Fitneyi uyandıranlar…

Yabancı düşmanlığı ciddi bir insanlık sorunudur. Irkçılığın bir biçimidir ve tipik bir cahiliye geleneğidir. Ortaya çıkışı tamamen cahilce değerlendirmelerle, cahilce duygularla ve insanı insanlığından uzaklaştıran tutumlarla ilgilidir. Başka insanlara, özellikle zayıf insanlara, muhtaç insanlara, neden burada olduklarına dair hiçbir empatisi yok. Aynı şeyin bir gün kendi başına da gelebileceğini unutur. Kendi atalarının mutlaka bir zaman mülteci veya muhacir olduğunu hatırlamaz. Muhacirin kendi rızkından yediğini sanır, kendi konforunu bozduğu vehmine kapılır.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Fitneyi uyandıranlar…
Haber Merkezi 13 Nisan 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Fitneyi uyandıranlar… yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Yabancı düşmanlığı cehaletten beslenir, çünkü insanoğlu her zaman bir yerde kendini mutlak yerli, bir yerin mutlak sahibi gibi görür, ki değildir. “Dünya bir han gelen göçer”. Hiç kimse bulunduğu yerde ezelden beri mevcut değil, bulunduğu yere ilelebet kazık çakacak da değildir.

Peki, bizimkiler Almanya’da, Avrupa’nın birçok ülkesinde yabancı düşmanlığına maruz kaldığında kolaylıkla ikna olabildiğimiz bu argümanlar, bizim ülkemizde yabancılara karşı sergilediğimiz tutumlara karşı bizi ne kadar ikna edebiliyor?

İnsani seviyemizin teste tabi olduğu yer tam da budur: Bize yapılmasını istemediğimiz şeyi biz başkasına nasıl yapabiliyoruz?

Aslına bakarsanız yabancı düşmanlığı yabancıyla karşılaşan herkesin içinde uykudaki bir fitnedir. Bir potansiyel kötülüktür yani. Onun uyandırılıp uyandırılmaması, uyandırılmamasına karşı toplumların sergilediği olgunlukta farklılık olabiliyor. Ne yazık ki bu fitneyi en fazla kaşıyanlar bunu bir siyasi kâra dönüştürmek isteyen siyasetçiler oluyor.

Türkiye 8 yıldır ölümden kaçmak zorunda kalan Suriyeli kardeşlerine kapılarını tereddütsüz açmakla kalmayıp halkıyla devletiyle, sivil toplum kuruluşlarıyla sergilediği misafirperverlik dolayısıyla bütün dünyanın takdir ve hayranlığını kazanmış durumda. Türkiye’yi dünyada itibarlı kılan en başta gelen mevzulardan biri de bu olmuştur. Türkiye bu itibarı her toplumun içinde bulunabilecek “fitneyi uyandırmamayı başardığı” için kazandı. Türk milleti neresinden bakarsanız bu fitnenin uyanmasına karşı şu ana kadar başarılı bir mücadele vermiştir.

Yabancı düşmanlığı ne kadar cahilce ise gelen misafirin rızkıyla birlikte geldiğini bilmek ilmin en derin seviyesidir. Türk halkı bu ilmi seviyeye fazlasıyla sahip. Ancak siyasetçiler bu kışkırtmaları yaptığında maalesef fitne daha hızlı uyanıveriyor. İnsanlardaki cahiliyeye oynamış oluyorlar. İlimden sonra cehalet, bilinçten sonra gaflet ne acı bir son.

İstanbul’da mahalli seçimler esnasında sosyal demokrasiye yazılmış olan siyasi partiler en fazla bu cehalete oynadılar, fitneyi kaşıyıp uyandırmaya kalkıştılar. Yazık ki bu fitneyi epey uyandırmayı başardılar. Halbuki bu alan tamamen siyaset dışı kalması gereken bir alandı.

Bolu Belediye başkanlığını kazanan CHP adayının seçim vaatlerinden birisinin Suriyelileri Bolu’dan sürmek olduğunu büyük bir dehşet içinde görüyorduk. Maalesef Bolulular bu faşizme dur demek yerine, bu ırkçılık ve yabancı düşmanlığı fitnesini alenen uyandırana tepki göstermek yerine belki bu nedenle belki başka nedenlerle onu başkan seçtiler. Daha önce demiştik. Maalesef demokrasi dediğimiz şey faşizm-uyumlu bir sistemdir. İnsanların en süfli duygularına hitap ettiğinizde de yol kat edebiliyorsunuz.

Bütün Suriyelileri bir topluma düşman ederek oy toplamayı hedefleyen başkana muhtemelen bütün Bolulular sadece bundan dolayı oy vermiş değildirler. Ancak insanlık adına, bu ırkçı ve merhametsiz söylemleri dillendirene Boluluların gereken dersi vermesi beklenirdi. Bu söylem felaket bir söylem çünkü. İnsanın hem dünyasını hem ahiretini yakan bir söylem. Herhangi bir partiyle alakası yok, bu mensubu olduğumuz İslam’a da, bütün mukaddes değerlere de ters bir söylem.

Üstelik aynı belediyle başkanı göreve başlarken o değerlerimizin emredildiği Kur’an-ı Kerim’i öpüp alnına koymuş. Halbuki o Kitap’ta yazılanlar sadece Suriyeliler için söyledikleri dolayısıyla o Başkanı daha şimdiden mahkum eder. “Kendilerine ‘Allah’ın size verdiği rızıktan (yoksullar için) infak edin denildiğinde, ‘Allah’ın dilemesi halinde zaten doyuracağını (dolayısıyla Allah’ın doyurmadığını) biz mi doyuralım? Ne kadar büyük bir yanlışlık içindesiniz’ derler” (Yasin, 47).

Biraz Kur’an’ın ilminden nasibi olan, yoksullar için, insanlık için yapılan harcamaları böyle kem görmez. Görürse ve gösterirse ne olur, bilen bilir.

Oysa o Suriyelilerin hiç biri bile isteye, keyif çatmak için Türkiye’ye gelmiş değil. Bunların hepsinin en az bir veya bir çok akrabası öldürülmüş, ya rejimin insanlıktan zerre nasibi olmayan şebihasının veya PKK-PYD’nin veya DAEŞ’in veya diğer terör örgütlerinin musallat olmasıyla yurtlarından zorla kaçırılmış insanlar. Canlarını kurtarmak için kapımızı çalmış insanlara yapılacak en aşağılık şeyi yapmak milletimize yakışmaz. Nitekim milletimiz kendine yakışmayanı yapmadı zaten. Ama millete temsilcilik talebiyle öne çıkan siyasetçilerin bu fitneyi bu şekilde uyandırmaları cehaletten de öte bir insanlık suçu.

Bu insanlık suçunun sosyal demokratlık iddiasındaki bir partinin adayından gelmiş olması üstüne tüy diken bir ayıp. Partisinden bu konuda bir tepki beklemenin beyhude olduğunu biliyoruz, çünkü bizzat kendi Genel Başkanı ülkemize sığınmak zorunda kalmış insanlara karşı bu insanlık suçu tahriki bütün seçim kampanyalarında tekrarlıyor.

Fitneyi uyandıran bu tavra karşılık onu hala uyutmaya çalışan erdemli siyaseti de tebrik ediyoruz. Ağrı Belediye Başkanı Savcı Sayan, Bolu Belediyle başkanına “Sana yük oluyorsa Suriyeli kardeşlerimizi, bize gönder, başımız üzerinde yerleri var” diyerek yüreklere su serpti, insani seviyenin daha fazla düşmesine engel oldu.

İslamofobinin mazereti olamaz

İslamofobinin, yabancı düşmanlığının, ırkçılığın, insanlara karşı nefreti kışkırtmanın bir mazereti yok. Oysa, İslamofobi kelimesinin içerdiği fobi, yani korku, kendi içinde bu mazereti üretmeye teşnedir.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : İslamofobinin mazereti olamaz
Haber Merkezi 10 Nisan 2019, Çarşamba Yeni Şafak
İslamofobinin mazereti olamaz yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Korkuyorlar, o yüzden nefret ediyorlar.

Korkuyorlar, o yüzden “önleyici” olarak saldırıyorlar.

Nefret ve saldırganlıklarının gerçek nedeni olan korku psikolojik bir durumdur, fobi ise bir hastalık. Her durumda raporluk bir durum ve bir mazeret üretebiliyor.

Oysa İslamofoblar gerçekten korktukları için Müslümanlara düşmanlık edip saldırıyor değiller. Bilançoya bakıldığında dünyada İslomofoblar hiç öldürülmüyor, saldırıya uğramıyor; onların marifetiyle katledilenler sadece Müslümanlar. Ama yine kendilerinden korkulanlar da Müslümanlar oluyor. Müslümanlar kendi katillerinden korkmuyor, ama katiller kendi kurbanlarından korkuyor. Böylesine tuhaf bir denklem.

Geçtiğimiz hafta sonu İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesinin İslam ve Küresel İlişkiler Merkezinin (CIGA) düzenlediği 2. Uluslararası İslamofobi Konferansından bahsetmiştim. Artık küresel bir nitelik kazanmış olan İslamofobinin her yerde karşımıza çıkabildiğinden, çünkü büyük ölçüde batı-merkezli bir jeopolitiğin etkisiyle giderek kendi mazeretlerini üretip haklılaştırılabildiğinden sözetmiştik. Sayısız örnek verilebilir buna tabi. Ama bugün tipik bir örnek olay olarak ABD’de iki kızı ve damadı öldürülen Müslüman Dr. Muhammed Abu-Salah’nın geçtiğimiz günlerde ABD Kongresi’nin adalet komisyonunda “nefret suçları ve yükselen beyaz ırkçılık” örneği olarak çağrıldığı oturumda kongre üyeleriyle girdiği diyalog var.

Kongre üyeleri kendisini iki kızı ve bir damadı sadece başörtüsü ve Müslüman görmeye dayanamadığını söyleyen ırkçı bir komşuları tarafından Kuzey Carolina’daki Chapel Hill’de 2015 yılında vahşice taranarak katledilmişti. Doktor olan acılı baba komisyona ABD’de giderek yaygınlık kazandığı söylenen “nefret suçları ve yükselen beyaz ırkçılık” tehlikesine karşı hikayesini dinlemek üzere çağrılmış.

Ancak komisyon toplantısı boyunca “kendi çocuklarının otopsi raporlarını okumak zorunda kalmış tek değilse bile birkaç babadan biri, bu otopsi raporları kendi hafızasına saplanmış biri” olmanın dayanılmaz acısını paylaşmaya bile fırsat bulamadan, Komisyon üyelerinin tuhaf sorularına maruz kaldı. Sorular acılı babayı bir anda çocukları öldürülen değil de birilerini çocuklarını öldürmeye tahrik eden, buna mecbur bırakan bir şüpheli gibi tuhaf bir duruma düşürdü.

“Çocuklarınıza nefret aşıladınız mı?” diye sordu Morton Klein. Dr. Abu Salah’ın “Yusor ve Razan (kızları)’nın kafasından giren mermilerin beyinlerini parçalayarak çıkarken başörtülerinin üzerine kanlarının ve vücut parçalarının yapışıp kaldığını, damadı Deah’ın ise yere düşmeden önce göğsüne ve omuzlarına isabet aldığı kurşunlarla nasıl yere yığıldığını, otopsi raporuyla bunları canlı canlı yaşadığını” anlatırken öbürü “sizin dininiz size Yahudilere karşı nefret mi aşılıyor?” diye soruyor.

Abu Salah’ı Cumhuriyetçilerin sorumlu olduğunu düşündükleri “nefret suçları ve yükselen ırkçılık” karşısında çarpıcı örnek deneyimini anlatsın diye çağıran komisyonun Demokrat Partili üyeleri bile bu saygısızlık karşısında seslerini çıkarmıyorlar. Küstah Cumhuriyetçi aynı zamanda Amerikan Siyonist Örgütünün de başkanı olan Morton Klein çocukları hunharca, alçakça öldürülmüş Dr. Abu Salah’a soru sormanın ötesine geçip nasihat ediyor:

“Bizim gerçekten Mısırlı Başkan Sisi’nin yaptığını yapacak Müslümanlara ihtiyacımız var, Kur’an’ın bazı parçaları üzerinde yeniden düşünmek ve yeniden teyit etmek gerek. Neden Amerikalı Müslümanların üçte biri anti-semitiktir, bunun anlaşılması gerek… Bu Müslüman anti-Semitizmi hakkında konuşmamız lazım” diyerek hem kendi İslam nefretine mazeretini göstermiş oldu hem de bu nefretin anti-Semitizmin başka bir versiyonu, çok daha feci bir versiyonu olduğu gerçeğine kör ve sağır kaldı. Oysa o anda karşısında anti-Semitizm yoktu. O anda anti-Semitizm sadece bir ihtimaldi ama İslam düşmanlığının ortaya koyduğu insanlık dışı vahşet apaçık bir gerçekti.

Apaçık gerçeği bütün çarpıcılığıyla görmeyip artık uzak bir ihtimal olan anti-Semitizmi hele böyle bir ortamda dile getirmek basit bir münasebetsizlik sorunundan ibaret değil elbet. Amerikan siyasetine iyice sinmiş bulunan utanmazlık, nezaketsizlik ve karşılıklı sorumluluk duygusunun tükenişi. Bu tükeniş ABD’yi de içten içe tüketir, hiç kuşku yok, kaçış yok.

Kurbanları Müslüman olan vahşi, alçak insanlık dışı bir şiddetten bile anti-Semitizm için bir kar çıkarma uyanıklığını geçtik, buradan Müslüman nefreti ve düşmanlığı için bir mazeret üretebilmek büyük bir arsızlık.

Aynı arsızlığı ABD Başkanı Trump bir Cumhuriyetçi Kongre üyesini söylemlerinde ve politikalarından dolayı eleştirdi diye Siyahi Müslüman kadın kongre üyesi İlhan Omar’i anti-Semitistlikle suçlayarak gösteriyor. Meğer söylemleri ve siyaseti dolayısıyla eleştirilen kişi Yahudi imiş de, bundan dolayı Omar Yahudi düşmanlığı yapmış oluyor. Baksanıza şu anti-Semitizmin nasıl bir koruma hatta saldırganlık kalkanına dönüştüğüne.

İslamofobinin küresel bir konu haline gelmesinde kuşkusuz Amerikan siyasetinin bu arsız, duyarsız ve sorumsuz yaklaşımlarının çok büyük rolü var.

Bunları izlemeye devam etmek gerek.

Bu arada Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde İslam ve Küresel İlişkiler Merkezi’ni (CIGA) kurmuş ve yönetmekte olan Prof. Sami el-Arian’ı dikkatle ve tebrikle takip ediyorum. Yönetmekte olduğu merkez her hafta farklı ama her biri birinci sınıf bir etkinlikle akademik-düşünce hayatımıza çok ciddi-kaliteli katkılar sağlıyor. Tabii ki üniversitenin rektörü Prof. Dr. Mehmet Bulut’u da bunun için ayrıca tebrik etmeli. Türkiye’de üniversitelerin iyi yolda olduğuna dair bir umut veriyor. Tebrikler ve teşekkürler.

Küresel İslamofobi ve faşizm-uyumlu demokrasiler

İslamofobinin günümüzdeki küresel kurumlaşması bu olgunun artık sadece belli bölgelere mahsur olmadığını gösteriyor. İslamofobi Müslümanların azınlıkta olduğu yerlerde, Müslümanların varlığının sadece hafızalarda kalmış olduğu yerlerde, hiçbir Müslümanın olmadığı yerlerde ve hatta Müslümanların çoğunlukta olduğu yerlerde de karşımıza çıkabiliyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Küresel İslamofobi ve faşizm-uyumlu demokrasiler
Haber Merkezi 08 Nisan 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Küresel İslamofobi ve faşizm-uyumlu demokrasiler yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


İslamofobi çalışmalarını analiz edenlerin çoğu onu bir medya manipülasyonu veya bazı yerlerde azınlıkları yönetmenin bir aracı olarak görüyorlar. İslamofobia hakkındaki hakim anlayış onu basitçe Müslümanlara karşı tavır ve eylemler bütünü olarak veya Müslümanlara karşı yanlışlar yapanları öne çıkaran bir kavramsal kategori olarak basitleştiriyorlar. Oysa böyle bir bakış neticede bir şekilde onu Müslümanların da yanlış davranışlarına bir tepki olarak çevirmeye çok yatkın oluyor. İslamofobinin küreselleşmesi sorunu aslında tamamen çağdaş dünya düzenini yeniden kurmaya çalışan uluslararası ilişkilerin bir konusu olarak anlayan bir jeopolitik yaklaşımla ele almalı”.

Bu sözler Türkçe’de 2000 yılında yayınlanmış olan “Fundamentalizm Korkusu: Avrupamerkezciliğin Sonu ve İslamcılığın Doğuşu” ile 2017 yılında yayınlanmış olan “Hilafeti Hatırlamak: Dekolonizasyon ve Dünya Düzeni” başlıklı iki güçlü kitabın yazarı olan Salman Sayyid’e ait. Geçtiğimiz hafta sonu, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi’ne bağlı İslam ve Küresel İlişkiler Merkezi’nin düzenlediği “2. Uluslararası İslamofobia Konferansı”nın açılış oturumunda yaptığı konuşmada söylediği sözler bugünlerde İslamofobinin akıl almaz çokluktaki ve tuhaflıktaki tezahürleri ve uygulamalarına dair iyi bir açıklama.

Sayyid, “küresel demokrasi” diye bir gelişmenin bugünün dünya düzeninin kabul edemeyeceği bir şey olduğunu da ekledi. Batılılar kendi ülkelerinde demokrasiyi seviyorlar, ancak Müslüman ülkelerin veya Latin Amerika ülkelerinin demokratik olmasını kendi düzenlerine açık bir tehdit olarak görüyorlar. Onlar için yönetebilecekleri diktatörler kendileri dışındaki dünya için çok daha uygundur.

Şu anda dünya düzeni içinde aynı şekilde yönetmeyi umdukları halde gelişmiş demokrasisi dolayısıyla yönetemedikleri tek ülke Türkiye. İslam dünyasındaki tek doğru dürüst demokrasisini temsil eden Recep Tayyip Erdoğan’la sorunlar yaşıyorlar ve tam da bundan dolayı böyle bir demokrasi yerine hiçbir kural tanımayan, insan haklarını ayaklar altına almış olan Sisi Mısır’ıyla hiçbir sorun yaşamıyorlar.

Bundan dolayı İslam dünyasının işleyen tek demokrasisinin başındaki kişi olarak Erdoğan’ı itibarsızlaştırmak üzere akıl almaz kampanyalar yürütüyorlar. Bu kampanyalarını yöneten şeyin veya bu kampanyaları doğrultusunda başvurdukları bir enstrümanın İslamofobi olduğu bugün net bir biçimde görünüyor. İslam gerçekten korkutuyor, ama öldürmekle, tehditle, aşırılıkla değil. Kendi dünya düzenlerine sorun ihtimallerini her zaman barındıran demokratik potansiyeliyle… O yüzden İslamofobinin doğrudan jeo-politikle alakası oluyor.

Demokrasi hakkında belki hayal kırıcı bir gerçek, ama demokrasinin başka ülkelerde faşizmi, ırkçılığı, katliamları engellemek gibi bir önceliği yok. Olmadığı gibi, kendi Batılı ülkelerinde de demokrasi faşizmle uyuşmayan bir şey değildir. Demokrasi bugünün Avrupa’sında gördüğümüz gibi faşizmle pekala uyum sağlayabiliyor. Yabancı düşmanlığıyla gayet iyi uyum sağlayabiliyor.

Göçmenlere karşı nefret söylemlerini en iyi kullanan aşırı partiler her zaman olmasa da çoğu zaman avantaj elde ederek demokrasilerde öne çıkabiliyor, iktidara gelebiliyor veya iktidar ortağı olabiliyorlar. Bugünün Avrupa’sında demokrasinin bu tarzda verilebilecek örnekleri alabildiğine çoğalmış bulunuyor.

Yani faşizm-uyumlu demokrasi, yabancı düşmanlığı-uyumlu demokrasi, sosyalizm-uyumlu demokrasi.ilh. Herşeyle uyum gösterebilen, kendine ait hiçbir değeri olmayan demokrasi bir tek İslam sözkonusu olduğunda onunla uyuşup uyuşmadığı sorgulanıyorsa bunun kimin için ne anlamı var?

Elbette bu, demokrasiye şu anda Müslüman dünyada, bir yönetim biçimi, bir siyasal katılım ve yetkilerin tedavülünün bir yolu olarak ve kurumların denetimini sağlayan bir mekanizma olarak duyulan ihtiyacı yok saymıyor. Ancak kuşkusuz her zaman demokrasinin yetmediğini, ondan çok daha fazlasına da sahip olmamız gerektiğini anlatıyor.

Aslında İslamofobinin bu şekildeki kullanımı batılı demokrasilerin yapıçözümünü getiren, maskelerini indiren bir tarafı var. Günümüz dünyası İslamofobi örneklerinin her geçen gün daha da yaygınlaşmasına tanık oluyor. Batı dünyası için Müslüman dünyada demokrasi talepleri arttıkça İslamofobik söylem ve uygulamaların daha da derinleşmesini bekleyebiliriz.

Bu çelişki geleceğin dünyasının başat paradokslarından biri olacaktır. Zira Sayyid’in de dediği gibi İslamofobiye İslam adına terör yapılması yol açmıyor. Ona yol açan şey bizatihi İslamofobların yıkıcı, soykırımcı tabiatından başkası değildir.

Çünkü İslamofobiye bir de haklılık kazandıran bir mantık demokrasinin kendi işleyişi içinde çalışmaya başlayacaktır. Yeni Zelenda’daki eşi görülmemiş vahşet ve nefretteki Müslüman katliamına gösterilmeyen tepkiler İslamofobiyi giderek normal görmenin, sonuçlarıyla birlikte meşru saymanın bir etkisi.

Bir de tipik bir örnek olarak ABD’de iki kızı ve damadı öldürülen Müslüman Dr. Muhammed Abu-Salha’nın geçtiğimiz günlerde ABD Kongresi’nin adalet komisyonunda “nefret suçları ve yükselen beyaz ırkçılık” örneği olarak başından geçenleri anlatırken kongre üyelerince maruz kaldığı bir muamele var. Apayrı bir örnek olarak incelemeyi hak eden bir olay. Kızları sadece başörtülü Müslüman görmeye tahammül etmediği gerekçesiyle bir ırkçı İslam düşmanı tarafından vahşice öldürülmesine karşılık, acılı babanın yüzüne karşı, katilini mazur göstermeye çalışan sorular, cüretkar ifadeler…

Hiç kuşkusuz, bu olay katliamın kendisinden daha da fazla vahim. İbret olsun diye bu olayın üzerinde biraz daha duralım, ama tabii ki sonra…

“Ermeni soykırımı” demek kendi soykırımlarınıza kefaret olamaz

Nisan ayına geldik ya. Soykırımcılığı tarihlerinden, tabiatlarından, karakterlerinden gelen, sadece tarihte değil daha gün bütün dünyayı kana, fesada, soykırıma boğan siyasetleriyle menşur ülkeler Türkiye’ye karşı Ermeni gündemini tekrar ısıtmaya başladı.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : “Ermeni soykırımı” demek kendi soykırımlarınıza kefaret olamaz
Haber Merkezi 06 Nisan 2019, Cumartesi Yeni Şafak
“Ermeni soykırımı” demek kendi soykırımlarınıza kefaret olamaz yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Önce ABD Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi Başkanı Adam Schiff tarafından sunulan bir karar tasarısında, “Temsilciler Meclisi’nin Ermeni soykırımını tanımayı ve anmayı ABD politikası olarak gördüğü” ifade edildi. Bir karar tasarısıdır, ne olur, nasıl gelişir bilinmez. Ama bu her yıl ABD senatosunda, kongresinde olağan gündemdir.

Ardından Fransa’da, bundan böyle 24 Nisan’ı ‘Ermeni Soykırımını Anma Günü’ ilan ettiğine dair kararname Cumhurbaşkanı Macron tarafından imzalanarak, resmi gazetede yayımlandı.

Ardından İtalya’daki koalisyon hükümetinden Ermeni soykırımını resmi olarak tanıması ve bunu uluslararası alanda savunmasını isteyen bir önerge verildi. Önerge oylandığında 43 çekimsere karşı 382 evet oyuyla kabul edildi.

Avrupa’nın insana pek düşkün ülkeleri, devletleri 1915 yılına müracaat ederek, o gün çekilmiş acılara karşı bile hala ne kadar duyarlı olduklarını, ne kadar merhametli ve ne kadar insancıl olduklarını böylece göstermiş oluyorlar. Yanlış anlamayın, olayın günümüzde yaşanan hadiselerle bir ilgisi yok, tamamen merhametlerinden, iflah olmaz insancıllıklarından, bir karıncayı incitmeye dayanamayan yufka yürekliliklerinden. Yerseniz.

Bugün bizzat kendilerinin sorumluluğunda dünyanın bir çok yerinde kan gövdeyi götürürken 1915’e giderek yaptıkları şey sadece nefreti biraz daha kışkırtmaktan başka bir şey değil. Bu nefret Avrupa toplumlarının zaten ciddi bir sorunu haline gelmişken, faşizmi her geçen gün karanlık bir bulut gibi semalarına çağırırken, bu tür adımlar o bulutlardan sadece felaket çöktürür.

Halbuki ilk zamanlar bunu yaparken masumu, yufka yürekliyi, hümanisti nasıl da iyi oynuyorlardı. Bugün nedense inandırıcı olmadıkları gibi bu gündeme sarılış biçimleri ile ellerine geçse bütün Türkleri, Müslümanları bir kaşık suda boğacak nefretlerini de gizleyemiyorlar.

Hadi yine eskiden bu gündeme sarılışlarında bir nebze kendi günahlarını affettirmek için bir kefaret ödeme duygusu da sezilmiyor değildi. Çünkü Ermenilerin başına gelenler onların açısından bakıldığında bile büyük ölçüde onların sürdükleri bir maceranın trajik sonucuydu. Kışkırttılar ve ortada bıraktılar.. Hikayenin bir boyutu da bu.

Diğer bir boyutu, soykırım dedikleri hadiseden dolayı tehcir edilmiş Ermenileri kendi ülkelerine istenmeyen bir sığıntı gibi aldıktan sonra ne yaptıkları. Esasen Osmanlı Ermenileri tehcir ederken bile onları yurtdışına, yani kendi topraklarının dışına çıkarmamıştı. Yaptığı şey aslında Osmanlı toprakları içinde bir yer değiştirmekten ibaretti. Sonradan Ermenilerin yerleştirildikleri yerler Osmanlı sınırları dışında kalmıştı. İşte oralardan Avrupa’ya çok sayıda Ermeni gitmişti. O Ermenilerin sayısı ırkçı Avrupa’da nüfus dengelerine tehdit hissettirecek boyuttaydı. Fransa’nın bu tehdide karşı bir önlemi II Dünya Savaşında diğer Avrupa ülkelerine karşı onları ön cephelere sürerek kırdırmak oldu.

Bu dosya neden hiç açılmıyor? Açılacak gibi olduğunda neden hemen üstü kapanıyor, unutturulmaya çalışılıyor? Oysa orada Fransa’nın Ermenilere karşı işlediği büyük bir suç var ve Fransa kendi günahıyla yüzleşeceğine 1915’e sığınıyor, orada bütün günahlarını üstüne atacağı bir soykırım hikayesi nasıl olsa iyice işlenmiş, yenilmiş yutulmuş bir vaziyette hazır duruyor.

Dışişleri bakanımız sayın Mevlüt Çavuşoğlu, bu soykırım edebiyatındaki ikiyüzlülüğüne örnek olarak 25 yıl önce işlenmiş olan Ruanda’daki soykırımı hatırlatıyor. Aslında oraya kadar gitmeye bile gerek yok. Bugün işlenmekte olan bütün katliamlarda payları yok mu? Suriye’de bir milyon insanın kanı akarken hangi insani duyarlılığını işittik Fransa’nın?

Daha iki ay önce kendi halkından üç bin kişiyi bir gün içinde gözünü kırpmadan öldürmüş Mısır diktatörü Sisi’yi üstelik yine katliam yapar gibi 9 masum genci idam ederek öldürdüğü günlerde ziyaret etmedi mi, hem de bütün anlı şanlı Avrupa liderleriyle birlikte? Hem de o diktatörden diktatörlüğün kendine özgü şartlarına dair bir nutuk dinlemediler mi?

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, daha bugünlerde sadece petrol uğruna Libya’da desteklediği darbeci Hafter’in kendi halkına karşı soykırım yapmasını da içerebilecek saldırılarını destekleyen bir karara imza atmış biri. Onun her yıl Ermeni soykırımını resmi olarak anacağını ilan etmesi hangi mazlumun acısına nasıl bir merhem olabilir?

Bugün Libya’da yaşanan aslında insanlığın yüzkarası bir durum. Libya halkıyla hiçbir ilgisi kalmamış biri, Libya halkının Uluslararası toplumca tanınmış tek meşru temsilcisi olan ulusal ittifak hükümetine karşı bir işgal girişiminde bulunuyor, bu meşru hükümeti yıkıp bütün Libya’nın kaynaklarını gasp etmeye kalkışıyor ve bu adam başlarında Fransa’nın da bulunduğu bazı ülkeler tarafından desteklenebiliyor. Bu Ermeni Soykırımı gündeminin Fransa vicdanıyla alakası olmadığı çok açık da hangi gaspı, hangi yeni soykırım girişimini örtbas etmek üzere ısıtıldığı anlaşılmıyor mu?

Ya İtalya?

Bugünlerde yine peşinde olduğu petrolleri uğruna yirmili, otuzlu yıllarda Libya’da döktüğü kanlar bugün hala akmaya devam ediyor O ise günahlarını temizlemek üzere 1915’e sığınıyor.

Sığının bakalım, nereye kadar?

Ama biliniz ki ne sizin Ermeniler hakkındaki bu ikiyüzlü matem havalarınızın ne ölmüş Ermenilere ne de bugün yaşayan torunlarına hiçbir faydası yok. Üstelik onlara karşı işlemiş olduğunuz suçları bu havalarınız sürekli hatırlatacaktır. Ermeni soykırımı zikriniz sizin günahlarınıza kefaret olmayacağı gibi aslı niyetlerinizi daha fazla ifşa ediyor.

1915’e sığınarak bugüne taşıyacağınız şey nefret ve düşmanlıktan başka bir şey değil. Bir de tabi günümüzde içinde bulunduğunuz çelişkili ve ikiyüzlü durumunuzun çırılçıplak gerçekliğini…

Hangi partinin seçmeni daha ideolojik?

Seçimden sonraki gün elimizde çok derinlemesine sosyolojik analizler yapabileceğimiz en geniş kapsamlı anketin var olduğunu söylemiştik. Gerçekten de ülkenin sosyolojisini yapmak isteyenler için bu sonuçlar paha biçilmez değerde ve teferruatta veriler sağlıyor.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Hangi partinin seçmeni daha ideolojik?
Haber Merkezi 06 Nisan 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Hangi partinin seçmeni daha ideolojik? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Yapılabilecek bir çok analiz bir yana bugün için bu seçim sonuçları üzerinden bir iki analitik tespit yapalım mesela: AK Parti oyları ile muhalefet oyları arasında yapacağımız bir karşılaştırma AK Parti seçmenin çok daha az ideolojik davrandığını, tercihlerinde aday profilinden, söylemlerden, ekonomik, sosyal ve hizmet siyasetlerinden çok daha kolay etkilendiğini gösteriyor.

CHP ve HDP’nin hizmet noktasında en kusurlu, en şikayete konu oldukları yerde bile oylarının hiç etkilenmiyor olduğunu görmek bu sonuca kolaylıkla yönlendiriyor. İzmir, Diyarbakır gibi biri CHP’nin diğeri HDP’nin önplanda olduğu yerlerde, mesela, her iki partinin sundukları hiçbir hizmet olmadığı gibi adayları kendi partilerinin kimliğiyle, geçmişiyle hiçbir şekilde uyuşmadığı halde partiye sergilenen sadakatin ardında ideolojik motivasyonun kesinlikle rasyonel motivasyonlardan çok daha baskın olduğunu gösteriyor.

CHP’nin İzmir adayının genel olarak sol siyasal teolojinin cahiliye çağı ve kadrolarından 12 Eylül ile özdeş bir kökenden geldiği bilindiği halde, bütün günahlarının CHP kimliği altında yıkanabilmesi başlıbaşına yeterince ilginç bir olaydır.

MHP’li bir kökenden gelen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanının, üstelik adaylık sürecinde CHP kimliğini taşımakta sergilediği isteksizliğe ve bunun CHP camiasında yarattığı gönül kırıklığına rağmen, CHP oylarının hiç naz etmeden, üstelik HDP oylarıyla aynı potada buluşmaya koşması, bu cenahtaki seçmen davranışının esoterik-cemaatsel belirlenimine dair çarpıcı bir örnek sergiliyor.

Doğrusu bütün muhafazakar kökenine rağmen AK Parti oyları bu kadar kayıtsız-şartsız ve herşeye rağmen AK Parti’ye bağlanmış değil, AK Parti’nin çantasında keklik gibi durmuyor. AK Parti’nin adayının kim olduğunu önemsiyor, liderin söylemlerini günübirlik değerlendiriyor ve notunu veriyor, ekonomik politikalardaki tutarlılığı günübirlik takip ediyor ve etkilenmişse tepkisini hemen veriyor.

Çok bariz örnekler var buna dair. Güneydoğu’daki bir şehrimizde yapılan anketlerde AK Parti’ye destek yüzde 40’lar olarak tespit edilmişken sadece aday listesi açıklandığı gün bir anda yüzde 20’lere kadar düştüğü örnekler biliyorum. Buna mukabil, HDP bölge halkına söver gibi alakasız adaylar koysa bile bir çok yerde (tabii AK Parti’nin uygun aday koymadığı durumlarda) oy seviyesi hiç etkilenmeyebiliyor. Elbette bu durumlar da yeni gelişmelere göre hiç etkilenmeyecek şeyler değildir. Türkiye’nin sosyolojisi de, partilerin uyum kapasitesi ve söylemleri de sürekli bir değişim halinde.

Neticede hiçbir seçmenin oyu hiçbir partinin çantasında keklik değildir. Türkiye demokrasisinin halka verdiği büyük güç tam da budur ve bütün partilerin kendilerine patronluk yapan, kendilerini sürekli denetleyen ve performanslarını değerlendiren bu güçlü halka karşı kendilerini sürekli ispatla yükümlü olduklarını akıllarından çıkarmamaları gerekiyor.

İTİRAZLAR SEÇİMİN PARÇASIDIR, SONUÇLANMADAN SEÇİM TAMAMLANMIŞ OLMAZ

Seçim sonuçlarına yapılan itirazlar seçim sürecinin bir parçasıdır. İtirazlar yerinde görülüp değerlendirildiğinde, bunun üzerine oylar tekrar sayılmaya gerek duyulduğunda seçim henüz tamamlanmamış sayılır. Adaylara da, bütün ilgililere de süreç tamamlanmadan ne bir hak doğar ne de kesinleşmiş bir durum oluşur.

İstanbul seçimleri henüz tamamlanmamıştır, çünkü oyların birbirine akıl almaz yakınlıktaki dağılımı dolayısıyla yapılabilecek her itirazın bütün sonuçları değiştirebilme ihtimali vardır. Üstelik itirazlar neticesinde oyların düzenli ve sürekli olarak gerçekten de AK Parti lehine değişmesi, seçim sürecinde gerçekten de ciddi ve organze bir usulsüzlük yapıldığı izlenimi veriyor. Bu durumda kimse itiraz hakkını kullanıyor diye suçlanamaz. Suçlamaya kalkanlar tek kelimeyle karışmış oldukları bir hilenin bir emrivakiyle herkes tarafından yutulması peşindedirler.

Burada asla seçim sonucunun kabul edilip edilmemesiyle ilgili bir durum sözkonusu değildir. Halkın iradesi hangi yönde cereyan etmişse bunu kabul etmek demokrasinin kurallarına bağlı herkesin boynunun borcudur. Neticede şu anda sonucun kabul edilip edilmemesi değil, sonucun henüz netleşmemiş olması sözkonusudur. Halkın iradesini kabul edip etmemek değil, halkın gerçekten tam olarak ne irade etmiş olduğunu ortaya koyma mücadelesidir verilen.

İstanbul ölçeğinde bir seçim bölgesinde sanırım şu ana kadar ilk defa böyle bir durum oluşuyordur. Daha önce de başka yerlerde muhalefet partilerinin yaptıkları itirazların neden aynı şekilde değerlendirilmemiş olduğunu söyleyenler basitçe duygusal ve tepkisel davranıyorlar.

Daha küçük ölçekli yerlerde muhalefet partilerinin delilleriyle, sonucu değiştirebileceği değerlendirilen ihtilaflı durumları ortaya koyup da kabul edilmeyen itirazları olmamıştır. Bu seçimde bile bir çok yerde CHP ve HDP’nin itirazları değerlendirilmiş ve oylar yeniden sayılmıştır. Mesela Bergama, Giresun, Bursa, Yusufeli’nde CHP sonuçlara itiraz etti. Bergama ve Giresun’da itirazı makul bulununca sayım yapıldı, sonuç değişmedi, hatta her ikisinde AK Parti’nin oyları yükseldi. Bursa’da ise bildiğim kadarıyla itiraz dayanaksız bulunduğu için kabul edilmemiş.

Kısaca duruma göre her taraftan itirazların olmadığı hiçbir seçim yaşanmış değildir ve bu itirazların varlığı, sonuçlandırılma şekli, toplamda Türkiye’de seçim kurumunun yeterince iyi işlediğini ve bunun millet iradesine bilinen gücü veriyor olduğunu gösteriyor.

Bu seçimde de sonuç ne olursa olsun neticede herkesin kurallarını kabul etmiş olduğu çerçevede bir seçim tamamlanmış olacak ve halkın iradesi nasıl tecelli edecek olursa bundan herkesin en isabetli dersleri, mesajları çıkarması herşeyden önce kendisi için iyi olacaktır. Halkın verdiği mesajı tahrif ederek bu mesajdan kendisine yönelen eleştiriyi üstüne hiç alınmayanlar olabilir. Kendi bilir, neticede zararını kendi görür.

Bütün partilerin ilerisinde ama kendisinin gerisinde AK Parti

Her şeyden önce yüzde 53,3’lük bir çoğunluğu belediye yönetimlerindeki 25 yılında, iktidardaki 17. yılında alabiliyor olmak büyük bir siyasi mucize sayılır. Ancak gerek lider Erdoğan’ın halen dipdiri olan karizması, alabildiğine aktif ve başarılı liderliği, gerekse de Türkiye’de bu iktidar süreci içinde ortaya koyduğu başarılarla karşılaşıldığında bunun karşılığının çok daha fazla olmasını bekliyor insan.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Bütün partilerin ilerisinde ama kendisinin gerisinde AK Parti
Haber Merkezi 01 Nisan 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Bütün partilerin ilerisinde ama kendisinin gerisinde AK Parti yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Üstüne bir de Türkiye’nin şu andaki uluslararası konjonktürde oynadığı rol ve bu role karşılık maruz kaldığı saldırılara karşı harekete geçmesi gereken milli duyarlılıklar eklendiğinde AK Parti’nin bu seçimlerde aldığı oy yine onu rakiplerine karşı açık ara birinci parti yapmaya devam ediyorsa da, hak ettiği kesinlikle bundan daha fazlasıydı. Yani alınan oylar başkalarıyla değil kendi hak ettikleriyle karşılaştırılmalı.

O halde bu seçimlerin analizini bir de bu soru muvacehesinde değerlendirmek lazım: AK Parti’yi hak ettiği oyları daha fazla almaktan engelleyen ne oldu?

Dikkat edin Türkiye Cumhuriyeti tarihinde arka arkaya bu düzeyde bir oy sürekliliğini bu kadar süre muhafaza eden tek parti AK Parti. Neticede yine her iki kişiden birinden daha fazlasının desteklemeye devam ettiği bir parti Buna rağmen ona dair, adaylara dair, söylemlerine dair, son zamanlardaki bazı uygulamalarına dair, teşkilatlarının yorgunluğuna ve halktan uzaklaşmalarına dair şikayetlerin de artık şüyu bulmaya başlamış olduğu bir parti.

Bu şayiaların tamamının boş olduğunu, rakip partilerin propagandalarına dayanıyor olduğunu kimse söyleyemez. Ciddi bir karizma rutinleşmesi veya asabiye entropisinin yaşandığı su götürmez bir gerçek. “Asabiye entropisi” artık insanların değerleri için değil, maddi kazanımlarını korumak için motive oldukları, yani siyaseten iyice tutuculaştıkları bir süreçtir. Belli değerler için fedakarlığın önplanda olduğu karizmatik dönemlere özgü ruh ve motivasyon yerini insanların maddi kazanımlarını korumaya hasrettikleri bir tutuculuk alıyor ve bu bütün siyasal davranışlara veya etiğe sirayet ediyor.

Liderin karizması hala yerli yerinde, taptaze ve canlı. Ancak onu izleyenler artık bu karizmaya inanmaktan ziyade o karizmadan faydalanmanın telaşına düşmüşlerdir.

Aslında belki o karizmaya inananlar ile o karizmayı sömürmeye çalışanlar arasındaki rekabet ikincilerin lehine ağır basmaya başlamıştır. Çünkü ikinciler her zaman daha maharetli, daha hırslı ve daha ısrarcı, istediklerini elde edinceye kadar hiçbir etik kural tanımaksızın takipte daha istikrarlıdırlar.

Ne yazık ki, son zamanlarda çok yaygın bir gözlem, partinin zihniyet veya kişilik profilinden iyice uzak olanların gerek adaylık yarışlarında gerek AK Parti’nin yerel yönetim kadrolarında köşe başlarını tutma başarısını bir şekilde daha fazla gösterdiklerini anlatıyor. Elbette o alanda da bir yarış ve imtihan var ve o imtihanlarda da soruları çalmak, değerlendirenleri ayarlamak gibi yollar mümkün. AK Parti’ye bu yolları asla yakıştırmayanların hiç akıl edip başvurmadıkları bu yollar hiçbir etik değeri olmayanlar için maalesef sonuna kadar açık.

Neticede, siyasetin her zaman Platonlara, erdemli yönetim peşindeki bilgelere bir tür “Syracusse’tan dönüş trajedisi” yaşatması mümkün, ancak tabii ki zorunlu değildir. Parti felsefesi, aday, teşkilat, ve siyasi temsil uyumunun olduğu yerlerde ne Kürt sorunu gibi bir sorunun ne de başka hiçbir faktörün AK Parti ile halk buluşmasını engelleyemediğinin en çarpıcı örnekleri Şırnak, Bitlis ve Ağrı’da sergilendi mesela. Bu örnekleri dikkatle izlemekte büyük fayda var.

İbn Haldun’a veya Max Weber’e bakacak olursak bu dönemlerin bu şekilde müteselsil olarak yaşanması kaçınılmazdır. Ancak İbn Haldun iyi bir yönetimle hikmetli asabiye döneminin uzatılabileceği ve çok hayırlı bir raşid yönetime dönüştürülebileceğini söyler. Yeter ki, gidişat tarihsel bir perspektiften görülebilsin ve gereken tedbirler alınabilsin.

28 Şubat’tan itibaren Türk siyasetine dair bir okuma olarak yazmış olduğum “Karizma Zamanları” isimli kitabım bir açıdan henüz belediye başkanlığı ve hapisteki günlerindeki Erdoğan’ın siyasi karizmasının sosyolojik bir analiziydi, ama onu yazarken de şu cümleleri eklemeyi ihmal etmemiştim:

“Karizma zamanları müjdeleyici bir analiz olmanın ötesinde, karizma zamanlarını yaşayanlar için uyarıcı bir metindir. Karizma bazı sosyologlar ne derse desin, bir ülke için, bir millet çok büyük bir avantaj, büyük bir nimet, ama kıymeti bilinip iyi değerlendirilmediğinde rutinleşmesi veya tükenmesi mukadder bir dönem olarak kalır.”

Recep Tayyip Erdoğan 1994 yılında yüzde 25 gibi bir oyla İstanbul Büyükşehir belediye başkanlığını aldığında, çok büyük bir başarı hikayesi ve bir karizmanın yükselişinden bahsediliyordu. Oysa bugün aynı Büyükşehir belediyesi aradan geçen çeyrek yüzyıla rağmen, iktidarda yıpranma ihtimaline rağmen, yüzde 48.6 oyla ve bütün rakiplerinin birleştiği bir bloğa karşı sadece binde 1’lik bir oy farkıyla kaybedildiğinde, birileri çoktan “Erdoğan’ın düşüşü” hikayesine dört elle sarılmaya başlamış oluyor. Halbuki sonuç henüz belli olmuş değil. Her an binde 1’lik bir oy farkıyla Erdoğan liderliğindeki Binali Yıldırım seçimi alabilir ve bütün yorumlar tekrar yeniden ve farklı istikamette yazılabilir.

Her ne olursa olsun, Erdoğan’ın hala olağanüstü düzeyde devam eden karizmatik liderliği, insan takatini aşan cehdi, samimiyeti ve aşkı çok daha fazlasını hak ediyor. İstanbul’a yaptığı hizmetler, İstanbul’a ve halkına karşı duyduğu aşkın karşılığı, bu seçimi binde 1 oy farkıyla alsa bile, çok daha fazla olmalı.

Bu hizmetler, bu karizma, bu aşk ile mukabil takdirin karşılaşmasını neyin engellediğine çok daha iyi, çok daha dikkatli bakmak gerekiyor.

Bu şarkının burada bitmemesi, daha güzel melodilerle çok uzun süre devam etmesi gerekiyor. Biz yeterince farkında olmasak da mazlum dünya bizden çok şey bekliyor.

ebrar

kudüs şehrimiz

beytülmakdis yuvamız

ebrar yavrumuz

oluvermiş.

Seçim sonuçları: Türkiye’den öğrenecekleri çok şey var

31 Mart mahalli seçimleri üzerinden 6 gün geçmiş olduğu halde başta İstanbul olmak üzere birçok yerde oy sayım sonuçlarına yapılan itirazlar dolayısıyla neticeler kesinleşmemiş durumda. İtirazlar ve bu itirazlar üzerine oy sayımının yapılmasına karar verilmesi veya verilmemesi, verilmişse bu oy sayımının tekrarlanması seçim sürecinin bir parçasıdır.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Seçim sonuçları: Türkiye’den öğrenecekleri çok şey var
Haber Merkezi 30 Mart 2019, Cumartesi Yeni Şafak
Seçim sonuçları: Türkiye’den öğrenecekleri çok şey var yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

O yüzden itirazlar sonuçlanmadıkça seçimin de tamamlanmamış olduğu kabul edilir. Dolayısıyla İstanbul seçimleri henüz tamamlanmamıştır. Başa baş bir yarış olmuştur ve 8,5 milyon seçmenin oy kullandığı bir ilde oyların birbirine bu kadar yakın olduğu bir seçim sonucuna itiraz olmasa bile yeniden sayımın yapılması kadar doğal bir şey olamaz.

Amerika’da oy farkı yüzde 1’in altında olduğunda bir itiraz olmasa dahi oy sayımının tekrarlanması gibi bir kural vardır. O yüzden ABD’de seçim sonlarında bu tür sayımların yapılması adeta seçim sürecinin tamamlayıcı bir adımı gibidir. Kimse de ilk çıkan sonuca neden uyulmuyor diye bir ısrarın içinde olmaz, olamaz.

İstanbul’da mevcut durumda oy farkı yüzde birin çeyreği, yani binde 2,5 civarında. Bu, 8,5 milyon insanın oy kullandığı bir seçimde gerçekten olabilecek çok düşük bir fark, üstelik yapılan itirazlar neticesinde yapılan bütün sayımlarda bu farkın daha da kapandığı görülüyor ki, bu konudaki itirazları sürekli baskı ve töhmet altında bırakmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Zira itirazlar neticesinde ortaya çıkacak sonuç yine bütün halkın ve parti temsilcilerinin gözetiminde “daha gerçek”, “daha haklı” bir sonuç olarak kabul edilecektir ki, buna itiraz edecek olanın hileden veya hilenin emrivakiyle yutturulmasından başka bir niyeti olamaz.

Sonucu CHP’nin aldığı durumda AK Parti’ye bir başarısızlık veya bir kayıp atfediliyor ki, aslında bu tamamen yarışın neticesiyle ilgilidir. Elbette önemli olan sonuçtur. Binde birlik bir farkla bile alındığında konuyla ilgili yorumlar çok farklılaşabiliyor. Bu küçük farkla kazanan hakkında destanlar yazılabilirken, aynı farkla kaybeden içinse büyük hezimet hikayeleri…

Ancak bu farkı veya neticeyi gözönünde bulundurmayabileceğimiz bir noktadayken şunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz ki, AK Parti bir önceki seçime nazaran, yani Kadir Topbaş adaylığında girilen 2014 seçimlerinde aldığı yüzde 47,9’luk orana nazaran oylarını azaltmamış, yüzde 48,6-7’ye çıkarmak suretiyle artırmıştır. Üstelik bunu belediye yönetiminde olduğu bir ortamda yapabilmiştir.

Buna mukabil yine kabul etmek gerekir ki, CHP’nin adayı Ekrem İmamoğlu, bu seçimde partisini olabilecek en güçlü biçimde aşarak yine yüzde 48,6-7 seviyesine çıkarabilmiştir. Bu oran CHP’nin genel seçimlerde hiçbir zaman, İstanbul’da ise en son 1977 yılında Aytekin Kotil’le yakalamış olduğu seviyeye (yüzde 56) yaklaşıyor. Partisinin Türkiye’deki genel oyunun üstünde yüzde 17’lik fazlalığın kaynakları üzerine elbette durulacaktır.

Yerel seçimlerde İttifak sisteminin özellikle büyükşehirlerde CHP’nin lehine işlemiş olduğu, AK Parti’ye ise fazla bir getirisi olmamış olduğu çok net bir biçimde görülüyor. İstanbul’da CHP’nin oyları üzerine İYİ Parti, HDP, MHP’nin bir kısmı ile diğer küçük partilerin CHP adayında kümelenmiş oldukları açıkça görülürken AK Parti’nin bütün ekonomik sorunlara rağmen, 17 yılık ülke iktidarı ve 25 yıllık belediye yönetimlerindeki durumun yarattığı dezavantajlardan beklendiği kadar etkilenmemiş olduğu da başka bir çarpıcı gerçek.

Halkın hizmete hiç prim vermediği önermesinin tek başına geçerli olmadığını da gösteriyor bu gerçek. AK Parti’nin belediye ve genel hizmetleri toplumda büyük bir memnuniyet yaratmaya devam ediyor. Gönül işlerinde ortaya konulan bazı kusurlardan dolayı belki bu memnuniyetin tezahüründe bir eksilme olsa da genel durum hâlâ bu yöndedir.

AK Parti bu seçimlerde oylarını azaltmamış, artırmış olsa bile son seçimdeki ittifak oluşumlarının ortaya çıkardığı tabloda birçok büyük şehri kaybetmiştir, ancak bunu bile bir yenilgi olarak görmemek gerekiyor.

Hatta bazı büyük şehirleri CHP’nin almış olmasında milletin genel bütünleşmesi açısından bir hayır vardır. AK Parti sahneye çıktığı günden beri ne belediyelerde ne de ülke yönetiminde iktidara gelme konusunda muhalefet için bir umudun gerçeğe dönüşerek ortaya çıkmış olması neresinden bakarsak toplamda demokrasimizin bir kazanımıdır.

Bu sonuçta AK Parti bazı belediye yönetimlerini kaybetmiş olsa da, ülkede kaynakların ve temsilin daha adil paylaşımı açısından halkın verdiği kararla yeni bir dağılım fırsatı ortaya çıkmıştır. Üstelik CHP özellikle Ankara’da ve (itiraz sonuçları lehine sonuçlandığı halde) İstanbul’da Büyükşehir Belediye Başkanlığını alsa da, her iki büyükşehrin ilçelerinin büyük kısmı ile belediye meclislerinde AK Parti’nin bariz bir çoğunluğu sözkonusu.

Türkiye demokrasinin sadece olgunluğu değil, kuyumcu terazisi gibi ortaya koyduğu bu ince zekası, Türkiye’de iktidar ve muhalefeti ülke yönetiminde ortak bir sorumluluk alanında birlikte görevlendirmiş oluyor. Bu, neresinden bakılırsa, iyi değerlendirildiği taktirde, toplumsal barış açısından çok olumlu sonuçları olacak bir olaydır.

İstanbul seçim sonuçlarına itiraz süreci hakkında dışarıdan peşin peşin yapılan önyargılı yorumlara karşılık, işi olumlu tarafından görenler de yok değil.

Mısırlı eski milletvekili Adil Raşid Arapça olarak attığı bir tweette gördüğü manzara karşısındaki hayretini şöyle ifade ediyor: “Görmesek inanabileceğimiz bir şey değil: İşte Erdoğan diktatörlüğü. Herhalde tarihte ilk defa vuku buluyordur. İktidar partisi değil, muhalefet seçimde hile yapıyor, iktidar ise onu hileyle suçluyor ve aralarında başa baş bir mücadele yürüyor”. Tweete yapılan yorumlardan da en dikkat çekeni şu: “Keşke bizim de Erdoğan gibi bir diktatörümüz olsaymış”.

Olaya bu açıdan bakma dürüstlüğünü sergileyenlerin göreceği sadece Türkiye’deki demokratik kurumların bu yerleşmişliği ve taraf tutmayan nesnelliğidir.

Öbür türlü bakmakta ısrar edenlerin Türkiye’den öğrenecekleri çok şey var.

Arap Birliği Zirvesi’nde Türkiye’ye bu tafra ne?

Biz Türkiye’de mahalli seçimlerle meşgulken Tunus’ta 30. Olağan Arap Birliği Zirvesi toplantısı icra ediliyordu. Gerçi biz kendi seçimlerimizle meşgul olmasak da toplantının dünya için, bölge için yaşanan herhangi bir soruna çare olabilecek bir sonucu veya iradesi yoktu.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : Arap Birliği Zirvesi’nde Türkiye’ye bu tafra ne?
Haber Merkezi 27 Mart 2019, Çarşamba Yeni Şafak
Arap Birliği Zirvesi’nde Türkiye’ye bu tafra ne? yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Toplantıya ev sahipliği yapan Tunus Cumhurbaşkanı Sibsi toplantıya “Karar ve Dayanışma Zirvesi” başlığını önerse de toplantıdan ne bir karar ne de bir dayanışma örneğinin çıkması mümkün görünmedi.

Arap Birliği’nin bugün Arap dünyasını meşgul eden en müşkül sorunlara dair hiçbir çözümü veya çözüm iradesi yok. Dostlar alışverişte görsün kabilinden her yıl baştan savılan bir toplantıdan öte bir etkisi veya geçerliliği olmayan Zirve’de Filistin meselesi üzerine rutin birkaç resmi sözden başka bir şey söylenemedi mesela. Körfez ülkelerinin arasında yaşanmakta olan soruna çare olacak ne bir “karar” ne de bir “dayanışma” örneği sergilenmedi. Golan’ı ilhak eden Amerika’nın kararına karşı kınayıcı bir güçlü tavır konmadan sadece “Golan’ın Suriye toprağı olduğu” ikrar edilmekle yetinildi.

Zirve’nin bir irade ortaya koyması nasıl mümkün olsun ki? Zirve’nin en güçlü ismi olarak kabul edilen Suudi Arabistan Kralı Salman b. Abdülaziz, Tunus’a Zirve’den 2 gün önce geldiği halde, açılış oturumunun yarısında Zirve’yi terk edip ülkesine geri dönerek Zirve’ye verdiği, daha doğrusu Zirve’den esirgediği önemi göstermiş oldu. Amacı Tunus ziyareti, Zirve bahane gibi olunca, kalanlar açısından da formaliteden ibaret bir Zirve olarak kalmış oldu.

Aynı şekilde Katar Emiri Temim Bin Hamad el-Thani de açılış oturumundaki kendi konuşmasını yapmadan Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Aboul Gheit’in konuşması sırasında aniden Zirve’yi terk etti. Emir’e yakın kaynaklar bu ani kararın Genel Sekreter’in Türkiye’yi Arapların içişlerine karışmakla suçlamasına karşı bir tepki olarak gerçekleştiğini naklediyorlar.

Kendi içinde bin bir sorunla uğraşan, kendi ülkelerine ABD ve Avrupa ülkelerinin her türlü müdahalesini, hatta yönetimlerini ve sömürülerini sineye çeken Arap ülkelerinin göre göre Türkiye’yi “yabancı” olarak görmesi, bizzat Arap Zirvesi’ndeki yöneticilerin Arap halkının tabanından ne kadar uzak yükseklere çıkmış ve kopmuş olduklarını gösteriyor sadece. Bu liderlerin hiç birisi kendi halklarına Recep Tayyip Erdoğan’dan daha yakın değil mesela. Belki huzursuzluğun bir sebebi bu, ama yeri gelmişken şu “Arapların içişleri ve Türkiye’nin yeri” konusuna dair bir iki gerçeğe dikkat çekelim.

Türkiye bizzat Arap dünyasının kendi iç sorunları yüzünden, Arap yöneticilerinin, yani şu Zirve’de vaktinin çoğunu uyuklayarak geçirenlerin kendi halklarına yaptıkları zulümler dolayısıyla ortaya çıkan insani sorunların bütün yükünü tek başına çekiyor. Bir Arap lideri olarak Beşşar Esad’ın katlettiği bir milyon Arap arasında olmamak için ülkesinden kaçmak zorunda kalan 3,5 milyon insanı, tamamen insani bir duruşla misafir ediyor.

Yine Arap dünyasının en büyük ülkesi olan Mısır’dan, darbecilerin haksızca katlettiği, işkence ettiği veya hapsettiği insanlardan olmamak için kaçan on binlerce insana tamamen insani bir duruşla kapılarını açmış durumda.

Şu anda Arap dünyasının en zengin iki ülkesi olan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin anlamsızca yürüttükleri Yemen’deki savaşa sadece insani yardım düzeyinde müdahil olan ülke Türkiye, ve yine o savaştan mağdur olup muhacir olan bir çok insan şu anda Türkiye’de barış ve esenlik buluyor.

Türkiye kendi “Arap” yöneticileri tarafından en ufak bir değer görmeyen, zulme maruz kalan Arapları kardeş görüp onlara kendi ülkelerinde görmedikleri hakkı, hukuku tanıyor, saygıyı ve sevgiyi gösteriyor. Aslında böylece Arap liderlerine kendi insanlarına nasıl davranmaları gerektiğine dair bu yolla güçlü bir mesaj da veriyor.

Ama Zirve’de kurulmuş olan Arap liderleri Türkiye’yi Arapların içişlerine müdahale etmekle suçluyor. Kimmiş Arap ülkesi?

Yahu Türkiye’de sadece sorunlu alanlardan kaçıp gelenlerin toplamı 4 milyonu geçiyor ve sadece bu rakam bile bu Zirve’de sözü en çok çıkan bir çok Arap ülkesinin nüfusundan fazla.

Üstüne bir de Türkiye’de sayıları 4-5 milyon olarak tahmin edilen Arap kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları sayıldığında 8-10 milyonluk bir Arap nüfusu sözkonusu. Arap Birliği Zirvesine katılan kaç ülke bu kadar Arap nüfusuna sahip acaba?

Buradan açıkça ifade ediyorum: Türkiye hem barındırdığı bu nüfusla hem de Arap kardeşlerinin bütün sorunlarına sahip çıkan etkinliğiyle, şu anda Arap dünyası adına bile konuşma hakkına herkesten daha fazla sahiptir. Bu hak Arap halkları tarafından zaten fiilen Türkiye’ye yeterince ve gereğince tanınmaktadır. O kadar ki, bu hakkı yok sayan konuşmaları yapanların kendi halkları nezdindeki meşruiyetleri tartışma konusu haline gelebilir.

Bu hak ve etki Zirve’deki bazı isimler tarafından ne verilebilir ne de alınabilir? Hak emekten doğuyor.

Bir dahaki Zirve toplantısı için tavsiyemiz: Arap liderleri, Arap-Müslüman halklarının hak ettiği insan haklarını, onurlu yaşamı, hak ettikleri refahı nasıl temin edeceklerini ele alsınlar.

Gerçek bir tartışma konusu. Bu tartışma için bile Türkiye’nin Araplara sağladığı hakları örnek alsalar kendilerine yeter. Böyle bir hayırlı yola niyetlenecek olurlarsa Türkiye kendilerine her türlü katkıyı vermeye hazırdır. Çünkü Türkiye devleti yaşatmanın insanı yaşatmaktan geçtiğini çok iyi biliyor ve bu bilgisinden doğan bütün tecrübesini paylaşıma açıyor.

En geniş kapsamlı anket: Seçim sonuçları

Bir seçimi daha bütün kampanyasıyla, dinamizmiyle, tartışmalarıyla, gerilim ve keyifli diyaloglarıyla geride bıraktık. Bu yazının yazıldığı saatlerde henüz Türkiye geneli için herhangi bir yorumda bulunmaya elverecek sonuçlar belirginleşmeye başlamamıştı. O yüzden hiç ihtiyat bile gerektirmeyen noktalardan bu seçimin sonuçlarıyla ilgili konuşmamız gerekirse, hiç tartışmasız diyeceğimiz şey, Türkiye demokrasisi, demokrasi dışı güçlere karşı bir raund daha kazanmıştır, seçim sonuçları her nasıl olursa olsun.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Yasin Aktay : En geniş kapsamlı anket: Seçim sonuçları
Haber Merkezi 25 Mart 2019, Pazartesi Yeni Şafak
En geniş kapsamlı anket: Seçim sonuçları yazısının sesli anlatımı ve tüm Yasin Aktay yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Şu tarafından düşünün: Türkiye’de iktidar partisi ve Cumhurun Başkanı, lideri, bu seçim sürecinde hiçbir şekilde kendi makamında yan gelip yatmadı, herkesten çok daha fazla koşturdu, herkesten daha fazla kendini anlatmaya, icraatlarını ortaya koymaya ve halkına hesap vermeye çalıştı.

Kesinlikle sadece bu bile ona atfedilen diktatörlük veya otoriterlik söylemlerini boşa çıkarmaya yetecek bir manzara arz ediyordu. Aksi taktirde başka yollarla nasıl olsa istediği sonuçları kendisine bağlı devlet güçlerine sipariş eder, kendi makamında yan gelip yatar, o sonuçların önüne gelmesini beklerdi. Oysa son dakikaya kadar koşturmaktan, miting üstüne miting yaparak milletinden kendi partisinin adaylarına oy istemekten geri durmadı.

Seçim sürecine doğru giderken, doğal olarak halkın oy verme eğilimlerini tespit etmek üzere bir çok anket yapıldı. Anket sonuçlarına göre adayların veya siyasetlerin isabetliliği veya isabetsizliği üzerine bir dizi yorumlar yapıldı. Bu yorumların hepsi bugün nihai anket olan seçim sonuçlarıyla birlikte halk tarafından karara bağlanmış durumda. Önümüzde olabilecek en geniş çaplı, en gerçekçi ve en öğretici anket var şimdi: Sandık sonuçları.

Bu anket bir sonraki seçimler için eğilimleri göstermiyor. Henüz yeni yapılmış olan seçimlerde partilere önemli mesajlar içeriyor. Halk bu seçim sonuçları üzerinden partilere, adaylara, liderlere çok detaylı mesajlar içeren bir metin yazmış oluyor. Şimdi bu metni en doğru bir biçimde yorumlamanın, bundan gereken dersleri çıkarmanın zamanıdır.

AK Parti’nin 17 yıllık iktidar dönemi, 25-30 yıla kadar uzanan bir belediyecilik tecrübesi hakkında en güçlü değerlendirme bu metinlerde saklıdır. Yine de halkın sadece hizmetleri değerlendirmediğini, aynı zamanda o hizmetleri sunan insanların kendilerini temsil niteliklerine de ayrı bir önem vermiş olduğunu da görmek gerekiyor. Cumhurbaşkanımızın bu seçimi dayandırdığı “gönül belediyeciliği” kavramı tam da bu boyutu en iyi yakalayan noktalardan birisiydi. İstediği kadar hizmet yapmış olsun, halkın gönlüne giden yoldan uzak kalmışsa hiçbir adayın seçmenin dersinden geçemediğini bu seçim sonuçlarıyla da en net biçimde görmüş olacağız.

Seçim sürecinde, Türkiye’nin mahalli seçimleri tecrübesi üzerine şahsen çok sayıda uluslararası televizyon kanallarına, bilhassa Arap kanallarına katıldım, mülakat verdim. Daha önce de bu ilgi var mıydı, hatırlamıyorum doğrusu, ancak bu sefer mahalli seçimlerin Türkiye’de bu kadar çok önemseniyor olmasına dair ciddi bir ilgiyi fark ettim. Kendi ülkelerinde mahalli idareler kavramı, hele bu idarecilerin bu tarz bir seçimi olayına hiç alışık olmadıkları belli.

Maalesef Arap ülkelerinin önemli bir kısmında mahalli idareler tamamen merkezi yönetim tarafından üstlenilen işler. Merkezi yönetimler için de zaten ne tür seçimler olduğu herkesin malumu. İstenen miktarda oylar sandıklara sipariş verilerek ve çok az bir katılımla gerçekleşen seçimlerde yüzde doksanların üzerinde oylarla seçilen diktatörlerin yönetimi altında mahalli yönetimlerin nasıl bir kıymeti harbiyesi olabilir ki?

Doğrusu, tam da bu ülkelerden Türkiye’nin mahalli seçimler süreci ilk defa bu kadar detaylı fark ediliyor ve bu fark ediş aynı zamanda hep konuşulan, dillere destan olmuş “Türkiye modeli”nin önemli bir unsuru olarak anlaşılmaya çalışılıyor.

Demokrasi elbette yerelde başlar. Yerel düzeydeki katılımın bir tür festival havasında yaşanıyor olması ve ülkenin neredeyse tamamının bu festivale katılması aynı zamanda millet ve devlet bütünleşmesinin de başka türlü bir göstergesi.

Tam da bu noktada 17 yıldır tek başına iktidarda olan AK Parti’nin bu seçimlerde diğer bütün partilerle eşit şartlarda yarışıyor olmasına anlam veremeyen yüzlerle karşılaştım. “Ne yani, şimdi muhalefet partilerinin bu seçimlerde AK Parti’den bazı belediyeleri alma ihtimali var mı? Ve alırsa AK Parti onlara bunu teslim edecek mi?” sorusuyla defalarca karşılaştım.

Tabii ki cevap çok daha anlamlıydı ve bu aslında Türkiye’nin içinde bulunduğu demokratik seviyenin olgunluğunu gösteriyordu:

“Elbette ister AK Parti ister muhalefet partileri kazansın. Kim kazanırsa kazansın, neticesinde kazanan Türkiye demokrasisi olacaktır ve AK Parti için de bunun değerlendirmesi en iyi kararı veren halkın kararı olarak baş göz üste karşılanacaktır. Böyle bir durumda AK Parti dönüp halkın bu değerlendirmesi dolayısıyla üzerine düşen özeleştirisini yapıp bir sonraki seçimlere daha iyi hazırlanmaktan başkası olmayacaktır.”

Yazıyı sonlandırmaya doğru Doğu ve Güneydoğu’dan sonuçlar belirginleşmeye başlamıştı. Şimdiye kadar HDP’nin kalesi sayılan Şırnak ve Hakkari hem il ve hem de bütün ilçelerinde AK Parti lehine önemli bir değişim ortaya koymuş durumda. Aynı zamanda Siirt, Ağrı, Mardin, Diyarbakır ve diğer bütün illerden aynı doğrultuda ciddi bir eğilim değişikliğinin yaşandığı görülüyor. Bu sonuçlarla birlikte belli ki, Türkiye’de hizmet ve kimlik siyasetiyle ilgili yepyeni bir aşamaya geçmiş olduğumuzu konuşacağız demektir, hayırlısıyla.

Seçim sonuçları her ne olursa olsun, Türkiye’nin kendini yenilemesi, yeni siyasetlerin halkın onayı, desteği ve yönlendirmesiyle belirlenmesi için önemli fırsatlar sunuyor. Nihayetinde toplumsal gerilimlerin ve tartışmaların bir süreliğine de olsa halkın hakemliği altında giderildiği fırsatlar.

Her ne olursa olsun, seçim sonuçları ülkemize, milletimize, İslam dünyasına ve bütün İslam dünyasına hayırlı olsun.