birlikte? Hem de o diktatörden diktatörlüğün kendine özgü şartlarına dair bir nutuk dinlemediler mi?

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, daha bugünlerde sadece petrol uğruna Libya’da desteklediği darbeci Hafter’in kendi halkına karşı soykırım yapmasını da içerebilecek saldırılarını destekleyen bir karara imza atmış biri. Onun her yıl Ermeni soykırımını resmi olarak anacağını ilan etmesi hangi mazlumun acısına nasıl bir merhem olabilir?

Bugün Libya’da yaşanan aslında insanlığın yüzkarası bir durum. Libya halkıyla hiçbir ilgisi kalmamış biri, Libya halkının Uluslararası toplumca tanınmış tek meşru temsilcisi olan ulusal ittifak hükümetine karşı bir işgal girişiminde bulunuyor, bu meşru hükümeti yıkıp bütün Libya’nın kaynaklarını gasp etmeye kalkışıyor ve bu adam başlarında Fransa’nın da bulunduğu bazı ülkeler tarafından desteklenebiliyor. Bu Ermeni Soykırımı gündeminin Fransa vicdanıyla alakası olmadığı çok açık da hangi gaspı, hangi yeni soykırım girişimini örtbas etmek üzere ısıtıldığı anlaşılmıyor mu?

Ya İtalya?

Bugünlerde yine peşinde olduğu petrolleri uğruna yirmili, otuzlu yıllarda Libya’da döktüğü kanlar bugün hala akmaya devam ediyor O ise günahlarını temizlemek üzere 1915’e sığınıyor.

Sığının bakalım, nereye kadar?

Ama biliniz ki ne sizin Ermeniler hakkındaki bu ikiyüzlü matem havalarınızın ne ölmüş Ermenilere ne de bugün yaşayan torunlarına hiçbir faydası yok. Üstelik onlara karşı işlemiş olduğunuz suçları bu havalarınız sürekli hatırlatacaktır. Ermeni soykırımı zikriniz sizin günahlarınıza kefaret olmayacağı gibi aslı niyetlerinizi daha fazla ifşa ediyor.

1915’e sığınarak bugüne taşıyacağınız şey nefret ve düşmanlıktan başka bir şey değil. Bir de tabi günümüzde içinde bulunduğunuz çelişkili ve ikiyüzlü durumunuzun çırılçıplak gerçekliğini…

Hangi partinin seçmeni daha ideolojik?

Seçimden sonraki gün elimizde çok derinlemesine sosyolojik analizler yapabileceğimiz en geniş kapsamlı anketin var olduğunu söylemiştik. Gerçekten de ülkenin sosyolojisini yapmak isteyenler için bu sonuçlar paha biçilmez değerde ve teferruatta veriler sağlıyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Hangi partinin seçmeni daha ideolojik?
Haber Merkezi 06 Nisan 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Hangi partinin seçmeni daha ideolojik? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Yapılabilecek bir çok analiz bir yana bugün için bu seçim sonuçları üzerinden bir iki analitik tespit yapalım mesela: AK Parti oyları ile muhalefet oyları arasında yapacağımız bir karşılaştırma AK Parti seçmenin çok daha az ideolojik davrandığını, tercihlerinde aday profilinden, söylemlerden, ekonomik, sosyal ve hizmet siyasetlerinden çok daha kolay etkilendiğini gösteriyor.

CHP ve HDP’nin hizmet noktasında en kusurlu, en şikayete konu oldukları yerde bile oylarının hiç etkilenmiyor olduğunu görmek bu sonuca kolaylıkla yönlendiriyor. İzmir, Diyarbakır gibi biri CHP’nin diğeri HDP’nin önplanda olduğu yerlerde, mesela, her iki partinin sundukları hiçbir hizmet olmadığı gibi adayları kendi partilerinin kimliğiyle, geçmişiyle hiçbir şekilde uyuşmadığı halde partiye sergilenen sadakatin ardında ideolojik motivasyonun kesinlikle rasyonel motivasyonlardan çok daha baskın olduğunu gösteriyor.

CHP’nin İzmir adayının genel olarak sol siyasal teolojinin cahiliye çağı ve kadrolarından 12 Eylül ile özdeş bir kökenden geldiği bilindiği halde, bütün günahlarının CHP kimliği altında yıkanabilmesi başlıbaşına yeterince ilginç bir olaydır.

MHP’li bir kökenden gelen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanının, üstelik adaylık sürecinde CHP kimliğini taşımakta sergilediği isteksizliğe ve bunun CHP camiasında yarattığı gönül kırıklığına rağmen, CHP oylarının hiç naz etmeden, üstelik HDP oylarıyla aynı potada buluşmaya koşması, bu cenahtaki seçmen davranışının esoterik-cemaatsel belirlenimine dair çarpıcı bir örnek sergiliyor.

Doğrusu bütün muhafazakar kökenine rağmen AK Parti oyları bu kadar kayıtsız-şartsız ve herşeye rağmen AK Parti’ye bağlanmış değil, AK Parti’nin çantasında keklik gibi durmuyor. AK Parti’nin adayının kim olduğunu önemsiyor, liderin söylemlerini günübirlik değerlendiriyor ve notunu veriyor, ekonomik politikalardaki tutarlılığı günübirlik takip ediyor ve etkilenmişse tepkisini hemen veriyor.

Çok bariz örnekler var buna dair. Güneydoğu’daki bir şehrimizde yapılan anketlerde AK Parti’ye destek yüzde 40’lar olarak tespit edilmişken sadece aday listesi açıklandığı gün bir anda yüzde 20’lere kadar düştüğü örnekler biliyorum. Buna mukabil, HDP bölge halkına söver gibi alakasız adaylar koysa bile bir çok yerde (tabii AK Parti’nin uygun aday koymadığı durumlarda) oy seviyesi hiç etkilenmeyebiliyor. Elbette bu durumlar da yeni gelişmelere göre hiç etkilenmeyecek şeyler değildir. Türkiye’nin sosyolojisi de, partilerin uyum kapasitesi ve söylemleri de sürekli bir değişim halinde.

Neticede hiçbir seçmenin oyu hiçbir partinin çantasında keklik değildir. Türkiye demokrasisinin halka verdiği büyük güç tam da budur ve bütün partilerin kendilerine patronluk yapan, kendilerini sürekli denetleyen ve performanslarını değerlendiren bu güçlü halka karşı kendilerini sürekli ispatla yükümlü olduklarını akıllarından çıkarmamaları gerekiyor.

İTİRAZLAR SEÇİMİN PARÇASIDIR, SONUÇLANMADAN SEÇİM TAMAMLANMIŞ OLMAZ

Seçim sonuçlarına yapılan itirazlar seçim sürecinin bir parçasıdır. İtirazlar yerinde görülüp değerlendirildiğinde, bunun üzerine oylar tekrar sayılmaya gerek duyulduğunda seçim henüz tamamlanmamış sayılır. Adaylara da, bütün ilgililere de süreç tamamlanmadan ne bir hak doğar ne de kesinleşmiş bir durum oluşur.

İstanbul seçimleri henüz tamamlanmamıştır, çünkü oyların birbirine akıl almaz yakınlıktaki dağılımı dolayısıyla yapılabilecek her itirazın bütün sonuçları değiştirebilme ihtimali vardır. Üstelik itirazlar neticesinde oyların düzenli ve sürekli olarak gerçekten de AK Parti lehine değişmesi, seçim sürecinde gerçekten de ciddi ve organze bir usulsüzlük yapıldığı izlenimi veriyor. Bu durumda kimse itiraz hakkını kullanıyor diye suçlanamaz. Suçlamaya kalkanlar tek kelimeyle karışmış oldukları bir hilenin bir emrivakiyle herkes tarafından yutulması peşindedirler.

Burada asla seçim sonucunun kabul edilip edilmemesiyle ilgili bir durum sözkonusu değildir. Halkın iradesi hangi yönde cereyan etmişse bunu kabul etmek demokrasinin kurallarına bağlı herkesin boynunun borcudur. Neticede şu anda sonucun kabul edilip edilmemesi değil, sonucun henüz netleşmemiş olması sözkonusudur. Halkın iradesini kabul edip etmemek değil, halkın gerçekten tam olarak ne irade etmiş olduğunu ortaya koyma mücadelesidir verilen.

İstanbul ölçeğinde bir seçim bölgesinde sanırım şu ana kadar ilk defa böyle bir durum oluşuyordur. Daha önce de başka yerlerde muhalefet partilerinin yaptıkları itirazların neden aynı şekilde değerlendirilmemiş olduğunu söyleyenler basitçe duygusal ve tepkisel davranıyorlar.

Daha küçük ölçekli yerlerde muhalefet partilerinin delilleriyle, sonucu değiştirebileceği değerlendirilen ihtilaflı durumları ortaya koyup da kabul edilmeyen itirazları olmamıştır. Bu seçimde bile bir çok yerde CHP ve HDP’nin itirazları değerlendirilmiş ve oylar yeniden sayılmıştır. Mesela Bergama, Giresun, Bursa, Yusufeli’nde CHP sonuçlara itiraz etti. Bergama ve Giresun’da itirazı makul bulununca sayım yapıldı, sonuç değişmedi, hatta her ikisinde AK Parti’nin oyları yükseldi. Bursa’da ise bildiğim kadarıyla itiraz dayanaksız bulunduğu için kabul edilmemiş.

Kısaca duruma göre her taraftan itirazların olmadığı hiçbir seçim yaşanmış değildir ve bu itirazların varlığı, sonuçlandırılma şekli, toplamda Türkiye’de seçim kurumunun yeterince iyi işlediğini ve bunun millet iradesine bilinen gücü veriyor olduğunu gösteriyor.

Bu seçimde de sonuç ne olursa olsun neticede herkesin kurallarını kabul etmiş olduğu çerçevede bir seçim tamamlanmış olacak ve halkın iradesi nasıl tecelli edecek olursa bundan herkesin en isabetli dersleri, mesajları çıkarması herşeyden önce kendisi için iyi olacaktır. Halkın verdiği mesajı tahrif ederek bu mesajdan kendisine yönelen eleştiriyi üstüne hiç alınmayanlar olabilir. Kendi bilir, neticede zararını kendi görür.

Bütün partilerin ilerisinde ama kendisinin gerisinde AK Parti

Her şeyden önce yüzde 53,3’lük bir çoğunluğu belediye yönetimlerindeki 25 yılında, iktidardaki 17. yılında alabiliyor olmak büyük bir siyasi mucize sayılır. Ancak gerek lider Erdoğan’ın halen dipdiri olan karizması, alabildiğine aktif ve başarılı liderliği, gerekse de Türkiye’de bu iktidar süreci içinde ortaya koyduğu başarılarla karşılaşıldığında bunun karşılığının çok daha fazla olmasını bekliyor insan.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Bütün partilerin ilerisinde ama kendisinin gerisinde AK Parti
Haber Merkezi 01 Nisan 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Bütün partilerin ilerisinde ama kendisinin gerisinde AK Parti yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Üstüne bir de Türkiye’nin şu andaki uluslararası konjonktürde oynadığı rol ve bu role karşılık maruz kaldığı saldırılara karşı harekete geçmesi gereken milli duyarlılıklar eklendiğinde AK Parti’nin bu seçimlerde aldığı oy yine onu rakiplerine karşı açık ara birinci parti yapmaya devam ediyorsa da, hak ettiği kesinlikle bundan daha fazlasıydı. Yani alınan oylar başkalarıyla değil kendi hak ettikleriyle karşılaştırılmalı.

O halde bu seçimlerin analizini bir de bu soru muvacehesinde değerlendirmek lazım: AK Parti’yi hak ettiği oyları daha fazla almaktan engelleyen ne oldu?

Dikkat edin Türkiye Cumhuriyeti tarihinde arka arkaya bu düzeyde bir oy sürekliliğini bu kadar süre muhafaza eden tek parti AK Parti. Neticede yine her iki kişiden birinden daha fazlasının desteklemeye devam ettiği bir parti Buna rağmen ona dair, adaylara dair, söylemlerine dair, son zamanlardaki bazı uygulamalarına dair, teşkilatlarının yorgunluğuna ve halktan uzaklaşmalarına dair şikayetlerin de artık şüyu bulmaya başlamış olduğu bir parti.

Bu şayiaların tamamının boş olduğunu, rakip partilerin propagandalarına dayanıyor olduğunu kimse söyleyemez. Ciddi bir karizma rutinleşmesi veya asabiye entropisinin yaşandığı su götürmez bir gerçek. “Asabiye entropisi” artık insanların değerleri için değil, maddi kazanımlarını korumak için motive oldukları, yani siyaseten iyice tutuculaştıkları bir süreçtir. Belli değerler için fedakarlığın önplanda olduğu karizmatik dönemlere özgü ruh ve motivasyon yerini insanların maddi kazanımlarını korumaya hasrettikleri bir tutuculuk alıyor ve bu bütün siyasal davranışlara veya etiğe sirayet ediyor.

Liderin karizması hala yerli yerinde, taptaze ve canlı. Ancak onu izleyenler artık bu karizmaya inanmaktan ziyade o karizmadan faydalanmanın telaşına düşmüşlerdir.

Aslında belki o karizmaya inananlar ile o karizmayı sömürmeye çalışanlar arasındaki rekabet ikincilerin lehine ağır basmaya başlamıştır. Çünkü ikinciler her zaman daha maharetli, daha hırslı ve daha ısrarcı, istediklerini elde edinceye kadar hiçbir etik kural tanımaksızın takipte daha istikrarlıdırlar.

Ne yazık ki, son zamanlarda çok yaygın bir gözlem, partinin zihniyet veya kişilik profilinden iyice uzak olanların gerek adaylık yarışlarında gerek AK Parti’nin yerel yönetim kadrolarında köşe başlarını tutma başarısını bir şekilde daha fazla gösterdiklerini anlatıyor. Elbette o alanda da bir yarış ve imtihan var ve o imtihanlarda da soruları çalmak, değerlendirenleri ayarlamak gibi yollar mümkün. AK Parti’ye bu yolları asla yakıştırmayanların hiç akıl edip başvurmadıkları bu yollar hiçbir etik değeri olmayanlar için maalesef sonuna kadar açık.

Neticede, siyasetin her zaman Platonlara, erdemli yönetim peşindeki bilgelere bir tür “Syracusse’tan dönüş trajedisi” yaşatması mümkün, ancak tabii ki zorunlu değildir. Parti felsefesi, aday, teşkilat, ve siyasi temsil uyumunun olduğu yerlerde ne Kürt sorunu gibi bir sorunun ne de başka hiçbir faktörün AK Parti ile halk buluşmasını engelleyemediğinin en çarpıcı örnekleri Şırnak, Bitlis ve Ağrı’da sergilendi mesela. Bu örnekleri dikkatle izlemekte büyük fayda var.

İbn Haldun’a veya Max Weber’e bakacak olursak bu dönemlerin bu şekilde müteselsil olarak yaşanması kaçınılmazdır. Ancak İbn Haldun iyi bir yönetimle hikmetli asabiye döneminin uzatılabileceği ve çok hayırlı bir raşid yönetime dönüştürülebileceğini söyler. Yeter ki, gidişat tarihsel bir perspektiften görülebilsin ve gereken tedbirler alınabilsin.

28 Şubat’tan itibaren Türk siyasetine dair bir okuma olarak yazmış olduğum “Karizma Zamanları” isimli kitabım bir açıdan henüz belediye başkanlığı ve hapisteki günlerindeki Erdoğan’ın siyasi karizmasının sosyolojik bir analiziydi, ama onu yazarken de şu cümleleri eklemeyi ihmal etmemiştim:

“Karizma zamanları müjdeleyici bir analiz olmanın ötesinde, karizma zamanlarını yaşayanlar için uyarıcı bir metindir. Karizma bazı sosyologlar ne derse desin, bir ülke için, bir millet çok büyük bir avantaj, büyük bir nimet, ama kıymeti bilinip iyi değerlendirilmediğinde rutinleşmesi veya tükenmesi mukadder bir dönem olarak kalır.”

Recep Tayyip Erdoğan 1994 yılında yüzde 25 gibi bir oyla İstanbul Büyükşehir belediye başkanlığını aldığında, çok büyük bir başarı hikayesi ve bir karizmanın yükselişinden bahsediliyordu. Oysa bugün aynı Büyükşehir belediyesi aradan geçen çeyrek yüzyıla rağmen, iktidarda yıpranma ihtimaline rağmen, yüzde 48.6 oyla ve bütün rakiplerinin birleştiği bir bloğa karşı sadece binde 1’lik bir oy farkıyla kaybedildiğinde, birileri çoktan “Erdoğan’ın düşüşü” hikayesine dört elle sarılmaya başlamış oluyor. Halbuki sonuç henüz belli olmuş değil. Her an binde 1’lik bir oy farkıyla Erdoğan liderliğindeki Binali Yıldırım seçimi alabilir ve bütün yorumlar tekrar yeniden ve farklı istikamette yazılabilir.

Her ne olursa olsun, Erdoğan’ın hala olağanüstü düzeyde devam eden karizmatik liderliği, insan takatini aşan cehdi, samimiyeti ve aşkı çok daha fazlasını hak ediyor. İstanbul’a yaptığı hizmetler, İstanbul’a ve halkına karşı duyduğu aşkın karşılığı, bu seçimi binde 1 oy farkıyla alsa bile, çok daha fazla olmalı.

Bu hizmetler, bu karizma, bu aşk ile mukabil takdirin karşılaşmasını neyin engellediğine çok daha iyi, çok daha dikkatli bakmak gerekiyor.

Bu şarkının burada bitmemesi, daha güzel melodilerle çok uzun süre devam etmesi gerekiyor. Biz yeterince farkında olmasak da mazlum dünya bizden çok şey bekliyor.