Kameraya hitaben… Tunceli’de bir Bahçeli konuşması

Dersim ve Alevilik tartışması, işin içine Devlet Bahçeli girince bambaşka ilginç bir hal aldı. Hayır, Kılıçdaroğlu katkısını, yani Kılıçdaroğlu’nun nevi şahsına münhasır kişiliğiyle Dersim tartışmalarına yaptığı veya yapmaktan kaçındığı katkılar da konuyu yeterince ilginç ve anlamlı kılmaya yetiyordu.

Dersimli bir Alevi olarak Kılıçdaroğlu’nun hükümetin Dersim açılımından, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde Dersi dolayısıyla devlet adına dilediği özürden dolayı memnun olmasını ve ona mukabele eden bir siyaset gütmesini bekler sıradan her insan. Kılıçdaroğlu’nun bu beklenen cevabı vermek yerine başını havaya dikip ıslık çalması, partisinin içindeki ulusalcıların peşine takılması yeterince rahat olmadığını anlatıyor.

Erdoğan’ın başlattığı ve başbakan Davutoğlu’nun bugünlerde daha güçlü bir biçimde yeniden açtığı Dersim dosyası her sayfasında yeni sürpriz reaksiyonlar üretiyor. Dersimli bir ailenin çocuğu olarak yetişmiş olan Kılıçdaroğlu, siyasi mücadelesinde Dersim’de yaşanmış olan katliamla, zulümle ilgili görülecek hiç bir hesabının olmadığını ortaya koydu. Tam aksine bu dosyaları açarak CHP’nin siciline kimseyi dokundurtmayacağını da bir bakıma ilan etmiş oldu.

Böyle yapınca Alevilerin Türkiye’deki sorunlarına da, hafızalarına ve hatıralarına da epeyce uzak durmayı tercih etmiş olmalı. Yoksa Dersim Aleviler için zannedildiği kadar önemli değil mi?

Bu konuda ortada iki önemli veri var. Birincisi Kılıçdaroğlu’nun bir Dersimli olarak Dersim davasına karşı sergilemiş olduğu bu kayıtsızlığın karşılığında Tunceli’yi kaybetmiş olması. Kaç yılın Tunceli’si ilk defa bir Alevi genel başkanı tarafından yönetilmekte olan CHP’yi seçmedi, şimdi HDP tarafından yönetiliyor.

İkinci veri ise, geriye kalan bölgelerde Aleviler’in yine Kılıçdaroğlu’nun Dersim’de CHP katliamını üstlenen, haklılaştıran söylemine rağmen oylarının CHP’de yoğunlaşmış olmasıdır. Bu kuşkusuz anlaşılması ve açıklanması gereken bir durum..

Her ne ise. İster Alevi açılımı ister Dersim açılımı, hiç bir oy hesabı yapılmaksızın tamamlanması gereken süreçlerdir. Türkiye’de Aleviler vardır ve farklı olduklarını, farklı olduklarının bilinmesini istiyorlar. Küreselleşmeyle paralel olarak dünyada kendi kimliğiyle ”tanınma”, siyasetin en belirleyici faktörlerinden biri olmuştur.

Tanınma siyaseti aynı zamanda bir farklılık, bir farklılaşma siyasetidir de. Farklılaşmayı önemseme sadece Alevilerin talep ettiği bir şey değil, yaygın bir siyasal eğilimdir. Yeni dünyada siyaset bu farklılık taleplerini görüp belli bir istikrar düzeyini de görerek karşılığını verme veya yönetebilme esasına dayanır. Kimsenin Alevilere veya başka farklılık iddiasındakilere kimlik empoze etme hakkı yok.

Bunda hiç kuşku yok artık. Ancak kimlik siyaseti güdenlerin kendi potansiyel kitlelerine farklılıklarını aşırı vurgulayarak bir baskı yapmadığı anlamına gelmiyor bu durum. Farklılık siyaseti muhatap olarak hakim gücü, devleti veya toplumu alıyorsa da gücünü iddia etmek için belli bir kitle adına konuştuğu izlenimini vermeye çalışır. Tabi bu kitle desteğini sağlamak için cemaat içi baskılar, mahalle baskıları veya hele Kürt meselesinde olduğu gibi işin içine silah da girmişse doğrudan şiddetin ikna edici yeteneği de girer.

Kimse Aleviliği dışarıdan tanımlama hakkına sahip değildir. Bu kesinlikle doğru, ama ya dışarıdan tanımlanamayan Aleviliği sırf içeride diye herhangi bir Alevi istediği gibi tanımlayıp bu tanımı diğer Alevilere empoze etmeye hak kazanır mı?

Kimlikler adına konuşanların farklılık siyaseti adına nasıl özgün kimlikler inşa edip bunu belli bir kitleye empoze etmeye çalışıyor olduğunu da görmek lazım. Kuşkusuz kitleler bu tür kimlik inşalarını bir teklif olarak açıklıkla karşılayabilir.  Şiddet ve tehdit olmadığı sürece siyaset aynı zamanda bir teklif ve icabet sürecidir.

Bahçeli’nin Davutoğlu’nun Dersim çıkışına karşı sergilediği aşırı muhalefet, ne yalan söyleyeyim, yine de Kılıçdaroğlu’nunkinden çok daha ilginç geldi. Dersim’dekilerin, Seyyid Rıza’nın terörist olduğunu söyleyerek yaptığı çıkış, devlet kavramına olan sadakatinin izlenebilir bir anlamlı çizgisi olmadığını da söylüyor.

Hani, eğer devlet, her yaptığı kutsanacak ve kabul edilecek bir şeyse, şu anda da devleti yöneten Erdoğan ve Davutoğlu’dur, AK Parti’dir. Bu mantığa göre devlet politikasını belirlemekte olan bu ricale bu kadar şiddetli muhalefet etmesinin anlamı ne?

Bahçeli CHP’lilerin bile bugünlerde Kılıçdaroğlu’nun mahcup Aleviliği yüzünden üstlenmeye cesaret edemedikleri Dersim katliamını nasıl bir kahramanlıkla üstlenebiliyor.

Seyyid Rıza’yı terörist olarak nitelemesine karşılık, başbakan “Cesaretin varsa git bunları git Tunceli’de anlat” dediğinde endişelenmedim değil. Bu Bahçeli şimdi işi cesaret gösterisine vurup Tunceli’ye de gider, insanlara söver gibi bu sözleri orada da tekrarlar.

Gitti de nitekim.

Gitti de ne gitmek oldu ama.  Olağanüstü güvenlik önlemleri eşliğinde üç beş kişiye ve kameraya hitaben konuşmasını da yaptı. Ama o konuşmadan sonra ne sokakları gezebildi ne de Cemevini ziyaret edebildi.

Sırf Tunceli’ye gidebildiğini göstermek üzere bu provokasyonu göze alabilmek, doğrusu zaman zaman bizim de takdir ettiğimiz devlet adamı Devlet Bahçeli’ye hiç yakışmadı.

Hayır yani gerçekten gidebiliyorsan gitmeni canı gönülden arzu ederiz. Ülkenin bütünleşmesi, kucaklaşması açısından iyi de, böyle değil.

IŞİD karşıtlığı üzerinden Irak’ta bir toplum kurma ihtimali

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Haydar Ibadi tarafından kurulan hükümetten sonra Irak’a gerçekleştirdiği ziyaret, hiç kuşkusuz sadece Türkiye ve Irak ilişkilerinin yeniden kaldığı yerden devamını sağlamayacak, aynı zamanda bölgede aktörlerin birbirine güvenini ve ilişkilerini yeniden tesis edecek yeni bir başlangıç. Başbakan Davutoğlu’nun bu ziyaretinin tarihsel bir önemi ve anlamı olduğu açık. Bu ziyaret ve bu ziyarette yapılan görüşmeler, sağlanan diyalog ortamı içinden geçmekte olduğumuz süreçte bir çok dengeyi etkileyecek bir ziyaret, bu da açık. Davutoğlu’nun Irak’taki bütün aktörlerle kolaylıkla kurabildiği kişisel diyalog, hemen hepsiyle çok önceden gelen şahsi dostlukları Türkiye için de, Irak için de büyük bir fırsat. Iraklı siyasetçilerin hepsi bunun farkında ve Davutoğlu’na herkes bu gözle ayrı bir saygıyla yaklaşıyor.

Bununla birlikte Irak’ta ilişkileri yeniden tesis ederken 5 yıl önce Malik “ilişkilerin kaldığı yer”e tekrar dönmenin mümkün olmadığını görmek gerekiyor. Zira son bir kaç yıldır bölgede gerçekleşen hareketlilikler bir çok alanda geri dönülemez değişimlere yol açmış durumda. 

Savaşın, hele Irak ve Suriye’de cereyan eden türünden savaşın en büyük ve kötü sonucu birbiriyle asırlarca birlikte yaşamış insanlar arasında telafisi olmayacak sınırların çekilmesi oluyor. Bu arada Irak’ta taraflar birbirleriyle savaşıyor ama çoğu kez bölgeye nüfuz etmeye çalışan başka aktörlere vekaleten yürüttükleri savaşın neticede doğrudan ve birincil kurbanları oluyor. Buralarda nüfuz savaşı yürüten aktörler çok uzaktan gelen aktörler değil üstelik. Irak’ta görüşülen bütün taraflar, kendi aralarında bir diyalog sorununu savaş noktasına getirdiklerinde dışarıdan müdahalelerin kaçınılmaz olduğunda neredeyse ittifak etmiş durumda.

Dolayısıyla herkes son yaşananlarla birlikte çuvaldızı değilse bile iğneyi kendine batırmayı ihmal etmiyor artık. Harici aktörlerin müdahalesini engellemek için kendi aralarında daha kolay konuşabilmeleri gerektiğini herkes biliyor, ama ne yazık ki, yabancı müdahalelerden herkes rahatsız değil, çünkü bazıları da bu müdahaleler sayesinde kendilerine bir alan bulabiliyor.

Irak’ın bugünkü durumuna bakıldığında, bir toplumun nasıl oluyor da mümkün olabiliyor olduğu sorusundan yola çıkan Aydınlanma döneminin toplum düşünürlerinin sorusuna geri dönesi geliyor insanın. Hiç kimsenin birbirine güveninin kalmamış olduğu ve herkesin diğerinin altını oymaya çalıştığı bir ortamda, güvenin nasıl bir nimet ve güvenliğin ne kadar büyük bir insani ihtiyaç olduğu hissediliyor.

Etrafındaki insanlara güvenememek, bir toplumun başına gelebilecek en büyük felaketlerden biri. Çünkü bir toplumu var eden, mümkün kılan şey beraber yaşadığınız insanlara güvenebilmekten geçiyor. Etrafınızdaki insanlardan her an bir tehlikenin sadır olabileceği beklentisi hayatın paranoyakça bir tedbir kafesine dönüşmesine yol açıyor ki buna da hayat denirse artık… Hele tehlike artık paranoyakça bir vehimden ibaret değil de gerçek bir ihtimal haline gelmişse, insanlar kurtarıcı nereden gelirse gelsin onu aramaya başlıyor. 

Her sebebin ayrıştırıcı bir rol oynadığı Irak’ta IŞİD’in bütün tarafları birbirine yaklaştırmış olduğunu görmek o yüzden biraz ilginç. Irak›ta yeniden bir toplum olma ihtimali acaba IŞİD karşıtlığı üzerinden mi mümkün olacak?

IŞİD başka bir Sünni öfke patlaması olarak anlaşılabilse de, sonradan yaptığı uygulamalarla Sünni aşiretlerin de desteğini neredeyse tamamen çektiği ve giderek yalnızlaşmaya hatta karşısına aldığı bütün Iraklı kesimlere birleşme ve birlikte hareket etme istisnai fırsatını da bahşeden bir ilginç fenomene dönüşüyor.

IŞİDin söylem ve yöntemleri Sünni dünyanınki de dahil olmak üzere bölge insanının  bütün kültürel ve sosyal dokusuna tamamen yabancı kalıyor. Bu kadar ters bir söylemi silah zoruyla dayatmaya kalkışırken herkese cephe açmaktan çekinmiyor olması da salt kendi rasyonalitesinin dışında başka bir rasyonaliteye tabi olduğunu düşündürtüyor. Hiç bir komplo ihtimaline yer açmadan sadece yol açtığı sonuçlar üzerinden bir değerlendirme yapıyorum. 

IŞİD karşıtlığı bir yerde birleştiriyor olsa da aynı zamanda başka aktörlere her türlü haksızlık için de bir bahane zemini oluşturduğu ayrıca dillendiriliyor. Silahlı Şii milislerin sayısı neredeyse yüzbini buluyor ve bunların şiddet yöntemleri, terör ve katliamları asla IŞİD’inkini aratmıyor. Ciddi bir mezhebi temizlik stratejisi çerçevesinde İnsanları kitleler halinde öldürüyor veya göçe zorluyorlar. Ama terör adına şu anda Irak’ın vitrininde sadece IŞİD var.

Bölgede herkesin şikayetçi olduğu Şiileştirme politikasında IŞİD’in uygulamaları da ona karşı geliştirilen bütün tedbirlerin de önemli bir işlevi olduğu görülüyor.

İşin ilginç tarafı, Şiileştirme politikaları hiç bir şekilde Şiiliğin özgür ortamda tebliğ edilmesi, propaganda edilmesi esasına değil, tamamen savaş ve şiddet yoluyla demografik dengelerin altüst edilmesine dayanıyor olması. Bu esnada savaş makinalarıyla yol açılan göçlerle kitlesel nüfus hareketlilikleri oluşuyor ve bunun toplam sonucu Coğrafyanın Şiileştirilmesi oluyor. 

Tabii bu arada IŞİD karşıtlığının kendisine önemli bir fırsat alanı sağladığı asıl aktör Esad ve rejimi. IŞİD karşıtlığının giderek bir söylem ve ideoloji haline gelmesi Esad’ın 4 yıldır ülkesinde sivil halkına karşı yapmakta olduğu katliamları unutturuyor hatta IŞİD şeytanına karşı harekete geçirilen cephe içindeki yeri adeta hazırlanıyor ve günün sonunda elde aklanmış paklanmış bir Esad’ın kalması IŞİD’in dünyaya bir hediyesi olarak kalıyor. 

23 Kasım 2014

<html>
<head>
<title>Web Sayfamız</title>
</head>

<body>
Ercan Dursun<br>
<p>Hamza Şimşek</p>
<h3>Nurullah Sağlam</h3>
Ali Emir Çiftçi<br>
Alperen Durmuş<br>
<font color=”red” size=”blue”>Ramazan Çapoğlu</font>
</body>
</html>

Ortadoğu’da kendine de, herkese de kaybettiren stratejik akıl

Uluslararası ilişkilerde aktörlerin çıkarları için kıyasıya verdikleri mücadeleler çoğu kez, işin neticesinde “akıl bunun neresinde?” diye sordurtur. Çünkü çıkarlarının peşinde koyan aktörlerin yüksek zeka ve stratejik akıl performansları sergileyerek ortaya koydukları siyaset, işin neticesinde hem kendilerinin çok şey kaybettikleri hem de tabii ki çoğu kez rakiplerinin de çok şey kaybettiği bir sonuca yuvarlanır.

Hesaplar görüldüğünde hiç kimsenin kazanmadığı, herkesin kaybettiği bir tablonun ortaya çıktığı görülür. Bir bakıma devletler kendi kazançlarını rakip gördükleri ülkelerin kayıplarında gördüğü için bu sonuçta yadırganacak fazla bir şey yok. Oysa bu şekildeki devlet davranışı çok sıradandır ve ne kendisi için ne de dünyanın geri kalanı için hiç bir değer ortaya koymaz, hiç bir gelecek inşa etmez. Bu devlet davranışının ve hesapçılığının arkaplanında son derece arkaik duygular vardır. Kıskançlık, çekemezlik, tamahkarlık gibi.

Uzun uzun strateji analizleri yapılarak bir ülkenin bir rekabet sürecindeki davranışına yüksek zeka örnekleri ve stratejik akıllar yakıştırılabilir. Oysa çoğu kez bunlar sadece analizleri yapanların ince zekalarının mahsulüdür, hareketi yapanlar sadece bir arkaik duygunun esiri olmuşlardır, o kadar.

Ortadoğu sözkonusu olduğunda bazı devletlerin ortaya koyduğu performans bu söylediklerimin en iyi örneğidir. Hepsinin üstünde çok daha büyük bir hesap yoksa sahada oynayan aktörlerin hepsinin çıldırmış olması gerektiğini rahatlıkla düşünebilirsiniz. Kendi ülkesinin çıkarını veya hatta kendi iktidarını koruma adına her bir aktörün ortaya koyduğu siyaset, her birinin biraz daha kaybetmesine yol açıyor. Tabi bu kayıplar bütün bölgenin toplam kaybını daha da artırıyor ve her geçen gün Ortadoğu’nun parçalanmışlığının daha da pekişmesine yol açılıyor.

Bu süreçte siyasetleri çok etkili gibi değerlendirilen ve sahadaki nüfuzları her geçen gün daha da artan İran ve Suudi Arabistan, örneğin, sahadaki her etkinlikleriyle hem kendi kayıplarını hem de bölgenin toplam kayıplarını artırmaktan başka bir şey yapmıyorlar.

İran’ın Suriye, Irak ve Yemen’de izlediği Şiici politikalar, görünürde sahada yayılmasını sağlıyor ama arkasında yabancı bir işgal gücünün bıraktığına benzer acılar ve duygular bırakıyor. Günün sonunda hesap görüldüğünde yolun başında neredeyse bir buçuk milyar Müslümana ulaşabilecek bir meşruiyet ve sempati potansiyeline sahip olan İran’ın 100-150 milyon Şii nüfusuna hapsolmuş, geriye kalan nüfus için de tam bir husumet ve güvensizlik nesnesine dönüşmüş olduğunu görüyoruz.

Yetmişli yılların sonları ile seksenlerde 1,5 milyarlık İslam Dünyasının özgürlük umudu ve özlemi olmaya talip olan İran İslam Devriminin bugün meşhur Safevi stratejik aklının bütün maharetlerini basit bir mezhepçi devlete dönüşmek üzere harcamış olması inanılır gibi değildir, ama gerçektir. O stratejik akıl gelir kendi halkını hunharca katleden bir cani diktatörle özdeşleşme yanlışında bocalatabilir. Görünürde İran çok etkili hamleler yapmaktadır, ama bu hamleler ondan geriye dünyaya vaat edebileceği hiç bir değer bırakmamaktadır.

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirliklerinin özellikle Arap Baharı sürecine karşı verdikleri açık mücadele de bugünün Ortadoğu’sunun istikrarsızlığının en önemli sebeplerinden biri. Her iki ülkenin mücadelesinin tek hedefi demokrasi ve bilhassa Müslüman Kardeşlerdir (MK).

Belli ki MK’in iktidara geldiği demokratik süreçleri kendine tehdit olarak gördüler ve durduk yerde neredeyse 90 ülkede örgütü ve önemli entelektüel çevresi olan MK’i kendine düşman ettiler.

Oysa MK’in ne Suudi Arabistan’a ne de BAE’ne bu kadar düşmanlığı celbedecek bir tehdidi veya karşıtlığı yoktu. Arap Baharı ülkelerinin şartları Körfez ülkelerininkinden çok farklıydı ve buradaki dalgaların onları doğrudan etkilemesini gerektirecek bir durum yoktu. MK Arap Baharı sürecine bile çok aktif biçimde değil, ancak herkes yerini aldıktan sonra katılmıştı ve hiç bir radikal tutumları yoktu.

Demokrasiyi geliştirme ve güçlendirme potansiyeli olan bu toplumsallığı durduk yerde hedef almalarını gerektirecek hiç bir durum yoktu. Hatta isteseydiler bu devrim dalgasını yanlarına alarak çok daha farklı, hem kendilerinin hem İslam dünyasının hem de bütün dünyanın çok kazançlı çıkacağı bir değişimin destekçileri olabilirlerdi. İslam dünyasının makus talihini bu sayede yenmenin öncüleri olup, kendi ülkelerindeki iktidarlarını bile daha fazla pekiştirebilirlerdi.

Bunun yerine son derece arkaik duygularına yenilerek bu gelişmeden kendilerine gereksiz bir tehdit algıladılar. Yanlış algıladıkları bu tehdidi gidermek için de dünyanın en ayıp, en yüz kızartıcı, en mücrim işi olan darbeleri “tedbir” olarak sarıldılar.

Bugün destekledikleri darbeler işbaşında olduğu için, belli nüfuz alanları elde etmiş gibi görünüyorlar ama ne bu alanlar kendileri için güvenli ve sürdürülebilir ne de bu alanlardaki nüfuzlarından dolayı bir güç veya saygınlık elde etmiş değiller. Dahası bu darbelere vermiş oldukları katkılar dolayısıyla kendi vatandaşlarının nezdinde meşruiyetleri de saygınlıkları da her geçen gün daha fazla aşınıyor.

Üstelik algıladıkları tehdide karşı ortaya koydukları tedbirler kendi güvenliklerini çok daha fazla tehdit edecek sonuçlar üretiyor. Öyle ki, her geçen gün düne nazaran korkularını doğrulayacak tehlikelerle karşılaşmaları çok daha muhtemel hale geliyor.

Demek ki, stratejik akıl ve idare herşey değilmiş, biraz da basiret ve kalp gerekiyormuş.

Kürtlerin trajedisi: Devletten özgürleşip PKK köleliğine yakalanmak

Çözüm süreci bütün ülkede silahların susması, kanın durması ve huzur ortamının tesisini beraberinde getirmesi dolayısıyla benimsenmiş ve desteklenmişken, örgütün bu desteği kendi hegemonyası açısından bir kazanıma dönüştürme konusunda sergilediği tamahkar ve fırsatçı yaklaşım iyice açığa çıkmıştır.

6-7 Ekim olayları, aslında örgütün çözüm süreci dolayısıyla sağlanan çatışmasızlık ortamını örgütün nasıl değerlendirmiş olduğunu, ve bütün çözüm ortamını nasıl zimmetine geçirmeye çalışmış olduğunu herkesin görebileceği şekilde ortaya çıkarmış oldu. Doğrusu herkesin bunu görmesi bir bakıma iyi olmuş oldu.

Çözüm sürecinde, üzerinde çalışılacak bir ortam oluşturmak için devletin güvenlik güçlerinin operasyonları durdurması, buna karşılık da örgütün silahlı faaliyetlerine artık son vermesi öngörülüyordu.

Süreç içinde güvenlik güçlerinin operasyonları neredeyse tamamen durmuş olduğu halde, örgüt silahlı faaliyetlerini sadece askere ve polise karşı durdurmuş, buna karşılık bölge halkının üzerinde bir vesayet ve tehdit unsuru olarak her geçen gün daha da hissettirecek şekilde sürdürmüştür.

Örgüt, silahları bırakmaya hiç niyetli olmadığını, çözüm süreci başladığı saatten sonra rekor sayıda çocuğu, genci dağ kadrosuna celp etmeye devam ederek göstermiştir. Dağ kadrosunun çözüm için başlatılmış bir çatışmasızlık ortamında bu kadar artırılmaya çalışılması örgütün niyetinin baştan beri iyi olmadığını yeterine gösteriyordu.

Ancak dağ kadrosundan daha önemlisi, çözüm sürecinin sağladığı tolerans ortamının kötüye kullanılması ve şehirlerde estirilmeye başlanan terör. Örgüt, bilhassa muhalif unsurlara, baskısını her geçen gün daha fazla artırmaya başladı. Kürtlerden AK Parti’de siyaset yapanlar, AK Parti’ye oy verenler veya HDP veya örgüte muhalif olanlar üzerinde teker teker uyarı, tehdit ve cezalandırma uygulamaları yapıldı. Bunlar göç etmeye. belirli miktarlarda para cezaları vermeye zorlandı. Para cezalarını ödemeye yanaşmayanlara başka cezalar kesildi. İşyerleri kundaklandı, dövüldü veya öldürüldü.

6-7 Ekim olaylarında işyerleri veya evleri yakılanların hiç biri tesadüf değildi. Önceden titizlikle belirlenmiş hedefler seçilmiş, böylece örgüte biat veya bu diyardan göç etmekten başka hiç bir seçeneklerinin olmadığı mesajı sert bir biçimde verilmiş oldu.

Bu arada mütedeyyin Kürtlere yönelik şiddet 6-7 Ekim olaylarıyla sınırlı kalmıyor. Daha iki gün önce Yüksekova’da tanıyanların tamamen kendi halinde son derece saygın, sevilen, dindar biri olarak bildikleri 60 yaşlarındaki Hacı İrfan Atsız isimli şahıs evinin önünde arkasından kurşunlanarak öldürüldü. Bu cinayet de “farklı Kürt” olmaya karşı tahammülsüzlüğün hangi boyutlara varmış olduğunu gösteriyor.

Şehirlerde oluşturulan ve örgütün istediği zaman sorumluluğundan sıyrıldığı gençlik örgütlenmeleri kurtarılmış bölgeler oluşturarak herkesten önce “farklı Kürtler”i tasfiye etmeye yöneliyor. Böylece tam bir etnik temizlik veya aynı etnik gruptan farklı siyasi yaklaşımlara yönelik temizlik süreci tamamlanmaya çalışılıyor.

Yıllardır dillendirilen “demokratik özerkliğin” ne anlama geldiği de bu vesileyle iyice netleşmiş oluyor. PKK Kürtlere diyor ki: “Ya benim olursun ya toprağın. Senin doğruyu yanlıştan ayıracak ne aklın ne ehliyetin var. Beni seçmiyorsan, seçimin yanlıştır, bedelini de canınla, malınla ödersin!”

“Demokratik Özerklik” talebinin içeriğinde zerre kadar demokrasi yok.

Bu yollara tevessül eden PKK’nın ve HDP’nin aslında Kürtlere demokrasiyi layık görmüyor olduğu açıkça anlaşılıyor. Onların gözünde Kürd’ün bir seçme hakkı da yok, ehliyeti de. HDP’ye oy vermeyen Kürd’ü ya “asimile olmuş Kürt” diye damgalıyorlar veya “şuursuz Kürt”. Bu damgalamalarla aslında kendi Kürtlerini yaratıyorlar. Kürtler bu uygulamalardan daha büyük bir aşağılamaya Kemalistlerce bile maruz kalmamıştır.

Seçme hakkı tanınmayan Kürt’ten olsa olsa kendilerine körü körüne veya zorla itaat edecek maraba bir toplum üretmeye çalışıyorlar. PKK’nın de, bu uygulamalarının siyasal söylemini üstlenmiş olan HDP’nin de istedikleri tek şey Kürtleri kendilerine köleleştirmekten başka bir şey değil.

Kürtleri özgürleştirme, kimlik kazandırma hareketi olarak yola çıkmış olan bu hareketin, yolun sonunda ulaştığı nokta “kendine köle bir toplum” yaratmak oluyor.

Kendilerine bir kimlik kazandıracak diye bu harekete gönüllerini kaptıranların da yolun sonunda karşılaştığı acı gerçek, özgürlüklerinin kaybından başka bir şey olmuyor.

YÖK’te yasa ve zihniyet farkı

Yüksek Öğretim, özellikle YÖK kurulalı beri Türkiye’nin en önemli sorun alanlarından biri. Aslında YÖK’ten önce de, hatta 1933 Üniversite Reformu’ndan beri üniversite rejimin en önemli vesayet kurumu olarak tasarlanmış. YÖK’ün kuruluşu bu vesayetin daha etkili, verimli ve aktif kılınması amacına uygun olarak güncellenmesi işleminden başka bir şey değildir. 1933’te yapılan üniversite reformu da daha bilimsel, daha özgür ve çağın ihtiyaçlarına daha uygun bir bilim amacını hiç bir şekilde gütmüyordu. Aksine yapılan ideolojik ağırlığın sün derece fazla olan inkılapların ideologluğunu ve militanlığını yapacak nesiller yetiştirmekti amaç. Darülfünun o amacı gerçekleştirmekten çok uzaktı ve aslında her karşılaştırmada sonradan kurulacak olan üniversiteden çok daha bağımsız, çok daha bilimseldi.

Üniversitelere bu misyonu yüklediği halde, tek partili rejimin üniversite sayısını artırmak, yüksek eğitimi yaygınlaştırmak gibi bir arayışı hiç bir zaman olmadı. Daha fazla üniversite, kolay kontrol edilemeyecek ve istenmeyen yükselişi durdurulamayacak halk demekti. O yüzden daha kurulalı 15 yıl geçmeden Ankara DTCF’nde 1946 yılında aralarında Behice Boran, Niyazi Berkes, Muzaffer Şerif gibilerinin de bulunduğu ciddi akademisyen tasfiyeleri yapıldı.

Sonradan da askeri vesayet ne zaman darbe teşebbüsünde bulunsa üniversiteler bir tür kolordu gibi düşünülüp, görevlendirildi. Üniversite hocaları genellikle askeri vesayet doğrultusunda örgütlenip ses verdi, öğrenci olayları da tasarlanan darbelerin yolunu döşeyen taşlar olarak kurgulandı.

12 Eylül sonrasında da 28 Şubat sonrasında da üniversitelerin Türkiye’ye özgü rolleri tipik bir biçimde sergilendi. Üniversiteler hiç bir şekilde üniversitelerin dünyadaki misyonuna uygun bir rol ve performans arayışında olmadı. Aksine, rejimin ideolojik hedeflerine uygun nesiler yetiştirmek gibi saçma sapan bir misyon benimsediler ve uyguladılar. O yüzden kılık kıyafet her zaman üniversitede üretilecek bilgiden ve düşünceden daha önemli sayıldı. Üniversitenin kendisinden ziyade üniversiteyi okuyacak kişilerin kimliğiyle ilgilenildi. Çünkü üniversite eğitiminin sağlayacağı sınıfsal avantajlara kimin sahip olacağı kontrol altına alınmalıydı.

Her isteyen elini kolunu sallayarak üniversiteye girememeli, giren herkes de rejime sonsuz sadakatinden emin olunmadığı sürece mezun olamamalıydı. Başörtüsü dedilerse ondan dediler, sakal dediler ondan, katsayı dedilerse yine ondan dediler. Sadece katsayı uygulaması bile tam bir matematik deha gerektiren zeka ürünü bir uygulamaydı. YÖK’ün koca koca profesörleri aylarca bir araya gelip o buluşu yapmışlardı ya!

YÖK’te beklenen yasa değişikliği bir türlü gerçekleşmedi. YÖK, yasal zeminde aynı YÖK. Ama son zamanlarda gezdiğim, gördüğüm bütün üniversitelerin uğraştığı konulara bakıldığında, sorunun yasada değil zihniyette olduğu çok daha iyi anlaşılıyor. Son zamanlarda üniversitelerin tamamen araştırmanın, eğitimin, öğrenci kalitesinin ve katılımının daha da iyi sağlanması yönünde arayışlara ve çabalara yoğunlaştığını bizzat görüyorum. Hakkari’den Muş’a, Siirt’ten Edirne’ye üniversiteler, yüksek öğretimin bugünkü pazarında daha iyi nasıl yer alabileceklerini, nasıl bir fark ortaya koyabileceklerini araştırıyorlar.

Geçtiğimiz günlerde İstanbul Üniversitesi’nin Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesinin Dekan ve öğretim elemanlarının bir toplantısına misafir oldum. Gördüklerimin üniversite ideali adına beni müthiş heyecanlandırdığını ve umutlandırdığını söyleyebilirim. Tartışılan konular tamamen bilginin günümüzün gelişen iletişim ve küreselleşme çağında nasıl en etkili biçimde aktarılabileceği, öğrenci katılımının en verimli biçimde nasıl sağlanabileceğine odaklanmış.

İnternet olanakları kullanılarak oluşturulan bir sistem söz konusu olduğu için öğrencinin devam mecburiyeti yok. Öğrenci kendisini hazır hissettiğinde ilgili derse ait dokümanlar üzerinden çalışmasını gerçekleştirebiliyor. Her dersin hocası tarafından hazırlanan bir ders kitabı ve ders kitabının ayrıntılı ve açıklayıcı biçimde anlatıldığı videolarla öğrencinin daha interaktif bir eğitim sürecinden geçmesi sağlanıyor.

Teknoloji destekli eğitim-öğretim ilk aşamada öğrenci kararlılığını ciddi biçimde etkilemedi ancak örgün eğitime göre caydırıcılık daha az, program daha esnek olduğu için öğrencilerin eğitim süreçlerine daha aktif katılımları konusunda bir fırsat oluşturulabilir.

İstanbul Üniversitesi AUZEF bu fırsatı oluşturabilmek için akıllı telefonlar ve tablet bilgisayarlar için de uygulamalar üretmiş durumda. Öğrenci bu uygulamaları telefonuna indirdikten sonra kendisini hazır hissettiği her an ilgili derse ilişkin dokümanları okuyabiliyor, derse ait videoları izleyebiliyor. AUZEF yönetimi öğrenciler arasında yaptığı bir anketle bu uygulamalara ilişkin talepleri tespit etmiş. Örneğin öğrenciler internet paketi kota aşımı sorununu sıklıkla ifade ettikleri için AUZEF bu sorunun çözümüne dönük teknolojik çözümler üretmiş.

Dersler için kullanılan metin formatının ilgili yerlerine çok kısa bir süre içerisinde küçük videoların eklenmesi de sağlanarak dersin hocasının gerekli gördüğü yerlerde daha açıklayıcı olması sağlanmış olacak.

İstanbul Üniversitesi AUZEF Dekanı Prof. Dr. Alper Cihan oluşturdukları sistemi «diploma odaklı değil öğrenme odaklı bir sistem» olarak tanımlıyor.

Üniversite hocalarının, hiç bir ideolojik gündemle boğuşmadan sadece bilim ve üniversite işine odaklanmış olduklarını görmek, ne yalan söyleyeyim, beni gerçekten tek kelimeyle coşturdu.

Demek yasa her şey değilmiş. Ama yine de elimiz değmişken ona da el atmakta fayda var.

 

 

Londra”da, doğduğu yerde İsrail sorununu tartışmak

Filistin Eve dönüş Merkezi (Palestinian Retun Centre) ile Al Jazeera Araştırma Merkezi”nin Londra”da düzenlediği Uluslararası I. Dünya Savaşının Filistin üzerindeki Sonuçları başlıklı konferans, biraz da 100. Yılında I. Dünya Savaşı”nı anma toplantılarının sıkça yapıldığı günlerde yapılıyor. Her Kasım ayının ilk yarısında İngiltere”de insanlar I. Dünya Savaşında ölen 900 bine yakın İngiliz askerini anma toplantıları ve törenleri düzenliyor. Bu anma etkinlikleri çerçevesinde insanlar yakalarına gelincik çiçeği takıyor. Bu yıl yüzüncü yıl olması dolayısıyla ayrı bir önem atfedilerek anılıyor İngiliz askerleri.

I. Dünya Savaşı aslında neticelerini büyük ölçüde İngilizlerin belirlemiş olduğu bir savaş. Sonradan kurulacak olan Ortadoğu”nun sınırlarını çizilmesinde en etkili rolü İngilizler oynayacaktır. Hiç kuşkusuz savaşın en kesin mağlubu da Osmanlı olacaktır. I. Dünya Savaşı”nın en bariz sonucu savaş öncesinde hasta da olsa, epeyce zayıflamış da olsa dünyanın sayılı güçleri arasında yer alan Osmanlı ülkesinin bitmiş olması, topraklarının paramparça edilmiş olması ve Osmanlı”nın bakiyesi olarak kalan Türkiye”nin zor şartları kabullenmek zorunda bırakılarak Misak-ı Milli sınırları içine sıkışmak zorunda bırakılmış olmasıdır.

Yine İngilizlerin belirleyici olduğu bir başka önemli sonuç da İsrail devletinin hazırlıklarının bu savaşla birlikte resmen başlatılmış olmasıdır. I. Dünya Savaşına kadar Osmanlı Filistin topraklarında Yahudilerin Avrupalı bir kimlikle yerleşim almasına izin vermedi. Bu konuda bütün çabalar sonuçsuz kalıyordu Osmanlı her zaman olduğu gibi Avrupa”daki baskılardan kaçan Yahudilerin topraklarına, kendi vatandaşı olarak gelmesine izin veriyordu zaten. Ancak Abdülhamid yönetiminden bu sefer istenen izin kapitülasyonların da sağladığı imtiyazlardan yararlanmak üzere Avrupalı kimlikten vazgeçmeden gelip yerleşme izniydi. Abdülhamit, bu iznin arkasından neler geleceğine dair güçlü bir öngörüde bulunmuş görünüyor. Abdülhamid ve Theodorl Herzl karşılamasına dair meşhur anekdotun sıhhat derecesi tartışılıyor. Herzl”in konumu dolayısıyla Abdülhamid”e böyle bir teklifte bulunmuş olması imkansız görünüyor ama yine de Abdülhamid”e Filistin”de bir Yahudi milletinin tesisi karşılığında Osmanlı”nın 23 milyon İngiliz altını tutarındaki bütün borçlarının silinmesi, 230 milyon Frank tutarında bir koruma filosu kurulması ve hazinenin canlandırılması için 35 milyon altın lira borç verilmesi teklifinin bir şekilde ulaştırılmış olduğu ve buna karşılık Abdülhamid”in şu sözleri söylemiş olduğu biliniyor:

“Bırakın 150 milyon İngiliz altınını, bana bütün dünyanın altınlarını verseniz de bunu asla kabul edemem. Ben İslam milletine ve Ümmeti Muhammmede otuz yıl boyunca hizmet etmişim ve babamın ve atalarımın -Osmanlı sultanları ve halifelerinin- tarihine hiç bir kara leke sürmemişim. Bu yüzden benden istediklerini hiç bir zaman kabul etmeyeceğim.”

Bu teklif karşısında bu sözlerden daha şairane ve daha güçlü sözler olamazdı herhalde. Abdülhamid ayrıca Siyonist organizasyonların Filistin içinde arazi yolları satın almalarını engellemeye, öyle ki, tutunma noktaları oluşturma çabalarını boşa çıkarmaya çalıştı. Ancak Abdülhamid”in devrilmesinden sonra Siyonistler Jön Türklerden bu izinleri koparmayı başardılar.

Filistin”de Osmanlı mirası hala canlı ve gerçektir. Osmanlı kayıtları hala Filistinlilerin bu topraklardaki geçerli kayıtları ve mülkiyet haklarını kanıtlayan kayıtlardır. Aslında bugün bu kayıtlar Filistinlilerin mültecilik sorunlarını gidermeye dönük en geçerli hukuki kayıtlardır. 1948″den beri Filistinli kuruluşlar İsrail kurulurken geçerli olan toprak ve mülkiyet kayıtlarını kendi haklarını iddia edebilmek için talep etmekteydi.

Türkiye hükümeti 2005 yılında 1916 yılından bu yana yani İsrail”den daha bahis bile yokkenki Osmanlı arşivinin bir kopyesini Filistin otoritesine teslim etti. Aslında bu kayıtlar Filistin topraklarının gerçek sahiplerinin gerçek kayıtlarını oluşturuyor.

Londra”daki konferansa Dr. Jaafar Hadi Hasar, Dr. Mahmoud O. Haddad, John Keay, Karl Sabbagh, Anthony Gorman, Ghada Karmi, Peter A Shambrook, Malath al Agha, Maced Al- Zeer, Oliver Miles, Jeff Handmaker ve Mark McDonald gibi bu sahada özel duyarlılıkları olan çok sayıda araştırmacı katıldı.

Yüz yıl önce başlayan Dünya savaşında öncülük ve mimarlık ettiği Sycos Picot anlaşması McMohen ve Şerif Hüseyin görüşmeleri ve nihayet Balfour Deklarasyonuyla İsrail”i bu dünyaya bela eden İngiltere”de savaşın yüzüncü yılında bu toplantının olması ve bilhassa bu süreçte Osmanlı”nın büyük bir özlem ve hayırla yad ediliyor oluşuna şahit olmak son derece duygulandırıcı, daha ötesini söylemeyeyim.

Nerde İslam dünyası, nerde Siyonizme karşı direniş hattı?

LONDRA. 2014 yılı, birinci dünya savaşının yüzüncü yıldönümü. Bugün Ortadoğu”da yaşamakta olduğumuz bütün sorunlar bu savaşın neticeleri. Bu savaşın sonucunda hepsi de Osmanlı toprağı olan ve belli bir uyum içinde bir arada bulunan kavimlerden birer ulus devlet yaratılarak bölge paramparça edildi. Her bir parça bir Avrupalı büyük devletin nüfuz alanı olarak paylaşıldı. Yine bu savaşın neticesinde İsrail”in bir hançer gibi bu bölgenin bağrına yavaş yavaş saplanması planlanıp ilan edildi. Bu planın uygulaması esnasında Filistin halkının topraksız bırakılması ve koca bir halktan bir sürgün halk yaratılması sonucu ortaya çıktı.

Ortadoğu”da küllenmiş gibi görünen her ateş biraz harlanınca İsrail bir şekilde Filistin topraklarındaki işgalini derinleştirmeye, fiili kazanımlar elde etmeye devam ediyor. BM kararları bu konuda bir dizi kınayıcı ve yasaklayıcı karar almış olduğu halde, bu kararları tanımayan İsrail, dünyanın kendisiyle meşgul olduğu her durumda Yahudi yerleşim yerleri açmaya, böylece Kudüs etrafındaki kuşatmasını dört bir yandan daraltıp Filistinlileri boğmaya devam ediyor.

Herkes IŞİD ve onun terörü dolayısıyla Kobani”deki cambaza aval aval bakmaya odaklanmışken İsrail Müslümanların kutsalına, Mescid-i Aksa”ya 1967″den beri en büyük küstahlığını yaparak tepki ölçüyor. Ölçtüğü tepkiden nasıl bir ders çıkardığını tahmin edebiliyoruz. Mısır”da, Yemen”de, Libya”da mazlum Müslüman halklara karşı darbeler planlayıp uygulayan İslam dünyasının liderlerinin Kudüs”le ilgilenecek endişeleri, dertleri yok. Kendileri her gün Müslümanların namusunu beş paralık eden işler yaparken, Müslümanların mahremine, namusuna tecavüz eden İsrail”e ses çıkarmalarını beklemek zaten beyhude. Zaten İsrail”in tepkisini ölçtüğü kesimler onlar da değil. İslam dünyası nasıl olsa kendileri açısından emin ellerde. Hani nerde kaldı İran”ın siyonizme karşı gözü gibi koruduğunu söylediği ve başına Esad”ı geçirdiği direniş hattı?

Muhtemelen tepkisini ölçtüğü asıl dünya yine Avrupa. Önce İngiltere”nin, akabinde İsveç”in tanıdığı, şimdilerde de Fransa”nın tanımaya hazırlandığı Filistin devleti, muhtemelen İsrail için tam da tepki sınırının nereye kurulmuş olduğunu merak etmesini gerektirmiş.

Londra”da Filistin”e Dönüş Vakfının düzenlediği “I. Dünya Savaşının 100. Yıldönümü Dolayısıyla, Savaşın Filistin Sorununa Etkisi” başlıklı bir konferans dolayısıyla Londa”dayız.

Konferans yarın başlayacak, ama Londra”ya gelmişken hem Lordlar hem Avam Kamarasında hem de Royal United Services Institute”te (RUSI) milletvekillerinin, savunma ve güvenlik uzmanlarının ve farklı kesimlerden davetçilerin katıldığı toplantılarda konuşmalar yaptım. Bu toplantıların bir kısmı Chatham House kuralının işlediği kapalı toplantılar. Diğerleri ise halka açık toplantılar.

IŞİD VE PYD FARKI KİME NE FARK EDER?

Açık olanında geçen bazı konuşmaları aktarabilirim. Özellikle Türkiye”nin IŞİD”e karşı mücadelede nasıl bir rol oynayacağının çok önemsendiğini söyleyebilirim. Türkiye”nin IŞİD”i PYD ile aynı kefeye koyuyor olması birilerini şaşırtmış görünüyor. Çünkü IŞİD”e karşı mücadele ediyor olduğu için PYD”nin bir anda bir özgürlük kahramanı seviyesine çıkarılması sözkonusu. Ne yazık ki, daha önce de burada söylediğimiz gibi ellerindeki kaleşnikoflarıyla birer savaş ve cinayet makinası olan PKK militanları sırf kadın halleri ve başları açık olma vasıfları öne çıkarılarak Batı medyasında giderek bir sempati konusu melaikeler gibi sunuluyorlar.

Toplantıda söylediğim şeyi burada da tekrarlayabilirim. PYD”nin Kobani”de ve Rojava”da yaptıkları bizim için onu IŞİD”ten daha az tehlikeli görmemizi engelliyor. Baştan itibaren Esad”dan aldığı izin, yetki ve destekle Rojava”da bilhassa Özgür Suriye Ordusu”na karşı savaştı hem de kendisine taraftar olmayan Kürt gruplarının tamamını Irak Kürdistan”ına göç etmeye zorladı.

Bu açıdan bakıldığında PYD Kobani”de daha önce IŞİD”in yaptıklarının daha fazlasını yaptı ama bunu yaparken hiç kimse burada bir trajedinin cereyan ediyor olduğunu düşünmedi bile. Gelen haberlere göre IŞİD terörünün asıl gücünü yer yer Malik”den intikam fırsatı arayan Sünni Araplar, yer yer de PYD”nin bu yaptıklarından intikam alma fırsatı arayan Kürtlerden aldığını gösteriyor.

İntikam arayışı insanların hareketlerini meşrulaştırmaz, aksine onları çok tehlikeli ve çok kolay yönlendirilebilir hale getirir. IŞİD veya arkasındaki güçler yaklaşık 11 yıldır biriken bu intikam öfkesinden çok güçlü bir enerji kaynağı bulmuş durumdalar.

Bu kaynağı şu anda nasıl kullandıkları ortada. Bu enerji bitimsiz midir? Elbette ki değil. Ama bu enerjinin bu şekilde kullanılmasına göz yumulması, onu her geçen gün daha da harekete geçirecek adımların atılması zorunlu değil.

Ortadoğu”da Türkiye ne kaybediyor, kim kazanıyor?

Arap baharı sürecinin ilk kıvılcımının yandığı Tunus”ta Devrim sonrası düzenlenen yeni anayasaya uygun olarak yapılan seçimlerde Laik-liberal Nida Tunus partisi oyların yüzde 39″unu alarak ve Nahda”yı geride bırakarak birinci parti oldu. Nida Tunus, bu oy oranıyla 217 sandalyelik parlamentonun 85″ini alırken, Nahda yüzde 32›lik oy oranıyla 69 sandalyede kaldı.

Bu sonuçlar bütün Arap Baharı sürecinin başından itibaren seçimlerde İhvan veya İslamcı akımların girilen seçimlerde ilk kez geride kaldıkları, laik liberal kesimlerin ilk kez öne çıktığının resmidir.

Türkiye Arap Baharı başladığından beri, doğal, sosyolojik mecraında gerçekleşen bir hareket olarak, halkın iradesinin yanında durmayı tercih etti. Bu destek ne birilerine rejim ihraç etmek anlamına geliyordu he de bazı ülkelerin iç işlerine müdahale. Türkiye Hüsnü Mübarek”in, Zeynelabidin bin Ali”nin veya Muammer Kaddafi”nin kendi halklarının taleplerini kanla bastırmaya kalkışmasına karşılık vicdanın sesini dillendirdi. Bu direnişin çaresiz olduğunu aklın ve insani sorumluluğun gereği olarak hatırlattı ve halkların yanında durdu.

Nitekim süreç Türkiye”nin duruşunu kısa süre içinde doğrulayacak ve halkların taleplerini kanla bastırabilecek diktatörleri döktükleri kanlar iktidardan süpürecekti. Gerçekleşen devrimleri kimin gerçekleştirdiği, devrimler neticesinde kimin iktidara geleceği belli değildi. Hatta hiç kimse bu devrimlerin neticesinde İhvan›ın veya İslamcı partilerin iktidara gelebileceğini öngörmüyordu. Ne de olsa devrimleri İslamcılar değil, ekmek, özgürlük ve onur talep eden kitleler gerçekleştirmişti.

Türkiye de bu süreçleri kimin iktidara geleceğini önemsemeksizin destekledi. Asıl olan, insanların özgürlük, onur ve ekmek taleplerine karşılık verilmesiydi çünkü.

Oysa devrimlerin sonrasında kurulan bütün sandıklar ya İhvan veya İslamcı çizgideki partileri iktidara getiriyordu ve Türkiye için bunun sorun edilecek bir tarafı yoktu. Demokratik prosedürler işletildiğinde, seçimin sonuçlarına saygı göstermeyi kabullenmiş tarafların kazanması neden sorun olsundu?

Türkiye doğal olarak seçimi kazanan herkesle iyi ilişkiler kurdu. Seçimi İhvan değil de başka partiler kazanmış olsaydı da Türkiye seçimi kazananlarla o ülkeleri temsil eden aktörler olarak muhatap olmaktan asla geri durmazdı.

Türkiye”nin ayrıca kendi seçimi var mıydı bu süreçte? Kimilerine göre Türkiye İhvanı seçmiş ve sadece onların iktidara gelmesi için çalışıyordu. AK Parti hükümetinin İhvan ve diğer Demokrat çizgideki İslamcı partilerle ilişkisinin iyi olduğu doğru, ancak bu iyi ilişki o ülkelerin yönetimlerine kimin hangi yolla geleceğini tayin eden bir ilişki olduğu birilerinin çok yararlandığı bir vehimden ibaret. Neticede halkta hiç bir karşılığı olmayan bir partiyi Türkiye veya AK Parti istediği kadar desteklesin, bunun ne gibi bir sonucu olabilir?

Nitekim, Bilahare seçilmiş yönetimlere karşı halkın iradesini yok sayarak yapılan kanlı darbelere karşı Türkiye, bunlar İhvan›a karşı yapılıyor diye karşı çıkmış değil. Bu darbelere hala darbe bile diyememiş, bu darbelerin döktüğü kanlara hala gereken insani tepkiyi ortaya koyamamış olanların, dönüp Türkiye”yi bütün dış politikasını İhvan›a bağlamış olmak dolayısıyla iflas etmiş olmakla tavsif ediyor olmaları onları en hafifinden bu insanlık suçluları, demokrasi karşıtlarının suç ortağı kılıyor.

Oysa Türkiye bu kanlı darbe veya karşı-devrimlere asla İhvan›a karşı yapılıyor diye değil, sadece darbe oldukları, halka karşı oldukları ve insanlığa karşı suçlar irtikap ettikleri için karşı çıkıyor. Bu darbeler İhvan tarafından başkalarına karşı yapılıyor olsaydı da tutumumuz değişmezdi.

Nitekim Tunus”ta başarılı yürüyen ulusal diyalog sürecinin sonucunda girilen seçimlerden Nahda değil Nida Tunus”un zaferle çıkmış olması asla bizi rahatsız etmez. Tunus halkının iradesi bu yönde gerçekleşmiştir ve Türkiye Tunus halkının kararını saygıyla karşılıyor, Nida Tunus”u da Nahda”yı da, seçim sürecine katılan diğer bütün partileri de tebrik ediyor. Bu seçimin sonucundan Arap Baharı süreci, yani halkların iradesi kazançlı çıkmıştır.

Türkiye Arap Baharı sürecini dışarıdan müdahale etmeden halkların iradesinin tezahürü olarak destekledi. Oysa bugün aynı devrimler dışarıdan binbir türlü entrikayla, darbeyle, katliamlarla, savaş kışkırtmalarıyla ve doğrudan müdahalelerle boğulmaya çalışılıyor. Bütün bu süreçlere insanlık adına bir nebze tepki göstermesi beklenenler, kendilerinden beklenen asgari insanlık, demokratlık veya medeniliği sergilemek yerine dönüp Türkiye”nin bu süreçten ne kadar zararlı çıktığının, ne kadar yalnızlaştığının seyran-u sefasına dalmışlar.

Türkiye yalnızlaşmış da kim hangi ittifakla biraraya gelmiş de güçlenmiş? Türkiye bu süreçte kaybetmiş de kim kazanmış?

Bu darbeleri ve bu kanlı süreçleri destekleyerek Orta Doğu”yu yangına çevirenler çok mu şey kazanıyor şimdi? Körfez ülkelerinin hepsini yıkılmadan yok olup gitmeyecek, uykularını kaçıran ölümcül bir paranoya sarmış durumda. Hiç kimse yerinde tam da işledikleri cürümler, bu cürümlerdeki ortaklıkları yüzünden rahat değil.

ŞİMDİ BÜTÜN BUNLARI GEL DE CENGİZ ÇANDAR”A ANLAT

Geçtiğimiz günlerde bir mülakatımı “çıplak gözle” izlediğini söyleyen Cengiz Çandar”ın gözünün önündeki onca perdeyle neyi ne kadar görüp anlayabileceğini sormuştum. Şimdi de Wall Street Journal”a verdiğim mülakatı “ipe sapa gelmez” diye nitelemiş.

Çandar”ın beni eleştirdiği bütün sözlerimin yabancı basına yansıyan sözlerim olması, gözlerinin önündeki perdenin mahiyetini yeterince gösteriyor zaten. Ama yarım yamalak iki cümlem üzerine bir sürü laf sıralamış. Lafların hiç birinde dış politikaya dair “ipe sapa gelir” tek bir cümle yok, ama her iki yazısında da benim Profesörlüğüme takmış, ne alakaysa?

Şu son yazılarıyla gazetecilik dışında her türlü vazife icra eden haline bakmaz da bizim Prof. vasfını taşımamızı dert etmişse, sorunu beni aşar. Ben bu noktada arkadaşı Salih Tuna”ya havale ederim.

Söyle Salih, bu arkadaşın derdi ne ola? Epeydir ilgilenmiyorsun ondan mıdır?

Tarihsel Hafıza: 1514″ü, 1914″ü nasıl hatırlıyoruz?

2014 yılı hem I. Dünya Savaşı”nın yüzüncü yıl dönümü hem de pek kimsenin hatırlamadığı 1514 yılında gerçekleşen Çaldıran Savaşı”nın yıl dönümü. Her iki olay bugün içinden geçmekte olduğumuz bir çok çatışma veya olaylar zinciri açısından tekrar hatırlanmayı, anılmayı, hatta yeniden değerlendirmeyi hak ediyor.

Ancak ilginçtir, bugünün Türkiye”sinin hatta Orta Doğu”sunun şekillenmesini beraberinde getiren I. Dünya Savaşı”nı anlamaya, analiz etmeye dair önemli bir etkinlik yok. Oysa günümüz Orta Doğu”sunda yaşamakta olduğumuz bir çok olay doğrudan bu savaşın sonuçlarıyla ilgili.

I. Dünya Savaşı”ndan sonra üç kıtaya yayılan Osmanlı toprakları paramparça olmuş bu parçalardan birisi Anadolu topraklarında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti olarak kalmışken, diğer yerlerde yirminin üstünde devlet kurulmuş. Bu devletlerin paylaşılması ve yönetilmesi halen bütün ülkelerin en önemli sorunlarından birisi, çünkü dünyanın hem en önemli enerji kaynakları hem de tarihsel sembolik sermayesi bu topraklarda yer alıyor.

Bugün İsrail sorununun ortaya çıkması da, Filistin davasının teşekkül etmesi de doğrudan bu savaşın sonuçlarıyla ilgilidir. Aslına bakarsanız, bugün Orta Doğu coğrafyasının neredeyse tamamına yakını yüz yıl önce Osmanlı”ya bağlı tek bir ülkedir. Tarihsel şartlar Türkiye”yi yüzyıl önce alelacele kapatılmış hesaplara tekrar dönmeye zorluyor. Bu hesabın tekrar görülmesini Türkiye talep etmese de bu coğrafyada yaşananlar talep ediyor. Türkiye”nin bu coğrafyayla ilgisini lüks bir ilgi saymak, bu coğrafyanın ve tarihinin derinliğine vakıf olamayanların işi. Türkiye istemese de bu alana çekiliyor.

Yavuz Sultan Selim”in Safevilere karşı giriştiği Çaldıran seferinin gerçekleştiği 1514 yılı ise sadece Safevilerle karşılaşmak açısından değil, aynı zamanda Türklerle Kürtlerin ve aslında başka bir çok milletin kaderlerinin kesiştiği bir tarihtir. Bu tarihten sonra İslam Dünyası yeniden şekillenmiş ve muhtemelen o günkü kararın üzerinden 400 yıl sürecek bir düzen kurulmuş olacaktır.

1514 yılında olup bitenleri farklı fikir zaviyeleri üzerinden anlamaya çalışmak ve günümüzde Türk-Kürt siyasi ilişkilerinin geleceğini tartışmak üzere geçtiğimiz günlerde Stratejik Düşünce Enstitüsü”nde “1514”ün Beş yüzüncü Yıldönümünde Türk-Kürt Siyasi İlişkileri Ve Yeni Yüzyıl” konulu bir çalıştay SDE Tarihsel Hafıza Araştırmaları Koordinatörü Orhan Miroğlu”nun moderatörlüğünde gerçekleşti.

Tabii ki 1514 yılını bugün Kürt-Türk buluşmasının önemli tarihsel kavşaklarından birisi olarak görmek, bugün yaşamakta olduğumuz sorunlarla ilgilidir. Bugünkü sorunlarımızın giderilmesinde 1514 buluşması, yani İdrisi Bitlisi”nin Yavuz”u Safevilere karşı yardıma çağırması üzerine gerçekleşen bu buluşma neticesinde gerçekleşen sözleşme bugün taraflar arasında yaşanmakta olan sorunlara nasıl bir ilham verebilir?

Tarihe müracaat etmek gerektiğinde Türklerle Kürtler arasındaki ilişkiler bağlamında bulunabilecek başka tarihler de kuşkusuz var. 1071 Malazgirt Savaşı da önemli bir tarihtir, Selahaddin Eyyubi”nin bir Türk beyi olan raşid Müslüman yönetici Nureddin Zengi”den aldığı emanetle Kudüs”ü fethetmesi de önemli bir tarihsel buluşma anı. Kürt Milliyetçisi Selahaddin”in Kudüs fatihi olma boyutunu unutup salt Kürt olma yanını bırakmaya çalışıyor.

Kudüs”ü fethetme misyonunu bir kenara bıraktığınızda, hele onu yetiştirmiş olan ve ona bu misyonu yüklemiş olan Türk beyi Nureddin”i ve babası İmaduddin”i yok saydığınızda Selahaddin”den geriye bir şey kalmaz ki.

Buradan aslında her iki topluluğun tarihsel misyonlarına dair tarihte sürekli tekerrür eden bir ortak kadere dair işaretler almak mümkün. Kürtlerle Türkler Kudüs, Hilafet, adalet ve ittihad-ı İslam idealleri çerçevesinde birlikte olmuşlardır. Ama sadece Kürtlerle Türkler mi? Bu idealler yetmiş iki milleti bir araya getirmiş idealler değil mi? Bütün hadiseyi sadece Türklerle Kürtler arasında yaşanmış gibi okumak, salt bugünün olaylarına takılıp kalmış olmaktan kaynaklanıyor.

Kuşkusuz insan hiç bir şeyi rastgele hatırlamıyor. Hatırlamak için bile bir istek, irade, motivasyon ve niyet lazım. Neyi hatırlayacağız ve niçin hatırlayacağız?

Bugünün Kürt gençleri 1071, 1187 ve 1514 yerine ısrarla neden 1914 ve 1925 yıllarını hatırlıyor? Çünkü birileri onlara sadece o tarihleri hatırlatıyor.

1925 yılını unutmak elbette mümkün değil. Kürtleri inkar etmeye başlayan, Kürtleri yok sayan yaklaşım etkileri itibariyle hafızalarda daha taze olduğu için onu hatırlatmak daha da kolay. Ama hafızalarda daha taze olması onun doğru yorumlandığı anlamına mı geliyor?

Kürt milliyetçisi bu olaydan Türklere karşı bir husumet çıkararak hatırlamakta ve hatırlamakta ısrar ediyor. Bu olaydan çıkarılabilecek en kötü sonuç ve giderek kendisine 1914 yılında hazırlanmış olan o ölümcül tuzağa, ırkçılık tuzağına kendini kaptırmasına yol açıyor.