O şimdi özgür ve rahat, çünkü Rabbine kavuştu Veyl onun katillerine!

Mısır’ın 5 bin yıllık tarihinin halkı tarafından ilk ve tek seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi Hakk’a yürüdü. O şimdi kelimenin tam anlamıyla özgür. Yanına kendi şehadet belgesini alarak gitti. Giderken katillerinin kendi boyunlarına taktıkları ateşten boyunduruğun, ilelebet peşlerini bırakmayacak lanetin hakkını da elinde taşıyordu.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : O şimdi özgür ve rahat, çünkü Rabbine kavuştu Veyl onun katillerine!
Haber Merkezi 12 Haziran 2019, Çarşamba Yeni Şafak
O şimdi özgür ve rahat, çünkü Rabbine kavuştu Veyl onun katillerine! yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Arkasında kalanlara son derece manidar, içi ders ve ibret dolu, şiir gibi, destan gibi, ilk adımından son adımına kadar birbiriyle tutarlı bir hayat hikayesi bıraktı. 6 yıl boyunca tutsak ama elif gibi dik durarak zulme karşı mücadele edeceklere büyük bir cesaret kaynağı bıraktı. Hiçbir şey kaybetmedi, çok şey kazandı ve kazandırmaya devam edecek. Ölümüyle katillerinin hayatını kabusa çevirecek bir güç, katillerinden çok daha uzun berdevam olacak bir hayat kazandı.

Mursi, Sisi’nin darbesiyle devrildikten sonra geçen 6 yıldır tek kişilik bir hücre hapsinde tutuluyordu, ama nerede tutulduğunu kimse bilmiyordu. Aslında tutuklanmış değil kaçırılmıştı. Bir çetenin inan kaçırdığı gibi kaçırılmış, tutulduğu yerde, 6 yıldır her türlü haktan mahrum, ailesiyle ve avukatlarıyla görüştürülmüyor, artan sağlık sorunlarına karşılık hiçbir tedavi imkanı tanınmıyordu. Tutukluluk şartlarını kontrol edecek hiçbir denetim ve hukuk mekanizması yoktu.

Bir suç örgütünün elinde rehin gibiydi. Maruz kaldığı muamele bir devletin değil, ancak alelade bir suç örgütünün yapabileceği türden bir şeydi. Bedeni tamamen bu suç örgütünün, çetenin insafına kalmıştı. Onlarda da ne vicdandan ne de insaftan eser vardı. Tuttukları yerde onun bedenine istedikleri muameleyi yapabilecek durumdaydılar. Yavaş yavaş zehirleyerek istedikleri vakitte ölümünü sağlamak en basit işti. Korkabilecekleri tek şey onun ölümünün ortaya çıkarabileceği toplumsal infial ve biraz da, kalmışsa, uluslararası tepkilerdi.

Halkını temsilen ondan aldığı emaneti ona karşı ihanet ederek kullanan darbecilerin hiçbir insani değerleri, vicdanları, insafları yoktu. Vicdanlarının düştüğü alçaklık seviyesi Rabia Meydanı’nda gözler önüne serilmiş ama ölçülememişti. O seviyeyi ölçecek bir kıstas olamazdı. Hiçbir şiddet içeriği olmayan oturma eylemlerini ve gösterilerini yapmakta olan sivil halktan 3000 kişiyi katlederken sergiledikleri soğukkanlılık Allah’tan korkmadıkları gibi uluslararası düzenden de cürümlerinin hesabının sorulmayacağına dair bir güvence almışlığın rahatlığını yansıtıyordu.

Bu dünyada zerre kadar adalet varsa her bir can karşılığında ayrı bir idamla yargılanması gereken mücrimler kendileri bir mahkeme tiyatrosu kurmuş devirdikleri meşru cumhurbaşkanını yargılamaya cüret etmişlerdi. 6 yıldır sergiledikleri yargılama komedisinde ona isnat ettikleri saçma sapan suçlamaların tek anlamı vardı: Onu öldürmek istiyorlardı ama bir bahaneyle bunu idamla yapmak daha iyi bir seçenekti.

Hamas’la görüşerek Mısır’ devletinin sırlarını vermekle, Sina’da terörle yeterince mücadele etmemekle, Cumhurbaşkanlığı esnada Mısır’da ortaya çıkan şiddet hareketlerini önlememekle falan suçlandı. Onu idam etmek için bu gerekçeleri öne sürmek yine kolay, ama bunu ele güne nasıl anlatacaklardı?

Dahası makul bir gerekçe bulsalar bile onu idam etmenin bir toplumsal infial oluşturma tehlikesi vardı. Bütün darbecilerini mukadder sonuna yakalanan Sisi, onu idam ederek öldürmek yerine daha kolay bir çözüm bulmuş oldu. Bu yol tahmin ediliyordu. Mursi’nin kendisi de tahmin ediyordu, o yüzden 6 yıl içinde toplam iki veya üç defa görüşebilmiş olduğu ailesine bu durumdan bahsetmişti. Hastalığı bilindiği halde hastaneye sevkine izin verilmiyor, tedavisi için hiçbir tedbir alınmıyordu. Daha korkunç ihtimal ise ona verilen bir zehirle yavaş yavaş, mahkeme günü ölmek üzere düzenlenmiş suikast.

Öldükten hemen sonra apar topar cenaze işlemlerinin yapılarak sabaha doğru defnedilmiş olması, cenazesine aile efradından birkaç kişinin dışında kimsenin katılmasına izin verilmemiş olması bu ihtimali pekiştiriyor. 6 yıldır kaçırılmış olan Mursi’nin bu sefer naaşı kaçırılmış oldu. Şimdi onlar için onun ruhundan köşe bucak kaçma zamanı geldi. Ama korkularının ecellerine faydası olmayacak, onun manevi ruhu onları girdikleri deliklere kadar kovalayacak.

MURSİ’NİN SON SÖZLERİ

Son gün mahkemede söyledikleriyle aslında kendi mücrimlerinin cürmüne bir kez daha şahitlik etmiş oldu Mursi:

“Beni Hamas’la ilişkiye girmekle suçluyorsunuz, aynı şeyi bugün siz yapıyorsunuz. Sina’da olup bitenlerle suçladınız, Sina’da bugün bile olup bitenler ortada, siz niye engelleyemiyorsunuz?

Mısır’daki şiddet eylemleri ve kiliselerde ve camilerde olanlarla suçladınız, bugün çok daha fazlası sizin idareniz altında vuku buluyor.

Beni tecrit ettiniz ama terk etmediniz, her gün işkence için uğramayı ihmal etmediniz. Beni yavaş yavaş ama en vahşi şekilde öldürmek istiyorsunuz ve tek çekindiğini şey bu katledilmem halinde maruz kalacağınız tepkilerdir.

Allah’tan başka kimse ecelimizin ne olduğunu bilmez. Bütün bu zulümler, ihanetler ve darbeler karşısında sadece Allah bize yeter, ne güzel vekildir derim. Yakinen biliyorum ki, Allah’a kavuşacağım, sabrederek, şükrederek, ve zalim mücrimlerle Allah’ın huzurunda karşılaşacağım. O’nun yanında toplanır bütün hasımlar.

Çocuklarıma ve eşime mesajım şu: Allah şahittir ki, Allah’tan başkasının bilemeyeceği kadar sizi seviyorum. Hapiste ne kadar elem ve ıstırap çeksem de, tedavisiz, ilaçsız ne kadar kadar zaman geçirsem de sizi gece gündüz düşünmekten hiç geri durmadım. Ne zaman buluşacağımızı bilmiyorum, belki cennette olur, orada zalimlerin zulmünü Allah’a şikayet ederiz.

Buradan büyük Mısır halkına tekrar ve kuvvetle altını çizerek söylüyorum ki, değişime gücünüz var, ey Mısır gençleri şehitlerin analarını hayal kırıklığına uğratmayın, zulüm gören kardeşlerinizi hayal kırıklığına uğratmayın. Zulüm devam etmeyecektir, darbecilerden de kimsenin kalmayacağı günler gelecektir, çünkü Allah daim ve bakidir.

Başkanlığım bir yıl bile devam etmedi ve bazı Siyo-Amo-Arabi devletlerin Mısır’ın işlerine müdahale ederek bazı kiralık isimleri Mısır’ı yıkmak üzere satın aldıklarını gördük. İşte şimdi şahit olduğunuz gibi her geçen gün harap olmaya devam ediyor. Toplumsa zalimler zeval bulmadan ve mazlumlar geri gelmeden yatışmayacaktır.”

Görgü tanıklarına göre bu son sözüyle birlikte yere yığıldı Mursi, son sözü de şu oldu: “Ben sadece Allah’a kavuşmayı bekliyorum. Ey hakim, göğün hakiminden yerin hakimine veyl olsun!”

Bir maskeli oyun olarak hayat

“Hayat genel olarak bir tiyatro oyununa benzer. Hepimiz bu oyuna kendimize yazılmış rolleri oynamak üzere, bu rol için gerekli kostümleri özenle giyerek, gerekli maskeleri de takarak katılırız” der sosyolojide dramaturji ekolünün öncüsü Erving Goffman.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Bir maskeli oyun olarak hayat
Haber Merkezi 10 Haziran 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Bir maskeli oyun olarak hayat yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Ve ekler, insanlar aynı anda birkaç rol birden oynayabilir. Bir doktor hastasıyla muhatap olduğunda ona karşı bir doktordan beklenen kalıp davranışları da sergilemeyi ihmal etmez. Kendi aile bireylerine davrandığı samimiyet yerine sergilediği mesafe araya bir maske koymaktadır. Hastasından ayrıldıktan sonra bütün laubaliliğine, rahatlığına geri döner.

Ancak bu rahatlığın içinde de başka rolleri dolayısıyla başka maskeler takabilir. Bir doktor aynı zamanda bir baba veya anadır da. Hastasına yaptığı rolden sıyrıldığında ve çocuklarına döndüğünde onlara karşı da bu sefer babalık veya anneliğin gerektirdiği rolleri, bu rolün gerektirdiği kostümü ve maskeyi takınır. Çocuğuna bir yabancı gibi veya bir arkadaş gibi değil bir anne veya babanın gerektirdiği jestlerle, mimiklerle ve söylemlerle konuşur.

Bu konuşma hastalarla olan konuşmadan daha gayrı resmi gibi görünse de aslında onda da aile içindeki statüye uygun bir rol ve maske vardır. Aslında bu açıdan bakıldığında hayat içinde herkes bir tür sahnede yaşamaktadır ve her sahnenin bir sahne-arkası vardır.

Ancak sahne-arkası da her zaman oyundan uzak değildir. Sosyal ilişkilerin tamamına yakını bu sahne düzenini yansıtmaktadır.

İnsanların bize oldukları gibi davranmalarını biz bile istemeyiz. Bir doktorun beyaz önlüğü olmadan ve boynunda aslında çoğu kez bir işe yaramayan stetoskopu olmadan bizi karşılaması bize de ciddiyetsizlik gibi görünür. Bir profesörün de insan olduğunu ve onun da insani özellikleri, zaafları olduğunu biliriz, ama onları bizim karşımızda sergilemesini beklemeyiz, istemeyiz. Sergilediğinde profesörlüğe özgü karizmasını çizdirmiş olur.

Kişinin toplumda sahip olduğu statüye uygun olarak üstlendiği rolü oynama konusundaki başarısı veya farklılığı bir tür sahne performansı olarak değerlendirilebilir. Bir öğretmen kendisini sahnede izleyen öğrencilerine sadece enformasyon aktarmakla meşgul olmaz, bu bilgiyi aktarırken öğretmenden beklenen bir kişiliğin, bir rolün sahne performansını da ortaya koymasıdır. Bunun için mesela kendi özel hayatını, öğretmenliğinin dışındaki kişisel özelliklerini öğrencilerinden gizlemesi beklenir.

O, sahnede herhangi bir insan gibi değil bir öğretmen ideal-tipinin ete kemiğe bürünmüş performansını sergilemek üzere, bu sınırlar içinde davranması gerekir. Bunu bütün sosyal varlık kategorilerine, ister bir meslek mensubu biri olarak, ister aile içindeki konuma uygun olarak, ister erkek ve kadın cinsiyetleri olarak, ister siyasal süreçteki konumlara uygun olarak tekrar tekrar düşünebiliriz.

Bütün bu statülerde insanlar birbirlerinden doğal olmalarını asla beklemezler. Olduğu gibi görünmek bir erdem sayılsa bile kimse rol arkadaşının doğal, olduğu gibi, kendisine yüklenmiş rolüne yakışmayan bir tarza davranmasını beklemez. Babasından çocukça roller görmek istemez, siyasetçiden hiçbir sorun çözemeyen aciz bir söylem duymak istemez. Bir çok yerde kadınlar kocalarından mutfağa girip kendilerine yardım etmelerini bile beklemez ve istemezler, çünkü bunu yaptıkları takdirde toplumun çok iyi yüklemiş olduğu rollerin birbirine karışmış olacağını hissederler.

Dolayısıyla herkes diğerlerinden kendi rollerine uygun davranışlar bekler ve bu role uygun olmayan bir davranış geldiğinde bu hemen sırıtır, süreç aksar, toplumda bir aykırılık görünür. Sadece bu bile toplumda aslında ciddi bir mutabakatın, ortak bir anlayış zemininin var olduğunu ve güçlü bir biçimde işliyor olduğunu gösterir.

Goffman, hayat oyunu içindeki bu rol performansını Gündelik Hayatta Benliğin Sunumu isimli kitabında bu minvalde tasvir eder. Ona göre aslında toplumsal hayatta benliklerini sunarken insanlar kendileri hakkındaki izlenimleri idare etmenin yollarını ararlar. Kendileri hakkındaki izlenim hakkında bir farkındalığı vardır insanların, bu farkındalık seviyeleri arasında çok fark olsa da. Herkes aynı farkındalık düzeyine sahip değildir elbet. Ancak insanlar kendi rollerini üstlenirlerken, o rollere uygun izlenimler hakkında zaten kalıp bazı farkındalıklara sahiptirler ve bütün sosyal hayat insanların birbirlerine karşı bu rollerini gösterme telaşı içinde gerçekleşir.

Goffman’ın bu kitabı ilk ve temel kitabı Metis Yayınları tarafından Barış Cezar’ın güzel Türkçesiyle çevrilip yayınlanmış. Sosyoloji, sosyal psikoloji ve genel olarak toplum düşüncesi açısından önemli bir kazanımdır. Aslında daha yeni zamanlarda Heretik Yayınları tarafından yayınlanmış diğer üç kitabı için işe koyulmuştum, ama bu ilk kitabından başlayayım dedim. Diğer iki kitabından da nasipse sonra bahsedelim.

Körfez’de kim vurdu, kim vuruldu?

Bir süredir suları ısıtılmaya çalışılan Körfez’de geçtiğimiz ay neredeyse bir patlama noktasına gelindiği havası esiyordu. Daha önce Nükleer anlaşmayı askıya almış olmakla kalmayıp İran’a gerekirse fiili saldırı gerçekleştirebileceği izlenimi de vermekte olan ABD’nin gerginliği tırmandırma politikasının sonunun nereye varacağı konusunda görünene aldanmamak gerektiği hususunda uyarılarda bulunmuştuk.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Körfez’de kim vurdu, kim vuruldu?
Haber Merkezi 08 Haziran 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Körfez’de kim vurdu, kim vuruldu? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Körfez’de kazanlar her zaman kaynar ama bu kazanlarda kimin haşlanacağı önceden çok belli olmaz. Şimdiye kadar ne zaman kazan kaynadıysa hedefi önceden ilan edilenden farklı oldu. Bu sefer de farklı olacağına dair bir garanti yok.

Gerçi, ABD İran’a karşı uygulamakta olduğu yaptırımların içine ilk defa bu kadar katı bir biçimde petrolünü satmasının bütün yollarını kapatmayı koymuştu.. İran ise neredeyse tek gelir kapısının kapanması anlamına gelen bu yaptırıma karşı gerekirse Hürmüz Boğazı’ndan bütün petrol ihracatını durdurabileceğini ve buna gücü olduğunu ilan ederek meydan okumuştu. Bu açıklama gerilimi tırmandırmakta ABD’yi yalnız bırakmayan, ona da hamle fırsatı doğuran bir tepkiydi ve etkileri bütün kürede hissedilecek tehditleri ima ediyordu. Neticede dünya petrolünün neredeyse yüzde 40’ı bu Boğaz’dan geçiyor, şakası bile hoş değildi bunun.

Ancak artık kaçınılmaz hale geldiği düşünülen gerilim taraflardan mukabil hamlelerin gelmemesiyle birlikte zamanla soğumaya geçti. Araya Avrupa ve İran arasındaki diplomatik temaslarla, İran’ın ortamı yumuşatan söylemleri girdi ve bir süredir beklentiler ters yönde, yani normalleşme istikametinde tekrar gelişmeye başlanmıştı.

Bu beklentileri daha da pekiştiren bir gelişme Perşembe Günü Japonya Başbakanı Abe Şinzo’nun Tahran ziyareti ve İran’ın ruhani lideri Ali Hameney’le bir araya gelmesi oldu. Ancak tam bu anda soğuyan kazanın altına birkaç odun attıran bir gelişme yaşandı. Japonya’ya petrol taşıyan iki tanker, Hürmüz Boğazı çıkışında saldırıya uğradı. Yani Japonya Başbakanı İran manevi lideriyle uzlaştırmacı, arabulucu bir görüşme halindeyken bu saldırı gerçekleşti.

Biri Panama bandıralı Kokuka Courageous ve Marşal Adaları bandıralı Front Altair adlı iki petrol tankeri BAE ve SA’dan Singapur’a doğru yol alırken bu saldırıya maruz kalmış. Bu saldırıdan sonra petrol fiyatlarında hemen yüzde 3’lük bir artış meydana geldi. Ama görünen kadarıyla saldırıyı üstlenen yok, yani bir faili meçhul var ortada, Dolayısıyla tüm bu faili meçhullerde sorulması mukadder soru geliyor: Kimin işine yarıyor böyle bir saldırı?

İran zaten gerekirse yapacağını, hakkını koruma adına, meydan okuyarak söylemişti, ancak bu olayı üstlenmemiş ve zaten mevcut durumda ABD ile savaşmaya davet anlamına gelecek böyle bir adımı atması onun açısından hiç de makul değil. Üstelik Japonya başbakanını tam da savaş tamtamlarını susturma umuduyla ağırladığı esnada, yine üstelik Japonya gemilerini hedef alacak şekilde bunu yapması İran’ın aklını gereğinden fazla hafife almak anlamına geliyor.

Oysa ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, herkesin aklını hafife almaktan çekinmedi. Bu patlamadan, daha hiçbir araştırmaya gerek duymadan, hemen İran’ı sorumlu tuttu. Pompeo, bu değerlendirmeyi istihbarat bilgileri, kullanılan silahlar, saldırının gerçekleşmesi için gereken operasyon bilgisinin seviyesi gibi pek çok noktaya dayandırarak öne sürdüğünü belirterek konuyu BMGK’ye taşıyacaklarını da ilave etti.

Körfez’de suların soğuması henüz istenmiyor, ama asıl hedefin ne olduğu, buna rağmen zannedildiği gibi çok açık değil. İran petrolünün veya genel olarak Köfrez’den petrol sevkiyatının sürekli bu sıcak tehdit altında tutulmasının kime ne faydası, kime ne zararı olacak iyi hesaplamak lazım. Bazen bu tür adımların bumerang etkisi yapacağını da unutmamak gerekiyor.

BİR HABERİ VE EYLEMİ İSLAMİ KILAN NE?

Geçtiğimiz Ramazan ayında Ankara’da yaşayan Sudanlılar topluluğunun iftar programının sonunda bir TV muhabirinin Suudi Arabistan ve Türkiye ilişkilerinde son zamanlarda yaşanan sorunlara dair sorusuna verdiğim cevap bazı internet sitelerinde tuhaf bir biçimde bana isnaden “İran’a karşı Suudi Arabistan’ın yanındayız” şeklinde çarpıtılarak yansıtılmış. Sanki arada nasıl bir ihtilaf olursa olsun tarafımız her zaman sabit ve tekmiş gibi, bir eksen oluşturmuşuz gibi.

Doğrusu, haberin kendisinin metni de çok sorunluydu. Kamera kaydından da haber metninden de böyle bir ifade çıkarmak için konuşmayı tamamen kötü niyetle tahrif etmiş olmak gerekiyor. Oysa benim ifadelerim daha genel ve aslında İslam dünyasının kendi içinde barışı, dış müdahaleye karşı bağımsızlığı ve birliği savunmaktan başka bir şey söylemiyor.

* Sözümüzün özü şu: Bizim bütün amacımız özellikle İslam dünyasında kimsenin kimseye saldırmadığı, tehdit oluşturmadığı, birbirimize yönelik tehditlerle ABD’ye silah pazarı, yabancılara müdahale ve işgal fırsatları sağlamadığımız bir dünya oluşturmak.

* Biz iki İslam ülkesinin birbirini tehdit olarak görmesini istemiyoruz.

* İslam dünyası olarak biz birbirimizle problem yaşadığımızda ABD’yi aramıza sokuyoruz. Barış tesis etmeleri için onları çağırıyoruz ve onların verdikleri barış hizmetinin bedeli hepimize çok ağır oluyor.

* Ne İran’ı tehdit eden SA’nın ne de SA’yı tehdit eden İran’ın yanında olmayız. Bu birbirini tehditkar siyasetlerin alternatifi İslam dünyasının diyalog arayışı içinde olması. Bize yakışan da çatışmaları daha da körüklemek değil tarafların arasını bulmaktır.

* Şu veya bu tavrımızı “Suudsevgisi” veya “İran sevgisi” diye nitelemenin fitneyi körüklemekten başka bir kastı ve anlamı yok. Elbette kimseye özde bir nefretimiz yok, lakin sevgimiz mazlum halkların özgürlüğüne, birliğine ve bunun gerçekleşmesi cehdi ve çabası içindeki herkese, tabii ki başta Türkiye’yedir.

* Bunu yapan bir sitenin isminin “İslami Analiz” olması insanı üzen bir şey. Çünkü bu haber biçiminde İslam’ın neredeyse bütün ilkeleri taammüden ihlal ediliyor. Sözü tahrif var, iftira var, Müslümanlar arasında fitneyi var, çatışan iki Müslüman arasını bulmak yerine daha da kışkırtmak var, Müslümana iyi niyet yerine kötü niyet ve sui zan var. Kısaca ne ararsanız İslam dışı her şey var ama sitenin adı: İslami.

* DAEŞ de yaptığı çapulcu organizasyonlarına hem devlet diyor hem de İslami markayı yapıştırıyor. Tabi bu yaptığı onu ne devlet ne de İslami kılıyor.

İnanç, strateji ve taktik ve mülkün tedavülü (Talut ve Calut kıssasından dersler V)

Hiçbir hesap, taktik strateji gözetmeden düşmanın karşısına bütün tedbirsizliğiyle dikilmek…

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : İnanç, strateji ve taktik ve mülkün tedavülü (Talut ve Calut kıssasından dersler V)
Haber Merkezi 09 Haziran 2019, Pazar Yeni Şafak
İnanç, strateji ve taktik ve mülkün tedavülü (Talut ve Calut kıssasından dersler V) yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Aslında taktik ve strateji bilmediği için, veya bunun gerektirdiği akıl veya çabayı gözüne kestiremediği için, bu yolu sonuna kadar zorlayacak sabır ve tahammülü olmayanların salt imanların gücüne güvenerek boylarından büyük, takatlerinin üstünde işlere girişmeleri..

Biraz oryantalistçe olmayacaksa, doğululara özgü görülen ve birkaç yüzyıldır aslında bütün yenilgilerin belki en önemli sebeplerinden biri.

Talut’un rivayetlere göre en az 80 bin kişilik bir orduyla yola çıkıp çetin sınavların sonunda yanında kalan 310 küsur kişiyle koca bir Calut ordusuna karşı çıkmasının bize telkin edeceği şey tedbirsizce salt imana tevekkül ederek asimetrik mücadelelere girişmek değil elbet.

Uhud’da yenilgiye uğrayan insanların imandan yana neleri eksikti? Bedir’de az bir topluluk sayıca birkaç kat büyük bir topluluğa karşı imanlarının gücüyle ama uyguladıkları sağlam taktiklerle galip geldiler. Ama bütün bu taktikler ne olursa olsun, sayısal üstünlük konusunda karşı tarafı gözünde gereğinden fazla büyüttüğünde kendini de küçültmüş ve yenilgiye ilk adımı atmış olur.

Bedir’de de Uhud’ta da Müslümanlar savaşın ilk raundunu düşmanı gözlerinde yenerek almışlardı. Sayıca kendilerinin birkaç katı olan düşman kendilerine küçük gösterilmişti. Tıpkı Calut’un karşısında nesnel ölçülere göre çıkmaları imkansız bir orantısızlıkla çıktıklarında Talut ve askerlerinin ilk tepkisine yakın bir tepki göstermişlerdi.

(Tâlût ve askerleri) Câlût ve askerleriyle karşı karşıya gelince dediler ki: “Rabbimiz! Bize bolca sabır ver, adımlarımızı sabit kıl ve şu kâfir kavme karşı bize yardım et.” (Bakara, 250).

Bu dua, bu bakış açısı, bu Allah’a güven zaferlerinin ilk ve en temel şartıydı. Bunu temin ettiler ama bununla da yetinmediler, tedbirlerini aldılar. Allah’ın izniyle karşısında ne kadar az olsalar da düşmanı yenebileceklerine inandılar. Bunun için duruma uygun bir taktiğin mutlaka var olduğunu ve bunu bulmaları gerektiğini bildiler ve bunu aradılar. Düşmanı araştırdılar ve Talut düşman askerlerinin en büyük zaafının Calut’a gereğinden fazla bağlılık olduğunu gördü. Calut’u düşürdükleri taktirde düşman ordusunu çatlatacağını (hezimete uğratacağını) gördü ve buna çalıştı. Bu orduyla birebir bir mücadeleyle başetmek yerine bu çok daha makul bir yoldu. Ordusu içinde doğrudan düşman ordunun komutanı Calut’u hedef alabilecek, onu indirebilecek yeteneği aradı. Bunu yapabilecek olan yeteneğe kendi mülkünü ve kızını ödül olarak bırakacağını vaat etti.

O yetenek Davut idi. Davut’un sapanla çok şiddetli ve hedefi tam ortasından vurma yeteneği malumdu. Savaşın daha başında, Talut ve askerleri ciddi bir kayıp yaşamadan önce Davut olabildiğince iri yarı ve her tarafı zırhla kaplı olan Calut’u açık olan tek yerinden, alnının tam ortasından vurarak öldürdü. Calut’un düşmesi ordusunda bir çatlağa, bu çatlak bir dağılmaya yol açtı (durumu ifade eden “hezimet – fehezemûhum” kelimesinin etimolojik anlamı tam böyle tasvir etmemizi sağlıyor).

“Böylece Allah’ın izniyle onları hezimete uğrattılar; Davud da Calut’u öldürdü, Allah Davud’a hükümranlığı ve hikmet verdi ve ona dilediğinden öğretti” (Bakara: 251).

Davut’un bu yaptığı işin neticesinde Talut’un kendisine vaat ettiği mülkü aldığı anlaşılıyor, ama hemen mi alıyor, yoksa Talut’an sonra onun halifesi mi oluyor, öncesinde bir süre veliahtlık görevi mi yapıyor? Bu çok belli değil, zaten çok da önemli değil. Önemli olan sonradan dünyaya adil ve güçlü bir dünya liderliğinin nadir örneklerinden birini verecek olan, ardından bu liderliği daha da genişletip sürdürecek olan Süleyman’a bırakacak olan Davut’un bu liderliğe hangi yolla yükseltilmiş olduğudur.

İnsanların onaylayacağı, takdir ve şükranla karşılayacağı bir başarının ardından geliyor gerçek liderlik. Dahası, o günün en güçlü orduları karşısında bile yenilmezlik unvanını defalarca pekiştirmiş, zulmüyle, hükmüyle dünyayı kasıp kavurmakta olan Calut’u bir sapan taşıyla vurmuş olması.

En sıradan şeyde bile mucizeler vardır, amenna, ama bildiğimiz anlamda bu olayda bu sıradanlığın ötesinde bir mucize yok. Herşey tedbir dairesinde gerçekleşmiştir. Calut ne kadar güçlü, ne kadar korunaklı olursa olsun zayıf bir tarafı vardır ve Davut o tarafı bulup oradan vurmuştur onu.

Bugün ise kendilerini Hz. Davut’a nispet edenler Calut’un rolüne soyunmuş, gelmiş geçmiş en güçlü savunma sistemleriyle Calut’unki gibi zırhlara bürünmüş ve yine mazlum insanlara zulmetmektedirler. Sadece Filistinlilere değil, kurdukları veya dayandıkları küresel hegemonyayla bütün dünyaya zulmetmektedirler. Bu sefer Davut’un taşıdığı sapan taşı Filistinli çocukların elindedir ve bu sapanlar yıllardır İsrail devletini devasa silahlı gücüne rağmen aciz bırakmaktadır.

Tam da bu kıssanın sonunda verilen asıl büyük derste olduğu gibi:

“İşte böyle, Allah’ın insanları birbiriyle savması olmasaydı yeryüzü fesad olur yozlaşırdı. Fakat Allah alemlere lütufkardır.” (Bakara, 251).

Bu bir tarihsel diyalektik ilkedir. Bir dönemin hak ve adalet peşinde koşan hareketleri, toplumları bir sonraki dönemin zalimlerine ve dolayısıyla mukadder mağluplarına dönüşebiliyor. Çünkü iktidara gelen hareketler genellikle bidayet dönemlerinde verdikleri mücadeledeki erdemleri dondurup şeyleştirirler (reification), mücadelelerinin içerdiği erdemleri ve sembolizmi bile kendilerine bir mülk haline getirir ve kendi iktidarlarının ürettiği mazlumlara karşı bir silaha dönüştürürler. Böylece toplumların yozlaşması kaçınılmaz hale gelir.

İbn Haldun, bu dönemin kendini iyi denetleyen, peygamberin tevazuunu, merhametini, başkalarına karşı diğerkamlığını örnek alan adil ve raşit yöneticiler tarafından elbetteki uzatılabileceğini söyler.

Yoksa Allah bu duruma düşen insanların yerine başkalarını getirir. Kendini çok güçlü zanneden odaklara, kendilerini en güçlü hissettikleri anda, bu kez sapanı Hz. Davud’un torunlarına karşı Filistinli çocukların eline vererek onları savar, yeryüzünün daha da fazla yozlaşmasına karşı lütfuyla müdahalede bulunur.

Biz inancımızı koruyalım, ama tedbirimizi de (strateji ve taktiğimizi de) elden bırakmayalım.

Yol en iyi okuldur (Talut ve Calut kıssasından dersler IV)

Yol en iyi okuldur. Hiçbir müesses okulda alınmayacak dersler yolda alınır. Ama tabi bütün okullar gibi dersleri almasını bilene. Bir yoldan geçmek o yolun bütün derslerini almanın garantisi değildir. O çetin yollar türlü badirelerle, türlü zorluklarla doludur. Her badire, her zorluk bir imtihandır ve bundan geçmek için kimseye önceden bir garanti verilmemiştir.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Yol en iyi okuldur (Talut ve Calut kıssasından dersler IV)
Haber Merkezi 03 Haziran 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Yol en iyi okuldur (Talut ve Calut kıssasından dersler IV) yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Kimi bu yola öyle alışır ki, yolun içinde kendine bir konfor, bir iktidar alanı oluşturur. Yolun yolcusu olduğunu unutarak, yolu kendine mal etmeye kalkışır. Kimi yorulur, güç yetiremeyeceğini düşünür yolun ortasından kenara çekilir.

Kimi yolla, yoldaşlarıyla ilişkilerini birbirine karıştırır, karşı yoldan gelenlerin iğvasına kapılır gider. Kimi yolun bittiğini sanır, vasıl olduğunu düşünür, yolun bir yerine konak kurar. Oysa yol bitmez, yolun meşakkati de bitmez, vuslat da can bedende çıkmadan hasıl olmaz.

Talut’un bazı rivayetlere göre seksen bin neferden oluşan askerlerinin çoğuyla (en az beşte dördüyle) daha ilk durakta, kendisinin kimliğini, kökenini, soyunu bahane etmeleri dolayısıyla yolu ayrılır. Geri kalanlar,kendi zilletlerine sebep olan düşmanlarının elindeki sandığı kurtarıp getirmek suretiyle Talut’un ilk etapta sağladığı karizmatik otoritesine tabi olurlar.

Ancak bu tabi olanlar da henüz bu büyük mücadeleyi göğüsleyebilecek niteliğe sahip olduğuna emin değildir. İmtihan edilmeleri gerekiyor ama bu onun fikri değildir, Allah’ın emridir. İmtihanı kendisi değil, Allah yapacaktır, ama haberini verme imtiyazı kendisine verilmiştir. Karşılarına çıkacak bir nehirden ağızlarını dayayarak kana kana içenler bu imtihanı kaybetmiş olacak, ancak ondan elleriyle bir avuç alıp içmelerinde bir sakınca olmayacaktır.

“Talut, askerlerle hareket edince onlara: “Allah sizi bir nehirle sınayacak. Ondan içen benden değildir. Eliyle bir avuç alıp içenler dışında onu tatmayanlarsa bendendir” dedi. Fakat içlerinden pek azı hariç, ondan içtiler.” (Bakara: 249).

Bu nehrin mahiyeti nedir, Allah bilir. Bu nehirden bütün toplumsal hareketlerin iktidar dönemlerinde ideallerini, dertlerini, davalarını unutup dünya hayatına, iktidar nimetlerine meyletmelerine, ganimet telaşına dalmalarına, hakkından fazlasına tamah etmelerine dair bir simgesellik olduğunu anlatanlar çok oluyordur.

Günümüzde bu kıssaya genellikle bu boyutuyla ve içerdiği bu çağrışım imkanlarından dolayı sıkça müracaat edilir. Böyle anlaşılmasına bir engel de yok, ancak olayın lafzi anlamından da kopmamak şartıyla. Bir kavmi zilletten çıkarmış, mucizeyle gelip onlara geleceğe dair zafer umutlarını kesine yakın bir imkan gibi sunan bu karizmadaki bir liderin etrafında toplanan kitlelerin sadakati uzun süreli olmayabiliyor.

Siyasete dair çok daha anlamlı dersler de vardır bunda. Hiçbir topluluğun lidere sadakati ilanihaye aynı seviyede olmuyor. Yola çıkarken büyük bir konsensüs sağlamış olan Talut kalitesindeki bir lider bile basit sayılabilecek bir ilk sınavda önemli kitleleri kaybedebiliyor.

Kaybediyor ama, bunun bir mağlubiyet olmadığını biliyor. Asıl büyük savaş için kalitesi sınanmış insanları tanımış, kiminle nereye kadar yol yürüyebileceğini bihakkın görmüş oluyor.

Ancak suya vardıklarında çoğu dökülünce, kalan daha da az kişi ile karşıya geçiyor. Ancak sınav burada da bitmiyor. Bu sefer kişilerin kendi nefisleriyle, korkularıyla, cesaretleriyle, duygularıyla yeni bir sınavı geliyor. Kalanların kendilerini nasıl gördükleri, düşmanı nasıl gördükleri ve Allah’a ne kadar güvendiklerine dair yeni bir durum ortaya çıkıyor. Her kavşakta dökülenler neticesinde çok az kalmışlar ve geriye kalanlarla düşmanın karşısına çıkma konusunda gözleri korkmuştur. Zaten normal zamanlarda kendilerini hep yenecek güçte olan düşman ordularını gözlerinde büyütürken, kendilerini ise çok zayıf görmüşlerdir.

Gerçekçi olmak gerekirse, bu karşılaştırmada onlar gerçekten çok zayıftır. Hiçbir nesnel-gerçekçi karşılaştırmada bu kadar az kişinin dönemin süper gücü gibi olan bir orduyla karşı karşıya kalıp onu yenmesi mümkün değildir. Oysa çıktıkları yolculuk inanmışlarsa zafere erişeceklerine dair bir iman taşımalarını gerekli kılıyor. Gözü korkanların da düşmesiyle birlikte geriye kalanların da beşte biri gibi bir sayı kalıyor. Bu son sayının Bedir Savaşında Kureyşlilere karşı savaşan müminlerin sayısına eşit olduğu rivayet edilir.

“Talut ve beraberindeki iman edenler nehri geçtiklerinde ise “Bizim bugün, Calut ve ordusuna karşı duracak gücümüz yok” dediler. Allah’a kavuşacaklarını bilenler ise dediler ki, “Nice az topluluklar, Allah’ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara: 249).

Talut ve Calut kıssasını içeren ayetler böylece zaten Müslümanları Bedir savaşına hazırlayan bir ortamda anlatılıyor. “Nice az topluluklar nice çok topluluklara, Allah’ın izniyle galip gelirler.” Ancak burada asıl şart inananların gerçekten inanması ve soya sopa, yanaşmacılığa, klientalizme, tarafgirliğe değil, takva, ehliyet ve liyakata önem vermeleri, yola çıkarken ganimetlerin parıltısına, dünya nimetlerinin ayartısına, iktidarın ifsadına kapılmamaları, yolun meşakkatine katlanmaları ve dünya hayatının hesabı ahirette görülecek bir yoldan başka bir şey olmadığını akıldan çıkarmamaktır.

Bir imanla Calut’un ordusunun karşısına dikiliyor geri kalanlar. Bir çok sınanmadan sonra sayıları iyice azaldığı halde dağılmıyorlar. Normalde böyle bir ayrılığı yaşayanlarda olması beklenen psikolojik huzursuzluktan, endişeden ve dağınıklıktan eser taşımıyorlar. Bütün sınavlardan başarıyla geçmiş olanlarla birlikte vekil olarak Allah’ı bilenler olarak imanları, moralleri daha da artmış olarak düşmanın karşısına dikiliyorlar.

Çok az sayıda bir topluluk, çok kalabalık gruplara karşı hesapsızca hiçbir tedbir almadan Allah’a dayanarak çıkması, tedbir planını tamamen terk etmeleri anlamına mı geliyor?

Bu da tam kıssanın bu noktasında sorulması ve irdelenmesi gereken bir sorudur.

Liderlik, karizma ve meşruiyet (Talut ve Calut kıssasından dersler III)

İnsanların beklediklerini kendi kalıplarına sokma, ona tabi olmaktan ziyade ona sahip olma, ondan bir şeyler duymak yerine ona istediklerini söyletme arzusu evrensel sayılabilecek bir durum. Bir insanlık durumu. Peygamberlerinden talep ettikleri lider geldiğinde onun beklediklerinden farklı olduğunu görüp reddetmenin örneğini Talut kıssasında tipik bir biçimde görüyoruz.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Liderlik, karizma ve meşruiyet (Talut ve Calut kıssasından dersler III)
Haber Merkezi 01 Haziran 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Liderlik, karizma ve meşruiyet (Talut ve Calut kıssasından dersler III) yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Doğrusu bu İsrailoğullarına özgü bir durum değildir. Bunun Müslümanlara anlatılmasındaki hikmet, Müslümanların da İsrailoğullarının düştüğü bu hataya pekala düşebileceklerini anlatmaktır. Zira Kur’an’da Yahudi veya Hıristiyanların yapmış oldukları hatalar, onların özde ne kadar kötü olduklarını telkin etmek için anlatılmaz. Müslümanların da aynı hataları yapmamaları için ibretlik olaylar olarak zikredilir.

Müslümanlar Yahudi veya Hıristiyanlardan daha fazla hatadan korunaklı değildirler ve tarih Müslümanların da Yahudi ve Hıristiyanların, hatta başka dinden kavimlerin hatalarını tekrarlamalarının örnekleriyle doludur. Peygamber efendimiz tam da bu bağlamda Müslümanların “Yahudi ve Hıristiyanların yaptıklarını, ne yazık ki, taklit edeceklerini, kertenkele deliğine girseler de girecek kadar onlarla aynı yolu izleyeceklerini” öngörmüştür.

Bu durum, Müslümanların salt “Müslüman oldum” demekle başka hiçbir kavme, dine veya topluma üstün olamayacağını, insanı inşa eden şeyin evrensel olarak tanımlanmış eylem ve tutumları olduğunu ifade etmenin mükemmel örneğidir. İslam özde kavimlere karşı değil, o kavimlerin irtikap ettikleri eylemlere, kula kulluğa, insanların birbirlerini rab edinmelerine, atalar dininin kutsanmasına, nankörlüğe, kibre, yalana, işine geldiğinde kitabı tahrife karşıdır. Genel olarak bütün bu suçları irtikap eden kim olursa kendisine emanet edilen liderlik de kendisinden alınır, israiloğullarında olduğu gibi.

“Peygamberleri onlara, “Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabutun gelmesi olacaktır, ki onda rabbinizden bir sekîne ve Musa ailesi ile Harun ailesinin terekesinden bir bakiye vardır, onu melekler taşır, kuşkusuz inanacak olursanız bunda size kesin bir ayet vardır” (Bakara, 247).

Talut’u, ister kendi soylarından olmadığı için, ister kendilerini daha layık gördükleri için kendi beklentilerine bir türlü uyduramayan, uyduramadığı için kendi talep ettikleri savaştan daha baştan cayan İsrailoğullarının çoğundan arta kalanlara peygamberleri kendilerine tayin edilmiş hükümdarın boş gelmeyeceğini, kendi otoritesini tesis emek üzere bir alametle geleceğini söyler. Bu alametin otoritenin sosyolojik meşruiyeti açısından apayrı bir önemi var.

Bütün ilahi inayetle ve mucizeyle birlikte sosyoloji tedbir dairesinde asla ihmal edilmemekte, topluma liderlik yapacak olanın toplumsal meşruiyeti de temin edilmektedir. Allah’ın bütün peygamberleri insanların kendi içlerinden, tanıdıkları arasından, onların dilini konuşanlardan kılmış olması da aslında insanlara bir lütfudur. İnsanlar kendilerine gelen mesajı öğrenmek için ta baştan bir çaba sarf etmek zorunda bırakılmıyorlar ki, zaten böyle olsa insanların çoğu kendi hayatlarını değiştirmek için bir de böyle bir çabaya girmezler. Baksanıza kendi içlerinden, kendi dilleriyle ve mucizelerle desteklenerek gelen peygamberi bile insanlar tanımazdan gelmeye daha fazla eğilimli oluyorlar.

Kuvvetle muhtemel, hasımları tarafından yenilgiye uğratılmış olan İsrailoğulları Hz. Musa’dan beri yanlarında taşımakta oldukları ve topluluğun simgesel varlığını ifade eden Hz. Musa ve Harun ve ailelerinden kalan mukaddes emanetlerin içinde bulunduğu sandığı (tabut) da düşmanlarının eline geçmiştir. Sadece yenilgi değil bir de bundan mütevellit yoğun bir manevi eziklik ve huzursuzluk yaşamaktadırlar.

Allah’ın Talut’u bir lider olarak yollaması Allah’u alem sadece peygamberin onu işaret etmesine bağlı kalmıyor. Talut’a, bu sandığı düşmanların elinden bir şekilde kurtarmak ve halkına geri getirmek suretiyle toplumun manevi ezikliğini ve kırıklığını ilk etapta giderecek, onlara büyük bir moral zafer kazandıracak bir başarıyla geliyor.

Sandığın getirilmesinin mucizevi bir yolla mı yoksa bu şekilde mi gerçekleştiği hususu çok açık değildir, ancak işin tabiatına uygun olanının bu olduğunu düşünebiliriz. Zaten bu yolla gerçekleşmesi bile o toplum için mucize kabilinden bir kahramanlıktır ve ezilmiş bir kavmi heyecanlandırmaya, onlarda savaşabileceklerine ve özgürleşebileceklerine dair bir umudun yeşermesine, üzerlerindeki ölü toprağının silkelenmesine yetecektir.

Tabut’un içerdiği sekîne tam da budur. Sekîne, zaten peygamber tarafından da teyit edilmiş olan Talut’un liderliğinin sosyolojik zeminini de, geleneksel meşruiyetini de yeterince temin eder. Sekîne biraz da karizmatik bir liderliğin sağladığı iklimdir. Bir Fetih sonrası ortaya çıkan iç huzuru ve birlik ve beraberlik duygusudur. O yüzden Fetih suresinde de geçer, Allah’ın müminlerin kalplerine indirdiği bir hal olarak sekîne, imanlarının üzerine iman katılsın, nimetini tamamlasın diye.

Ne var ki sekîne hali, lider etrafındaki birlik ve beraberlik, dava uğruna mücadele azmi, bağlılık, fedakarlık sonuna kadar aynı kıvamda devam etmez. Karizma veya asabiye tükenmez bir güç kaynağı değildir. Yol, tabiatı itibariyle değiştiriyor. Kimini yoruyor, kimini bozuyor, kimini kazandıklarını koruma telaşı sarıyor, kimini yolda gördüğü dünya nimetleri, ganimetler, şehvet ve iktidar hırsı daha fazla cezbetmeye başlıyor. Her şey İbn Haldun’un bedevilik-hadarilik modeline uygun olarak cereyan ediyor aslında.

Mazlum İsralioğullarının hasretle kavuşmayı bekledikleri, özgürlüklerinin sembolik ifadesi olan Sandığı getirdiği için karizmasına karizma katan Talut artık kavmini sürekli tehdit etmekte olan, onları ezmekte olan Calut’a karşı savaş için yola çıkmaya hazırdır. Ne var ki, liderliğine ancak bir mucizeden sonra inanabilmiş kavminin ne kadarının bu çetin yolculuğu göğüsleyebileceğine emin değildir. Zaferin kalabalıklarla ilgili olmadığını iyi biliyor. Az da olsa nitelikli, inançlı, liyakatli bir toplumun sayıca kalabalık ama inancı, ehliyeti ve liyakatı zayıf olanlara nasıl galip gelebileceğinin en derin marifetine sahiptir.

Yola çıkanları bekleyen daha nice imtihanlar vardır.

Gelmekte olanı karşılamaya hazır mısın? (Talut ve Calut kıssasından dersler II)

Etrafında toplanacakları bir lider isteyenlerin, o lider geldiğinde onu beğenmemelerinin tipik örneği ve psikolojisine dair bütün ipuçları Bakara Suresi’nde Talut ve Calut hikayesinde anlatılır.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Gelmekte olanı karşılamaya hazır mısın? (Talut ve Calut kıssasından dersler II)
Haber Merkezi 29 Mayıs 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Gelmekte olanı karşılamaya hazır mısın? (Talut ve Calut kıssasından dersler II) yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Mesih veya Peygamber bekleyen İsrailoğulları kendilerine geleni, Hz. İsa’yı, kabul etmedikleri gibi ona çektirmediklerini bırakmadılar. Bazen kendi içlerinden kendilerine gönderilen peygamberleri, “fazla kendilerinden” diye, o kadar ki, sıradan insanlar gibi halkın arasında çarşıda pazarda geziniyor ve hiçbir mucize göstermiyor, yanında onu destekleyen melekler yok diye reddettiler hatta öldürdüler.

Bazen de tam da bu eleştirilerine cevap olmak üzere aralarına bir mucize olarak gelen, doğuşuyla mucize olan, ölüleri dirilten, dokunduğunu iyileştiren, gözü görmeyenleri gördüren eylemleriyle ve son derece etkili ve hikmetli konuşmalarıyla mucize olan Hz. İsa’yı da kabullenmemek için bin dereden su getirmekle kalmadılar, onu çarmıha gererek öldürmeye kalkıştılar.

Buna rağmen İsrailoğullarında da, sonradan Hıristiyanlarda da Mesih beklentisi, günün birinde dünyayı kurtaracak ve iyi insanları etrafında toplayacak bir lider beklentisi sona ermedi. Peygamber Efendimiz bu dünyaya şeref verdiğinde ona dair her iki din arasında ve bu iki dinin tebliğlerine aşina Mekke ahalisinde de bir peygamber beklentisi vardı. Nitekim O geldiğinde aslında “O’nu çocuklarını tanır gibi tanıdılar”, ama bu, çoğunun ona tabi olmalarına yetmedi. Onu kabul etmekten onları alıkoyan şey kendilerini bu göreve daha layık görmeleriydi. Nasıl olur da İsrail soyundan olmayan, yani ümmi (gentile) biri bu şerefe layık görülebilirdi?

Oysa Allah ilmi ve mülkü istediğine veriyordu ve Allah’ı hakkıyla tanıyanlara onun bu seçimindeki hikmeti üzerine düşünüp teslim olmaktan başka bir şey düşmezdi. Onlar kendilerine yüklenen sorumluluklara bakmaksızın kendilerine ilelebet bir imtiyazın verilmiş olduğu vehmine ve kibrine kapılmışlardı.

Peygamberlerinden bir lider talep eden İsrailoğulları da Allah tarafından kendilerine tayin edilen Talut’u kendi soylarından değil diye kabullenmeye yanaşmadılar. Oysa istedikleri şey bir liderdi, savaş sanatını, yönetmeyi iyi bilen, gücü ve yetenekleri yerinde biriydi ve bu özellikler Talut’ta vardı, o göreve ehil ve layık biriydi. Bu ise belli ki onları hiç ilgilendirmiyordu. Oysa Peygamberlerine bu talebi sunduklarında ondan gelecek olan tavsiyeye son derece açık olmaları gerekmez miydi?

Yahudi teolojisinde ve sonradan çağdaş Yahudi felsefesinde çok önemli bir sorunsal haline gelmiş olacak bu tavır. Öteki’nden gelecek olana açıklık, ona teslimiyetin sınırları…

Öteki’ni yok etmeden, Öteki’nin ötekiliğini gidermeden onu kendi beklentilerimizin ve tanımlamalarımızın içinde yok etmeden bir ilişki kurabiliyor muyuz?

Ötekilik kavramını, düşman gibi algılayan, dolayısıyla ötekileştirmeyi düşmanlaştırma olarak algılayan bir bağlamdan bahsedilmiyor olduğunu fark etmemiz lazım. Burada Ötekilik aslında ilişkinin etkisinden bile münezzeh bir özgürlük halidir. Ötekini tanımlamaya başladığımız anda, ondan beklentilerimizi yansıtıp onu bu beklentilerimizin içinde davranmaya zorladığımız anda ötekiliğini de yok etmiş oluyoruz. Bırakınız Öteki öteki olarak kalsın.

Yahudi teolojisi aslında buna çok açık. Tanrı’nın Adı’nı zikretmemekle, O’nu dahi kendi tanımlamasından, kendi tasvir ve belirlemesinden münezzeh kılmaya çalışır. Burada işleyen Tevhid ilkesinin ta kendisidir.

Ünlü Fransız Postyapısalcı Yahudi (ama aynı zamanda ateist olduğu söylenen) filozof Jacques Derrida’nın dostluk üzerine bir konferansına “dostlarım, dost diye bir şey yoktur” diye başladığı bilinir. Burada kast ettiği şey dost olarak bilinenlerin, bizim beklentilerimizle önceden fazlasıyla belirlenerek yok edilmiş olmasıdır. Dost dediğimizi zaten istediğimiz kalıba sokmadan ona dost demeyerek dostu yok ediyoruz.

Bir ara bu konuya da girelim.

Ancak bu teolojik arkaplana, bu etik ölçülere sahip İsrailoğulları kendi peygamberlerinden bir lider istediklerinde zaten kendisine tabi olacakları değil, kendilerine tabi olacak birini beklemiş olduklarını gösteriyorlardı. “Heva ve hevesleri” peygamberi de kendilerine mülk haline getirmeye, “iktidar istençlerine” tabi kılmaya hazırdı. Kendisine bu lider sipariş edildiğinde o peygamberleri bunu görüyor ve istedikleri liderin daha kendilerine gelmeden gönüllerinde bertaraf edilmiş olduğunu da anlıyordu. “Savaşmayacaksınız, gerisin geri savaştan kaçarsınız bu halinizle” diyordu.

Çünkü biliyordu o, beklentilerine uygun olarak gelmeyecekti istedikleri lider. Beklentileri, gelmekte olanı çoktan kendilerine benzeterek öldürmüştü zaten. Oysa gelecek olan öncelikle kendilerini değiştirmeye, bulundukları halin ötesine geçmeye çağıracaktı.

Talut, bekledikçe kendilerine benzettikleri kişiden çok farklıydı tabii. O yüzden geldiğinde onu kabul etmemek için nedenler ileri sürmeleri kaçınılmaz oluyordu. “Peygamberleri onlara, “Allah, size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi” dedi. Onlarsa, “biz hükümdarlığı ondan daha fazla hakederken, üstelik kendisine hiç zenginlik de verilmemişken, o bizim üzerimize nasıl hükümdar olabilir?” dediler. (Peygamberleri) dedi ki: “Şüphesiz Allah, onu sizin üzerinize (hükümdar) seçti, ona bilgide de bedende de fazlasını verdi.” Allah, hükümdarlığı dilediğine verir. Allah, her şeyi kuşatan, her şeyi bilendir.”

Ya biz, bugün adamakıllı mücadele etmek için neyi bekliyoruz?

Bir şey mi bekliyoruz?

Beklediğimiz geldiğinde onu karşılamaya hazır mıyız?

Onu olduğu gibi kabul etmeye açık mıyız, yoksa gelmekte olanı tanımaktan bile hızla uzaklaşıyor muyuz?

Ya beklentimizin havasında ve ruh halinde bütün gelmekte olanın gelme ihtimalini önceden yok ediyorsak?

Ya bu beklentinin kendisi bizi içinde bulunduğumuz halin yeterli sorumluluğundan uzaklaştırıyorsa?

Sormaya ve sorgulamaya devam edeceğiz.

Bilgenin siyaseti, siyasette bilgelik ve popülizm: Talut ve Calut kıssasından dersler

Yönetim işinin filozoflara, bilge insanlara veya bilim adamlarına bırakılması gereken ciddi bir iş olduğu düşüncesi Platon’dan itibaren siyaset biliminin önemli tartışma temalarından biridir. Bizzat Platon’un yaşamış olduğu ve sonu fiyaskoyla neticelenmiş olan siyaset tecrübesi, Syracusse’taki denemesi, bu fikrin o kadar da matah olmadığını göstermiştir aslında. Siyaset ve ideal devlet üzerine şimdiye kadarki bütün tartışmalarda fikirleri referans olmuş olan Platon ayarındaki bir felsefeci, siyaset üzerine söylediklerini sahada uygulamaya sıra geldiğinde feleğini şaşırmak durumunda kalmış ve büyük bir hezimetle sahadan çekilmek zorunda kalmıştır.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Bilgenin siyaseti, siyasette bilgelik ve popülizm: Talut ve Calut kıssasından dersler
Haber Merkezi 27 Mayıs 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Bilgenin siyaseti, siyasette bilgelik ve popülizm: Talut ve Calut kıssasından dersler yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Buna mukabil son derece bilge siyasetçiler de olmamış değildir. Peygamber Efendimiz’in kendisi bunun en ideal örneğidir. Hem peygamber hem de en ideal şekliyle iyi bir yönetici örneğini sergilemiştir. Hulefai Raşidin, aralarında üslup, seviye ve başarı farkı olsa da her biri bilge (raşid) yöneticinin iyi örneklerini sergilemişlerdir.

20. yüzyılın sonunda Avrupa’nın ortasında bütün çağdaş siyaset felsefelerinin ve modernist anlatıların en çakal, en sahtekar siyasal odakları maskeleyerek bir halka karşı soykırım uyguladığı bir ortamda bir güneş gibi parlayan mücadelesiyle Aliya İzetbegoviç kelimenin tam anlamıyla, Platon’un adını koyup kendisinin erişemediği “bilge kral” rolünü en güzel şekilde oynadı.

Siyaset ve bilgelik arasında kurulan platonik ilişki, felsefeyi pratikte meslek olarak benimsemiş olanlara asla bir avantaj sağlamıyor. Platonik felsefenin aradığı erdemi siyasette temsil etmek ve bu erdem idealini gerçekleştirmek sahada farklı bir pratik bilgelik türü de gerektiriyor. Bu siyaset bazen erdemleri kaybetmemek için dünyayı kaybetmeyi de göze almayı gerektirebilen bir çizgiye de çekilebilir. Muaviye ve kardeşi Ziyad, Amr bin As ve Mugire bin Şûbe gibi muhalif kişilerden “Arabın dâhisi”, becerikli diye olarak bahsedildiğinde, Hz. Ali’nin “Eğer ki Allah’tan korkmasaydım, Arab’ın dâhisi ben olurdum” dediği rivayet edilir.

Siyasette başarılı olmak ile bilgelik arasında bu yüzden elbette zorunlu bir ilişki olamıyor. Ama erdemlilerin ortak akılları ve pratikleriyle başarılı bir siyasetin planlarını, stratejilerini yapmaları da şart. Platon Syracusse’tan hayal kırıklığıyla döndü diye siyaset insana sürekli dünyaya karamsarlık ve kötümserlik telkin eden lanetliymiş gibi kötülere terk edilecek bir alan değildir.

Ramazan’ı geride bıraktık, orucumuzu tuttuk, zamanı ve tarihi yeniden idrak ettik. Zaman ve tarih içinde değişmeyen şeyi tekrar yakaladık, kendimizi Hz. Adem’e kadar giden tek bir hikayeye raptettik. Onunla, Nuh’la, İbrahim’le, İsmail’le, İshak ve Yakup’la, Musa, Yusuf ve İsa ile aynı zaman aralığında buluştuk. Çünkü Ramazan Kur’an’ın indiği ay ve bunu da idrak etmek için bolca Kur’an okuduk, dinledik.

Siyaset ve bilgelik, liderlik ve peygamberlik arasındaki ilişkiye dair bu zaman aralığında yeniden yaşadığımız Talut ve Calut’a dair kıssa bize çok şey söylüyor. Bakara süresinde geçen bu olayda dikkat çeken çok nokta var, ama bu bağlam içinde İsrailoğullarının önde gelenlerinin kendi peygamberlerinden birine “bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” demeleri sözkonusu.

Bu teklifi İsrailoğullarının önde gelenleri bir peygambere iletiyor. İlk dikkat çeken şey, peygamber olduğunu bildikleri kişiye kendilerine lider olmasını istemiyor olmaları. Yani başvurdukları kişi bir peygamber ama siyasi lider olacak vasıflara sahip görülmeyebiliyor. Her bilgeliğin siyasi bir liderlik doğuramayabileceği gibi her peygamberlik de, üstelik peygamberliği tanınsa da bir siyasi otorite doğurması sosyolojik bir zorunluluk değil.

Ancak peygamber belli ki Hz. Musa’dan sonraki dönemlerde ulaştıkları gücü kaybeden ve tekrar dönemin siyasi güçleri karşısında türlü zulümlere maruz kalmaya başlamış olan İsrailoğulları artık buna dur demek için savaşa hazır olduklarını ve tek eksiklerinin etrafında toplanacakları, kendilerini yönetecek bir kral, bir siyasi lider olduğunu düşünmeye başlamışlardır. Ancak başvurdukları peygamber onları çok iyi tanıyor ve çok arzuladıkları savaşa, o savaşın gerektirdiği fedakarlıklara hazır olmayabileceklerini görüyor ve bu endişesini açıkça söylüyor: “Ya üzerinize savaş farz kılındığında, savaşmayacak olursanız?”

Kitle bilinci, hamasilik ucuz kahramanlığı da çok kışkırtır. Mangalda kül bırakmayan kitleler, elle gelen düğün bayram, ucuz kahramanlıklarla bazen yöneticilerini gereğinden daha radikal davranmaya da tahrik eder, yöneticileri üzerine hamasiliği, bazen faşizan duyguları bir baskıya dönüştürerek yöneticilerine yüklerler.

Yöneticilerin bu beklentilerin tuzağına popülizm yoluyla düşmeleri çok sıradan bir siyaset biçimidir. Savaş isteyen İsrailoğullarının savaş emri gerçekten vaki olduğunda ne yapacakları bilinmez, henüz sınanmamışlar. Daha inandırıcı olmak ve yöneticileri üzerinde bir baskı oluşturmak için “Yurdumuzdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz hâlde Allah yolunda niye savaşmayalım?” diye durumlarını iyice dramatize eder, savaşı iyice kışkırtırlar.

“Ama onlara savaş farz kılınınca içlerinden pek azı hariç, yüz çevirdiler. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir.” (Bakara Suresi, 246).

Vaki olmuş savaşı en çok eleştirenlerin çoğu kez savaşa en çok tahrik edenler arasından çıkması tipik bir durumdur. Bazı rivayetlerde sayıları seksen bini bulan o günün İsrailoğullarının savaşa ilk anda razı olan, savaş emri geldiğinde hemen geri dönmeyen “pek azı”nın beşte bire tekabül ettiğini söylerler. Peygamberleri kendilerine Allah’ın Talut’u lider olarak tayin ettiğini söylediğinde ilk tepkileri “Talut da kim oluyormuş?” şeklinde oluyor. Beğenmiyorlar onu. Çünkü kendi mensup oldukları ve bundan dolayı kendilerini seçkin saydıkları 12 kabilenin hiçbirine mensubiyeti yok. Asil değil, hatta aşağılanan bir kasta, bir sosyal tabakaya ait biri. Kendilerini ondan üstün görüyorlar. Oysa kendileri istemiş Allah da yollamış, buna rağmen kendi kabilelerinden birine mensup değil diye reddediyorlar.

İşte liderliğin en büyük sosyolojik imtihan alanlarından biri de bu. Kurtarıcı liyakatin nesep engeline takılması.

Şimdi biz de bu köşenin sınırına takılıyoruz. Demek ki, bilahare devam edeceğiz.

ABD kendi saldırmayacaksa, Türkiye’nin kendini savunmasına niye karşı çıkıyor?

Türkiye’nin Rusya’dan S-400 savunma sistemini alması son günlerde Türkiye ve ABD arasındaki en önemli mesele haline gelmiş durumda. Oysa Türkiye’yi S-400’leri alma noktasına getiren süreç bir bütün olarak değerlendirildiğinde bunun ilişiklerdeki daha genel bir sorunun sonucu olduğunu görmek gerekiyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : ABD kendi saldırmayacaksa, Türkiye’nin kendini savunmasına niye karşı çıkıyor?
Haber Merkezi 25 Mayıs 2019, Cumartesi Yeni Şafak
ABD kendi saldırmayacaksa, Türkiye’nin kendini savunmasına niye karşı çıkıyor? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

ABD Türkiye’nin bu savunma sistemini alma konusunda NATO üyeliğinin kendisini sınırlıyor olması gerektiğini söylüyor. Oysa NATO üyelerini kendi savunma sistemlerini geliştirme veya başka yollarla tedarik etme yolunda bağlayıcı bir kararı bulunmuyor. Bunu geçtiğimiz ay içinde NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg bizzat kendisi söyledi. Konu NATO üyeliğiyle değil, sadece ABD ile ilişkilerin limitleri içinde cereyan ediyor olmalı. Üstelik Türkiye’ye karşı NATO üyelik ortaklığından kaynaklanan sorumluluklarına şimdiye kadar uymayan, bu sorumlukları açık bir şekilde ihlal eden taraf hep ABD oldu.

NATO üyeliği herhangi bir üye ülkeye karşı yönelebilecek herhangi bir tehdide karşı otak bir duyarlılık ve savunma işbirliği, dayanışma öngörüyor. ABD ise şimdiye kadar 50 bin vatandaşının hayatına mal olmuş, kendi resmi belgelerinden bile terör örgütü sayılan PKK’nın Suriye ayağı YPG veya PYD’yi güya DAEŞ tehdidine karşı orantısız bir biçimde silahlandırarak, militanlarından bir ordu tesis ederek Türkiye sınırına konuşlandırdı. Bırakınız Türkiye’ye bu tehdit karşısında destek olmayı, bu tehdidi bizzat destekledi. Bunu yaptığı esnada Türkiye her gün terör örgütü PKK’nın saldırılarına maruz kalıyor, sivil veya askerden şehit veriyordu.

El-Kaide’nin Suriye’de önce Nusra’ya sonradan HTŞ’ye dönüşmesi numarasını tabii ki yutmayan ABD PKK’nın Suriye sınırlarında sadece ismini YPG olarak değiştirmiş olmasını terör örgütü listesinden çıkmak için yeterli görerek ve göstererek yutturmaya çalıştı.

Oysa bu örgütün Türkiye sınırında bir devletçik olarak kurulması hem NATO ülkesi olarak Türkiye’yi hem de bütün bir bölgeyi tehdit ediyor. Suriye’yi haksızca bölmüş oluyor ve YPG üzerinden gerçekleşen etnik temizliğe aracılık etmiş oluyor. Suriye’deki YPG kamplarından izlenimlerini aktaran bir gazeteci, orada karşılaştığı insanların kendi aralarında hiçbir şekilde Arapça veya Kürtçe değil Türkçe konuştuğunu söylüyordu. Sebebi malum, YPG’ye öncülük eden kadronun tamamına yakını Türkiye’den giden PKK militanlarından oluşuyordu.

ABD Türkiye’nin bir saldırıya maruz kaldığı taktirde kendisini savunabileceği silahları temin etme konusunda bin türlü naz etti ve Patriotları Obama döneminde, bundan on yıl önce Türkiye’ye satmayı reddetti. Türkiye’ye kendi parasıyla vermediği silahları terör örgütünün Suriye uzantısı YPG’ye, Türkiye’ye açık tehdit oluşturacak şekilde bila bedel 7 bin tır ve 2 bin Kargo uçağı içinde hibe etti.

Türkiye’ye NATO üyeliği şartlarına, etiğine veya kurallarına bağlılık ölçülerini hatırlatacak bir konumu çoktan kaybetmiş durumda ABD. Üstelik Türkiye S-400’leri aldığında zaten NATO üyelik şartlarına aykırı davranmış da olmuyor. F-35’ler veya NATO sistemleriyle uyum meselesi çözülmeyecek bir mesele değil. Teknik olarak üzerinde çalışılır, halledilir. Türkiye S-400’leri Patriot’larla karşılaştırıldığında çok daha ucuz ve avantajlı şartlarda temin etmiş oluyor. Teknolojisini ve ileride ortak üretip ihraç edebileceği şartlarda satın alıyor. Üyesi olduğumuz NATO’nun herhangi bir ülkesinden veya ABD’den temin edemediğimiz bir avantaj bu.

Dolayısıyla mesele Türkiye-NATO ilişkisi meselesinden çok Türkiye-ABD ilişkileri limitlerinde bir sorun. Burada soru ABD Türkiye’nin bugün etrafında gerçek bir sorun olan kuşatılmışlığa karşı kendisini savunacak bir sistemi edinmeye neden itiraz ediyor olduğudur. Türkiye saldırı silahı edinmiyor, savunma sistemi ediniyor.

Türkiye’nin kendini savunmasına ABD neden karşı çıkıyor? Günün birinde kendisi saldırmaya niyetli değilse savunma sisteminin edinilmesine neden karşı çıkıyor? Aslında Türkiye’nin S-400’leri edinmesine karşı çıkmak alenen şu veya bugün ABD’nin Türkiye’yi hedef alan bir saldırı gerçekleştireceği niyetini açığa vurmuyor mu?

Hele bu niyetini açığa vurmuşken, Türkiye’nin kendini savunmaktan öte artık gerçek bir tehdit haline gelmiş olan ABD’ye karşı kendini savunması kaçınılmaz bir tedbir haline gelmiş olmaz mı?

Türkiye, etrafında her biri Türkiye’yi her an tehdit edebilecek şekilde konuşlanmış bir sürü silah sistemlerinin menzilinde adeta kuşatılmış bir vaziyetteyken kendi savunma sistemlerini edinmesi hakkı tartışılamaz. Türkiye’yi bu kararından caydırmaya çalışmak, peşinen Türkiye’yi bu kendisine yöneltilmiş namluların tehdidine teslim olmak anlamına geliyor.

Tabi olayın bir de (CAATSA) boyutu var. Yani ABD Kongresi’nin Ağustos 2017’de çıkardığı ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası. Türkiye’nin Rusya’dan S-400 satın almasının CAATSA’nın 231’inci maddesini ihlal etmiş olacağı ve yaptırımların bundan dolayı gündeme gelmesi gerektiği belirtiliyor. Bu madde, ABD’nin hasmı sayılan Rusya’nın istihbarat veya savunma sektörleri ile alışveriş yapan kişi veya kurumlara yönelik yaptırım uygulanmasını öngörüyor.

Türkiye’nin ABD müttefikliğine ödemek zorunda bırakıldığı bedelin boyutlarını fark edebiliyor musunuz?

ABD İran’ı hasmı görüyor ona karşı uyguladığı yaptırımlar kapsamında onunla herhangi bir alışverişi kendisine karşı görüyor. ABD, Rusya’yı kendisine karşı hasım görüyor, onunla S-400 alışverişini sanayisine yapılmış bir katkı olarak yatırım kapsamına almaya çalışıyor ve bu yaptırımlarının faturasını da yine Türkiye’ye çıkarmış oluyor.

ABD’nin yaptırımlarının maliyeti Türkiye’ye çıkıyor ve NATO’dan müttefiki olan ABD bu maliyetleri karşılama konusunda en ufak bir katkısı olmuyor. Türkiye kendi tedbirini aldığında da ABD buna karşı çıkıyor. Tablonun biraz daha geniş açılı görüntüsü bu. Daha geniş ufukta başka neler görürüz acaba?

Okuma-yazmayı bilmezden gelmek, neden ve nasıl?

İstanbul Ramazan’da, hele içinde bulunduğumuz bahar ikliminde bir başka güzel. İftar ve sahur sofraları, teravihler, kitap fuarları insanların dünyalarını, ufuklarını birbirine katmaları, yoğurmaları ve zenginleştirmeleri için iyi bir vesile oluyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Okuma-yazmayı bilmezden gelmek, neden ve nasıl?
Haber Merkezi 22 Mayıs 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Okuma-yazmayı bilmezden gelmek, neden ve nasıl? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Tabi bir de İstanbul seçimlerinin tekrarlanması Ramazan sosyalliğine apayrı bir dinamizm veriyor. Nefis muhasebeleri, partinin muhasebesine, partinin muhasebesi İslam milletinin geleceği için kafa ve kalp yormalarına doğru gidiyor.

Sahada en önemli gündem İstanbul seçimleri. Bu konuda kafası ve tavrı çok net olanlar da var, karışık olanlar da var. 16 milyonluk İstanbul’da 9 milyon seçmenin oy kullandığı bir seçimde oyların birbirine bu kadar yakın çıkmış olması karşısında bir itirazın olması kadar doğal bir şey olamaz. Bunu seçim sonuçlarını kabullenmemek olarak görmek ancak aksi yönde ve aslında izandan yoksun bir propagandanın çok etkili işlediğini ve başardığını gösteriyor. O zaman hiç de makul olmayan, akla ve izana ters böyle bir propagandanın nasıl oluyor da bu kadar etkili işliyor olduğu üzerinde durmak gerekiyor. Eleştiri yapılacaksa da özeleştiri yapılacaksa da bu hat üzerinden gitmek gerekiyor.

Aksini düşünün. Oylar yine birbirine bu kadar yakın ama AK Parti önde olsun. CHP adayı itiraz etmeyecek miydi? Seçim sonuçlarını etkileyecek nitelikte hatalar tespit edildiğinde hangi güç o seçimleri iptal etmeyi engelleyebilirdi?

Ortada henüz bitmemiş bir seçim var. Çünkü itirazlar seçimin bir parçası. Dünyanın her yerinde böyle, Türkiye’de de gelmiş geçmiş bütün seçim tecrübelerinde hep böyle olmuş. ABD’de birçok eyalette oy farkı yüzde 1’in altında olduğunda yeniden sayım yapılması bir kuraldır. İstanbul’da oyların tamamının sayımı kabul edilmiş olsaydı, seçim yenilemeye belki gerek olmazdı. Bu seçimde bile itirazlar üzerine sonucu değişen yerler oldu. O zaman itiraz hakkını kullanmaktan kim niye vazgeçsin?

Sohbet esnasında biri diyor ki: “Bıraksaydık, biraz da onlar kazanmış olsundu. Ülke rahatlar, onlar da ellerini taşın altına koymuş olmanın sorumluluğunu üstlenmiş olurdu.”

Dedim, daha önce de yazdığım gibi, seçim gerçekten kesin bir şekilde böyle sonuçlanmış olursa, bizim de diyeceğimiz şey bundan başkası değil. Hatta bunun için Türkiye’nin demokrasisiyle gurur bile duymaya devam ederiz. Muhalefetin kazanma ihtimalinin bu kadar yüksek olduğu ve bu sonuçların olgunlukla kabul edildiği bir ülkedir Türkiye.

Ne var ki herkes seçime kazanmak için girer. Kimsenin seçimlerde rakipleri kazansın diye girdiği görülmüş bir şey değildir. Maça girmiş herhangi bir takımın son on dakika oyun hakkını kullanmadan karşı takıma oyunu sırf centilmenlik olsun diye bıraktığını gördünüz mü? AK Parti yöneticilerinin kendi adlarına bireysel bir cömertlik yapmaları söz konusu olabilir ama temsil ettikleri halk adına böyle bir cömertlik yapma hakkını siz nerden uyduruyorsunuz?

Üstelik oylar birbirine çok yakın ve ilk başta 29 bin olarak ilan edilmiş geçersiz oyların tekrar sayımından ancak kasıtlı olarak bir parti aleyhine olacak şekilde 16 bin oyun tespit edildiğini gördük. O oylar yerine konulduğunda fark 13 bine düşmüş. Bu kadar oyun bu şekilde yer değiştirmesini tesadüfle geçiştirmek, bunun karşısında bir kasıt aramamak mümkün değil, arayıp da bulamamak da ancak bu hırsızlığın bir parçası olmakla mümkün olabilir.

Oylar kasıtlı olarak yer değiştirmişse bunun adı hırsızlıktır. “Seçimler tekrarlanıyor, çünkü oyları çaldılar” diye başlatılan kampanyaya yavuz hırsızların velvele yapmaları alışıldık bir şey. Ancak bu velveleye bir de YSK’nın kararında “hırsızlık” veya “çalma” gibi kelimelere yer verilmemiş olmasını hırsızlığın yokluğunun ispatı gibi göstermeleri bir kurnazlık değilse artık şu fıkradaki duruma yakıştırılmayı fazlasıyla hak ediyorlar.

Başka bir vesileyle yine bu köşede benzer bir vaka için anlatmıştım, tekrarlayalım. Ancak oradaki fıkrada ismi geçen hayvanı değiştiriyoruz, çünkü o hayvan fıkrada başka bir rolde de geçse kendini o rolle özdeşleştirip alınanlar olduğunu görmüştük. Maksadımız şu Ramazan gününde kimseyi incitmek değil elbet, meramımızı hasıl etmektir.

Vaktin birinde, köyün birinin boş bulunan imam kadrosuna müracaat eden iki kişiden biri bizzat köylüler tarafından seçilecekmiş. Köyün ahalisi ilk defa başına gelmiş bu işlem için bir yöntem tespit etmeye çalışırlar. İstişareler sonucunda adayları imtihan etmeye karar verirler. Bu iş için önce bir jüri tespit edilir. Jüri adayları ilk etapta okuma-yazma imtihanına tabi tutar. Tutar tutmasına ama jürinin kendisi okuma yazma bilmemektedir. Yine de kulaklarına çalışan bir tarzı takip ederek adaylardan bir tahtaya “kedi” kelimesini yazmalarını isterler. Adaylardan biri hemen çok bilmiş müstehzi bir edayla “kedi” diye yazar. Ne beklersiniz? Okuma yazma bilmeyen köylü bir şeye benzetemez tabi. Diğerinin yazmasını isterler. O da belki bilmediğinden belki de köylüdeki zaafı hemencecik fark ettiğindendir, tahtaya kelimeyi yazmak yerine hızla ve üstünkörü bir kedi resmi çizer. Köylü resmi görür görmez “aha işte bu!” der.

YSK, bunlara kediyi daha nasıl göstersin? Açık açık demiş işte, yerinde olması gereken geçersiz oyların, oy pusulalarının, sandık seçmen listelerinin, sandık sonuç tutanağının, sayım döküm cetvelinin “yerinde bulunmadığı” tespit edilmiş. Yerinde bulunmayan şey, hele böylesi bir süreçte “çalınmış” olmaktan başka nasıl ifade edilebilir? Size bir de hırsız resmi mi çizsin okuyabilmeniz için.

Bir şey değil de durumu lehlerine çevirmek için neredeyse okuma yazmayı bile bilmezden gelecekler. İşin kötüsü bu okumaz-yazmazlık paylaşıla paylaşıla ideolojik bir kanaate dönüşüyor.