Siyasal alanın yeni dinamikleri

AK Parti’yi Türk siyasi tarihinde temayüz ettiren en önemli özelliklerinden birisi sorunları, bir mazeret veya ağlama duvarı olarak görmekten ziyade onları bir fırsat olarak değerlendirmiş olmasıdır diyebiliriz.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Siyasal alanın yeni dinamikleri
Haber Merkezi 22 Haziran 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Siyasal alanın yeni dinamikleri yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Siyaset açısından bunun en iyi tarafı, siyasal aktörün sorunlara çözüm odaklı yaklaşmasını sağlamasının yanı sıra, sorunların ürettiği fırsatları da görüp onlar üzerinden yeni bir vizyon ortaya koymayı temin etmesidir.

Özellikle bazı sorunlar mukadderse onların altında ezilen ağlak bir yaklaşım siyaseti tabiatı itibariyle tüketir.

Siyaset, sorunlar ne kadar büyük olursa olsun onların çözülebileceği iyimserliğinden hareket etmek durumundadır. Kötümserlikten siyaset değil kadercilik çıkar ki bu, siyasetin düşmanıdır. Dünyayı değiştirebileceğine dair bir inanç taşımayan insanlar siyaset yapamazlar.

Tabi bu iyimserliği gerçekçi çözüm öneri ve projeleri takip etmek şartıyla. Yoksa sadece iyimserliğin başlı başına insanların karnını doyurmaya yetmediği anlaşıldığında, neticede dönüp kötümser kinizmleri besleyen daha büyük hayal kırıklıkları yaşanır.

AK Parti 2002 yılında iktidara geldiğinde eski siyasetçilerin bıraktığı bir çok müzmin sorunu çözüme kavuşturmakla kalmadı, çözülemediği için bir tür öğrenilmiş çaresizlik alanına terkedilmiş bir çok sorunu da ülke kalkınması için bir fırsat alanı olarak yeniden tanımladı. Kırdan kente göç kaçınılmazdı mesela. Bunun ürettiği konut sorunu, sair şehirleşme sorunlarını eski siyasetçiler bu kaçınılmaz sosyolojik akışı tersine çevirmek, göçü durdurarak, hatta insanları “köylerine geri döndürerek” çözebileceklerini düşünüyorlardı.

Oysa göç ve kentleşme, yaşadığımız dünyanın geri döndürülemeyecek sosyolojik bir süreci ve bunu görerek, buna uygun politikalar üretmek gerekiyordu. Kırdan gelen insanlar konut isterlerdi ve bunun için devlet gerekli düzenlemeleri yapmadıklarında kaçınılmaz sonuç gecekondulaşma ve çarpık kentleşme oluyordu. Gecekondular göçün kaçınılmaz sonucu değildi, devletin bu sosyolojik süreçleri öngörememesinin ve bir türlü kabul edememesinin bir sonucuydu.

AK Parti kendisinden çok önce başlamış olan göçten mütevellit konut ihtiyacını bir sorun olarak değil, ekonomiyi canlandıracak, onu yönetecek bir fırsat alanı olarak değerlendirdi ve başlattığı konut-üretimiyle hem kentsel dönüşümü büyük ölçüde başardı hem de Türkiye’nin sosyolojik gelişimine, orta sınıflaşmaya büyük bir ivme kazandırmış oldu.

Aynı yaklaşımı önemli sorun olanları olan eğitim ve sağlık alanında da ortaya koydu. Sağlık ve yüksek eğitim sorunlarının altında ezilmek yerine bu alanları yeniden kurgulayarak Türkiye’nin ihracat kalemleri arasına yerleştirdi. Bugün Türkiye’nin sağlık ve eğitim sektörleri de dünya pazarından payını alma yolunda ilerlerken kendi vatandaşlarına da sunduğu bu hizmetlerle sektörü ciddi bir ekonomik gelişme alanı haline getirmiş durumda.

Sorunları fırsat olarak değerlendirmek, neticesinde sadece AK Parti’nin değil, Türkiye’nin kazandığı bir paradigmatik farktı.

AK Parti bu yaklaşımıyla siyasal alanı da oldukça genişleten sosyolojik gelişmeyi de temin etti. Bugün diyebiliriz ki tam da o sosyoloji AK Parti’yi dönüp yargılıyor ve onu kendisiyle daha tutarlı olmaya, kendi kurucu siyasal ilkelerine dönmeye davet ediyor, hatta zorluyor.

Son mahalli seçim sonuçları Türkiye’de AK Parti’nin başlattığı süreçlerin devam etmesini talep ediyor. Ekrem İmamoğlu’na oy kazandıran ve AK Parti’ye oy kaybettiren söylem ve dinamiklerin hepsi aslında AK Parti’nin kurucu değerlerine ve söylemine atıf yapıyor. Toplum AK Parti’yi terk etmiş değil, ama öyle görünüyor ki AK Parti kadroları AK Parti’yi kuran felsefeden ve siyasal davranış tarzından uzaklaştıkça toplum AK Parti’yi başka yerlerde arıyor. İmamoğlu’nun kötü bir Erdoğan taklidi yaparak AK Parti’den kopan oyları toplamış olduğu dikkate alınması gereken değerlendirmelerden biridir. Kuşkusuz burada ona bu rolün yakıştırılması fırsatını veren, AK Parti veya Erdoğan’ı var eden rolü oynamada sergilenen boşluktu.

Bu sonuçlar AK Parti adına ciddi bazı sorunların en çarpıcı semptomu oldu. Ortada herkesin hissettiği, gördüğü ama halk kadar cesur ve halk kadar açık dile getirenin olmadığı ciddi sorunlar vardı. Halk AK Parti içindeki sorunları en açık biçimiyle teşhis edip önüne koymuş oldu.

Halkın bu açık uyarıcı mesajlarını AK Parti bir sorun olarak görmek yerine, dönüp kendisini yenilemek için bir fırsat olarak değerlendirecektir.

Her şeyden önce bu süreç içinde girilen seçimin sonuçları çok önceden görülmesi gereken şu gerçeklerin artık gözardı edilmemesini sağlayacaktır.

Birincisi, Türkiye’de siyasal alan alabildiğine genişlemiş durumdadır ve bu alana arke-politik bir siyaset anlayışına hapsolarak cevap vermek mümkün değildir. Arke-politik siyaset farklı seslerin veya eleştirinin fitne olarak nitelendiği, toplumsal veya örgütsel bütünlüğü hassas dönem veya şartlara atıfla korumak adına hor görüldüğü bir durumu ifade eder. Bugün toplum çeşitlendiği ve geliştiği oranda ona ve ihtiyaçlarına cevap verecek siyasetin da daha fazla politikleşmesi talebi gözardı edilemez bir gerçeklik. Politikleşme, yani fikir alışverişi, katılımda fırsat eşitliği ve adaleti, değişim için açık ve şeffaf imkanlar, rasyonalite ve kurumsallaşma.

İkincisi, bu gelişmiş ve genişlemiş siyasal alanda kimse için kalmadığı gibi, AK Parti için de hiçbir konfor alanı kalmamıştır. İlk başta Türkiye’de çözdüğü devasa sorunları dolayısıyla uzun süre dayandığı konfor yok artık, yeni nesiller ve geçen zaman artık yeni zamanlar için yeni ve özgün şeyler söylemeyi gerektiriyor.

Kürtlerin veya muhafazakarların, tek parti veya 28 Şubat dönemlerinde kendilerine zulmetmiş olan CHP’ye asla oy vermeyecekleri ezberinin oluşturduğu bir konfor yok. MHP’liler ve HDP’lilerin aynı ittifakta yer alamayacaklarına dair konfor da yok. Siyasal alan gerektiğinde, ortak, günlük çıkarlar temelinde herkesin herkesle bir araya gelebildiği, dolayısıyla hiçbir ezberin politik alanı daraltmadığı alabildiğine geniş bir alan açmış durumdadır.

Bu bir açıdan iyi bir şey. En katı politik duruşların duruma göre değişime açık olması, bağnazlıkları törpüleyip toplumsal geçişleri de artırabilir.

Siyaset üretme konusunda herkesi daha yaratıcı olmaya zorlayabilir. Tabi çok aykırı münferit hadiselere odaklanmak bu genel politik ufku karartabilir.

Olanda mutlaka hayır var: Türkiye Modeli’nde yeni bir sayfa

İstanbul’da yapılan itirazlar üzerine seçimin tekrarlanmasıyla birlikte 31 Mart yerel seçimlerini nihayet geride bırakmış olduk. Aslında adı “seçim tekrarı” olsa da gerçekleşen şey bir tekrar değil; koşulları, havası, soruları ve sorunlarıyla bambaşka yepyeni bir seçim oldu.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Olanda mutlaka hayır var: Türkiye Modeli’nde yeni bir sayfa
Haber Merkezi 19 Haziran 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Olanda mutlaka hayır var: Türkiye Modeli’nde yeni bir sayfa yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Seçimi tekrarlamaya götüren itirazlar ve bu itirazların çözümlenme biçimiyle birlikte sadece bu süreç içinde yaşanan tartışmaların toplamı, seçime 31 Mart’takinden apayrı bir anlam kazandırdı. Haklı olarak 7 Haziran-1 Kasım 2015 milletvekili seçimlerini hatırlatıyor bu tecrübe. Ama ondan farklı tarafları da çok fazlaydı. Bu anlamda 23 Haziran seçim tekrarı tecrübesi demokrasi tarihimize Türk halkının siyasi davranışları, psikolojisi ve tepkilerini anlamak açısından, siyasetle bir şekilde ilgilenen herkesin dikkatle değerlendirmesi gereken çok önemli özgün veriler sağlamış oldu.

İstanbul halkı seçimini yapmış oldu. Bu seçimde bir çok şeyi birlikte değerlendirdi. Nasıl olup da bu kadar yalanına, şu veya bu uzlaşmaz çizgiyi bir arada getirmesine rağmen İstanbul halkının gidip İmamoğlu’na oy vermiş olduğunu sorabilirsiniz de, ama bu durum bütün kabahati seçmene atmak gibi marazi bir siyasi alışkanlığı kronikleştirmekten başka bir anlam ifade etmez. Demek ki, öbür tarafta görülen bu kadar olumsuzluğa rağmen halkın bu tarafta gördüğü toplamda daha büyük olumsuzluklar varmış.

Neticede ikiden birini tercih etmek durumunda kaldığında yalanına, tecrübesizliğine, iş bilmezliğine ve seçim kampanyalarında dillere dolanan diğer bütün olumsuzluklarına rağmen öbür tarafı tercih etmiştir. Bu tercihte nasıl bir dengenin çalışmış olduğunu elbette iyi anlamaya çalışmak lazım. Hiçbir şey o kadar basit değil.

İstanbul’un Binali Yıldırım gibi tecrübesini, ehliyetini ve liyakatini ispat etmiş biri tarafından yönetilmesi bize göre elbette çok daha iyi olurdu. Muhtemelen İstanbul kendisi için çok daha iyi olan bu seçeneği bu kez başka öncelikleri adına gözardı etti. Neden etti, nasıl etti? Onları da bilhassa ve asla seçmeni suçlamadan, duruma kahretmeden anlamaya çalışmak lazım.

Öyle veya böyle, her ne olduysa oldu. Aslında olanda hayır vardır hikmeti mucibince bakıp bu hayrı da görmeye çalışmak en iyisi. 31 Mart’tan hemen sonra yazdığım seçim değerlendirme yazısında İstanbul için Ekrem İmamoğlu’nun seçilmiş olduğunu varsayarak yapmaya başladığım ama seçimin bir türlü tamamlanmaması dolayısıyla tamamlayamadım değerlendirmelerime kaldığım yerden devam edebilirim.

Olandaki en büyük hayır bu sonucun Türkiye halkının fiilen bütünleşmesine yapacağı büyük katkı olacaktır. Bu seçim sonuçlarıyla birlikte Türkiye’nin büyük şehirleri AK Parti iktidarı döneminde muhalefetin yönetimine girmiş oluyor. Önümüzde hiç seçim görünmeyen 4 yıllık icraat döneminde adeta muhalefetin olmadığı, toplumun bütün kesimlerinin yönetim işinde elini taşın altına koyduğu, dolayısıyla hepsinin birden ülkenin birliği, dirliği, refahı için, tabii ki birbirleriyle rekabet ederek ve yarışarak çalışmak zorunda olacağı muazzam bir tablo var. Hem iktidar hem muhalefet 2023 başkanlık ve 2024 yerel seçimleri için kendilerini kanıtlamak için çok daha fazla çalışacak ve bu da geçmiş dönemlerdeki iktidar-muhalefet ilişkilerinden çok daha farklı bir tabloyu ortaya çıkaracaktır.

Malum, 17 yıldır hem yerel hem de genel iktidarda adeta tek başına bulunan AK Parti, siyasetin tabiatı gereği muhalefete hiçbir alan bırakmıyordu. Her ne kadar ülkenin tamamından ve toplumun bütün kesimlerinden oy alabilen tek parti olarak en geniş temsil kabiliyetine sahip olsa da, neticede merkez partisi olarak tek başına iktidardı ve kendisine oy vermeyen diğer yüzde 50’ye fiilen bir alan bırakmamış oluyordu. Bu da toplumun neredeyse yarısının kendisini sistemin dışında hissetmesini sağlıyordu.

Tek başına iktidar kuşkusuz istikrar ve karar alma mekanizmalarının hızlı çalışması açısından büyük avantajlar sağlasa da toplumsal bütünleşme, kaynaşma ve siyasal beden bütünlüğü açısından sağlıklı ve sürdürülebilir bir durum arz etmiyordu.

Arka arkaya muhalefetin seçim kaybetmesi, seçimler yoluyla iktidara gelememesi, iktidara ortak bile olamaması, sisteme olan inancını da yitirmesine yöneltiyordu. Bu inanç eksikliği iktidar bloğuna karşı bir hınca ve iktidara gelmek için demokrasi dışı başka yollara heves etmesine yol açıyordu.

Bu arada iktidar bloğunda da bir rakipsizlik duygusu onu kendini yenileme ve aşma konusunda da açık bir rehavete sürüklüyordu. Zira muhalefetin inandırıcılıktan ve makullükten alabildiğine uzak, kinik, “muhalefet için muhalefet” tavrı iktidarı ülke sorumluluğunda yalnız bırakıyordu. Bugün AK Parti iktidarında gözlemlenen göreli ataletin bir sebebi de aslında ciddi bir muhalefet yokluğuydu. Şimdi ise diyebiliriz ki, artık muhalefet vardır; belki hala iktidara karşı yeterince makul ve güçlü projeler, alternatifler ortaya koyarak değil, ama artan ciddi bir hoşnutsuzluk bloğu olarak vardır. Bu arada siyasal alan muhalefete de iktidara gelmek için umut verici bir alan olarak iyice genişlemiş durumda. Bu umudun kendisi siyasal alanı neticede toplum lehine işleyecek çok verimli bir rekabet ortamına dönüştürebilir.

Aslında AK Parti’ye uzun yıllar asıl gücünü “iktidarda muhalefet olma” özelliği veriyordu. Kısa bir süredir bu muhalefet konumundan çıkmış ve gerçekten iktidara gelmiş durumda. Ancak bu iktidar döneminde gerçek bir muhalefet yokluğundan, ve tabii ki kısmen de kendi iç yorgunluğuna bağlanabilecek nedenlerden dolayı, kendini aşma motivasyonunu yeterince üretemiyordu.

Muhalefet diyorsak, iktidarın ak dediğine kara, kara dediğine ak diyen, muhalefet için muhalefetten bahsetmiyoruz tabii.

Bugün AK Parti hükümette, CHP ise kendi koalisyonunda yer alan diğer unsurlarla birlikte yerel yönetimlerde olmak üzere ülkeyi birlikte yönetiyor olacaklar. Bu, iktidarın bütün tabana yayılması anlamına geliyor ki, toplamda Türkiye’ye başka hiçbir ülkede bulunmayan büyük bir fırsat doğurmuş olacaktır.

Bu fırsatı hep birlikte Türkiye’nin yararı için, büyümesi ve gelişmesi için iyi değerlendirmek mümkün.

Olandaki en büyük hayrı buradan görebiliriz.

Bu, baştan beri dünyanın ilgiyle izlemekte olduğu Türkiye Modeli’nde gurur duyulacak yeni bir sayfadır.

ABD İran’la hangi gerekçeyle savaşacak?

İran’ın ABD’ye ait bir İnsansız Hava Sahası’nı Hürmüz Boğazı’nda vurmasıyla birlikte Körfez’de son zamanların İran-ABD soğuk savaşında heyecanlandıran yeni bir aksiyon sahnesine şahit olduk. Bu sahnenin arkasından ABD’nin hemen bir karşı hamle yapması yönünde özellikle İsrail’den ve tabii ki ABD’yi İran’la bir an önce savaşta görmek isteyen SA ve BAE cephesinde bir beklenti oluştu. Trump ilk anda bu beklentiye sözleriyle cevap verse de kısa süre içinde bu sahneyi bir ABD saldırısının izlemesinin çok da gerçekçi olmayacağı görüldü.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : ABD İran’la hangi gerekçeyle savaşacak?
Haber Merkezi 17 Haziran 2019, Pazartesi Yeni Şafak
ABD İran’la hangi gerekçeyle savaşacak? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Neticede İran tarafından düşürülen İHA’nın İran hava sahasında bir casusluk faaliyeti içinde olduğu net olarak görülüyordu. Uluslararası kurallara göre ihlali yapan taraf ABD idi ve bu uçağın düşürülme hakkı da ülkesini casusluk faaliyetlerine karşı koruma çerçevesinde İran’a aitti. ABD kamuoyuna olay aynen bu şekilde yansıdı.

İran Genelkurmay Başkanlığı Sözcüsü Tuğgeneral Ebulfazl Şikarçi, İran’a yönelik muhtemel askeri saldırının Washington’un bölgedeki çıkarlarını ve müttefiklerini “ateşe atacağını” söyleyerek, İran’a yönelik askeri saldırının sonuçları konusunda uyarıda bulundu. Buna karşılık, Şikarçi, ülkesinin hiçbir ülkeye karşı savaş başlatmayacağını dile getirdi ama, saldırılara çok sert yanıt vereceklerini de ifade etti.

Ancak, bu olay üzerine ABD’de giderek ABD’nin İran’a neden savaş açması gerektiği hususu daha fazla sorgulanmaya başladı. Bir televizyon programında İran’ın etrafındaki ülkelerde, yani İran’ı kuşatan bir coğrafyada bulunan ABD üslerinin ürkütücü çokluğuna dikkat çekilirken, buna karşılık ABD’ye makul yakınlıkta bile hiçbir yerde bir İran üssünün bulunmadığı ifade ediliyordu. Bu durumda İran’ın ABD’ye nasıl bir tehdit oluşturuyor olabileceği sorulurken tam aksine ABD’nin İran’a tacizkar bir tehdit oluşturduğu gerçeği gözler önüne seriliyordu.

Bu sorunun uyandırdığı karşılaştırmalı bakış açısı giderek ABD kamuoyunda daha fazla dikkat çekiyor ve ABD’nin Ortadoğu’da neyin savaşını verdiği bizzat ABD vatandaşları tarafından soruluyor.

Tam da bu sorunun sorulduğu yerde tabii ki gündeme ABD’nin kimin peşine takılıp kendi çocuklarını ölüme sürüklemek zorunda bırakıldığıyla ilgili çarpıcı gerçek de gündeme geliyor.

ABD’nin aslında İran’la savaşmasını gerektirecek gerçek bir sebebi yok. İran ABD’yi hiçbir şekilde tehdit etmiyor, edebilecek gerçekçi bir coğrafi mesafesi veya gücü de yok.

İran’la nükleer anlaşmadan da bizzat ABD çekilmiş olduğuna göre İran’a aslında bu konuda istediği gibi hareket etme imkanı da tanımış oluyor. Öyle, ya, nükleer anlaşmadan çekilmiş ABD bu konuda İran’ın ne yaptığına artık karışacak pozisyonunu da kaybetmiş oluyor. Belki Avrupa ile bu anlaşma hala sözkonusu olduğuna göre Avrupa’nın İran’dan anlaşmaya sadık kalmakla ilgili talepleri olabilir, ancak ABD’nin böyle bir hakkı yok.

Buna mukabil İran’ın bir nükleer güce sahip olmasından İsrail’in kendi adına bir tehdit hissetmesi mümkün ama İsrail tehdit hissediyor diye ABD’nin İran’a bir savaş açmasını ABD başkanlarının kendi halklarına anlatması da o kadar kolay değil.

Bu açmazı geçtiğimiz günlerde, İran’ın İHA’yı düşürdükten sonra ABD Kongresi’nin güçlü ismi Lindsey Graham’a yöneltilen bir soruya verdiği cevap çok iyi ortaya koyuyordu. Graham açıkça ABD’nin kendi ilişkileri çerçevesinde şu anda İran’a bir savaş açması için bir sebep olmadığını, ancak İsrail’in İran’a, nükleer silahlanma dolayısıyla hissettiği tehdit dolayısıyla savaş açtığı takdirde ABD’nin de müttefiki olan İsrail’e destek için bu savaşa dahil olacağını söylüyordu.

Biraz tuhaf ama Graham İran’ın nükleer zenginleştirme programını devam ettirdiği taktirde İsrail’in bu tehdidi hissetmesinin kaçınılmaz olacağı ve bu savaşa girmesinin de kaçınılmaz olacağını, dolayısıyla ABD’nin de bu dolaylı yolla İran’a savaş açmış olacağını söylüyordu. Yani Cumhuriyetçilerin en makul ve en güçlü ismi İran’ı ABD adına değil İsrail adına uyarmış oluyor.

Aslında ABD’nin en önemli sorununun nasıl İsrail olduğunun çok açık bir resimlerinden birini veriyor bu ifadeler. ABD halkına ve bütün dünyaya karşı sergilenen bir tiyatronun kime ne anlattığı da kime çalıştığı da çok açık değil. Bunun ABD’nin uzun vadeli çıkarlarına çalışmayacağı da açık.

Öbür yanda belki ABD’nin İran’a karşı hareketi İsrail adına değil de SA adına olacak olsa da durum değişmiyor. Buradan gelecek olan petro-dolar kaynaklarının peşine takılmış bir ABD’nin koca ABD liderliğini üstlenmiş olacağı bodyguardlık görüntüsü ile çok ucuza satmış olacağı çok açık.

Bu ilişkilerin elbette başka düzeylerde köklenmiş anlamları da var elbet. Ama işin neticesinde hiçbir düzeydeki hiçbir anlam, bütün bu ilişkilerin ABD’yi yavaş yavaş tüketiyor olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Türkiye’de Gezi, Mısır’da Temerrüt Mursi üzerinden Erdoğan’a verilen mesaj

Muhammed Mursi’yi idam etmeyi göze alamadılar. Onu hapishanede, tek kişilik hücresinde, gözlerden uzak bir biçimde öldürüp oradan ölümünü duyurmayı da göze alamadılar. 6 yıldır ancak hiçbir kural tanımayan bir terör örgütüne yakışacak şekilde esir tuttukları Mursi her iki şekilde öldürmenin muhtemel sonuçlarından çekindiler. Sisi’ye AB ve ABD’nin bu ikiyüzlü desteği var olduğu sürece onlardan yana bir çekincesi yoktu tabi. En uzun mızraklarını istediği çuvala sokuşturabiliyordu. Sığsa da sığmasa da çok önemli değildi. Dostlar mızrağın ucunu çuvalda görsünler yeterdi.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Türkiye’de Gezi, Mısır’da Temerrüt Mursi üzerinden Erdoğan’a verilen mesaj
Haber Merkezi 15 Haziran 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Türkiye’de Gezi, Mısır’da Temerrüt Mursi üzerinden Erdoğan’a verilen mesaj yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Ancak Mursi’nin bu şekilde öldürülmesinin onu darbe düzenlerinin karşısında iyice kahramanlaştırma ve isyanın güçlü bir sembolü haline getirme ihtimalinden korktular. İdam etmeye bir yol bulamadıkları Mursi’yi kendi ölümüyle ölmüş gibi herkesin gözü önünde önceden hazırladıkları bir sonucu alarak öldürdüler.

Ancak bu şekilde, göstere göstere öldürmüş olmaları korktuklarını başlarına fazlasıyla getirmiş oldu. Tıpkı Kaşıkçı cinayeti gibi. Mısır’da kendi cemaati veya partisine mensup insanların kahramanı olmaktan da öte bütün dünyada istibdada karşı her tür direnişin sembolü haline geldi Mursi.

Kahire’de kendi köylülerinin bile cenazesine katılmasını engellediler. Oysa onun için kılınan gıyabi cenaze namazları, başta Mescid-i Aksa ve Türkiye’de olmak üzere dünyanın her yanında onmilyonlarca insanı bir araya getirdi. Mısır’daki akıl almaz darbe rejiminin bütün insanlık dışı boyutlarını, ona destek olanlarla, ona göz yumanlarla birlikte gözler önüne serdi. Mursi’nin temsil ettiğinden korktukları ne var idiyse şimdi onları daha fazlasıyla temsil etmeye devam ediyor.

Aslında Mursi’nin temsil ettiği şeylerin aynısını Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan da fazlasıyla temsil ediyor. Erdoğan, bir türlü deviremedikleri bir Mursi’dir. Mursi ise Mısır’da 2013 yılında devirdikleri bir Erdoğan. O yüzden Erdoğan’a sürekli Mursi’yi bir tehdit olarak hatırlatanlar nereden konuştuklarını ve kimin adına konuştuklarını çok iyi biliyorlar. Bu mevzu asla Erdoğan’ın zoraki olarak kurduğu bir ilişkiden ibaret değil.

İşin başına gidersek, Mursi’yi deviren Temerrüt hareketi 2013 yılının bütün bir Haziran ayı içinde söylemleriyle, hazırlıklarıyla, kamuoyu oluşturma çabalarıyla devam ediyordu. Aynı Haziran ayında ise Türkiye’de malum Gezi olayları bütün şiddetiyle devam ediyordu. Şahsen o günlerde ben hem Temerrüt hareketini hem de Gezi olaylarını yakından izleme fırsatı bulmuştum. Kahire’de bulunduğum esnada bu hareketin hedefinin darbe olduğunu söylediğimde Mısır’da temerrüt hareketine destek vermekte olan tanıdığım liberal tandanslı Mısırlı entelektüeller şiddetle itiraz etmişlerdi. “Mısır’da asla darbe olmaz, çünkü Mısır ordusu asla kendi halkına karşı olmaz” demişlerdi. Üstelik bu darbe söylemlerini de Mursiciler tarafından eleştirileri savuşturmak için sarıldıkları basit argümanlar olmakla suçlamışlardı.

O günlerde Kahire’de katıldığım televizyon programları ve gazete mülakatlarında Mursi’ye oy verenlerin alelade insanlar olduğu, eğitimli olmadığı, eğitimli birilerinin oylarıyla eğitimsiz insanların oylarının bir olmasının demokrasinin bir açmazı olduğu yönündeki argümanları hayretler içinde dinlemiştim. Tabi bunlara cevabım da olmuştu. “Bence de çobanın oyuyla kendini halkın üstünde gören profesörün oyunun bir olmaması lazım. Böyle bir profesörün oyunu mümkünse iptal edebilmek lazım” diye kendimce dalgamı geçmiştim, ama bu söylemlerin tam da darbecilerin söylemi olduğunu da söylemiştim.

Aradan sadece bir ay geçti. O söylemlerin Mısır’da hızla darbenin üzerinden geçeceği yolun taşları olarak döşenmiş olduğuna şahit olduk. Aynı söylemlerle ve aynı propaganda araçlarıyla Türkiye’deki Gezi hadisesinin de yola benzer taşlar döşemekte olduğunu karşılaştırmalı olarak en canlı biçimde görüyordum. Hatta bir yazımda “Taksim’den Harbiye’ye Yol Çıkar mı?” diye sormuştum da, aldığım cevaplar ve tepkiler sanki Kahire’nin temerrütçüler tarafından çalınmış Tahrir meydanından ithal edilmiş gibi olmuştu. Belki biraz Türkçe tercümeden geçirilerek: “Ne darbesi canım, bu zamanda Türkiye’de darbe mi olurmuş?”

Bu zamanda, Türkiye’de darbe sözünü duyar duymaz kahkaha atası gelenler bile vardı. Oysa hedef aynıydı. Sadece Mısır’da başardıklarını Türkiye’de başaramadılar. Bu devirde bal gibi darbe olduğunu da Mısır’da gördükten sonra Türkiye’de de defalarca gördük. Dünyanın birilerinin gözünü büyüleyene demokrasi müktesebatı ve gelişmişliğinin İslam dünyasının herhangi bir yerinde darbeleri önlemek gibi bir işlevi de arzusu da meyli de yoktur. Türkiye’nin dünyaya entegre olmuş pazarıymış, NATO üyeliğiymiş, bilmem neymiş, Bunların hiç birinin Türkiye’yi darbelere karşı koruyan mekanizmalar olmadığını Gezi’de de, 17-25 Aralık’ta da, 15 Temmuz’da da gördük.

Bizi darbelere karşı koruyan tek mekanizma Türk halkının dış müdahalelere, darbelere, işgale karşı emsalsiz milli duruşundan başkası olmadı. Aksine NATO üyeliği ve Batı dünyasıyla olan ilişkimiz bizim köyümüze kurdu, ülkemize darbeleri getiriyormuş.

2013 Gezi hadiselerinde hedef hem ikinci bir Erdoğan olma işaretleri vermekte olan Mursi’yi devirmek, hem de bir daha böyle birinin çıkma ihtimali olmasın diye onun asıl ilham kaynağı olarak Erdoğan’ı da devirmekti. Erdoğan kendilerine yeterince müşkül çıkarıyordu, ikinci bir Erdoğan’a tahammül edemeyeceklerdi.

Mursi’yi devirdiler, Erdoğan’ı deviremediler. Ancak o gün bugün Erdoğan’ı devirme, ona zarar verme, onun iktidarın zayıflatma yönündeki hiçbir çabadan da geri durmadılar. Bugün Mursi’nin öldürülmesi dolayısıyla bu konunun bütün bileşenleriyle birlikte gündeme gelmesi çok normal. Ancak gündeme her getirme biçimleriyle aslında aynı zamanda kendi hain kalleşliklerini, ikiyüzlülüklerini ve korkaklıklarını da tekrar açığa vurmuş oluyorlar.

Mursi’yi öldürdüklerini zannediyorlar, ancak cenazesinden korkulan bir kişi öldürülmüş olmaz. Onu öldürdüklerini zannettiler ama onun ölümü kendi Firavuni düzenlerini yıkacak olan Musa’lara daha güçlü ilhamlar vermeye devam ediyor.

Erdoğan’ı da ilk günden yıkamadılar, şimdi bari 25 yıldır yönettiği İstanbul’dan sökerek işe başlama hevesindeler. Bu heves hepsinin hevesi.

Hülasa, belediye, belediyeden ibaret değil, oyumuz da bugünle sınırlı değil. Ona küserek buna darılarak bugün uzak durduğumuz meydandan darılıp küstüklerimizle birlikte sürüldüğümüz bir vatan çıkar. Orada artık darılacak ve küsecek bir mevzu da kalmamış olur zaten. Olmaz deme, Mısır’a bak, gör.

İstanbul Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra İslam’ın 4. Mukaddes şehri. Diğerleri düşmüşse bile onların bile kurtuluşu İstanbul’dan başlar. Ama İstanbul düşmüşse, maalesef başka yerden bir ses beklemek beyhude olur.

O şimdi özgür ve rahat, çünkü Rabbine kavuştu Veyl onun katillerine!

Mısır’ın 5 bin yıllık tarihinin halkı tarafından ilk ve tek seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi Hakk’a yürüdü. O şimdi kelimenin tam anlamıyla özgür. Yanına kendi şehadet belgesini alarak gitti. Giderken katillerinin kendi boyunlarına taktıkları ateşten boyunduruğun, ilelebet peşlerini bırakmayacak lanetin hakkını da elinde taşıyordu.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : O şimdi özgür ve rahat, çünkü Rabbine kavuştu Veyl onun katillerine!
Haber Merkezi 12 Haziran 2019, Çarşamba Yeni Şafak
O şimdi özgür ve rahat, çünkü Rabbine kavuştu Veyl onun katillerine! yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Arkasında kalanlara son derece manidar, içi ders ve ibret dolu, şiir gibi, destan gibi, ilk adımından son adımına kadar birbiriyle tutarlı bir hayat hikayesi bıraktı. 6 yıl boyunca tutsak ama elif gibi dik durarak zulme karşı mücadele edeceklere büyük bir cesaret kaynağı bıraktı. Hiçbir şey kaybetmedi, çok şey kazandı ve kazandırmaya devam edecek. Ölümüyle katillerinin hayatını kabusa çevirecek bir güç, katillerinden çok daha uzun berdevam olacak bir hayat kazandı.

Mursi, Sisi’nin darbesiyle devrildikten sonra geçen 6 yıldır tek kişilik bir hücre hapsinde tutuluyordu, ama nerede tutulduğunu kimse bilmiyordu. Aslında tutuklanmış değil kaçırılmıştı. Bir çetenin inan kaçırdığı gibi kaçırılmış, tutulduğu yerde, 6 yıldır her türlü haktan mahrum, ailesiyle ve avukatlarıyla görüştürülmüyor, artan sağlık sorunlarına karşılık hiçbir tedavi imkanı tanınmıyordu. Tutukluluk şartlarını kontrol edecek hiçbir denetim ve hukuk mekanizması yoktu.

Bir suç örgütünün elinde rehin gibiydi. Maruz kaldığı muamele bir devletin değil, ancak alelade bir suç örgütünün yapabileceği türden bir şeydi. Bedeni tamamen bu suç örgütünün, çetenin insafına kalmıştı. Onlarda da ne vicdandan ne de insaftan eser vardı. Tuttukları yerde onun bedenine istedikleri muameleyi yapabilecek durumdaydılar. Yavaş yavaş zehirleyerek istedikleri vakitte ölümünü sağlamak en basit işti. Korkabilecekleri tek şey onun ölümünün ortaya çıkarabileceği toplumsal infial ve biraz da, kalmışsa, uluslararası tepkilerdi.

Halkını temsilen ondan aldığı emaneti ona karşı ihanet ederek kullanan darbecilerin hiçbir insani değerleri, vicdanları, insafları yoktu. Vicdanlarının düştüğü alçaklık seviyesi Rabia Meydanı’nda gözler önüne serilmiş ama ölçülememişti. O seviyeyi ölçecek bir kıstas olamazdı. Hiçbir şiddet içeriği olmayan oturma eylemlerini ve gösterilerini yapmakta olan sivil halktan 3000 kişiyi katlederken sergiledikleri soğukkanlılık Allah’tan korkmadıkları gibi uluslararası düzenden de cürümlerinin hesabının sorulmayacağına dair bir güvence almışlığın rahatlığını yansıtıyordu.

Bu dünyada zerre kadar adalet varsa her bir can karşılığında ayrı bir idamla yargılanması gereken mücrimler kendileri bir mahkeme tiyatrosu kurmuş devirdikleri meşru cumhurbaşkanını yargılamaya cüret etmişlerdi. 6 yıldır sergiledikleri yargılama komedisinde ona isnat ettikleri saçma sapan suçlamaların tek anlamı vardı: Onu öldürmek istiyorlardı ama bir bahaneyle bunu idamla yapmak daha iyi bir seçenekti.

Hamas’la görüşerek Mısır’ devletinin sırlarını vermekle, Sina’da terörle yeterince mücadele etmemekle, Cumhurbaşkanlığı esnada Mısır’da ortaya çıkan şiddet hareketlerini önlememekle falan suçlandı. Onu idam etmek için bu gerekçeleri öne sürmek yine kolay, ama bunu ele güne nasıl anlatacaklardı?

Dahası makul bir gerekçe bulsalar bile onu idam etmenin bir toplumsal infial oluşturma tehlikesi vardı. Bütün darbecilerini mukadder sonuna yakalanan Sisi, onu idam ederek öldürmek yerine daha kolay bir çözüm bulmuş oldu. Bu yol tahmin ediliyordu. Mursi’nin kendisi de tahmin ediyordu, o yüzden 6 yıl içinde toplam iki veya üç defa görüşebilmiş olduğu ailesine bu durumdan bahsetmişti. Hastalığı bilindiği halde hastaneye sevkine izin verilmiyor, tedavisi için hiçbir tedbir alınmıyordu. Daha korkunç ihtimal ise ona verilen bir zehirle yavaş yavaş, mahkeme günü ölmek üzere düzenlenmiş suikast.

Öldükten hemen sonra apar topar cenaze işlemlerinin yapılarak sabaha doğru defnedilmiş olması, cenazesine aile efradından birkaç kişinin dışında kimsenin katılmasına izin verilmemiş olması bu ihtimali pekiştiriyor. 6 yıldır kaçırılmış olan Mursi’nin bu sefer naaşı kaçırılmış oldu. Şimdi onlar için onun ruhundan köşe bucak kaçma zamanı geldi. Ama korkularının ecellerine faydası olmayacak, onun manevi ruhu onları girdikleri deliklere kadar kovalayacak.

MURSİ’NİN SON SÖZLERİ

Son gün mahkemede söyledikleriyle aslında kendi mücrimlerinin cürmüne bir kez daha şahitlik etmiş oldu Mursi:

“Beni Hamas’la ilişkiye girmekle suçluyorsunuz, aynı şeyi bugün siz yapıyorsunuz. Sina’da olup bitenlerle suçladınız, Sina’da bugün bile olup bitenler ortada, siz niye engelleyemiyorsunuz?

Mısır’daki şiddet eylemleri ve kiliselerde ve camilerde olanlarla suçladınız, bugün çok daha fazlası sizin idareniz altında vuku buluyor.

Beni tecrit ettiniz ama terk etmediniz, her gün işkence için uğramayı ihmal etmediniz. Beni yavaş yavaş ama en vahşi şekilde öldürmek istiyorsunuz ve tek çekindiğini şey bu katledilmem halinde maruz kalacağınız tepkilerdir.

Allah’tan başka kimse ecelimizin ne olduğunu bilmez. Bütün bu zulümler, ihanetler ve darbeler karşısında sadece Allah bize yeter, ne güzel vekildir derim. Yakinen biliyorum ki, Allah’a kavuşacağım, sabrederek, şükrederek, ve zalim mücrimlerle Allah’ın huzurunda karşılaşacağım. O’nun yanında toplanır bütün hasımlar.

Çocuklarıma ve eşime mesajım şu: Allah şahittir ki, Allah’tan başkasının bilemeyeceği kadar sizi seviyorum. Hapiste ne kadar elem ve ıstırap çeksem de, tedavisiz, ilaçsız ne kadar kadar zaman geçirsem de sizi gece gündüz düşünmekten hiç geri durmadım. Ne zaman buluşacağımızı bilmiyorum, belki cennette olur, orada zalimlerin zulmünü Allah’a şikayet ederiz.

Buradan büyük Mısır halkına tekrar ve kuvvetle altını çizerek söylüyorum ki, değişime gücünüz var, ey Mısır gençleri şehitlerin analarını hayal kırıklığına uğratmayın, zulüm gören kardeşlerinizi hayal kırıklığına uğratmayın. Zulüm devam etmeyecektir, darbecilerden de kimsenin kalmayacağı günler gelecektir, çünkü Allah daim ve bakidir.

Başkanlığım bir yıl bile devam etmedi ve bazı Siyo-Amo-Arabi devletlerin Mısır’ın işlerine müdahale ederek bazı kiralık isimleri Mısır’ı yıkmak üzere satın aldıklarını gördük. İşte şimdi şahit olduğunuz gibi her geçen gün harap olmaya devam ediyor. Toplumsa zalimler zeval bulmadan ve mazlumlar geri gelmeden yatışmayacaktır.”

Görgü tanıklarına göre bu son sözüyle birlikte yere yığıldı Mursi, son sözü de şu oldu: “Ben sadece Allah’a kavuşmayı bekliyorum. Ey hakim, göğün hakiminden yerin hakimine veyl olsun!”

Bir maskeli oyun olarak hayat

“Hayat genel olarak bir tiyatro oyununa benzer. Hepimiz bu oyuna kendimize yazılmış rolleri oynamak üzere, bu rol için gerekli kostümleri özenle giyerek, gerekli maskeleri de takarak katılırız” der sosyolojide dramaturji ekolünün öncüsü Erving Goffman.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Bir maskeli oyun olarak hayat
Haber Merkezi 10 Haziran 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Bir maskeli oyun olarak hayat yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Ve ekler, insanlar aynı anda birkaç rol birden oynayabilir. Bir doktor hastasıyla muhatap olduğunda ona karşı bir doktordan beklenen kalıp davranışları da sergilemeyi ihmal etmez. Kendi aile bireylerine davrandığı samimiyet yerine sergilediği mesafe araya bir maske koymaktadır. Hastasından ayrıldıktan sonra bütün laubaliliğine, rahatlığına geri döner.

Ancak bu rahatlığın içinde de başka rolleri dolayısıyla başka maskeler takabilir. Bir doktor aynı zamanda bir baba veya anadır da. Hastasına yaptığı rolden sıyrıldığında ve çocuklarına döndüğünde onlara karşı da bu sefer babalık veya anneliğin gerektirdiği rolleri, bu rolün gerektirdiği kostümü ve maskeyi takınır. Çocuğuna bir yabancı gibi veya bir arkadaş gibi değil bir anne veya babanın gerektirdiği jestlerle, mimiklerle ve söylemlerle konuşur.

Bu konuşma hastalarla olan konuşmadan daha gayrı resmi gibi görünse de aslında onda da aile içindeki statüye uygun bir rol ve maske vardır. Aslında bu açıdan bakıldığında hayat içinde herkes bir tür sahnede yaşamaktadır ve her sahnenin bir sahne-arkası vardır.

Ancak sahne-arkası da her zaman oyundan uzak değildir. Sosyal ilişkilerin tamamına yakını bu sahne düzenini yansıtmaktadır.

İnsanların bize oldukları gibi davranmalarını biz bile istemeyiz. Bir doktorun beyaz önlüğü olmadan ve boynunda aslında çoğu kez bir işe yaramayan stetoskopu olmadan bizi karşılaması bize de ciddiyetsizlik gibi görünür. Bir profesörün de insan olduğunu ve onun da insani özellikleri, zaafları olduğunu biliriz, ama onları bizim karşımızda sergilemesini beklemeyiz, istemeyiz. Sergilediğinde profesörlüğe özgü karizmasını çizdirmiş olur.

Kişinin toplumda sahip olduğu statüye uygun olarak üstlendiği rolü oynama konusundaki başarısı veya farklılığı bir tür sahne performansı olarak değerlendirilebilir. Bir öğretmen kendisini sahnede izleyen öğrencilerine sadece enformasyon aktarmakla meşgul olmaz, bu bilgiyi aktarırken öğretmenden beklenen bir kişiliğin, bir rolün sahne performansını da ortaya koymasıdır. Bunun için mesela kendi özel hayatını, öğretmenliğinin dışındaki kişisel özelliklerini öğrencilerinden gizlemesi beklenir.

O, sahnede herhangi bir insan gibi değil bir öğretmen ideal-tipinin ete kemiğe bürünmüş performansını sergilemek üzere, bu sınırlar içinde davranması gerekir. Bunu bütün sosyal varlık kategorilerine, ister bir meslek mensubu biri olarak, ister aile içindeki konuma uygun olarak, ister erkek ve kadın cinsiyetleri olarak, ister siyasal süreçteki konumlara uygun olarak tekrar tekrar düşünebiliriz.

Bütün bu statülerde insanlar birbirlerinden doğal olmalarını asla beklemezler. Olduğu gibi görünmek bir erdem sayılsa bile kimse rol arkadaşının doğal, olduğu gibi, kendisine yüklenmiş rolüne yakışmayan bir tarza davranmasını beklemez. Babasından çocukça roller görmek istemez, siyasetçiden hiçbir sorun çözemeyen aciz bir söylem duymak istemez. Bir çok yerde kadınlar kocalarından mutfağa girip kendilerine yardım etmelerini bile beklemez ve istemezler, çünkü bunu yaptıkları takdirde toplumun çok iyi yüklemiş olduğu rollerin birbirine karışmış olacağını hissederler.

Dolayısıyla herkes diğerlerinden kendi rollerine uygun davranışlar bekler ve bu role uygun olmayan bir davranış geldiğinde bu hemen sırıtır, süreç aksar, toplumda bir aykırılık görünür. Sadece bu bile toplumda aslında ciddi bir mutabakatın, ortak bir anlayış zemininin var olduğunu ve güçlü bir biçimde işliyor olduğunu gösterir.

Goffman, hayat oyunu içindeki bu rol performansını Gündelik Hayatta Benliğin Sunumu isimli kitabında bu minvalde tasvir eder. Ona göre aslında toplumsal hayatta benliklerini sunarken insanlar kendileri hakkındaki izlenimleri idare etmenin yollarını ararlar. Kendileri hakkındaki izlenim hakkında bir farkındalığı vardır insanların, bu farkındalık seviyeleri arasında çok fark olsa da. Herkes aynı farkındalık düzeyine sahip değildir elbet. Ancak insanlar kendi rollerini üstlenirlerken, o rollere uygun izlenimler hakkında zaten kalıp bazı farkındalıklara sahiptirler ve bütün sosyal hayat insanların birbirlerine karşı bu rollerini gösterme telaşı içinde gerçekleşir.

Goffman’ın bu kitabı ilk ve temel kitabı Metis Yayınları tarafından Barış Cezar’ın güzel Türkçesiyle çevrilip yayınlanmış. Sosyoloji, sosyal psikoloji ve genel olarak toplum düşüncesi açısından önemli bir kazanımdır. Aslında daha yeni zamanlarda Heretik Yayınları tarafından yayınlanmış diğer üç kitabı için işe koyulmuştum, ama bu ilk kitabından başlayayım dedim. Diğer iki kitabından da nasipse sonra bahsedelim.

Körfez’de kim vurdu, kim vuruldu?

Bir süredir suları ısıtılmaya çalışılan Körfez’de geçtiğimiz ay neredeyse bir patlama noktasına gelindiği havası esiyordu. Daha önce Nükleer anlaşmayı askıya almış olmakla kalmayıp İran’a gerekirse fiili saldırı gerçekleştirebileceği izlenimi de vermekte olan ABD’nin gerginliği tırmandırma politikasının sonunun nereye varacağı konusunda görünene aldanmamak gerektiği hususunda uyarılarda bulunmuştuk.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Körfez’de kim vurdu, kim vuruldu?
Haber Merkezi 08 Haziran 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Körfez’de kim vurdu, kim vuruldu? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Körfez’de kazanlar her zaman kaynar ama bu kazanlarda kimin haşlanacağı önceden çok belli olmaz. Şimdiye kadar ne zaman kazan kaynadıysa hedefi önceden ilan edilenden farklı oldu. Bu sefer de farklı olacağına dair bir garanti yok.

Gerçi, ABD İran’a karşı uygulamakta olduğu yaptırımların içine ilk defa bu kadar katı bir biçimde petrolünü satmasının bütün yollarını kapatmayı koymuştu.. İran ise neredeyse tek gelir kapısının kapanması anlamına gelen bu yaptırıma karşı gerekirse Hürmüz Boğazı’ndan bütün petrol ihracatını durdurabileceğini ve buna gücü olduğunu ilan ederek meydan okumuştu. Bu açıklama gerilimi tırmandırmakta ABD’yi yalnız bırakmayan, ona da hamle fırsatı doğuran bir tepkiydi ve etkileri bütün kürede hissedilecek tehditleri ima ediyordu. Neticede dünya petrolünün neredeyse yüzde 40’ı bu Boğaz’dan geçiyor, şakası bile hoş değildi bunun.

Ancak artık kaçınılmaz hale geldiği düşünülen gerilim taraflardan mukabil hamlelerin gelmemesiyle birlikte zamanla soğumaya geçti. Araya Avrupa ve İran arasındaki diplomatik temaslarla, İran’ın ortamı yumuşatan söylemleri girdi ve bir süredir beklentiler ters yönde, yani normalleşme istikametinde tekrar gelişmeye başlanmıştı.

Bu beklentileri daha da pekiştiren bir gelişme Perşembe Günü Japonya Başbakanı Abe Şinzo’nun Tahran ziyareti ve İran’ın ruhani lideri Ali Hameney’le bir araya gelmesi oldu. Ancak tam bu anda soğuyan kazanın altına birkaç odun attıran bir gelişme yaşandı. Japonya’ya petrol taşıyan iki tanker, Hürmüz Boğazı çıkışında saldırıya uğradı. Yani Japonya Başbakanı İran manevi lideriyle uzlaştırmacı, arabulucu bir görüşme halindeyken bu saldırı gerçekleşti.

Biri Panama bandıralı Kokuka Courageous ve Marşal Adaları bandıralı Front Altair adlı iki petrol tankeri BAE ve SA’dan Singapur’a doğru yol alırken bu saldırıya maruz kalmış. Bu saldırıdan sonra petrol fiyatlarında hemen yüzde 3’lük bir artış meydana geldi. Ama görünen kadarıyla saldırıyı üstlenen yok, yani bir faili meçhul var ortada, Dolayısıyla tüm bu faili meçhullerde sorulması mukadder soru geliyor: Kimin işine yarıyor böyle bir saldırı?

İran zaten gerekirse yapacağını, hakkını koruma adına, meydan okuyarak söylemişti, ancak bu olayı üstlenmemiş ve zaten mevcut durumda ABD ile savaşmaya davet anlamına gelecek böyle bir adımı atması onun açısından hiç de makul değil. Üstelik Japonya başbakanını tam da savaş tamtamlarını susturma umuduyla ağırladığı esnada, yine üstelik Japonya gemilerini hedef alacak şekilde bunu yapması İran’ın aklını gereğinden fazla hafife almak anlamına geliyor.

Oysa ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, herkesin aklını hafife almaktan çekinmedi. Bu patlamadan, daha hiçbir araştırmaya gerek duymadan, hemen İran’ı sorumlu tuttu. Pompeo, bu değerlendirmeyi istihbarat bilgileri, kullanılan silahlar, saldırının gerçekleşmesi için gereken operasyon bilgisinin seviyesi gibi pek çok noktaya dayandırarak öne sürdüğünü belirterek konuyu BMGK’ye taşıyacaklarını da ilave etti.

Körfez’de suların soğuması henüz istenmiyor, ama asıl hedefin ne olduğu, buna rağmen zannedildiği gibi çok açık değil. İran petrolünün veya genel olarak Köfrez’den petrol sevkiyatının sürekli bu sıcak tehdit altında tutulmasının kime ne faydası, kime ne zararı olacak iyi hesaplamak lazım. Bazen bu tür adımların bumerang etkisi yapacağını da unutmamak gerekiyor.

BİR HABERİ VE EYLEMİ İSLAMİ KILAN NE?

Geçtiğimiz Ramazan ayında Ankara’da yaşayan Sudanlılar topluluğunun iftar programının sonunda bir TV muhabirinin Suudi Arabistan ve Türkiye ilişkilerinde son zamanlarda yaşanan sorunlara dair sorusuna verdiğim cevap bazı internet sitelerinde tuhaf bir biçimde bana isnaden “İran’a karşı Suudi Arabistan’ın yanındayız” şeklinde çarpıtılarak yansıtılmış. Sanki arada nasıl bir ihtilaf olursa olsun tarafımız her zaman sabit ve tekmiş gibi, bir eksen oluşturmuşuz gibi.

Doğrusu, haberin kendisinin metni de çok sorunluydu. Kamera kaydından da haber metninden de böyle bir ifade çıkarmak için konuşmayı tamamen kötü niyetle tahrif etmiş olmak gerekiyor. Oysa benim ifadelerim daha genel ve aslında İslam dünyasının kendi içinde barışı, dış müdahaleye karşı bağımsızlığı ve birliği savunmaktan başka bir şey söylemiyor.

* Sözümüzün özü şu: Bizim bütün amacımız özellikle İslam dünyasında kimsenin kimseye saldırmadığı, tehdit oluşturmadığı, birbirimize yönelik tehditlerle ABD’ye silah pazarı, yabancılara müdahale ve işgal fırsatları sağlamadığımız bir dünya oluşturmak.

* Biz iki İslam ülkesinin birbirini tehdit olarak görmesini istemiyoruz.

* İslam dünyası olarak biz birbirimizle problem yaşadığımızda ABD’yi aramıza sokuyoruz. Barış tesis etmeleri için onları çağırıyoruz ve onların verdikleri barış hizmetinin bedeli hepimize çok ağır oluyor.

* Ne İran’ı tehdit eden SA’nın ne de SA’yı tehdit eden İran’ın yanında olmayız. Bu birbirini tehditkar siyasetlerin alternatifi İslam dünyasının diyalog arayışı içinde olması. Bize yakışan da çatışmaları daha da körüklemek değil tarafların arasını bulmaktır.

* Şu veya bu tavrımızı “Suudsevgisi” veya “İran sevgisi” diye nitelemenin fitneyi körüklemekten başka bir kastı ve anlamı yok. Elbette kimseye özde bir nefretimiz yok, lakin sevgimiz mazlum halkların özgürlüğüne, birliğine ve bunun gerçekleşmesi cehdi ve çabası içindeki herkese, tabii ki başta Türkiye’yedir.

* Bunu yapan bir sitenin isminin “İslami Analiz” olması insanı üzen bir şey. Çünkü bu haber biçiminde İslam’ın neredeyse bütün ilkeleri taammüden ihlal ediliyor. Sözü tahrif var, iftira var, Müslümanlar arasında fitneyi var, çatışan iki Müslüman arasını bulmak yerine daha da kışkırtmak var, Müslümana iyi niyet yerine kötü niyet ve sui zan var. Kısaca ne ararsanız İslam dışı her şey var ama sitenin adı: İslami.

* DAEŞ de yaptığı çapulcu organizasyonlarına hem devlet diyor hem de İslami markayı yapıştırıyor. Tabi bu yaptığı onu ne devlet ne de İslami kılıyor.

İnanç, strateji ve taktik ve mülkün tedavülü (Talut ve Calut kıssasından dersler V)

Hiçbir hesap, taktik strateji gözetmeden düşmanın karşısına bütün tedbirsizliğiyle dikilmek…

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : İnanç, strateji ve taktik ve mülkün tedavülü (Talut ve Calut kıssasından dersler V)
Haber Merkezi 09 Haziran 2019, Pazar Yeni Şafak
İnanç, strateji ve taktik ve mülkün tedavülü (Talut ve Calut kıssasından dersler V) yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Aslında taktik ve strateji bilmediği için, veya bunun gerektirdiği akıl veya çabayı gözüne kestiremediği için, bu yolu sonuna kadar zorlayacak sabır ve tahammülü olmayanların salt imanların gücüne güvenerek boylarından büyük, takatlerinin üstünde işlere girişmeleri..

Biraz oryantalistçe olmayacaksa, doğululara özgü görülen ve birkaç yüzyıldır aslında bütün yenilgilerin belki en önemli sebeplerinden biri.

Talut’un rivayetlere göre en az 80 bin kişilik bir orduyla yola çıkıp çetin sınavların sonunda yanında kalan 310 küsur kişiyle koca bir Calut ordusuna karşı çıkmasının bize telkin edeceği şey tedbirsizce salt imana tevekkül ederek asimetrik mücadelelere girişmek değil elbet.

Uhud’da yenilgiye uğrayan insanların imandan yana neleri eksikti? Bedir’de az bir topluluk sayıca birkaç kat büyük bir topluluğa karşı imanlarının gücüyle ama uyguladıkları sağlam taktiklerle galip geldiler. Ama bütün bu taktikler ne olursa olsun, sayısal üstünlük konusunda karşı tarafı gözünde gereğinden fazla büyüttüğünde kendini de küçültmüş ve yenilgiye ilk adımı atmış olur.

Bedir’de de Uhud’ta da Müslümanlar savaşın ilk raundunu düşmanı gözlerinde yenerek almışlardı. Sayıca kendilerinin birkaç katı olan düşman kendilerine küçük gösterilmişti. Tıpkı Calut’un karşısında nesnel ölçülere göre çıkmaları imkansız bir orantısızlıkla çıktıklarında Talut ve askerlerinin ilk tepkisine yakın bir tepki göstermişlerdi.

(Tâlût ve askerleri) Câlût ve askerleriyle karşı karşıya gelince dediler ki: “Rabbimiz! Bize bolca sabır ver, adımlarımızı sabit kıl ve şu kâfir kavme karşı bize yardım et.” (Bakara, 250).

Bu dua, bu bakış açısı, bu Allah’a güven zaferlerinin ilk ve en temel şartıydı. Bunu temin ettiler ama bununla da yetinmediler, tedbirlerini aldılar. Allah’ın izniyle karşısında ne kadar az olsalar da düşmanı yenebileceklerine inandılar. Bunun için duruma uygun bir taktiğin mutlaka var olduğunu ve bunu bulmaları gerektiğini bildiler ve bunu aradılar. Düşmanı araştırdılar ve Talut düşman askerlerinin en büyük zaafının Calut’a gereğinden fazla bağlılık olduğunu gördü. Calut’u düşürdükleri taktirde düşman ordusunu çatlatacağını (hezimete uğratacağını) gördü ve buna çalıştı. Bu orduyla birebir bir mücadeleyle başetmek yerine bu çok daha makul bir yoldu. Ordusu içinde doğrudan düşman ordunun komutanı Calut’u hedef alabilecek, onu indirebilecek yeteneği aradı. Bunu yapabilecek olan yeteneğe kendi mülkünü ve kızını ödül olarak bırakacağını vaat etti.

O yetenek Davut idi. Davut’un sapanla çok şiddetli ve hedefi tam ortasından vurma yeteneği malumdu. Savaşın daha başında, Talut ve askerleri ciddi bir kayıp yaşamadan önce Davut olabildiğince iri yarı ve her tarafı zırhla kaplı olan Calut’u açık olan tek yerinden, alnının tam ortasından vurarak öldürdü. Calut’un düşmesi ordusunda bir çatlağa, bu çatlak bir dağılmaya yol açtı (durumu ifade eden “hezimet – fehezemûhum” kelimesinin etimolojik anlamı tam böyle tasvir etmemizi sağlıyor).

“Böylece Allah’ın izniyle onları hezimete uğrattılar; Davud da Calut’u öldürdü, Allah Davud’a hükümranlığı ve hikmet verdi ve ona dilediğinden öğretti” (Bakara: 251).

Davut’un bu yaptığı işin neticesinde Talut’un kendisine vaat ettiği mülkü aldığı anlaşılıyor, ama hemen mi alıyor, yoksa Talut’an sonra onun halifesi mi oluyor, öncesinde bir süre veliahtlık görevi mi yapıyor? Bu çok belli değil, zaten çok da önemli değil. Önemli olan sonradan dünyaya adil ve güçlü bir dünya liderliğinin nadir örneklerinden birini verecek olan, ardından bu liderliği daha da genişletip sürdürecek olan Süleyman’a bırakacak olan Davut’un bu liderliğe hangi yolla yükseltilmiş olduğudur.

İnsanların onaylayacağı, takdir ve şükranla karşılayacağı bir başarının ardından geliyor gerçek liderlik. Dahası, o günün en güçlü orduları karşısında bile yenilmezlik unvanını defalarca pekiştirmiş, zulmüyle, hükmüyle dünyayı kasıp kavurmakta olan Calut’u bir sapan taşıyla vurmuş olması.

En sıradan şeyde bile mucizeler vardır, amenna, ama bildiğimiz anlamda bu olayda bu sıradanlığın ötesinde bir mucize yok. Herşey tedbir dairesinde gerçekleşmiştir. Calut ne kadar güçlü, ne kadar korunaklı olursa olsun zayıf bir tarafı vardır ve Davut o tarafı bulup oradan vurmuştur onu.

Bugün ise kendilerini Hz. Davut’a nispet edenler Calut’un rolüne soyunmuş, gelmiş geçmiş en güçlü savunma sistemleriyle Calut’unki gibi zırhlara bürünmüş ve yine mazlum insanlara zulmetmektedirler. Sadece Filistinlilere değil, kurdukları veya dayandıkları küresel hegemonyayla bütün dünyaya zulmetmektedirler. Bu sefer Davut’un taşıdığı sapan taşı Filistinli çocukların elindedir ve bu sapanlar yıllardır İsrail devletini devasa silahlı gücüne rağmen aciz bırakmaktadır.

Tam da bu kıssanın sonunda verilen asıl büyük derste olduğu gibi:

“İşte böyle, Allah’ın insanları birbiriyle savması olmasaydı yeryüzü fesad olur yozlaşırdı. Fakat Allah alemlere lütufkardır.” (Bakara, 251).

Bu bir tarihsel diyalektik ilkedir. Bir dönemin hak ve adalet peşinde koşan hareketleri, toplumları bir sonraki dönemin zalimlerine ve dolayısıyla mukadder mağluplarına dönüşebiliyor. Çünkü iktidara gelen hareketler genellikle bidayet dönemlerinde verdikleri mücadeledeki erdemleri dondurup şeyleştirirler (reification), mücadelelerinin içerdiği erdemleri ve sembolizmi bile kendilerine bir mülk haline getirir ve kendi iktidarlarının ürettiği mazlumlara karşı bir silaha dönüştürürler. Böylece toplumların yozlaşması kaçınılmaz hale gelir.

İbn Haldun, bu dönemin kendini iyi denetleyen, peygamberin tevazuunu, merhametini, başkalarına karşı diğerkamlığını örnek alan adil ve raşit yöneticiler tarafından elbetteki uzatılabileceğini söyler.

Yoksa Allah bu duruma düşen insanların yerine başkalarını getirir. Kendini çok güçlü zanneden odaklara, kendilerini en güçlü hissettikleri anda, bu kez sapanı Hz. Davud’un torunlarına karşı Filistinli çocukların eline vererek onları savar, yeryüzünün daha da fazla yozlaşmasına karşı lütfuyla müdahalede bulunur.

Biz inancımızı koruyalım, ama tedbirimizi de (strateji ve taktiğimizi de) elden bırakmayalım.

Yol en iyi okuldur (Talut ve Calut kıssasından dersler IV)

Yol en iyi okuldur. Hiçbir müesses okulda alınmayacak dersler yolda alınır. Ama tabi bütün okullar gibi dersleri almasını bilene. Bir yoldan geçmek o yolun bütün derslerini almanın garantisi değildir. O çetin yollar türlü badirelerle, türlü zorluklarla doludur. Her badire, her zorluk bir imtihandır ve bundan geçmek için kimseye önceden bir garanti verilmemiştir.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Yol en iyi okuldur (Talut ve Calut kıssasından dersler IV)
Haber Merkezi 03 Haziran 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Yol en iyi okuldur (Talut ve Calut kıssasından dersler IV) yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Kimi bu yola öyle alışır ki, yolun içinde kendine bir konfor, bir iktidar alanı oluşturur. Yolun yolcusu olduğunu unutarak, yolu kendine mal etmeye kalkışır. Kimi yorulur, güç yetiremeyeceğini düşünür yolun ortasından kenara çekilir.

Kimi yolla, yoldaşlarıyla ilişkilerini birbirine karıştırır, karşı yoldan gelenlerin iğvasına kapılır gider. Kimi yolun bittiğini sanır, vasıl olduğunu düşünür, yolun bir yerine konak kurar. Oysa yol bitmez, yolun meşakkati de bitmez, vuslat da can bedende çıkmadan hasıl olmaz.

Talut’un bazı rivayetlere göre seksen bin neferden oluşan askerlerinin çoğuyla (en az beşte dördüyle) daha ilk durakta, kendisinin kimliğini, kökenini, soyunu bahane etmeleri dolayısıyla yolu ayrılır. Geri kalanlar,kendi zilletlerine sebep olan düşmanlarının elindeki sandığı kurtarıp getirmek suretiyle Talut’un ilk etapta sağladığı karizmatik otoritesine tabi olurlar.

Ancak bu tabi olanlar da henüz bu büyük mücadeleyi göğüsleyebilecek niteliğe sahip olduğuna emin değildir. İmtihan edilmeleri gerekiyor ama bu onun fikri değildir, Allah’ın emridir. İmtihanı kendisi değil, Allah yapacaktır, ama haberini verme imtiyazı kendisine verilmiştir. Karşılarına çıkacak bir nehirden ağızlarını dayayarak kana kana içenler bu imtihanı kaybetmiş olacak, ancak ondan elleriyle bir avuç alıp içmelerinde bir sakınca olmayacaktır.

“Talut, askerlerle hareket edince onlara: “Allah sizi bir nehirle sınayacak. Ondan içen benden değildir. Eliyle bir avuç alıp içenler dışında onu tatmayanlarsa bendendir” dedi. Fakat içlerinden pek azı hariç, ondan içtiler.” (Bakara: 249).

Bu nehrin mahiyeti nedir, Allah bilir. Bu nehirden bütün toplumsal hareketlerin iktidar dönemlerinde ideallerini, dertlerini, davalarını unutup dünya hayatına, iktidar nimetlerine meyletmelerine, ganimet telaşına dalmalarına, hakkından fazlasına tamah etmelerine dair bir simgesellik olduğunu anlatanlar çok oluyordur.

Günümüzde bu kıssaya genellikle bu boyutuyla ve içerdiği bu çağrışım imkanlarından dolayı sıkça müracaat edilir. Böyle anlaşılmasına bir engel de yok, ancak olayın lafzi anlamından da kopmamak şartıyla. Bir kavmi zilletten çıkarmış, mucizeyle gelip onlara geleceğe dair zafer umutlarını kesine yakın bir imkan gibi sunan bu karizmadaki bir liderin etrafında toplanan kitlelerin sadakati uzun süreli olmayabiliyor.

Siyasete dair çok daha anlamlı dersler de vardır bunda. Hiçbir topluluğun lidere sadakati ilanihaye aynı seviyede olmuyor. Yola çıkarken büyük bir konsensüs sağlamış olan Talut kalitesindeki bir lider bile basit sayılabilecek bir ilk sınavda önemli kitleleri kaybedebiliyor.

Kaybediyor ama, bunun bir mağlubiyet olmadığını biliyor. Asıl büyük savaş için kalitesi sınanmış insanları tanımış, kiminle nereye kadar yol yürüyebileceğini bihakkın görmüş oluyor.

Ancak suya vardıklarında çoğu dökülünce, kalan daha da az kişi ile karşıya geçiyor. Ancak sınav burada da bitmiyor. Bu sefer kişilerin kendi nefisleriyle, korkularıyla, cesaretleriyle, duygularıyla yeni bir sınavı geliyor. Kalanların kendilerini nasıl gördükleri, düşmanı nasıl gördükleri ve Allah’a ne kadar güvendiklerine dair yeni bir durum ortaya çıkıyor. Her kavşakta dökülenler neticesinde çok az kalmışlar ve geriye kalanlarla düşmanın karşısına çıkma konusunda gözleri korkmuştur. Zaten normal zamanlarda kendilerini hep yenecek güçte olan düşman ordularını gözlerinde büyütürken, kendilerini ise çok zayıf görmüşlerdir.

Gerçekçi olmak gerekirse, bu karşılaştırmada onlar gerçekten çok zayıftır. Hiçbir nesnel-gerçekçi karşılaştırmada bu kadar az kişinin dönemin süper gücü gibi olan bir orduyla karşı karşıya kalıp onu yenmesi mümkün değildir. Oysa çıktıkları yolculuk inanmışlarsa zafere erişeceklerine dair bir iman taşımalarını gerekli kılıyor. Gözü korkanların da düşmesiyle birlikte geriye kalanların da beşte biri gibi bir sayı kalıyor. Bu son sayının Bedir Savaşında Kureyşlilere karşı savaşan müminlerin sayısına eşit olduğu rivayet edilir.

“Talut ve beraberindeki iman edenler nehri geçtiklerinde ise “Bizim bugün, Calut ve ordusuna karşı duracak gücümüz yok” dediler. Allah’a kavuşacaklarını bilenler ise dediler ki, “Nice az topluluklar, Allah’ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara: 249).

Talut ve Calut kıssasını içeren ayetler böylece zaten Müslümanları Bedir savaşına hazırlayan bir ortamda anlatılıyor. “Nice az topluluklar nice çok topluluklara, Allah’ın izniyle galip gelirler.” Ancak burada asıl şart inananların gerçekten inanması ve soya sopa, yanaşmacılığa, klientalizme, tarafgirliğe değil, takva, ehliyet ve liyakata önem vermeleri, yola çıkarken ganimetlerin parıltısına, dünya nimetlerinin ayartısına, iktidarın ifsadına kapılmamaları, yolun meşakkatine katlanmaları ve dünya hayatının hesabı ahirette görülecek bir yoldan başka bir şey olmadığını akıldan çıkarmamaktır.

Bir imanla Calut’un ordusunun karşısına dikiliyor geri kalanlar. Bir çok sınanmadan sonra sayıları iyice azaldığı halde dağılmıyorlar. Normalde böyle bir ayrılığı yaşayanlarda olması beklenen psikolojik huzursuzluktan, endişeden ve dağınıklıktan eser taşımıyorlar. Bütün sınavlardan başarıyla geçmiş olanlarla birlikte vekil olarak Allah’ı bilenler olarak imanları, moralleri daha da artmış olarak düşmanın karşısına dikiliyorlar.

Çok az sayıda bir topluluk, çok kalabalık gruplara karşı hesapsızca hiçbir tedbir almadan Allah’a dayanarak çıkması, tedbir planını tamamen terk etmeleri anlamına mı geliyor?

Bu da tam kıssanın bu noktasında sorulması ve irdelenmesi gereken bir sorudur.

Liderlik, karizma ve meşruiyet (Talut ve Calut kıssasından dersler III)

İnsanların beklediklerini kendi kalıplarına sokma, ona tabi olmaktan ziyade ona sahip olma, ondan bir şeyler duymak yerine ona istediklerini söyletme arzusu evrensel sayılabilecek bir durum. Bir insanlık durumu. Peygamberlerinden talep ettikleri lider geldiğinde onun beklediklerinden farklı olduğunu görüp reddetmenin örneğini Talut kıssasında tipik bir biçimde görüyoruz.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Liderlik, karizma ve meşruiyet (Talut ve Calut kıssasından dersler III)
Haber Merkezi 01 Haziran 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Liderlik, karizma ve meşruiyet (Talut ve Calut kıssasından dersler III) yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Doğrusu bu İsrailoğullarına özgü bir durum değildir. Bunun Müslümanlara anlatılmasındaki hikmet, Müslümanların da İsrailoğullarının düştüğü bu hataya pekala düşebileceklerini anlatmaktır. Zira Kur’an’da Yahudi veya Hıristiyanların yapmış oldukları hatalar, onların özde ne kadar kötü olduklarını telkin etmek için anlatılmaz. Müslümanların da aynı hataları yapmamaları için ibretlik olaylar olarak zikredilir.

Müslümanlar Yahudi veya Hıristiyanlardan daha fazla hatadan korunaklı değildirler ve tarih Müslümanların da Yahudi ve Hıristiyanların, hatta başka dinden kavimlerin hatalarını tekrarlamalarının örnekleriyle doludur. Peygamber efendimiz tam da bu bağlamda Müslümanların “Yahudi ve Hıristiyanların yaptıklarını, ne yazık ki, taklit edeceklerini, kertenkele deliğine girseler de girecek kadar onlarla aynı yolu izleyeceklerini” öngörmüştür.

Bu durum, Müslümanların salt “Müslüman oldum” demekle başka hiçbir kavme, dine veya topluma üstün olamayacağını, insanı inşa eden şeyin evrensel olarak tanımlanmış eylem ve tutumları olduğunu ifade etmenin mükemmel örneğidir. İslam özde kavimlere karşı değil, o kavimlerin irtikap ettikleri eylemlere, kula kulluğa, insanların birbirlerini rab edinmelerine, atalar dininin kutsanmasına, nankörlüğe, kibre, yalana, işine geldiğinde kitabı tahrife karşıdır. Genel olarak bütün bu suçları irtikap eden kim olursa kendisine emanet edilen liderlik de kendisinden alınır, israiloğullarında olduğu gibi.

“Peygamberleri onlara, “Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabutun gelmesi olacaktır, ki onda rabbinizden bir sekîne ve Musa ailesi ile Harun ailesinin terekesinden bir bakiye vardır, onu melekler taşır, kuşkusuz inanacak olursanız bunda size kesin bir ayet vardır” (Bakara, 247).

Talut’u, ister kendi soylarından olmadığı için, ister kendilerini daha layık gördükleri için kendi beklentilerine bir türlü uyduramayan, uyduramadığı için kendi talep ettikleri savaştan daha baştan cayan İsrailoğullarının çoğundan arta kalanlara peygamberleri kendilerine tayin edilmiş hükümdarın boş gelmeyeceğini, kendi otoritesini tesis emek üzere bir alametle geleceğini söyler. Bu alametin otoritenin sosyolojik meşruiyeti açısından apayrı bir önemi var.

Bütün ilahi inayetle ve mucizeyle birlikte sosyoloji tedbir dairesinde asla ihmal edilmemekte, topluma liderlik yapacak olanın toplumsal meşruiyeti de temin edilmektedir. Allah’ın bütün peygamberleri insanların kendi içlerinden, tanıdıkları arasından, onların dilini konuşanlardan kılmış olması da aslında insanlara bir lütfudur. İnsanlar kendilerine gelen mesajı öğrenmek için ta baştan bir çaba sarf etmek zorunda bırakılmıyorlar ki, zaten böyle olsa insanların çoğu kendi hayatlarını değiştirmek için bir de böyle bir çabaya girmezler. Baksanıza kendi içlerinden, kendi dilleriyle ve mucizelerle desteklenerek gelen peygamberi bile insanlar tanımazdan gelmeye daha fazla eğilimli oluyorlar.

Kuvvetle muhtemel, hasımları tarafından yenilgiye uğratılmış olan İsrailoğulları Hz. Musa’dan beri yanlarında taşımakta oldukları ve topluluğun simgesel varlığını ifade eden Hz. Musa ve Harun ve ailelerinden kalan mukaddes emanetlerin içinde bulunduğu sandığı (tabut) da düşmanlarının eline geçmiştir. Sadece yenilgi değil bir de bundan mütevellit yoğun bir manevi eziklik ve huzursuzluk yaşamaktadırlar.

Allah’ın Talut’u bir lider olarak yollaması Allah’u alem sadece peygamberin onu işaret etmesine bağlı kalmıyor. Talut’a, bu sandığı düşmanların elinden bir şekilde kurtarmak ve halkına geri getirmek suretiyle toplumun manevi ezikliğini ve kırıklığını ilk etapta giderecek, onlara büyük bir moral zafer kazandıracak bir başarıyla geliyor.

Sandığın getirilmesinin mucizevi bir yolla mı yoksa bu şekilde mi gerçekleştiği hususu çok açık değildir, ancak işin tabiatına uygun olanının bu olduğunu düşünebiliriz. Zaten bu yolla gerçekleşmesi bile o toplum için mucize kabilinden bir kahramanlıktır ve ezilmiş bir kavmi heyecanlandırmaya, onlarda savaşabileceklerine ve özgürleşebileceklerine dair bir umudun yeşermesine, üzerlerindeki ölü toprağının silkelenmesine yetecektir.

Tabut’un içerdiği sekîne tam da budur. Sekîne, zaten peygamber tarafından da teyit edilmiş olan Talut’un liderliğinin sosyolojik zeminini de, geleneksel meşruiyetini de yeterince temin eder. Sekîne biraz da karizmatik bir liderliğin sağladığı iklimdir. Bir Fetih sonrası ortaya çıkan iç huzuru ve birlik ve beraberlik duygusudur. O yüzden Fetih suresinde de geçer, Allah’ın müminlerin kalplerine indirdiği bir hal olarak sekîne, imanlarının üzerine iman katılsın, nimetini tamamlasın diye.

Ne var ki sekîne hali, lider etrafındaki birlik ve beraberlik, dava uğruna mücadele azmi, bağlılık, fedakarlık sonuna kadar aynı kıvamda devam etmez. Karizma veya asabiye tükenmez bir güç kaynağı değildir. Yol, tabiatı itibariyle değiştiriyor. Kimini yoruyor, kimini bozuyor, kimini kazandıklarını koruma telaşı sarıyor, kimini yolda gördüğü dünya nimetleri, ganimetler, şehvet ve iktidar hırsı daha fazla cezbetmeye başlıyor. Her şey İbn Haldun’un bedevilik-hadarilik modeline uygun olarak cereyan ediyor aslında.

Mazlum İsralioğullarının hasretle kavuşmayı bekledikleri, özgürlüklerinin sembolik ifadesi olan Sandığı getirdiği için karizmasına karizma katan Talut artık kavmini sürekli tehdit etmekte olan, onları ezmekte olan Calut’a karşı savaş için yola çıkmaya hazırdır. Ne var ki, liderliğine ancak bir mucizeden sonra inanabilmiş kavminin ne kadarının bu çetin yolculuğu göğüsleyebileceğine emin değildir. Zaferin kalabalıklarla ilgili olmadığını iyi biliyor. Az da olsa nitelikli, inançlı, liyakatli bir toplumun sayıca kalabalık ama inancı, ehliyeti ve liyakatı zayıf olanlara nasıl galip gelebileceğinin en derin marifetine sahiptir.

Yola çıkanları bekleyen daha nice imtihanlar vardır.