Safları sıklaştıralım

Yeni bir seçim arefesindeyiz. Mahalli idarecilerin seçileceği bir seçim, ama etkisi ve yankıları kuşkusuz mahalli düzeyde kalmayacak bir seçim olacak.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Safları sıklaştıralım
Haber Merkezi 23 Mart 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Safları sıklaştıralım yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Türkiye sıradan bir ülke olmadığı için, Türkiye’de cereyan eden hiçbir olay sıradan değiş ve mahalli sınırlarda olup bitmiyor. O yüzden bu mahalli seçimlerin de etkileri de yankıları da önemi de mahalli bir düzeyde olmanın çok ötesinde bir anlama sahip.

Cumhurbaşkanımızın her zaman dediği gibi Türkiye’nin gönül coğrafyası, şu anda Türkiye’nin fiilen yönetmekte olduğu coğrafyanın çok ötesinde. Yarın yapacağımız seçimleri o yüzden oy kullanacak olan Türklerden çok daha büyük bir dikkat ve heyecan ile takip edecekleri tahayyül bile edemezsiniz. Bu heyecanı duyacak olan insanların bir kısmı elbette Erdoğan’ın yönetimindeki AK Parti’nin mağlubiyet haberlerini duymak isteyeceklerdir.

Bunu duymak için bir kısmı sadece işi pasif bir izleyici düzeyinde bırakmamışlardır bile. Erdoğan’ın yenilmesi için kendilerine göre bütün kozlarını sahaya sürmüş, bütün fırıldaklarını çevirmişlerdir. Sadece bu seçimlerde değil, geçmişteki bütün seçimlerde bunu yapmaya çalıştılar. Son zamanlarda yaşadığımız döviz kuru dalgalanmaları olsun, sebze-meyve fiyatları gibi alakasız görünen olaylarda nasıl bir el olduğunu anlamak için artık çok komplo bilmek de gerekmiyor.

Başka bazıları ise tabii ki Türkiye ile özdeşleştirdikleri, Türkiye’ye bağlamış oldukları umutlarını tazelemek, daha da coşturmak isteyeceklerdir.

7 Haziran 2015 seçim sonuçlarının Tel Aviv’de, Washington’daki bazı mahfillerde Vatikan’da nasıl bir coşkuyla karşılandığını hiç unutamıyorum. Erdoğan’ın ve AK Parti’nin çöküşünün başlamış olduğu gibi algılanan sonuçlar oralarda nasıl bir coşkuyla, sevinçle karşılanmıştı? Bütün nefretlerini bütün açıklığıyla dışa vurmuşlardı.

Oysa o seçimlerde bile AK Parti neticede oyları biraz düşmüş olsa bile hala ülkenin birinci partisiydi ve onsuz bir hükümet formülü de mümkün görünmüyordu. O yaratılan hava Gazze’de, Mekke, Medine, Kahire ve Halep sokaklarında ise tam bir matem etkisi yapmıştı. Sonrasında yenilenen seçimlerde aynı merkezlerde tam tersi yansımalar olmuştu. Gazze ve Mekke-Medine sokakları bayram sevinci yaşamıştı.

Türkiye’nin seçimleri sadece Türkiye halkının seçimleri değildir o yüzden. Dünya mazlumlarının da moraline, fiili hallerine doğrudan etkisi olan seçimlerdir.

Seçimler bir tercihtir elbet. Tercihler aday belirleme süreçleriyle başlar. Bu aşama insanların bütün memnuniyet veya hoşnutsuzluklarının belirlendiği bir aşama. Bu seçimlerde de her zamanki gibi, belki her zamankinden biraz fazla bu konuda hoşnutsuzluklar olabilir. Ancak tercihlerle ilgili hoşnutsuzlukları tamamen gidermenin bir yolu yok. Bu işin tabiatıdır. Bunun üzerine tercihi topyekun belirleyen başka bir tercih inşa etmek, siyasetin şimdiye kadar kazanmış olduğu seviyeyi hayal kırıcı derecede düşürmekten başka bir sonuç doğurmaz.

Bu aşamada hepimiz için, ülke için, İslam dünyası için, mazlum ve mağdurlar için daha iyi olanı düşünmek zor değil aslında.

Buna takılanlar bir an için sadece diğer ittifakın tercihlerini düşündüklerinde kimin nasıl bir imtihanla müptela olduğunu daha net bir biçimde görmüş olurlar.

Özellikle Kürtleri, AK Partiye karşı MHP ile ittifak dolayısıyla suçlayıp tercihlerini HDP lehine ikna etmeye çalışanların nasıl bir oyun içinde olduklarını görmek gerekiyor. MHP hiç uzlaşılmayacak faşist bir parti idiyse ve varlığı AK Parti’ye oy vermeyi engelliyorsa, neden 7 Haziran seçimleri sonrası HDP yeter ki AK Parti’ye karşı olsun, gerekirse MHP ile dahi koalisyon kurmaya hazırdı. O seçim sürecinde böyle bir ihtimal görüldüğü için bir anda HDP MHP ile ilgili bütün söylemlerini ve tavırlarını değiştirmemiş miydi? Ya bugün HDP AK Parti’ye karşı ittifak adına yine MHP ile aynı ideolojik söyleme ve tabana sahip İYİ Parti, Kemalizm’in kurumsal partisi CHP ile aynı safta değil mi? Kim kimi kandırıyor.

Bu oyunu görüp araya kimin sızdığını, hangi argümanların ve hangi oyuncuların sızdığını görmekten başka çare yok bugün.

Gün safları sıkıştırmanın ve araya sızmaları önlemenin günüdür.

Bırakınız başkalarının bize yapacaklarını, kulaklarımıza fısıldayacaklarını, yolumuzdan döndürmek için kuracağı argümanları, bizi ikna için ortaya koyacağı bütün fırıldakları. Bu süreçte en büyük rakibimiz bizim kendi benliğimiz, kendi nefsimiz.

O yüzden sürekli dua ediyoruz: “Nefsimizin Nefsimizin, benliğimizin şerrinden, bizzat kendi eylemlerimizin kötülüğünden yüce rabbimize sığınalım ve bismillah diyelim.”

Allah bu milleti, dünya mazlumlarının, mağdurlarının umudu olma yolunda zaafa düşürmesin. Türkiye’nin bu yolda ve bu güçte olmadığı bir dünyayı düşünün, söyleyeceğiniz tek şey: Allah muhafaza.

Golan bize ne anlatıyor?

İsrail’in 1967 yılından beri işgal altında tutmakta olduğu Golan tepeleri, 52 yıldır Arap-İsrail anlaşmazlığının en önemli konularından biri. Su kaynaklarını barındırdığı ve Suriye’nin en önemli-verimli ve stratejik toprakları. İsrail 67’de işgal etmiş olduğu bu tepeler üzerinde bir hak sahibi olmadığını kabul da ediyordu, ama bu tepeleri bir uzlaşmazlık konusu olsa da fiili gücüyle elinde tutmaya ve kaynaklarını sömürmeye devam ediyordu.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Golan bize ne anlatıyor?
Haber Merkezi 20 Mart 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Golan bize ne anlatıyor? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Bu süre boyunca Suriye Baas rejimi, Baba Esad’dan beri Golan tepelerinin işgal konumunu kendi halkına karşı bir mağduriyet konusu olarak ve İsrail’e karşı bir resmi düşmanlık ideolojisinin gerekçelerinden biri olarak işliyordu.

2003 yılında bir Suriye ziyaretinde bize Suriye makamları tarafından konuyla ilgili sunulan brifingde kullanılan mazlum dildeki zavallılık çok dikkat çekiciydi. Bu mazlumluğa karşı Suriye devleti ne yapıyordu?

Bir anda Golan tepelerinin nasıl olup da İsrail’in eline geçmiş olduğunu hatırlama ihtiyacı hissetmiştik. Aslında bu konu Esad rejiminin Siyonist İsrail rejimi ile tam bir işbirliği içinde olduğuna dair kesin bilgiler veriyordu. 1967 yılında Hava Kuvvetleri Komutanı olan baba Esad’ın hiçbir mukavemet göstermeden Golan’ı boşaltmış olduğu herkesin bildiği bir gerçek. O zamanlar Golan’da güçlü bir Suriye kara birliği vardı ve bu birliklerin karşısında İsrail’in o zamanki güç dengelerinde herhangi bir başarı kaydetmesine ihtimal bile verilmiyordu. Ancak ilginç bir biçimde daha hiçbir çatışma veya karşılaşma olmadan radyolarda Suriye birliklerinin İsrail’in yoğun saldırıları karşısında “maalesef” çekilmek zorunda kaldıkları haberleri verilmeye başlanmıştı bile. Olayın en net açıklaması, Golan’ı savunan Suriye birliklerinin sorumlusu olan Esad’ın çoktan Golan’ı İsrail’e terk etmiş (“satmış”) olduğuydu.

O gün İsrail’e direnişsiz çatışmasız Golan’ı terk eden Esad zaten kısa süre sonra Suriye’nin başına bir darbeyle gelmiş olacak ve iktidarda kaldığı süre içinde Golan için ağlamaktan ve Golan’ı işgal altında tuttuğu için İsrail’e sövmekten başka hiçbir şey yapmayacaktı. Bu ağlak dil Suriye’nin resmi ideolojisi olarak yıllarca Suriye rejiminin önemli bir karakteri olarak kaldı.

Buna karşılık Golan’ın İsrail işgali altında bir Suriye toprağı olduğu gerçeği değişmedi.

Uluslararası hukukta İsrail’in bu toprağı işgal altında tutması bir suçtu. Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi karşısında ABD öncülüğünde harekete geçen uluslararası toplumun Golan’ı ve aslında diğer Filistin topraklarını kurtarmak için harekete geçmemiş olmaları başlı başına uluslararası hukukun ne kadar sahte olduğunu göstermeye yetiyordu. Golan orada öyle dururken Irak’a Kuveyt’i işgal bahanesiyle yapılan müdahalenin uluslararası hukuktan ziyade asıl gerekçesi yine neticede işgalci İsrail’in sözümona güvenliğinden başka bir şey değildi.

Şimdi ise uluslararası hukuku tam bir kara mizaha çeviren bir adım atıldı. Bir ülkeye ait bir toprak, 52 yıldır işgal altında tutan bir ülkeye, bir başka ülke tarafından bağışlanmış oldu. ABD, Suriye’ye ait bir toprağı İsrail’e hediye etmiş oldu. Bırakınız uluslararası hukuku, hiçbir hukukta yeri olmayan bu uygulamaya ABD Başkanı Trump, kendini de uluslararası hukuk ve teamüllerini de bütün sınırlarını aşarak, bir yol açmış oldu.

Bu uygulamaya ilk tepkilerin başta Türkiye olmak üzere Rusya, Kanada, Japonya ve Venezuela gibi ülkelerden gelmesine karşılık İslam ülkelerinden Katar, Filistin ve Lübnan’ın ilk tepkilerinin dışında diğer tepkilerin cılız kalması elbette şaşırtıcı değil. Son zamanlarda Trump’ın ve damadı Kushner’in başlattığı “Yüzyılın Anlaşması” çerçevesinde Arap ülkeleriyle İsrail ilişkilerinin normalleştirilmesine Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirliği ve Mısır’ın canla başla katılımı muhtemelen İsrail’in Golan’ı işgalinin bu şekilde ilhakını kapsamıyordur. Ancak “normalleştirme”nin sağladığı suç ortaklığının bu tür adımlara etkili bir tepki vermeyi engellemesi de kaçınılmaz oluyor.

İslam ülkelerinin İsrail’le ilişkileri normalleştirme kararı çok açık ki İsrail’in saldırganlığını ve Siyonist yayılmacılığını engellemiyor, daha da tahrik ve teşvik ediyor. Normalleştirme İsrail’in de bölge halklarına biraz daha saygılı davranmasını, onların hak ve hukuklarını gözetmesini getirmiyor beraberinde, bilakis daha da azdırıyor. Normalleştirmeye taraf olan ülkelerin bunun farkında olmamaları mümkün değil. Bu da, Golan tepelerinin veya Filistin davasının genel olarak ancak bir ihanetle satılmakta olduğunu gösteriyor. İsrail’e cesaret veren bu satışı ve ihaneti gerçekleştirenler oluyor.

Bu arada devletlerin tavrı ve tutumu ne olursa olsun, Arap-Müslüman halkları bu azgın Siyonizm’i ve onun arkasındaki ABD’yi, kendi topraklarını İsrail’e peşkeş çekmekte olan ABD’yi aynı kader çizgisine yazmış durumdalar.

Son yazımızda demiştik, ABD İsrail aşkına çok şey kaybediyor. Ortadoğu’yu İsrail’den ibaret görüyor ki, Ortadoğu İsrail’den ibaret değil. Bütün saldırganlığı ve terörizmiyle İsrail’e verdiği her destek, neticede ABD’nin Ortadoğu’dan topyekun silinişinin bir adımı oluyor. İstediği kadar kendini süper güç olarak görsün.

“ABD’den ne istiyoruz, ABD bizden ne istiyor?”

“Bizler ABD’li dostlarımıza, demokrasi ve insan hakları savunucularına Ortadoğu’da, ülkelerimizde, özellikle Mısır’da olup bitenlerle ilgili eleştirel analizlerde bulunduğumuzda, lütfen yanlış anlaşılmasın, istediğimiz şey ABD’nin yeni bir müdahalede bulunması veya şimdiye kadar desteklediği diktatörlere karşı başka partnerler bulup onları desteklemeye davet etmek değildir.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : “ABD’den ne istiyoruz, ABD bizden ne istiyor?”
Haber Merkezi 18 Mart 2019, Pazartesi Yeni Şafak
“ABD’den ne istiyoruz, ABD bizden ne istiyor?” yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Şimdiye kadar ABD’nin ülkelerimizde sadece diktatörleri ve demokrasinin en acımasız en despot düşmanlarını desteklemiş olduğu ve bunun böylece ülkelerimizde demokrasinin gelişmesinin önündeki en büyük engellerden birini oluşturduğu bir sır değildir. Ortadoğu’da iktidara gelmek isteyen bütün darbeciler ve diktatör adaylarının onay beklemek için ABD’den onay ve destek istemeleri o yüzden alışıldık bir durumdur.

Ama bizim burada yaptığımız asla ABD’nin partnerlerini değiştirmesi ve diktatörler yerine halkları desteklemeye başlamasını teklif etmek değildir. Talep ettiğimiz şey ABD’nin sadece ülkelerimizdeki demokrasi düşmanlarını desteklemekten vazgeçmesi, ülkemizde iyi kötü gelişmekte olan demokrasiye engel olacak müdahalelerden kaçınmasıdır. Yoksa kendi haline bırakıldığında bizim halklarımız da demokrasi, insan hakları, onur ve özgürlük taleplerini gerçekleştirmek üzere yola koyulmuş durumdalar.

Ancak son zamanlarda iyice hızlanan ve yoğunlaşan bu tür taleplerinin önündeki en büyük engel ne yazık ki ABD ve diğer Batı ülkelerinin, demokrasi karşıtı güçlere yaptığı akıl almaz yatırımlardır.”

Bu sözler geçtiğimiz Cumartesi günü İstanbul’da gerçekleşen “ABD’nin Ortadoğu’daki Politikası: Vizyonlar ve Dönüşümler” başlıklı forumda özellikle Mısır’dan meşhur Siyaset bilimci Prof. Seyfeddin Abdülfettah ile liberal Devrimin Yarını Partisi lideri Eymen Nur’un, aynı oturumda benim de tekrarladığım ifadelerinin bir özeti. Forumu ABD merkezli ve Cemal Kaşıkçı’nın da faaliyetlerine katılıp konuşmalar yaptığı National Interest Foundation ile Stratejik Düşünce Kuruluşları Topluluğu beraber düzenlemişti ve ABD’den ve Ortadoğu’dan çok önemli katılımcıları bir araya getirerek ABD’yi konuşturma konusunda epey zamandır örneğini göremediğimiz bir faaliyetti.

Mesela Washington Post’un güçlü gazetecilerinden, Cemal Kaşıkçı’nın yazılarının editörü ve aynı zamanda Kaşıkçı davasını gazetesinin ve ABD gündeminin sahiplenmesi hususunda çok aktif bir rol oynamış olan Karen Attiah, Cumhuriyetçi Parti’nin önceki genel başkanı Michael Steele, eski kongre üyeleri James Moran, Nick Rahall ile Huffington Post’tan Doug Bandow ve Brooking Institute’tan Khaled El Gindy gibi isimlerin yanısıra Kuvey’te yayınlanan al-Mujtema dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Muhammed el-Raşid ve Kuveyt Üniversitesinden Abdullah el-Sahgy gibi isimler de vardı. Türkiye’den de Dr. Talha Köse, Dr. Bilgehan Ayık, Dr. Hakkı Uygur ve Prof. Muhiddin Ataman forumun panelistleri arasında konuşmalarını yaparken, çok sayıda da dinleyici 6 oturumda ABD’nin Ortadoğu politikalarını masaya yatırıldı.

Toplantı gündemine yön veren ana konular Cemal Kaşıkçı davası, Golan tepelerinin İsrail tarafından 1967’den beri devam etmekte olan işgalinin Trump tarafından artık resmen İsrail toprağı olarak tanınacağına dair beyanları ve özelde Mısır’da ve genel olarak Ortadoğu’da son zamanlarda yaşananlara karşı ABD’nin tutumlarıydı.

Açıkçası gündem böyle olunca, alışıldık biçimde ABD’nin Ortadoğu’da demokratik güçleri desteklemesi yönünde bir mesajın vurgulanabileceği beklentisine karşı neredeyse bütün Ortadoğulu katılımcıların ABD desteğini istemediklerini vurgulaması çok manidardı.

Ortadoğu halklarının sosyolojik dinamikleri zaten demokratikleşmeye, özgürlüklere doğru bir gelişmeye zorluyor zaten. Yeter ki, ABD gölge etmesindi.

Maalesef kendi ülkesinde demokrasiyi çok önemseyen ABD ve AB ülkeleri Müslüman toplumları için demokrasiyi kendi çıkarlarına aykırı gördüğü için bu yönde herhangi bir gelişmeyi hemen boğmaya kakışmak gibi bir huyu var. Üstelik sonra dönüp İslam dünyasında demokrasinin neden bir türlü gelişemediğine dair sosyal bilim merkezlerini ve kamu oyunu şartlandıran soruyu tekrarlamaya devam ediyor.

ABD’den bir beklentimiz yok, ama ABD’nin şu andaki Ortadoğu siyasetinin kendi çıkarına olmadığını da bilmesi gerekiyor. Çünkü Ortadoğu ABD’nin zannettiği ve bütün politikalarının merkezine koyduğu gibi İsrail’den büyüktür. Ortadoğu İsrail’den ibaret değildir. İsrail bütün Ortadoğu halklarının şimşeklerini üzerine çektiğinde mukadder olan çöküşüyle birlikte ABD’yi de kendisiyle birlikte batağa çekmektedir.

Halbuki 11 Eylül saldırılarının hemen ardından oğul Bush’un ifade ettiği soru hala ABD için kendi vizyonunu düzeltmek için kendisine kılavuzluk etmek üzere orada duruyor. “Neden bizden bu kadar nefret ediyorlar?” diye sormuştu Bush. Sebebi hiç de uzakta değildi. ABD’nin Ortadoğu politikasının tamamını İsrail güvenliği ve çıkarlarına indirgemiş olması, bölgede ABD’nin geleceğini bugünden tamamen tüketiyor.

ABD, İsrail uğruna, demokrasi, insan hakları ve özgürlükler konusunda bütün tutarlılığını, güvenilirliğini, tarafsız süper güç konumunu tamamen harcayıp tükettiği gibi, kendisine güvenebileceği hiçbir dost bırakmıyor.

Ha, görünürde desteklemekte olduğu diktatörler varlıklarını ona borçlu oldukları için sıkı dost gibi görünüyorlar. Ama ABD’nin şunu net bir biçimde bilmesi gerekiyor ki, ne o diktatörlerin artık bölgede bir geleceği var ne de onlarla birlikte görünmenin kendisine sağlayacağı herhangi bir yarar.

Üstelik onları desteklemek dolayısıyla onların üstlendiği bütün insanlık suçlarının ortaklığını da üstlenmiş oluyor ve böylece daha da fazla nefreti celp ediyor. Tam da bundan dolayı, ABD bir süper güç olarak sahip olduğu ahlaki ve prestijli konumunu da tamamen yitirmeye yüz tutmuş durumda. Artık demokrasi veya çağdaş değerler konusunda bir beklenti merkezi olmaktan çıkmış olması bunu çok net gösteriyor.

Kısacası İsrail ABD’ye çok pahalıya mal oluyor. Ama ne yazık ki, henüz bunun şuurunda bile değildir.

Müslümanın Müslümana yaptığı olmasa…

Bir çok göstergeye göre 2008 yılından beri dünyanın en huzurlu ülkeleri arasında her zaman ya ilk veya ilk üç sırada yer alan Yeni Zelanda’da 50 Müslüman’ın ölümüne onlarcasının da yaralanmasına yol açan ırkçı, İslam düşmanı terör saldırısında hayatını kaybedenlerin defin törenleri dün yapıldı. Belki beklendiği gibi bütün dünyadan, örneğin Charile Hebdo ile karşılaştırılabilir bir katılım olmadı. Dünyanın tepkisi aynı güçte ve paralelde ortaya çıkmadı. Belli ki, ölen Müslümanların sadece kendi bedenleriyle öldükleri ve bunun başkalarını ilgilendiren bir tarafı olmadığı düşünüldü. Oysa sergilenen lakaytlık, hele bu lakaytlıktaki açık çifte standart, çağdaş medeniyetin kökenlerine kadar sirayet eden bir öldürücü bir gaflet.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Müslümanın Müslümana yaptığı olmasa…
Haber Merkezi 16 Mart 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Müslümanın Müslümana yaptığı olmasa… yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Bu lakaytlığa mukabil, bu olay Yeni Zelanda hükümetinin ve özellikle başbakanının bir fark ortaya koyabilmeleri için çok ilginç bir vesile oldu.

Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern’in baştan itibaren sergilediği bilgece tutumu, söylemleri ve yaklaşımları gerçek anlamda bir lider olduğunu bütün dünyaya göstermiş oldu. O kadar ki, New York Times, ABD’yi bugün içine gark olduğu akıl almaz ırkçı, göçmen karşıtı, insanlık dışı söylemlerden kurtaracak bir kahramanı Ardern’in şahsında bulduğunu ilan etti bile.

Gerçekten bazı felaketler bazı insanların kaliteleriyle temayüz etmesini sağlıyor. Aslında her olay insanlar için bir imtihan gibi. Bu imtihanda olağanüstü olumlu bir performans ortaya koyanlar gibi kötülüğüyle temayüz etmek de mümkün.

Ardern, işin başından itibaren Müslümanlarla sergilediği güçlü duygudaşlık, dayanışma ve ırkçılığa karşı ortaya koyduğu sağlam duruş dolayısıyla en güzel ve en şık şekilde temayüz etti. “Irkçı saldırıyı düzenleyen cani teröristin ismini zikretmeyeceğini, mesajlarını okumayacağını”, buna karşılık hayatlarını kaybeden masum vatandaşlarını isimlerini yükseltmeyi tercih edeceğini özellikle ifade etmesi, teröre karşı çok anlamlı ve zekice bir tavır oldu. Geçtiğimiz hafta biz de “bebek yüzlü katiliniz sizin olsun, bizi ilgilendiren onun her biri duruşuyla, şehadetiyle bin dirilecek olan, katilini bile ‘merhaba kardeşim’ diyerek karşılayan kahramanlar” diyerek, Batılı medyanın teröristin mesajını yayma konusunda sergilediği gayretkeşliği sergilemeye çalışmıştık. Ardern, o hassasiyeti çok iyi gördü ve en güzel şekilde gereğini yaptı.

Hiç kuşkusuz, Ardern ve Yeni Zelanda halkının, Müslümanlarla dayanışma konusunda sergilediği samimi ve içten yaklaşım hem İslamofobiye karşı imkanlar açısından çok iyi değerlendirilmeli hem de bu olay karşısında hemen misilleme hevesiyle “Hıristiyan terörizmi” yaftasına sarılma tehlikesine karşı da yeterince uyarıcı olmalı.

Kur’an’ı Kerim’de Hıristiyan ve Yahudiler hakkında hiçbir zaman genelleyici ifadeler kullanılmadığını hatırlatmak lazım. Onlarla ilgili genel negatif ifadeler kullanıldığında bile, onlar içindeki “iyi insanlara veya iyiliklerine” de güçlü ve çok anlamlı-uyarıcı atıflar yapıldığını unutmamak gerekiyor. Müslümanlar tam da bundan dolayı hiçbir zaman ırkçı ve bir dinin topyekun karşısında olmamıştır, olamazlar.

Hele İslam Dünyasının liderlerinin bu olay karşısındaki anlamlı suskunluğunun büyük ölçüde kendi ortak suçluluklarıyla ilgili olduğunu söylemiştik. Gerçekten insanların kanının, hayatının, onurunun zerre kadar değerinin olmadığı Mısır, Suudi Arabistan, BAE, Suriye gibi ülkelerin liderleri başka ülkelerde Müslümanların hayatlarına, hukukuna dair ihlallere karşı ne desinler? Deseler onları kim neden ciddiye alsın?

Yeni Zelanda’daki terör saldırısında hayatını kaybedenlerin defin törenleri yapıldığı esnada Türkiye İslam İşbirliği Teşkilatı Dönem Başkanı sıfatıyla bir Dışişleri Bakanları zirvesi topladı. Bu toplantının bir sebebi tabii ki dünyada Müslümanlara yönelik saldırganlığın artık bir atmosfer haline gelmiş olması dolayısıyla alınması gereken tedbirlerin beraber düşünülmesiydi. Sayın Cumhurbaşkanımızın başkanlığında başlayan ve etkili konuşmasıyla güçlü mesajların verildiği toplantıya tam da zikredilen bazı ülkelerin Dışişleri Bakanları düzeyindense büyükelçi düzeyinde katılım sergilemiş olması bile bu çelişkili gerçekliği bir kez daha açığa vuruyordu.

Aslında böyle bir zirveyle belki yapılması gereken şey başka ülkelerde Müslümanlara yapılan saldırılara karşı alınacak en büyük tedbirin başta Müslüman ülkelerde insanların, can, mal, din, akıl ve nesil güvenliğinin insan onuruna yaraşır bir biçimde korunması, gözetilmesiyle başlayacağının güçlü bir biçimde duyurulması olabilirdi.

İslam ülkelerinde devletler İslam’ı kendi iktidar korkularının merkezine koymuş durumdalar. Mesela daha önce de değinmiştik, bazı Müslüman sivil toplum kuruluşu muhaliflerini batılıların terör örgütleri listesine koymak için ısrar edenler ABD veya Avrupalılar değil, bizzat bu İslam ülkelerinin yöneticileridir.

Hal böyle iken Müslüman olmayan ülkelerden İslamofobi veya İslam nefretinden kaçınmalarını tavsiye etmenin çelişkisi katlanılabilir gibi değil.

Oysa işe ilk önce İslam dünyasında Müslüman canını, malını, aklını, dinini, neslini çok değerli kılmakla, onun değerini yükseltmekle, onun üzerinde tir tir titremekle başlamak lazım. Müslüman kanını ucuz kılan herşeyden önce Müslüman ülkelerin yönetimleridir. Çünkü insan haklarından eser yok, insanın zerre kadar değeri yok.

Türkiye’nin bu dönemde vereceği en anlamlı mesaj İslam ülkelerinde mezhebi, ırkı, siyasi konumu ne olursa olsun insan haklarının gözetilmesi, korunması ve geliştirilmesi ilkesi etrafında buluşmak olmalı.

Dünyada İslamofobiye karşı en etkili mücadele Müslümanların birbirlerinin hakkına hukukuna sergileyecekleri bu saygıları olacaktır.

Mısır’da Sisi’nin “ebedi başkan” olma girişimi

Askeri darbenin her geçen gün istibdadını daha da arttırmakta olduğu Mısır bugünlerde yeni bir anayasa değişikliği sürecinden geçiyor. Cümleyi “anayasa değişikliği tartışmaları” diye tamamlamayı isterdim, ama Mısır’da Sisi tarafından kararı verilmiş bulunan bir konunun tartışılması söz konusu değil. Parlamentodan Anayasa Mahkemesi’ne kadar, açık kalmış medyasından seçim kurullarına kadar herkesin gereğini yaptığı, yani formaliteleri tamamladığı bir süreç işliyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Mısır’da Sisi’nin “ebedi başkan” olma girişimi
Haber Merkezi 13 Mart 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Mısır’da Sisi’nin “ebedi başkan” olma girişimi yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Gündemdeki anayasa değişiklikleri mevcut durumda sadece iki dönem ve 4’er yıl olarak sınırlanmış olan Cumhurbaşkanlığı için üç kez ve 6’şar yıl süresinin önünü açıyor. Üstelik uygulamayı mevcut Cumhurbaşkanlığı süresine de uygulayarak böylece Sisi’nin mevcut süresini iki yıl uzatıp bundan sonraki iki dönem de aday olma hakkı tanıyarak, 2034’e kadar Başkanlıkta kalma imkanı veriyor.

Yeni anayasa değişiklikleri aynı zamanda Mısır ordusuna ilk defa bütün açıklığıyla anayasayı ve ülkenin istikrarını gerektiğinde korumak üzere yetki tanıyor. Gerçi bu yetki 1952 yılından beri fiilen zaten var, ama şimdiye kadar anayasal bir temele dayanmıyordu. Böylece ordunun binbir türlü cürüm işleyerek yaptığı darbelerden dolayı ortaya çıkan cinayetler, faili meçhuller ve işkencelerden dolayı hiçbir şekilde yargılanamadığı bir mutlak iktidarın anayasal zemini iyice pekiştirilmiş oluyor.

Darbeyi gerçekleştirdiği andan beri ülkesi her geçen gün daha büyük bir ekonomik, sosyal ve siyasi krizin içine gark olmakta olan Mısır’da bu durumun sorumlularının kendi iktidarlarını daha da kalıcı hale getirme konusunda ortaya koyduğu bu gayretkeşlik Mısır’ın özgürlüğe susamış halkı için nefes alacak azıcık bir alan kalmışsa onu da kapatmaya dönük trajik bir adım.

Geçtiğimiz yıl içinde yapılan son başkanlık seçimlerine gidilirken Sisi’ye karşı adaylığını açıklayan, adaylığı konuşulan veya aday olma ihtimali görülen bütün isimler, makamlarına, şöhretlerine ve konumlarına bakılmaksızın tutuklanmışlardı.

O isimlerden biri Mursi’ye karşı da aday olan Ahmet Şefik Dubai merkezli bir entrika ile geri çekilmeye zorlanmıştı. Yine normal bir seçimde kazanmasına kesin gözüyle bakılan eski Genelkurmay Başkanı Sami Annan adaylığını ilan ettikten bir gün sonra tutuklandı. Hemen sonra eski Devlet Denetleme Kurulu Başkanı Hişam Cenine aday olarak telaffuz edilmeye başlandıktan sonra bıçaklı saldırıya maruz kaldı. O da bu saldırıdan dolayı güvenlik güçlerini sorumlu tuttuğu için tutuklandı. Sonra aday olma ihtimali olan ve olduğu taktirde bu ortamda yine kazanma ihtimali kesinleşen Ebulfütuh Abdulmünim El Cezire’de Sisi’yi eleştirdiği için tutuklandı.

Böylece Sisi, seçimlere tek başına katılmış oldu. Haa, karşısında seçimin formel şartı yerine gelsin diye bizzat kendisinin aday gösterdiği ve adaylık açıklamasında insanların yanlış yapıp kendisine oy vermemesini, kendisinin de Sisi’ye oy vereceğini açıklayan biri vardı: Musa Mustafa Sisi. Seçim sonuçları tahmin edildiği gibi yüzde 99’lara dayanan bir rakamla Sisi’nin zaferiyle sonuçlanmıştı.

Şimdi Sisi, bu şekilde sonuç alabildiği seçim sandıklarını bu anayasa değişikliği için de kuruyor ve aynı neticeyi almasına kimse bir engel görmüyor. Sisi’ye engel olabilecek tek şey, belki uluslararası toplumun bu maskaralığa karşı ses çıkarması olabilir. Ama o uluslararası toplumdan bir şey beklenemeyeceğini yeterince gördük. İdamın tartışmasına bile tahammül edemediğini bildiğimiz AB liderleri daha geçtiğimiz ay içinde Sisi’nin hukuksuzca, işkence altında alınmış ifadelerine dayanarak, katleder gibi 9 kişiyi idam ettiği günlerde onu cesaretlendirir gibi Şarmelşeyh’te onunla mutlu bir poz vermiş onu adeta bu katliamları dolayısıyla kutlamıştı.

Zaten Sisi’nin bu değişiklikleri yapmaya cesaret edebilmesinin bir sebebi de bugünkü dünya konjonktürünün kendisine bu fırsatı bugün için yeterince sağladığını düşünmesi. İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi İslam ve Küresel İlişkiler Merkezi’nde “Mısır’daki Yeni Anayasal Değişiklikler: Sebep ve Sonuçları” başlığı altında düzenlenen ve benim de konuşmacı olarak katıldığım panelde cevabı aranan sorulardan biri de buydu: Sisi, daha önce defalarca böyle bir şeyi asla istemeyeceği, yani özellikle başkanlık süresinin uzatılması yönünde bir anayasa değişikliğine gitmeyeceğini taahhüt etmiş olduğu halde neden bugün böyle bir şeye girişiyor? Bu zamanlamanın bir anlamı var mı?

Mısır’ın liberal Devrimin Yarını Partisi (Ghad el Savra) Genel Başkanı Eymen Nur, benim de katıldığım panelde bu konuda çok çarpıcı bir cevabı vardı:

“Sisi, darbesinde de, bütün hukuksuz uygulamalarında da, insan hakları ihlallerinde de sırtını dayadığı Muhammed b. Selman, Muhammed b. Zayid ve Trump’a güveniyor. Ancak bugünlerde özellikle ABD’de Trump’ın, Suudi Arabistan’da da MBS’in yaşamakta oldukları sıkıntılardan dolayı bir geleceğinin olmadığını düşünüyor. Onlar iktidardan uzaklaşmadan önce kendisini telaşla garanti altına almak istiyor. Açıkçası, başkanlık süresinin bitmesiyle birlikte bütün yaptıklarının hesabının sorulacağından korkuyor. Bu hesabı vermemek için kendi iktidarını her şeye rağmen kalıcı hale getirmekten başka bir yol görmüyor.”

Anayasa bir toplumsal sözleşmedir. Ancak Mısır’daki anayasa yapım veya değiştirme sürecinde toplum tamamen devre dışı. Yapılan değişikliklerin halkın yararını sağlamak gibi bir amacı hiç yok. Bütün amaç halihazırda ülkeye musallat olmuş istibdadın kendini koruması ve hükmünü kalıcı hale getirmesi.

Firavun’un ülkesinde tarih tekerrür ediyor ve kendisini her şeyin üzerinde gören başkan, mevcut konumuyla beşerin sınırlarına dayanmış, biraz daha ötedeki tanrısal konumu talep ediyor.

Mısır tarihi ise tam da bu tanrısal konuma talip olan Firavunların Musa’yla da tanışmalarının mukadder olduğu bir tarihtir.

mart

insan kılığında, insanlıktan nasibini almayanlar var,

esfel-i safilin.

anzak yurdunda, islam kuşlarına kıyan da

filistin beldesinde, barış güvercinini vuran da

halepçeye bomba yağdıran da

unutmasın ki

belki bugün değil, lakin elbet bir gün.

“Bebek yüzlü katiliniz sizin olsun!”

Yeni Zelanda’da Müslümanlara camide düzenlenen saldırı her şeyden önce insanlığa karşı bir suçtur; yapan kişi ne kadar bağnaz-ırkçı bir Hıristiyan olsa da öncelikle Hıristiyanlığa karşı işlenmiş bir suçtur, ama insanlar bunu bilirse… Olayın ardından ortaya çıkan tablo insanların bunu bilme, anlama ve takdir etme konusunda çok da umut verici bir durum sergilemediklerini gösteriyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : “Bebek yüzlü katiliniz sizin olsun!”
Haber Merkezi 11 Mart 2019, Pazartesi Yeni Şafak
“Bebek yüzlü katiliniz sizin olsun!” yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Olayın faili Müslüman kökenli olduğunda “İslami terörizm” ifadelerini hoyratça kullanan medyanın bu olayı “terörizm” olarak bile isimlendiremediğini ibretle seyrediyoruz. Bir “beyaz çocuk” hikayesi şimdiden tedavüle girdi ve katile dair empatik tipleme denemeleri harekete geçti bile.

Aljazeera’da yazan Khaled Beydoun, haklı olarak “katilin değil, kurbanlarının insanlığına odaklanın” diye yazarak, 49 şehidin her biriyle ilgili detayları twitter hesabından (@khaledbeydoun) paylaşıyor. Gerçekten her biri birer hayat destanı tipler. Bir insanı öldürenin nasıl bütün insanlığı öldürdüğünü en çarpıcı biçimde yaşayıp göreceğiniz birer şahsiyet ve hayat hikayesiyle karşı karşıya kalıyorsunuz. Her biri kendi içinde birer insanlık barındıran, incelikler, zerafetler, derinlikler, ibretler.

Kurbanlardan ziyade katil üzerinde duran ve neredeyse ondan bilinçaltlarına bir kahraman kazıyan Batılı medyaya Beydoun’un dediği gibi demek lazım:

Katiliniz umurumuzda değil, biliyoruz bundan sonra taciz derecesinde bir ilgiyle bütün projeksiyonunuzu o katilin hayatı üzerinde tutacaksınız. O hayatın içinde özenilecek taraflara, belki örnek alınıp taklit edilecek taraflara bile ışık tutacaksınız. Katili anlamaya davet edeceksiniz. Katiliniz sizin olsun. Bizi hunharca, alçakça katlettiği ve her biri birer hayat ve muhabbet kahramanı olan insanlar ilgilendiriyor, onlar daha fazla ilgiyi hak ediyor.

Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın haklı olarak soruyor: “Charlie Hebdo için yürüyenler Yeni Zelanda için de yürüyecek mi?” ve ekliyor “acısı gerçekten ortak olanlar birlikte yas tutabilir”

Olay olalı üç gün olduğu halde Charlie Hebdo olayı ile az da olsa karşılaştırılabilir bir tepki ve ortak duyarlılık, ortak yas işareti duymadığımız gibi, aksini daha fazla duyduk. Demek ki, Yeni Zelanda’nın acısını hiçbir şekilde hissetmeyen koca bir dünya var. Bu bile acıtmıyorsa, bu vahşet bile insanları uyandırmıyorsa ne uyandıracak?

Bırakalım Avrupalıları, Batılıları, bu konuda siyasetçilerinin kışkırttığı yabancı düşmanlığı, göçmen düşmanlığı, ırkçılık ve İslam düşmanlığı gibi neticede kendilerini tüketecek, kendilerini bitirecek duyguların esiri olan dünyayı. Böyle bir saldırıya karşı İslam dünyasından nasıl bir tepki gelir diye olay saatinden beri haber takip ediyorum. Çok cılız, o kadar da olmasa ayıp olacak türden geçiştirme mesajlarının dışında bir ses seda yok.

Yine bir tek Recep Tayyip Erdoğan. Olayın ilk anından itibaren acısını kendi yüreğinde hissetmiş olarak Yeni Zelenda yetkilileriyle temasa geçti ve Yardımcısı ve Dışişleri Bakanının bulunduğu bir heyeti hemen yola çıkardı.

MÜSLÜMAN KANINI ATIK SUDAN UCUZ KILAN İSLAM DÜNYASININ LİDERLERİ YENİ ZELANDA’YA NASIL SES VEREBİLİR?

Doğrusu, ve ne yazık ki, diğer Müslüman ülkelerden, özellikle İslam dünyasının en büyük ülkelerinden güçlü bir ses çıkmamasına neden şaşırmamız gerektiği sorusu daha doğru bir sorudur.

Kendilerinden dünyanın herhangi bir yerinde bir Müslümanın başına bir şey geldiğinde hukukunu savunacak bir yüz hangi İslam ülkesinin liderinde var acaba? Mısır’ın mı, Birleşik Arap Emirlikleri’nin mi, Suudi Arabistan’ın mı? Suriye’nin mi? İran’ın mı? Her biri her gün ya kendi ülkelerinde veya müdahil oldukları coğrafyalarda Müslüman kanını atık sudan ucuz hale getirmiş olanlar kendileri değil mi?

Her gün Yemen’de yürüttükleri saçma sapan savaş yüzünden açlığın pençesindeki yüzbinlerce çocuğun hayatını hiçe sayanlar, peygamber varisi sayılan İslam alimlerini zindanlarda tutan, onlara İslam düşmanlarından görülmeyecek eziyetleri reva görenler, böylece Müslümanların bütün değerlerini hiçe sayanlar mı Yeni Zelenda’da katledilen Müslümanların hesabını soracak?

Mısır’da, Yemen’de, Suriye’de Müslümanlar sadece biraz daha ekmek, biraz daha özgürlük, biraz daha onurlu bir hayat ve demokrasi istediler diye bütün ülkelerini başlarına geçiren darbelerin ve iç savaşların önünü açanlar mı?

İslam dünyasının en önemli birkaç ülkesinden biri olan Mısır’da haksız yere zindanlara attıklarına uyduruk suçlar isnat edip sırayla katledenler, bu katliamları hukuk kılıfına uyduranlar, neden veya hangi yüzle dünyanın herhangi bir yerinde bir Müslümanın haksız yere katledilişinin hesabını soracak?

Ses vermesini beklediğimiz İslam dünyasının bu temsilcilerinin önce kendi döktükleri Müslüman kanının hesabını vermeleri gerekmiyor mu?

KORKTUKLARI İÇİN Mİ ÖLDÜRÜYORLAR, ÖLDÜRDÜKLERİ İÇİN Mİ KORKUYORLAR?

Bu arada adına İslam terörizmi denilen melanetin bile aslında dünyanın her tarafında birincil hedefi ve kurbanları yine Müslümanlar. Bu gerçek hiç değişmiyor.

Müslümanlardan korkuyorlar ve korkutuyorlar sonra bu korkuları dolayısıyla Müslümanları katlediyorlar. Bu döngüde kimin kimden korkması gerekiyor acaba?

Katleden de onlar, korkan da onlar. Aptalca ve nefretengiz korkularıyla başkalarını öldürmeyi haklı ve makul göstermeye çalışıyorlar.

Suriye’de İslam terörü denilen örgütler Müslüman olmayan mihraklarca destekleniyor ve çok az bir istisna ile bütün kurbanları mazlum Müslüman Suriye halkı.

Myanmar’da terörün kurbanı Müslümanlar.

Irak’taki DAEŞ terörünün ve onunla mücadele ederken hiçbir ayırım gözetmeyen ABD’nin de Rusya’nın da İran’ın da kurbanları Müslümanlar.

Yemen’de Müslümanlar öldürülüyor, Libya’da, Afganistan’da her yerde adı İslami terör de olsa kurbanları sadece Müslümanlar oluyor ama kendilerinden korkulup kendilerine savaş açılanlar da yine Müslümanlar oluyor.

Bu tuhaf döngüyü kim görecek, kim bilecek, kim kıracak?

Dünyanın en huzurlu ülkesinde dışa vuran nefret

Dün Cuma günü Yeni Zelenda’da Cuma namazı öncesi, iki camiye yapılan ırkçı İslam düşmanı terörist saldırı sadece alçakta katlettiği insanlarla değil, bu katliamla birlikte göstere göstere vermeye çalıştığı mesajlarla da dikkat çekti. Verdiği mesajların ırkçılığı, insanlık dışı boyutu ile insanları öldürürken sergilediği sapıkça zevk, gaddarlık ve vahşet birbiriyle yarışıyordu.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Dünyanın en huzurlu ülkesinde dışa vuran nefret
Haber Merkezi 09 Mart 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Dünyanın en huzurlu ülkesinde dışa vuran nefret yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Bu saldırıyı basitçe ciddi psikolojik saplantıları veya rahatsızlığı olan bir kişinin münferit bir hadisesi gibi anlayıp öyle yansıtmaya çalışacaklar mutlaka olacaktır. Nitekim BBC’nin ilk yayınlarında olay bütün mesajlarıyla birlikte canlı olarak göstere göstere yayınlanmış olduğu halde, “terörist saldırı” ifadesi kullanılmasından sanki ısrarlı bir kaçınma durumu görüldü.

Benzer bir olay Müslüman kökenli biri tarafından yapılmış olduğuna dair ufak bir bilgi kırıntısı karşısında bile hemen “İslami terörizm” masalına sığınarak yayın yapan kuruluşlar bu olay karşısında bile “terör saldırısı” ifadesi kullanmakta çok büyük direnç gösterdiler.

Elbetteki canilerin eylemlerinde baştan sona Hıristiyan-Haçlı terminolojisi kullanmış olmalarına rağmen olayı bir “Hıristiyan terörizmi” olarak görmeyi veya ifade etmeyi asla kabul etmiyoruz.

Bilakis, her zaman dediğimizi tekrarlamak durumundayız. Terörün dini olmaz. İslam’a, Hıristiyanlığa veya Yahudiliğe gerçekten inanan bir insan savunmasız, ibadetlerini yapmakta olan herhangi bir insanın canına kıymayı savunmaz, savunamaz.

Bir Yahudi bile Yahudilikten çıkmadan insan katletmeyi savunamaz. Bugün İsrail’in yaptıkları her şeyden önce “öldürmeyeceksin” emrini vazgeçilmez bir emir olarak vazeden Yahudiliğin katledilmesidir. O yüzden İsrail’i eleştirmek ile Yahudiliği eleştirmenin aynı şey olmadığını söylüyoruz.

Yeni Zelenda’daki cami saldırısında özellikle Hıristiyan mesajları kullanarak işlenen alçak katliam tam da Müslüman dünyayı Hıristiyan dünyaya karşı kışkırtmak ve böylece karşılıklı olarak beslenecek bir nefret söylemiyle hayal ettikleri bir din savaşını başlatmak isteyen ırkçı, İslam düşmanı unsurlar tarafından özellikle planlanmış olabilir. O yüzden bu saldırı karşısında özellikle haklı olarak büyük bir öfkeye kapılmış Müslümanların daha dikkatli olmaları gerekiyor.

Bir din grubu adına nefretin bu kadar gösterilerek, bu kadar açık mesajlar verilerek bu kadar nefretengiz bir cürmün işlenmesinin o dine bir fayda sağlamayacağı çok açık. O halde bu mesajlar tam da nefretin yöneleceği bir hedef de gösteriyor olabilir. Tıpkı DAEŞ terörünün aslı hedefinin İslam ve Müslümanlar olması dolayısıyla, DAEŞ’in kesinlikle İslam düşmanı bir örgüt ve eylemlerini de İslam’a karşı saldırılar olduğunu bugün daha rahat anlıyor olmamız gibi. Bu saldırının dili ve tekniği ile DAEŞ saldırılarının dili ve tekniği birbirine çok yakın. Bir farkla ki, bu saldırı biraz daha teknik ve daha gösterici.

Tabii ki bu bir ihtimal ve kesin bir açıklama değil. Neticede nefretin bir rasyonalitesi yok ve her türlü ihtimal de olabilir. Ne yazık ki, Dünya bugün özellikle Müslümanlara karşı işlenen nefret suçlarının ciddiyetini yeterince müdrik olmadığı gibi Müslümanları bu nefret suçlarına karşı koruyacak hala ciddi bir önlem yok. Batılı siyasetçilerin her gün bu katillerin kullandığı türden söylemlere çok geniş bir alan açtıklarına hep birlikte tanıklık ediyoruz. Bu nefret söylemlerinin kışkırtıldığı bir atmosferde nesiller yetişiyor ve bütün modernliğine, çokkültürlülük iddialarına rağmen Avrupa her geçen gün bu sorumsuz siyasetçiler yüzünden tam bir ırkçı-nefret sarmalına garkoluyor.

Yeni Zelenda’daki ırkçı saldırının münferit olmadığı, çok iyi çalışılmış, planlı bir saldırı olduğu çok açık. Katilin gerek bu olayı icra ederken gerek bu olayın dünyaya kendi istediği gibi duyurulması sürecinde destek almaması mümkün değil. Katliam anını bir bilgisayar oyunundaki basitlik ve kolaylıkta yapıyor olması, artık Müslüman katletmenin oyun oynar gibi basit ve kolay olduğu mesajını hiç gizlemeden veriyor.

Müslümanlara karşı bizzat siyasetçiler tarafından kışkırtılan bir İslam nefreti bu tür bir saldırıyı yapacak bir kitleyi de her an her şeyi yapabilecek şekilde bir yerlerde yetiştiriyor. Katliam için seçilen yer dünyanın en huzurlu ülkesi olarak bilinen Yeni Zelenda. Aynı zamanda bir göçmen ülkesi, yani dünyanın her yanında katlanılmaz sorunlarla karşılaşan insanların yeni bir hayat kurabilmek için sığındıkları en güvenli limanlardan biri. Göç alan ülke olmak dolayısıyla çokkültürlülük denilen ortam için de ideal bir uygulama alanı sunabilmiş bir ülke.

Çokkültürlülük Müslüman tarihinde ve medeniyetlerinde zaten üzerinde durulmayacak kadar alışıldık, sıradan bir durumdur. Oysa çokkültürlülüğü henüz geçtiğimiz yüzyılda deneyimlemeye başlamış olan Batı dünyası için, bu en mükemmel uygulama örneği içinde bile böyle bir olayın yaşanmasının ayrı bir anlamı var. Adeta kültür ne kadar çoğulcu olsa da “içinde Müslümanlara yer yok” der gibi.

Bu saldırı, o yüzden aslında bir yandan masum 50 cana kast eden canice bir terör eylemi, bir yandan Müslümanlara yönelik bir nefret saldırısı, bir yandan da aslında Batı’nın modern çağda biriktirdiği bütün değerlerin temeline kasteden bir saldırıdır.

Bu saldırıya zemin hazırlayan ideolojik İslam-düşmanı ortamı siyasetçiler beslemeye devam ettikleri ölçüde bu “batının intihar saldırısı” olarak etki görecektir.

Liderlik kime ve nasıl popülizm olarak görünür?

Türkiye demokrasisinin başına gerçekten bir hal geldiğinde arkasından kim ağlayacak? Bu sorunun cevabının Türkiye’nin beka sorunuyla doğrudan bağlantılı olduğunu söylemiştik. Türkiye’yi demokrasi açısından eleştirenlerin demokrasinin bütün kriterlerini istedikleri gibi eğip bükmekte ne kadar mahir olduklarını da biliyoruz. Neticede İslam dünyasında yitip giden nadir demokrasilerin ardından bir günlük yası bile fazla gördüklerine şahit olduk. Yas ne kelime? Türkiye’de darbe ihtimali karşısında veya Mısır’daki fiili darbe karşısında neredeyse zil takıp oynayacak oldular.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Liderlik kime ve nasıl popülizm olarak görünür?
Haber Merkezi 06 Mart 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Liderlik kime ve nasıl popülizm olarak görünür? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Çağımızda demokrasi ve insan hakları adına ne varsa hepsini en radikal biçimde katletmiş olan darbeci Sisi’yi, üstelik 9 masum insanı devlet gücü ve marifetiyle idam ederek katlettiği günlerde AB’nin bütün liderleri kendisiyle görüntü vererek topluca ödüllendirdiler. Sisi’nin ev sahipliğinde Şarmelşeyh’te gerçekleşen Zirve’de Avrupa Birliği liderleri Arap Birliği liderleri ile bir araya gelerek hep birlikte Sisi’ye taze taze katletmiş olduğu masum insanlar veya zindanlarında sorgusuz yargısız tuttuğu onbinlerce insanın yaşamakta oldukları insanlık dışı ağır işkenceler dolayısıyla kendisine bir uyarıda bulunmadılar.

Ona insan hakları ve demokrasi adına bir hatırlatmada bile bulunmadılar. Bilakis sisi kendilerine “Mısır’ın özgün koşullarının gerektiğinde insanlığı katletmek için ne kadar haklı gerekçeler sunabildiğine dair” veciz bir nutuk sundu, onlar da büyülenmiş gibi dinlediler ve alkışladılar.

Kadim Mısır’ın büyüleyerek göz boyama geleneği canlandı da AB liderleri Firavun’un meşhur büyücülerinin büyülerine mi kapıldı diye düşünesi geliyor insanın. Ama korkarım durum böyle bir büyülenmişlikten de daha öte bir şeydi. Belki gönüllü olarak büyülenmekten söz edebiliriz. Gönüllülük ise ya maddi veya ideolojik çıkarla ilgili olabilir.

Avrupalıların maalesef İslam dünyasına yönetici olarak reva gördükleri ancak Sisi gibi diktatörler ve onların halklarına muameleleridir. O yüzden onu ne demokrasi açısından ne de insan hakları açısından eleştirme ihtiyacı bile hissetmezler. Dolayısıyla söylemekten çok hoşlanmasak da her zaman tecrübe edip yaşadığımız acı gerçek, bizim kendi demokrasimizi veya insanımızın hak ettiği insanca bir yönetim ve yaşam kalitesini geliştirmek için Avrupa’dan bir hayır beklemenin beyhude olduğudur. Halklarımız insanca yaşamayı yeterince hak ediyor ve bunu sağlamak için çabalamak bizim boynumuzun borcudur.

Geçtiğimiz günlerde İngiltere’nin meşhur solcu liberal gazetesi The Guardian’da Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan üzerine Bethan McKernan ve Gökçe Saraçoğlu ortak İmzasıyla ve “Reformcudan ‘Yeni Sultan’a: Erdoğan’ın Popülizme Evrilmesi” başlığı altında bir yazı yayınlandı. Erdoğan’ın hikayesini yeni-oryantalist Avrupa’da ezbere dönüşmüş bildik bir okumayla popülizm ve tabii ki yine diktatörleşme-otoriterleşme olarak okuyan yazı aslında tam da bu batılı ikiyüzlülüğün tipik bir örneği.

Normalde, bütün AB liderlerinin Sisi ile birlikte malum zamanlamayla birlikte verdikleri o görüntünün utancıyla aslında Avrupa’nın biraz vicdan sahibi çevrelerinin en az on yıl Erdoğan’a bu cihetten bir eleştiri yapmaktan uzak durmaları beklenirdi. Sözkonusu gazete de The Guardian, yani Avrupa’nın solcu-liberal gazetesi. Sol-liberallikten hala biraz vicdan beklemekle fazla mı naiflik sergiliyoruz yoksa?

Erdoğan’ın siyasi hikayesinin popülizme evrilmiş olduğunu tespit eden bir bilimsel veri tabanı ve araştırmaya atıf yapılmış yazıda. Bakıyorsunuz bu veri tabanını oluşturan ve besleyen de yine The Guardian. Türkiye’de Erdoğan’ın hikayesini dayandırdıkları anlatımlar ise hiç sürpriz değil: Her birinin Erdoğan’la kişisel bir hikayesi ve takıntısı bilinen isimler. İki isim zahir: Soner Çağaptay ve Abdüllatif Şener, diğerleri pek zikredilmiyor ama FETÖ, CHP ve HDP’nin beslediği bir söyleme dayanıyor oldukları çok açık.

Bunların aslında nefret güdüsüyle dillendirilen ifadelerine dayanılarak Erdoğan değerlendirmesi yapmak baştan itibaren bir araştırmayı sadece muhalefet hanesine kaydeder, bilimselliğe veya nesnel bir konuma asla değil. Yoksa siyasette muhalefetin iktidardan daha masum, daha geçerli veya daha nesnel olduğuna dair bilmediğimiz bir norm mu var?

The Guardian’ın anlattığı hikaye, Erdoğan’ın siyasi seyri içinde bütün Türkiye ile birlikte yaşamış olduğu şeyleri yok sayarak, kurumsal veya kurumsal olmayan sinsi muhalefetin çevirdiği işleri, giriştikleri müteselsil darbeleri ve fırıldakları görmezden gelerek, bütün faktörlerden bağımsız olarak yaşadığı değişimi bir çırpıda özetliyor.

“Önce iyi demokrattı, reformcuydu, ama sonra birden bire iktidara ulaştıkça içine kapandı, dışlayıcı oldu, otoriter ve diktatör oldu ilh”. “Başta iyiydi, sonra bozuldu” gibi en alelade okuyucuya alışık oldukları ve talep ettikleri bir hikayeyi satmanın konforuna yaslanıyorlar aslında.

Diktatör” dedikleri liderin seçimlerde halka kendini anlatmak ve halktan oy almak için nasıl meydan meydan gezdiğini ve istediği oyu alamadığı taktirde anayasal olarak yerini hemen başkalarına bırakmak durumunda olduğunu da göz ardı ediyorlar. Erdoğan popülizm yapıyorsa, mesela, buna karşılık muhalefet ulvi bir siyasete mi çağırıyor?

Hem popülizm dediğiniz nedir Allah aşkına? Erdoğan’ın milletiyle kaynaşıp, milletinin desteğiyle ülkesini bir yerlere taşıması için yaptıklarına en azından liderlik denir? Güçlü liderlik ise bir ülke için en güçlü sosyal sermayelerden biridir. Türkiye bugün dünyayı da etkisi altına alan bir çok badireden bu liderlik sayesinde daha az hasarla hatta kazançla çıkabiliyor. Bu liderliği çektiğinizde, yönetilemeyen veya halkına değil kendilerine hizmet edecek gerçek diktatörler için alan açılmış olacaktır. İstedikleri sadece bu.

Aslında tam da bu noktada geçtiğimiz günlerde New York Times’ta yayınlanan bir yazı gerçek sorunun ne olduğunu anlatır gibiydi. Adam Taylor imzasıyla “Özgür dünya lidersiz” başlığı altında yayınlanan yazı, günümüzde liderliğin ne kadar önemli olduğunu ve Batı dünyasının giderek en önemli sorunlarından birinin lidersizlik olduğunu tespit ediyordu. Özgür dünyayı giderek sağ popülizmin kucağına iten ve daha fazla yönetilemez hale getiren, dünya meselelerine de kendi ülkelerinin meselelerine de hiçbir çözüm üretemeyen ciddi bir boşluk sözkonusu.

Buna mukabil Erdoğan’ın güçlü liderliği sayesinde yıllardır Türkiye bu eksikliği yaşamıyor.

Bu liderlik oradan popülizm gibi geliyorsa, yani pek hoş görünmüyorsa, Türkiye’de aslında ne görmek istediklerine dair bütün niyetlerini göstermiyorlar mı?

taşgetiren olmak

“Bir fikri tenkit etmek, onu tahkir veya reddetmek demek değildir; bilâkis onu tamamlamaktır; ilme ve insanlığa hizmet ve hayırdır. Tenkit herkes için hak, âlimler içinse bir vazifedir; ahlâki bir vazifedir.” diyor muallimim, kıymetlim.

gel gör ki

bazı aklıevvel’ler tapınaduruyor imansızlıklarına

o vakit

sizin dininiz size

benim dinim bana.