Paralelcinin şaşkını, Alman görür kendini

Geçtiğimiz hafta Der Spiegel dergisinin internet yayınında Almanya”nın Türkiye”yi, yani kendisi gibi bir NATO ülkesini yılardır dinlediğine dair bir haber yayınlandı ya. Neresinden bakarsanız, nur topu gibi bir skandal ile karşı karşıya olduğumuzun resmiydi bu tabi. Almanya”nın devlet olarak, hükümet olarak, faka bastığının da fotoğrafı.

Kısa sure önce ABD tarafından dinlendiği ortaya çıktığında Almanya”nın verdiği tepkiler taze taze hafızalarda. Dostların birbirini dinlemesinin kabul edilemeyeceği yönündeki açıklamaların ardından konu kapanmıştı.

Neden bu kadar çabuk kapandı? Olayın derinliğinde başka mevzular da var mıydı, bilemedik, ama Almanya bu bilgiye sahip olduğu andan itibaren ABD”ye karşı nasıl bir yaptırım uygulayabilirdi sorusu aslında uluslararası hukuk ve reel siyasetin dengeleri açısından yaklaşılması gereken bir sorun olarak kayıtlara geçti.

Bu olayın gerilimi daha bitmeden Almanya”nın kendisinin de Türkiye”yi, hatta bilahare 80 ülkeyi daha dinlediği ortaya çıkınca, Almanya”nın başta ABD”ye olmak üzere hiç kimseye bundan dolayı bir şikayette bulunma hakkı kalmamış oldu. Olay açığa çıktığı andan itibaren Merkel”in verdiği tepki “olur böyle şeyler, istihbaratın tabiatında var böyle şeyler” yollu bir tür teslimiyetten öteye geçmedi. “Açıklayabilirim” deyip her şeyin ortada olduğu bir duruma kendisini daha da komik duruma düşürecek mazeretler uydurmaya çalışmamış olması onun gücünün değil mahcubiyetinin gösterisiydi aslında.

Alman ve Türk medyasına geniş şekilde yansıyan iddialar üzerine bu ülkenin Ankara Büyükelçisi 18 Ağustos günü Dışişleri Bakanlığımıza çağrılarak, iddialar hakkındaki tepki, görüş ve beklentilerimiz dile getirildi. Bu çerçevede, iddiaların doğru olması durumunda, şiddetle kınadığımız bu tür faaliyetlerin durdurulması gerektiği ve bu konuda resmi ve tatminkar bir açıklama beklediğimiz ifade edildi.

Bilahare “dönemin” Dışişleri Bakanı sayın Davutoğlu, aynı gün Alman mevkidaşı Frank-Walter Steinmeier ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde bu beklentimizi dile getirdi. Bu görüşmede Alman tarafı bu konunun açıklığa kavuşturulmasını temin edeceğini ifade ederek iki ülke istihbarat teşkilatları başkanlarının bir araya gelmesini önermiş. Bu çerçevede ilgili Alman yetkilinin önümüzdeki günlerde ülkemize gelerek gerekli temas ve izahatlarda bulunmasını beklemekteyiz.

Yani Türkiye”nin konuyla ilgili takibi ve tepkisi bitmiş değil, bu konuda Alman hükümetinin gerekli adımları atmasını bekliyoruz.

Almanya bu dinlemelerden dolayı bize karşı zaten savunma konumunda. Elinde bilgi varmış da ondan dolayı sesimizin çıkmadığını kim nereden çıkarıyor?

Bütün bu olup bitenler bu aşamada yapılabilecek makul şeyler, ama belli ki bunlar bizim paralel kulakları kesmemiş. Verdikleri tepkilere bakılırsa Almanlarla eşit muamele istiyorlar. “Biz dinledik diye bize savaş açtınız, elin Almanı bizden daha mı değerli ki, ona savaş açmıyorsunuz?” demeye getiriyorlar.

Katıldığım bir televizyon programında bu hadise üzerine Türkiye olarak yaptıklarımızı anlattıktan sonra, şimdi “Almanlara bundan dolayı savaş mı açalım?” deyivermişim ya? Almanya”ya paralelcilerden farklı davranmış oluyormuşuz meğer.

Bizim şaşkın paralelci kendini bir anda Alman gibi görmeye başlar. Onlara var da bize yok mu?

Behey şaşkın paralelci! Almanların bizi dinlemesi, dinlemeye çalışması, bizim içimizi dışımızı öğrenmeye çalışması, Almanlığın tabiatındandır. Tıpkı Fransızlığın, Amerikalılığın, İsrailliliğin, Rusluğun tabiatından olduğu gibi.

Onlar başka ülke, başka devletler. Dost göründükleri için bize karşı bu davranışını gördüğümüzde onlardan bunun hesabını sorarız, açıklamalarını bekleriz, icabı hallerinde bedelini de uluslararası hukuk çerçevesinde ödetmenin yoluna bakarız. Bundan dolayı bir ülkenin başka bir ülkeye savaş açtığı görülmüş şey değil. Casusluk faaliyetleri soğuk savaş yıllarında da şimdi de hiç kesintiye uğramadı. Ama bu faaliyetler ortaya çıktığında çok nadiren savaş sebebi sayılmıştır (onu da öyle sanıyorum, yoksa hatırladığım bir örnek yok).

Oysa bizim şaşkın paralelcilere kalırsa Almanya”ya da savaş açmalıyız. Ama Türkiye”nin ve bilhassa, hükümetin bu dinlemelerden mütevellit kritik bilgileri Almanya”nın elinde olduğu için, üzerine gitmeye cesaret edemiyormuş.

Şaşkın paralelci meğer Alman”ın casusuyla empati kurarmış. Kendini mi onun yerine, Alman”ı mu kendi yerine koyuyor, o bile anlaşılmıyor, ama bu yaygaralarıyla aslında Türkiye ile asli ilişkilerini, konumlarını itiraf ettiklerinin farkına bile varmıyorlar. Şaşkın halleriyle önlerine gelen argümana, malzemeye, sarılınca saplandıkları batakta çırpındıkça daha da batıyorlar. Bu batakta Türkiye”ye Alman, Türkiye”ye Fransız, Türkiye”ye Siyonist, Türkiye”ye Rus oluveriyorlar.

Oysa bütün bu ülkeler Türkiye”ye karşı bu dinleme ve casusluk faaliyeti yaptıklarında nihayetinde dost ülkeler arasındaki güvenilirliği zedelemiş olurlar. Adına dış güvenlik derler, milli çıkarlar derler, bize ve dünyaya zor olsa da kendi halklarına çok kolay anlatırlar.

Oysa senin yaptığını kimseye anlatacak yüzün yok. Hatırlatalım ki, bu ülkenin Başbakanını, Cumhurbaşkanını, Genelkurmay başkanını, MİT Müsteşarını, bakanlarını dinlediğinde bunun adı kendi ülkene, milletine, vatanına ihanettir.

İyisi mi seni her kelimesinde daha da batıran bu mevzuda daha fazla bocalama.

28.12.2014 Yazılım Dersi

<!DOCTYPE html PUBLIC “-//W3C//DTD XHTML 1.0 Transitional//EN” “http://www.w3.org/TR/xhtml1/DTD/xhtml1-transitional.dtd”>
<html xmlns=”http://www.w3.org/1999/xhtml”>
<head>
<meta http-equiv=”Content-Type” content=”text/html; charset=utf-8″ />
<!– TemplateBeginEditable name=”doctitle” –>
<title>Başlıksız Belge</title>
<!– TemplateEndEditable –>
<!– TemplateBeginEditable name=”head” –>
<!– TemplateEndEditable –>
<style type=”text/css”>
<!–
body {
font: 100%/1.4 Arial;
background: #4E5869;
margin: 0;
padding: 0;
color: #000;
}

/* ~~ Öğe/etiket seçiciler ~~ */
ul, ol, dl { /* Tarayıcıların arasındaki çeşitlemelerden dolayı, listelerde dolgu ve kenar boşluğunu sıfırlamakta fayda vardır. Tutarlılık sağlamak için, istediğiniz miktarları burada veya içerdikleri liste öğelerinde (LI, DT, DD) belirtebilirsiniz. Burada yaptığınızın siz daha belirli bir seçici yazmadığınız sürece .nav listesine basamaklanacağını unutmayın. */
padding: 0;
margin: 0;
}
h1, h2, h3, h4, h5, h6, p {
margin-top: 0; /* üst kenar boşluğunu kaldırmak kenar boşluklarının onları içeren div’den kaçabilecekleri bir duruma sebep olur. Kalan alt kenar boşluğu onu takip eden herhangi bir öğeden uzak tutar. */
padding-right: 15px;
padding-left: 15px; /* div’lerin kendisinin yerine onların içindeki öğelerin kenarlarına dolgu eklemek, herhangi bir kutu modeli matematiğinin olmamasını sağlar. Ayrıca kenar dolgulu bir yuvalanmış div de alternatif bir yöntem olarak kullanılabilir. */
}
a img { /* bu seçici, bazı tarayıcılarda görüntü bir bağla çevrelendiğinde görüntünün etrafında görüntülenen varsayılan mavi kenarlığı kaldırır. */
border: none;
}

/* ~~ Sitenizin bağlarının stili, hover efektini oluşturan seçiciler grubu da dahil olmak üzere, şu sırada kalmalıdır. ~~ */
a:link {
color:#414958;
text-decoration: underline; /* bağlarınıza aşırı derecede benzersiz görüneceği şekilde stil vermediğiniz sürece, hızlı görsel tanımlama olabilmesi için yapılabilecek en iyi şey alt çizgi sağlamaktır. */
}
a:visited {
color: #4E5869;
text-decoration: underline;
}
a:hover, a:active, a:focus { /* bu seçiciler grubu, bir klavye gezginine fare kullanan bir kişiyle aynı hover (üzerine gelme) deneyimini sağlayacaktır. */
text-decoration: none;
}

/* ~~ bu kap onlara yüzde tabanlı genişliğini veren diğer tüm div’leri çevreler ~~ */
.container {
width: 80%;
max-width: 1260px;/* bu mizanpajın büyük bir ekranda fazla geniş olmasını önlemek için bir maksimum genişlik istenebilir. Bu, satır uzunluğunu daha okunabilir hale getirir. IE6 bu bildirimi kabul etmez. */
min-width: 780px;/* bu mizanpajın fazla dar olmasını önlemek için bir minimum genişlik istenebilir. Bu, yan sütunlarda satır uzunluğunu daha okunabilir hale getirir. IE6 bu bildirimi kabul etmez. */
background: #FFF;
margin: 0 auto; /* kenarlardaki otomatik değer, genişlikle eşleştirildiğinde, mizanpajı ortalar. .container öğesinin genişliğini %100 olacak şekilde ayarlarsanız bu gerekmez. */
}

/* ~~ üstbilgi belirli bir genişlik değildir. Mizanpajınızın tüm genişliğini uzatır. Sizin kendi bağlı logonuzla değiştirilmesi gereken bir görüntü yer tutucusu içerir ~~ */
.header {
background: #6F7D94;
}

/* ~~ Bunlar mizanpaj sütunlarıdır. ~~

1) Dolgu yalnızca div’lerin üst ve/veya alt kısmına yerleştirilir. Bu dolguların içindeki öğelerin kenarlarında dolgu vardır. Bu sizi herhangi bir “kutu modeli matematiğinden” kurtarır. Div’in kendisine herhangi bir kenar dolgusu veya kenarlık eklerseniz, bu *toplam* genişliği oluşturmak için tanımladığınız genişliğe eklenir. Ayrıca div’deki öğenin dolgusunu kaldırıp içine genişliği olmayan yeni bir div ve tasarımınız için gerekli olan dolguyu yerleştirmeyi de seçebilirsiniz.

2) Hepsi yüzdürüldüğünden, sütunlara herhangi bir kenar boşluğu eklenmedi. Bir kenar boşluğu eklemeniz gerekiyorsa, onu yüzdürdüğünüz tarafa yerleştirmekten kaçının (örneğin: sağa yüzecek şekilde ayarlanan bir sağ kenar boşluğu). Çoğu zaman, onun yerine dolgu kullanılabilir. Bu kuralın kırılması gereken div’ler için, Internet Explorer’ın çift kenar boşluğuna sahip olduğu bazı sürümlerindeki bir hatayı gidermek amacıyla, div’in kuralına bir “display:inline” bildirimi eklemeniz gerekir.

3) Sınıflar bir belgede bir kereden fazla kullanılabildiği için ( ve bir öğeye de birden çok sınıf uygulanabildiğinden), sütunlara kimlikler yerine sınıf adları eklenmiştir. Örneğin, iki yan çubuk div’i gerektiğinde yığınlanabilir. Tercihiniz buysa, belge başına bir kere kullandığınız sürece bunlar kolaylıkla kimlikler olarak değiştirilebilir.

4) Gezinme çubuğunuzun sol yerine sağ tarafta olmasını tercih ediyorsanız, bu sütunları ters yönde yüzdürmeniz yeterlidir (hepsini sola yüzdürmek yerine hepsini sağa yüzdürmek) ve böylece ters sırada yüzeceklerdir. Bir HTML kaynağında div’lerin yerini oynatmaya gerek yoktur.

*/
.sidebar1 {
float: left;
width: 20%;
background: #93A5C4;
padding-bottom: 10px;
}
.content {
padding: 10px 0;
width: 80%;
float: left;
}

/* ~~ Bu gruplanan seçici .content alanındaki listeleri verir ~~ */
.content ul, .content ol {
padding: 0 15px 15px 40px; /* bu dolgu yukarıda üstbilgilerdeki ve paragraf kuralındaki sağ dolguyu yansıtır. Dolgu, listelerdeki diğer öğeler arasındaki alan için alta ve satırbaşını oluşturmak için sola yerleştirilir. Bunlar istediğiniz gibi ayarlanabilir. */
}

/* ~~ Gezinme listesi stilleri (Spry gibi bir önceden yapılmış açılır pencere menüsü kullanmayı tercih ederseniz kaldırılabilir) ~~ */
ul.nav {
list-style: none; /* bu, liste işaretleyicisini kaldırır */
border-top: 1px solid #666; /* bu, bağlar için üst kenarlık oluşturur – diğerlerinin tümü LI’da bir alt kenarlık kullanılarak yerleştirilir */
margin-bottom: 15px; /* bu aşağıdaki içerikteki gezinmenin arasındaki alanı oluşturur */
}
ul.nav li {
border-bottom: 1px solid #666; /* bu düğme ayrımını oluşturur */
}
ul.nav a, ul.nav a:visited { /* bu seçicileri gruplamak, bağlarınızın ziyaret edildikten sonra bile düğme görünümünü kaybetmemesini sağlar */
padding: 5px 5px 5px 15px;
display: block; /* bu, bağa blok özellikleri ekleyerek onu içeren LI’nın tamamının doldurmasını sağlar. Bu, alanın tümünün fare tıklatılmasına tepki vermesini sağlar. */
text-decoration: none;
background: #8090AB;
color: #000;
}
ul.nav a:hover, ul.nav a:active, ul.nav a:focus { /* bu, fare ve klavye gezginleri için arka plan ve metin rengini değiştirir */
background: #6F7D94;
color: #FFF;
}

/* ~~ Altbilgi ~~ */
.footer {
padding: 10px 0;
background: #6F7D94;
position: relative;/* bu, temizlemenin düzgün olması için IE6’ya hasLayout öğesini verir */
clear: both; /* bu temizleme özelliği .container öğesini sütunların nerede bittiğini anlamaya ve onları içermeye zorlar */
}

/* ~~ çeşitli float/clear sınıfları ~~ */
.fltrt { /* bu sınıf bir öğeyi sayfanızın sağında yüzdürmek için kullanılabilir. Yüzen öğe sayfada olması gereken bir sonraki öğeden önce gelmelidir. */
float: right;
margin-left: 8px;
}
.fltlft { /* bu sınıf bir öğeyi sayfanızın solunda yüzdürmek için kullanılabilir. Yüzen öğe sayfada olması gereken bir sonraki öğeden önce gelmelidir. */
float: left;
margin-right: 8px;
}
.clearfloat { /* bu sınıf, #footer kaldırılırsa veya #container öğesinden çıkarılırsa, son yüzdürülen div’i (#container öğesi içinde) takiben bir <br /> veya boş bir div’e yerleştirilebilir */
clear:both;
height:0;
font-size: 1px;
line-height: 0px;
}
–>
</style><!–[if lte IE 7]>
<style>
.content { margin-right: -1px; } /* 1 pks negatif kenar boşluğu, bu mizanpajdaki sütunların herhangi birine aynı düzeltici etki ile yerleştirilebilir. */
ul.nav a { zoom: 1; } /* yakınlaştırma özelliği IE tarayıcısına bağların arasındaki ekstra boşluğu düzeltmesi için gereken hasLayout tetikleyicisini verir */
</style>
<![endif]–></head>

<body>

<div class=”container”>
<div class=”header”><a href=”#”><img src=”” alt=”Logoyu Buraya Ekleyin” name=”Insert_logo” width=”20%” height=”90″ id=”Insert_logo” style=”background: #8090AB; display:block;” /></a>
<!– end .header –></div>
<div class=”sidebar1″>
<ul class=”nav”>
<li><a href=”#”>Birinci bağ</a></li>
<li><a href=”#”>İkinci bağ</a></li>
<li><a href=”#”>Üçüncü bağ</a></li>
<li><a href=”#”>Dördüncü bağ</a></li>
</ul>
<p> Yukarıdaki bağlar, CSS ile stil verilmiş bir sırasız liste kullanarak temel bir gezgin yapısını gösterir. Bunu bir başlangıç noktası olarak kullanın ve kendi benzersiz görünümünüzü oluşturmak için özellikleri değiştirin. Açılır pencere menüleri istiyorsanız, bir Spry menüsü, Adobe Exchange’de bulunan bir menü widget’ı veya diğer javascript ya da CSS çözümlerinden kullanarak kendi menünüzü oluşturun.</p>
<p>Gezinmenin üst kısımda olmasını istiyorsanız, ul.nav öğesini sayfanın üst kısmına taşıyıp stili yeniden oluşturun.</p>
<!– end .sidebar1 –></div>
<div class=”content”>
<h1>Talimatlar</h1>
<p>Bu mizanpajlara yönelik CSS’nin çok fazla yorum içerdiğini unutmayın. İşinizin çoğunu Tasarım görünümünde yapıyorsanız, sıvı mizanpajlar için CSS ile çalışmayla ilgili ipuçları almak için kodu inceleyin. Sitenizi yayınlamadan önce bu yorumları kaldırabilirsiniz. CSS mizanpajlarında kullanılan teknikler hakkında daha fazla bilgi için Adobe’nin Geliştirici Merkezi’ndeki bu makaleyi okuyun – <a href=”http://www.adobe.com/go/adc_css_layouts”>http://www.adobe.com/go/adc_css_layouts</a>.</p>
<h2>Temizleme Yöntemi</h2>
<p>Tüm sütunlar yüzdürüldüğünden, bu mizanpaj .container öğesinde clear:both bildirimini kullanır. Bu temizleme tekniği, .container öğesine yerleştirdiğiniz herhangi bir kenarlık veya arka plan rengini göstermek için .container öğesini sütunların nerede sonlanacağını anlamaya zorlar. Tasarımınız .footer öğesini .container öğesinden kaldırmanızı gerektiriyorsa, farklı bir temizleme yöntemi kullanmanız gerekir. En güvenilir yöntem son yüzdürülen sütununuzdan sonra (ancak .container öğesi kapanmadan önce) bir &lt;br class=”clearfloat” /&gt; or &lt;div class=”clearfloat”&gt;&lt;/div&gt; eklemek olacaktır. Bu aynı temizleme etkisini sağlar.</p>
<h3>Logo Değiştirme</h3>
<p>Bu mizanpajda logo yerleştirmek isteyebileceğiniz .header öğesinde bir görüntü yer tutucusu kullanılmış. Yer tutucuyu kaldırıp kendi bağlı logonuzla değiştirmeniz önerilir. </p>
<p> SRC alanını kullanarak (yer tutucusunu kaldırmak ve değiştirmek yerine) logo görüntünüzde gezinmek için Özellik Denetimi’ni kullanırsanız satır içi arka planını ve görüntü özelliklerini kaldırmanız gerekir. Bu satır içi stiller yalnızca logo yer tutucusunun tarayıcılarda tanıtım amacıyla görünmesini sağlamak için kullanılır. </p>
<p>Satır içi stilleri kaldırmak için, CSS Stilleri panelinizin Geçerli’ye ayarlı olduğundan emin olun. Görüntüyü seçin ve CSS Stilleri panelinin Özellikler bölmesinde, görüntü ve arka plan özelliklerini sağ tıklatıp silin. (Tabii ki, her zaman doğrudan kodun içine girip satır içi stilleri oradaki yer tutucusu veya görüntüden silebilirsiniz.)</p>
<h4>Internet Explorer Koşullu Yorumlar </h4>
<p>Bu sıvı mizanpajlar iki sorunu düzeltmek için bir Internet Explorer Koşullu Yorumu (IECC) içerir. </p>
<ol>
<li>Tarayıcıların yüzde tabanlı mizanpajlarda div boyutlarını yuvarlama şekli tutarsızdır. Tarayıcının 144,5pks veya 564,5pks gibi bir sayı oluşturması gerekiyorsa, onu en yakın tam sayıya yuvarlaması gerekir. Safari ve Opera aşağı yuvarlar, Internet Explorer yukarı yuvarlar ve Firefox kabı tamamen doldurarak bir sütunu yukarı, diğerini aşağı yuvarlar. Bu yuvarlama sorunları bazı mizanpajlarda tutarsızlığa sebep olabilir. Bu IECC’de IE tarayıcısını düzeltmek için bir 1pks’lik negatif kenar boşluğu vardır. Bu boşluğu mizanpaj gereksinimlerinize uyması için sütunların (soldaki veya sağdaki) herhangi birine taşıyabilirsiniz.</li>
<li>Bazı durumlarda IE6 ve IE7’de ekstra boşluk oluşturulduğundan, yakınlaştırma özelliği gezinme listesindeki bağlantıya eklendi. Yakınlaştırma, bu sorunu gidermek için IE tarayıcısına özel hasLayout özelliğini verir.</li>
</ol>
<h4>Arka Planlar</h4>
<p>Doğal olarak, herhangi bir div’deki arka plan rengi yalnızca içerik uzunluğu boyunca görünür. Bu, bir yan sütun görünümü oluşturmak için bir arka plan rengi veya kenarlık kullanıyorsanız onun altbilgiye kadar uzanmak yerine içerik sonlandığında biteceği anlamına gelir. .content div’i devamlı daha fazla içeriğe sahip olacaksa, onu sütundan ayırmak için .content div’ine bir kenarlık yerleştirebilirsiniz.</p>
<!– end .content –></div>
<div class=”footer”>
<p>Bu .footer öğesi, position:relative bildirimini içerir; Internet Explorer 6’ya düzgün bir şekilde temizleme yapabilmesi için altbilgi için hasLayout öğesini sağlamak amacıyla. IE6’yı desteklemeniz gerekmiyorsa, onu kaldırabilirsiniz.</p>
<!– end .footer –></div>
<!– end .container –></div>
</body>
</html>

Avrupa’da ırkçılık nöbeti

Irkçılık karşıtlığını ve çokkültürlülüğü bir norm ve değer olarak öne çıkarmaya çalışan batı dünyası son zamanlarda ırkçılık ve kültürel nefretin en ağır nöbetinden geçiyor. Nöbetin döngüsel bir çağrışımı var. Hiç bir zaman tam olarak çekip gitmeyen, zaman zaman çekilse bile fırsatını bulduğunda yeniden nükseden bir hastalık. Oysa çağdaş Batı veya çağdaş Avrupa fikri, hatta AB fikri, bu hastalığın ilelebet iyileştirilmiş olduğu yönündeki bir iyimserliği de sürekli besliyor.

Gerçekte ise son zamanlarda yaşanan olaylarla Batı dünyası bu konudaki en ağır sınavlarını yaşıyor. ABD’de Ferguson olayları, çözüldüğü zannedilen ırkçılık sorununun sadece bastırılmış olduğu ve her fırsatta nüksedebileceğini ve nüksettiğinde toplumda çok önemli bir karşılığa hala sahip olduğunu çok uyarıcı bir biçimde gösterdi.

Avrupa’da ise durum daha da vahim görünüyor. Nazi tecrübesinden sonra, özellikle Almanya üzerinde kurulan baskıların Alman halkında ırkçılığa karşı çok güçlü bir duyarlılık oluşturduğu söylenir. Ancak sözkonusu olan Yahudilik olduğunda işlemeye “şimdilik” devam eden bu duyarlılığın, başka ırklara karşı hiç bir güvence oluşturmadığı görülüyor. Üstelik Yahudilerin dışında örneğin, Türklere veya Müslümanlara karşı sergilenen ayırımcı politikaları mazur hatta makul gösteren bir zemin gelişiyor.

Asıl tehlikelisi de bu. İslam dünyasının bir çok yerinde yaşanmakta olan şiddet olayları, savaşlar, sorunu Müslümanlardan kaynaklanıyor olduğunu düşünmeyi neredeyse normalleştirmiş durumda. İslamofobi, yani İslam ve Müslüman nefreti, sorumlusu yine bizatihi Müslümanların olduğu “anlaşılır bir tepki” olarak benimsenmeye yüz tutuyor.

Aslına bakarsanız anti-semitizmin meşrulaştırılması da farklı bir yol izlemiş değildi. “Neticede Yahudiler kendilerinden nefret edilmeyi hak edecek işler yapıyorlardı. Anti-semitiklere yapacak başka bir şey kalmıyordu.” Müslüman nefretinin suçluları da nefretin sahipleri değil, bu nefreti hak edecek şeyler yapan Müslümanlar oluyor. Avrupalı değerlere hiç bir zaman ayak uyduramıyorlar, Avrupa ile entegre olmanın gereklerini yerine getiremiyorlar.

Aslına bakarsanız çokkültürlülük iddiasındaki Avrupa’nın gerçek anlamda farklı bir kültür ile imtihan edildiği ilk konu İslam’dır. Mevcut haliyle içermekten ve bir arada başarıyla tutmaktan gururla söz ettiği farklı kültürlerin hepsi de Avrupalı kültür havzası içinden çıkmış, o kültürün farklı tonlarından ibarettir. Bu kültürlerin çeşitliliğini barış içinde bir araya getiren bir birlik olarak Avrupa’nın övünmesini gerektiren fazla bir şey yok. Bu ton farklılıklarıyla ilgili geliştirdiği politikalar ırkçılık sorununu aştığını göstermiyor. Önemli olan İslam gibi nispeten daha farklı bir kültürle karşılaştığında nasıl bir tepki verdiğidir.

Esasen Türkiye’nin AB üyeliği Avrupa’nın önünde bu konudaki ufkunu geliştirmek için gerçek bir fırsat da sağlıyor. Üstelik İslam da neticede Avrupa’nın çok uzağında ve dışında bir kültür değil. Hem bugünün Avrupa’sının oluşumuna yaptığı tarihsel katkı dolayısıyla hem bugünün Avrupa sınırlarındaki azımsanmayacak nüfusu dolayısıyla. 

Yine de Avrupa’ya hakim olan kültürel hava, son zamanlarda Avrupa’nın her yerinde yükselmeye yüz tutan Islamofobik söylem ve hareketler Avrupa’nın bu imtihan karşısında ciddi bir zafiyet içinde olduğunu gösteriyor.

Özellikle Almanya’da son zamanlarda gelişen “Batı’nın İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar” (PEGIDA) hareketinin görmeye yüz tuttuğu rağbet tehlikeli sinyaller veriyor. Zaten çok az Müslümanın yaşamakta olduğu Dresden gibi bir şehirde, açıkça “ülkemizde Müslüman görmek istemiyoruz” sloganlarının atıldığı gösterilerle başlayan hareket başta 300 üyeli bir gruptan ibaretti. Ancak kısa süre içinde 20.000 üyeye ulaştı, ve ülke çapında her hafta farklı şehirlerde İslam nefretini açıkça haykıran gösteriler yapmaya başladı. Gerek bu gösterilerde gerek başka zeminlerde Avrupa’da daha fazla cami görmek istemediklerini söylerken hedef gösterilen camilere yönelik saldırılar gittikçe yaygınlık kazanıyor.

Sivil toplum düzeyinde bu gelişmeler olurken, asıl kaygı verici durum politikacıların bu ırkçı gelişmelere hitap etme yarışına girmeleri oluyor. CSU parti programına “evde Almanca konuşma zorunluluğu” getirmek gibi bir konuyu gündeme getirebiliyor.

Anadilde eğitim kavramını Türkiye’nin demokratikleşme ve insan hakları karnesinin bir önemli başlığı olarak gündemden hiç düşürmeyen Almanya’da Türklere yönelik böyle bir konunun akla gelmesi bile çok manidar. Doğrusu, kendi bize tavsiye ettikleri şeyden kendilerinin ne kadar uzak olduğunu gösteriyor da bu uzaklığın sebebi üzerinde düşünmek de bize düşüyor.

Batı’nın tarihe gömdüğünü ve tedavi etmiş olduğunu zannettiği bu ırkçılık nöbeti hafife alınacak bir sorun değil. Etkili tedbirler alınmazsa, Avrupa adına ortaya konulan bütün müktesebatı alıp götüreceği muhakkak.

İNNA LİLLAH VE İNNA İLEHYİ RACİUN

Biz fani aklımızla büyük zannettiğimiz planlar yaparız, bu planların içinde kendimizi ne de önemli addederiz. Biz olmasak olmaz deriz de, bu feleğin sahibi her seferinde uyarısını yapar, planın ve bütün planların mutlak maliki olarak… Amerikalı Müslümanların çatı kuruluşlarından Muslim American Society (MAS) ve ICNA’nın yıllık olağan konferansı için geldiğim Chicago’dan rahmetli amcamın oğlu Mehmet Ali Aktay ve eşi Muazzez hanımın Şanlıurfa’da geçirmiş oldukları trafik kazasında hayatlarını kaybetmiş olmaları dolayısıyla aynı uçakla geri dönüyorum. Askerlik görevini yerine getirmekte olan sevgili oğullarını ziyaret etmek, onunla hasret gidermek üzere yola koyulmuşlar.

Allah’tan rahmet diliyorum. Bu esnada başsağlığı için arayan, mesaj bırakan, uzun süre uçakta olduğum için cevap veremediğim bütün dostlara teşekkür ediyorum.

“Güç gösterisinde” sirkatini sergilemek

Hanefi Avcı’nın cezasının Yargıtay’ca onanmasını Ali Bayramoğlu “Cemaatin Güç Gösterisi” olarak nitelemiş. Durumu gerçekten çok iyi ifade eden bir niteleme, ama eksik. Bunu tamamlayacak bir betimleme cemaatin bu güç gösterisinin aynı zamanda tükenişinin, batışının bir ifadesi oluşudur. Paralel yapı Hanefi Avcı ile ilgili asıl güç gösterisini hayatı boyunca muhafazakar, milliyetçi bir emniyet görevlisi olarak temayüz etmiş birini bir komünist silahlı örgüt kurmak ve yönetmek suçlamasıyla yaptığında yapmıştı.

Oradaki güç gösterisi sadece yapılan şovdan ibaret kalmamış, herkesi de bu absürt iddiaya inandırmak suretiyle gerçekleşmişti. Bir inandırıcılık düzeyi testi olarak Hanefi Avcı vakası başlıbaşına örnek bir vakadır. Ergenekon denilen yapıyla mücadele adına üretilen büyük kredinin neye yetebileceğini de gösteren bir göstergeydi bu olay.

Oysa şimdi, bambaşka bir safhadayız ve bu safhada ortaya konulan güç gösterisi şimdiye kadarki bütün iddialarından vazgeçmeyi de gerektiriyor. Bedeli ağır ödenen veya ödenecek olan bir güç gösterisi.  Her hamle niyeti, planı ve sorumluluğu daha fazla ele veren bir tür suçların itirafı şeklinde gerçekleşiyor. Güç gösterisi yaparken, sirkatini söylüyor paralel yapı. Bu sirkat kimsenin görmezden gelebileceği bir sirkat değil.

Paralel yapı, sirkatini bu kadar açık biçimde ortaya koyacak şecaat gösterilerine neden girişiyor olabilir? Bu şecaat gösterilerinde bir akıl kalmış mıdır? Daha önce sorduğumuz soruyu tekrarlayalım: Camianın stratejik aklına ne oldu?

Aslında başından beri paralel yapı 17-25 Aralık darbe sürecine bütün unsurlarıyla katıldığı halde “bizim alakamız yok” demeyi de hiç ihmal etmedi. Bunun, muhatabını aptal yerine koyan çileden çıkarıcı pişkinlik boyutunu hissetmemek mümkün değildi.

Ancak sürecin devamında muhatabın aptal yerine konulmasından ziyade camiaya atfedilen aklın biraz daha abartılmış olduğunu hissettirecek daha çok şey olmaya başladı. Başkalarını sürekli aptal yerine koymanın kaçınılmaz sonucudur zaten, insan kendi akıl ve basiret yitimine uğrar. Karşıdakinin aptal olduğu varsayımı akıllıca davranmayı, hatta akıllı olmayı gereksiz kılar. Allah’ın sopası da böyle çalışıyor işte.

Paralel yapı elli yıldır biriktirdiği bütün stratejik müktesebatını getirip büyük bir kumara yatırdı ve kaybetti. 17 Aralık girişimi bir tamahkar kumarbazın hikayesidir bir bakıma. Sadece kendi kaybetmedi, ona inananlara da kaybettirdi. Gelinen noktada kayıpların telafisi mümkün görünmüyor. Tekrar eski duruma avdet etmek mümkün değil.

Bu ölçekte kayıpların psikoloji üzerinde doğal olarak çok ciddi bir travmatik etkisi oluyor. Öyle görünüyor ki, bu travma sonrası durumlarda ortaya çıkabilecek tipik durumlarla karşı karşıyayız. Son derece güçlü bir haklılık şemasına sahip olan camia, bu durumda kendi haklılığına kendini inandırabilmek için çok daha radikal, çok daha saldırgan bir dile sarılıyor. 

Çok iyi retorik yapabilen, çoğu da ithal, bir kaç kalemşörü ve aynı haklılık şemasında ısrar eden yığınla trolün yürüttüğü PR kampanyaları dışında yapı, retorik sanatının da köküne kibrit suyu ekiyor. Ancak dışarıdan tam bir retorik katliamı gibi görünen bütün bu hareketlerin, failleri açısından travmayı daha az kayıpla atlatmaya yarayan bir işlevi oluyor.

Gülen, elemanlarını bütün bu yaşananlara rağmen yaşananların sonunda bir umut olduğuna dair kesin bir inançla motive ediyor. Bu bir telafi mekanizması, zira, yapılanların akılla izah edilir bir tarafı yok. Esasen hiç birisi baştan beri kendi aklıyla hareket etmiyor. Asıl büyük hikmetli sırrı taşıyan “hocaefendi”nin bir bildiği vardır ve o ne diyorsa odur.

Ehli sünnet itikadı açısından ancak vahy alan birine, yani bir peygambere, o da aldığı vahy sınırlarında gösterilebilecek olan bu sadakat, Şiilik karşıtlığıyla temayüz eden paralel yapının en ayırt edici özelliği haline geliyor.

Bu özelliği dolayısıyla empatiyi de, dışarıdan nasıl göründüğünün basiretini de yitirdiler. Algıyı yönetelim derken, haklarında oluşan algının cenderesine yakalandılar.

Böylece her yaptıklarıyla daha fazla batma noktasına geldiler.

Thomas Hobbes, John Locke and Jean Jack Rousseau

Thomas Hobbes, John Locke and Jean Jack Rousseau are the most well-known names in the history of political thoughts. This trio is named as “social contractarian”.

The social contract is a fictional depiction of nature. Hobbes, Locke and Rousseau interpret the nature according to their own thoughts. For example, Hobbes says that the nature is chaos and turmoil because of the freedom and stop at nothing. On the other hand Locke describes the concept of equality, because everyone has borders for their life. So nobody bothered each other, they know their limits and benefits. And according to Rousseau there is equality in nature. People are not dependent on each other, because everyone is compassionate and helpful.

The thinkers described the nature with different aspects, so different ideas have emerged. Each thinker fictions a social contract themselves, because they have different values. Therefore, they interpret the concepts differently, because of these differences. Such as these concepts: “state, freedom, society, power, source of power, self-control, and ext.”

For example according to Hobbes before occurring of state, there was fighting, war, and strife in the nature. In other words “man is a wolf to man” or “homo homini lupus”. And everyone had a fight with anyone. Society did not progress at such a time. Therefore, people agreed for providing order and peace among themselves and the end of it they made a contract. They transferred their freedoms to Leviathan (state). Lastly, according to Hobbes, the state was born for providing order from the social contract by the people which is in natural life. Leviathan’s mission is to maintain order. Thus, in the Hobbes’s conceptions state is not liberal, it is authoritarian.

John Locke says that there was peace and freedom among the people who lived in the old period, before occurring the state. The people had happy lives. There was a trouble and it was punishment. There was not any soot for punishment. Therefore people made a contract and they gave up from their punishment rights. Due to the contract people moved to political society from natural society.

Last thinkers on the subject is Rousseau. According to him, there was equality, peace and happiness among the people in natural life. But people started to cover their needs, and this gave rise to private property. Equality was damaged with the emergence of private property. Fighting and bickering came out instead of peace and happiness. People made a contract to end the turmoil in the society. A social committee was formed with the contract, and this is state.

As mentioned above, Thomas Hobbes, John Locke and Jean Jack Rousseau have social contract, and again as mentioned above, they have different conceptions for the social contract. We have explained the reasons that what they are.

As a result, ruled citizens and rulers made a social contract. If they honuor the contract mutually, and respect the rule of law, will come out in a well-organized state.

NASRETTIN GUNES, IR, 2014

Sanat tadında siyaset

AK Parti”nin Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde şu ana kadar ülkede sergilediği siyaset, siyasete dair bilinen bütün ezberleri yerle bir ettiğini söylemiştik. Yeni Türkiye bu ezberlerin yıkıldığı ve yeni siyasi teamüllerin (habitusların) ikame olacağı bir Türkiye olacaktır.

Türkiye”nin bütün sosyolojik unsurlarıyla giderek bu yeni siyaset tarzına, teamüllerine ve ölçülerine alışmaya başladı. AK Parti”nin siyaseti bir bakıma da toplumda oluşturmuş olduğu yüksek beklentilerin baskısı altında şekilleniyor. Bu baskı, kuşkusuz hiç de olumsuz değil, aksine kendi sosyolojik tabanıyla interaktif, katılımcı siyasetin yüksek örnekleri bu sayede sergilenmiş oluyor.

Kuşkusuz, bu siyaset sahnesinde rolünü oynamayı bir türlü beceremeyen, başka bir sahnenin repliklerini en alakasız yerde tekrarlayan muhalefet gibi bir sorunumuz yok değil. Bu muhalefet, hala Türkiye”nin değişmiş olduğundan haberdar değil gibi.

O yüzden eski Türkiye”ye özgü ezberlenmiş repliklerini en detone ve en münasebetsiz yerlerde tekrarlarken her seferinde AK Parti”nin bir siyaset aktörü olarak daha da parlamasını sağlamış oluyor. Giderek ülkenin yaşamakta olduğu değişimin ana aktörü olarak AK Parti muhalefetin varlığının ana sebebi haline geliyor.

AK Parti”nin kurulduğu tarihten itibaren girdiği 9 seçimin her birinin kendine ait bir bağlamı ve hikayesi oldu. Toplamda ise kendi içinde son derece tutarlı ve istikameti ve bütünlüğü olan büyük bir hikayeyle karşı karşıya kalıyoruz.

3 Kasım, 1 Mart, 27 Nisan, 22 Temmuz, 21 Ekim, 29 Ocak (Davos), 12 Haziran, 12 Eylül, 17-25 Aralık, 30 Mart, 10 Ağustos, kapatma davası, Ergenekon ve Balyoz davaları, Mavi Marmara, Arap Baharı, başörtüsü ve katsayı davaları, demokratik açılım ve çözüm süreci … bu büyük hikayenin içinde önemli tarihsel gün ve olaylar.

Bu hikayelerin hepsinin içinde tabii ki, AK Parti”nin ekonomideki, dış politikada ve sosyal hizmetlerdeki, eğitim ve ulaşımdaki dev başarıları var.

Bütün bu hikayenin toplamından itibar kazanan en önemli kavram siyaset olmuştur. Bu hikayenin bütünlüğünde sanatsal bir bütünlük, bu bütünlükten yansıyan bir tutarlılık duygusu ve estetik vardır.

Hiç kuşkusuz Davutoğlu”nun Genel Başkan olarak seçileceği 27 Ağustos tarihi de AK Parti”nin şu ana kadar sergilediği bu siyasal performans içinde, bu performansı ilgiyle ve aşinalık kesbederek izleyenler için apayrı bir güzelliği temsil edecektir.

Walter Benjamin, politikanın estetikleştirilmesinin sakıncalarına dair uyarılarda bulunarak alternatif olarak estetiğin siyasallaştırılmasından bahsetmişti. AK Parti”nin 13 yıllık siyasal performansının toplamından politikanın güzelleştirilmesinden ziyade güzelliğin siyasallaşmasını izleme fırsatını bulduğumuzu düşünüyorum. Bu güzelliğin özünün samimiyet olduğunu söylemiştik ki, bu özellik şimdiye kadar geçer akçe olan siyaset biçimlerinin çok yabancısı olduğu bir değerdi.

Samimiyete dayanmayan siyaseti güçlendirmek için estetik bir takviyeye ihtiyacı vardır ki bu durumda sanat siyasetin hizmetine çok hoyrat bir biçimde sokulmuş olur. Oysa ortada samimiyet varsa, kafi derecede güzellik de vardır. Samimi olan yeterince güzeldir. Bu güzelliğin siyasallaştırılması siyaset adına da özgün olanın, yeni olanın, sahih olanın ortaya konulması anlamına geliyor.

Davutoğlu”na ve dış politika performansı dolayısıyla yöneltilen eleştirilerin hiç birisi, öneri olarak daha iyi ve daha güzel bir siyaset öneremiyor. Hatta önerilen siyasetlerin her biri samimiyetten uzaklaşmayı, sözüm ona realist olmak adına bir çirkinliğe ortak olmayı öneriyor.

Sözgelimi, Mısır”da, Irak”ta veya Suriye”de gelişen olaylara karşı bugünkünden daha az zararlı çıkmak, hatta kârlı çıkmak için neler yapılabilirdi? Bu sahalarda kâr zarar hesabı yapanların ve buradan Davutoğlu”na büyük payı çıkaranları dinlemeye kalksanız, ortada ne güzellik kalır ne iyilik.

Şarkının tam burasında, Davudi bir ses lazımdı

AK Parti 12 yıldır Türkiye”yi tek başına yöneten bir parti. Bu haliyle AK Parti”nin Türkiye”nin siyasi tarihine bir çok bakımdan devrim niteliğinde katkılar yapmış olduğunu söylemek mümkün.

Herşeyden önce arka arkaya seçimler kazanarak üstelik her seferinde oyunu artırarak tek başına iktidarda kalabilmek bakımından bir ilk olduğu muhakkak. AK Parti bu özelliğiyle parti ve seçmen arasında salt siyasetin ötesinde sadakat diye bir ilişkinin veya değerin de var olabileceğini ve bunun pekala bir geçerliliğinin de olabileceğini gösterdi.

Bu denge içinde AK Parti seçmenini veya sosyolojik tabanını tam bir sadakatle temsil ederken, bir yandan da aynı sosyolojik taban üzerinde Jakoben bir üstünlük iddiası taşımaksızın değişimine de öncülük etti. Böylece bir siyasi partinin kendi sosyolojik tabanı ile ilişkisine dair son derece özgün bir model de ortaya koydu. Kentleşmesini ve orta-sınıflşmasını da tamamlamakta olan bu kesimlerin siyasal ufuklarına, duruşlarına ve hedeflerine dair çok önemli bir etkisi de oldu.

Bu değişimin gerek kültürel gerek siyasal boyutları üzerinde ayrıca durulmalıdır. Doğrusu salt bu boyut üzerinde akademik tezler yapılsa yeridir.

AK Partinin Türkiye partileri içinde dünya ile en yaygın ilişki ağına ve etki alanına sahip olmasıyla da ayrı bir kulvar açmış olduğunu da söyleyebiliriz. Denilebilir ki, bugün AK Parti kendi adına sürdürdüğü diplomasi ile Türkiye için apayrı ve güçlü bir imkan da oluşturuyor.

AK Parti”nin özgün yanlarında biri de iktidarda olduğu halde muhalefetin yapması gerekeni yaparak kendisiyle yarışması. Adeta kendi iktidarına muhalefet ederek kendini sürekli daha iyiye, daha ileriye zorlamayı başardı. Bu belki biraz da muhalefetin kendi görevini yapmamasından doğan boşluğun zorladığı bir şeydi, ama belki de muhalefete bir alan bırakmaması dolayısıyla bir türlü işlevsel bir muhalefetin oluşmamasına yol açtı. Bu konu apayrı bir araştırma konusu, kuşkusuz, ama bu alanda da AK Parti”nin apayrı bir özgünlük sergilediği muhakkak.

AK Parti”nin özgün yanlarında biri de bugün bütün dünyada hareketleri ve siyaseti ilgiyle izlenen, uluslararası düzeyde Türkiye siyasi tarihinin en yaygın etkiye sahip partisi olmasıdır. Ahmet Davutoğlu bu durumu “Türkiye”nin yükselişi ile AK Parti”nin yükselişinin birbirinden ayrılmazcasına özdeşlemiş olduğu” şeklinde ifade etti ki, bu sözler, AK Parti”nin bu konudaki özgünlüğünü de en iyi şekilde özetliyor.

AK Parti”nin siyasi hayatımıza getirdiği özgünlüklerden biri de gelenek ve yenilenme arasında kurduğu dengeyi kurumsal bir teamüle bağlamış olması. Üç dönem kuralının bir teamüle dönüşmesiyle birlikte parti içindeki yenilenmenin dengesi büyük ölçüde sağlanmış oluyor ama hiç bir şekilde tecrübenin ve geleneğin dışlanmadığı, aksine geleneğe her aşamada taze bir kanın kazandırılmasıyla daha da canlandırıldığı bir dinamizm de sözkonusu oluyor.

AK Parti”nin bir başka özgün yanının tipik bir tezahürünü de dün Ahmet Davutoğlu”nun bizzat partinin lideri 12. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan tarafından başbakan ve genel başkan adayı olarak ilan edilmesi sahnesinde görmüş olduk. Bu sahne yine bizzat Erdoğan tarafından 7 yıl önce sayın Abdullah Gül”ün Cumhurbaşkanı adayı olarak ilan edilmesi esnasında yaşanmıştı.

Esasen Bu sahneleri yaşatan özgünlük, Ak Parti”nin bir kariyer ve kişisel ikbal hareketi olmaktan çok bir dava partisi olmasıdır. Yüzde 52″lik bir başarıyı yakalamış bir parti olarak, en kritik aşamadan, kendisine bir genel başkan ve kabineye başbakan seçerken bu süreci olabilecek en rahat şekilde geçebiliyor olması partinin gücünü de, özgünlüğünü de gösteriyor.

Kuşkusuz bu gücün en önemli kaynağı liderliğinden geliyor, ama o liderliğin de en büyük gücü istişare ilkesine verdiği önemle parti içindeki ortak aklı çok iyi dinliyor ve değerlendiriyor olmasından kaynaklanıyor.

O aklın mevcut durum içinde işaret ettiği kişi, sahip olduğu kişisel özelliklerle partinin sosyolojik tabanı arasındaki muhteşem uyumu da işaret ediyor. Süreç içinde değişim mukadder, ama bu değişimin bir ahenk içinde olması her zaman her kurumda mümkün olmuyor.

Abdullah Gül”den sonra Cumhurbaşkanının Erdoğan olması, Erdoğan”dan sonra AK Parti Genel başkanı ve başbakanın Davutoğlu olması adeta çok iyi bir müzik eserinin arka arkaya uyumlu sadâlarındaki mükemmel ahengi yansıtıyor.

2007″de, Abdullah Gül”ün cumhurbaşkanı olmama ihtimali belirdiğinde “bu şarkı böyle bitmez” demiştik, çünkü o bağlam içinde şarkının o yerinde Gül”ün cumhurbaşkanlığı mukadderdi.

Mevcut durumda dinlediğimiz mükemmel şarkının burasına bir Davudi ses mükemmel bir uyum sergileyecekti.

Camianın algı yönetimi: Bozuk aynalara güzelliğini söyletmek

Gülen hareketinin baştan beri en uzman olduğu hususlardan birinin algı yönetimi olduğunu söylemiştik. Hareket yıllarca kendisinin nasıl görüneceği hususuna devasa yatırımlar yaptı. Bir devletin kamu diplomasisi faaliyetleri çapında ve bütçesinde faaliyetler yaparak nasıl göründüğünü, nasıl algılandığını yönetmek istedi. Algılanış biçimiyle ilgili hoşuna gitmeyen en ufak bir haber veya söz duyduğunda bunu düzeltmek için inanılmaz bir enformasyon çabası sergiledi. Kendisi hakkındaki algı sayfaları tam bir tabula rasa olarak kalsın ve onu istediği gibi kendisi doldursun istedi.

İşin ilginci, üretmeyi hedeflediği algı ile kendi elemanlarına kendini anlatış biçimi arasında her zaman bir mesafe oldu.

İçerde herkes bu oluşuma bir dini cemaat olarak inandırılmıştır mesela. Ama dışarıya bu hareketin bir sivil toplum hareketi olduğu algısını özenle işlemeye büyük yatırımlar yapıldı. Hareketin üyeleri birbirine en sıkı örgütsel bağlılıklarla bağlı oldu.

Yurt içindeki veya dışındaki okullara veya bütün görevlere harekete intisap etmiş olan üyeler kendi tercihlerine ve ailelerinin rızasına hiç bir şekilde bakılmaksızın atama usulüyle yollandı. Hareketin üyeleri bu anlamda hiç bir kararı sorgulamadan kendilerine sıkı bir hiyerarşik düzen içinde takdir ve tensip edilmiş olan görevlere gittiler.

Bir anlamda bu gerçekten hareket mensuplarının hizmet idealine ne kadar müthiş bir fedakarlıkla bağlı olduğunu ve sorgulamaksızın her göreve koştuklarına dair müthiş bir sahnedir. Ancak bu sahneye rağmen hareketin Gülen’in doğrudan yönetimine bağlı olmaksızın kendi kendine işleyen bir gönüllüler hareketi olduğu izlenimi vermeye çalışıldı. Biricik evlatlarının kendi rızaları dışında yurtdışındaki işlere yollanmasından şikayet eden ailelerin haddi hesabı olmuyordu bu arada.

Hareketin müntesipleri arasında Yahudilik hakkında, Gayr-ı Müslimler, Aleviler ve hatta Kürtler hakkındaki kabuller ile dışarıya yansıtılmaya veya başkalarında idare edilmeye çalışılan algılar arasında da hep dağlar kadar fark olmuştur. Hareketin bir sır hareketi olması, her düzeyde herkesin herkesten bir şeyler saklamasını da beraberinde getiriyor. Asıl sır zaten hocaefendide saklıdır. Ama hiyerarşik düzeyine göre herkesin bir altından gizlediği sırlar vardır. Çifte dil, tüm sırcı, esoterik, batıni hareketlerde olduğu gibi böylece Gülen hareketinin karakteri haline gelmiştir.

Tarihte de Batınilerin bizzat kendi üyelerinden sakladıkları sır silsilesinin son ve büyük halkasını elinde tutan liderler bu sırrı hep bir siyasi oportünizmin, iktidarın ve başkalarıyla işbirliği imkanlarının en büyük aracı olarak değerlendirmediler mi?

Gülen hareketinin algı yönetimi şimdiye kadar hep kendini başkalarına en iyi şekilde göstermeye dönüktü. O yüzden halini görmeyip karşısına geçtiği aynaya baskı yaparak dünyada kendisinden daha güzeli olmadığını itirafa zorlayan çirkinin hali vardı üzerinde. Baskı yaptığı bozuk aynalardan istediği cevabı ala ala kendisini de buna inandırdı. El attığı herhangi bir alanda kendisinden güzeli, iddialısı çıktığında onu bertaraf etmenin hiç bir yolundan çekinmedi. Kumpaslar kurdu, medyasıyla, polisiyle, yargısıyla onu yok etmeye çalıştı.

Dünyanın en ılımlı, en akıllı, en derin, en büyük alimi ve İslam’ın da en büyük temsilcisi olduğuna inandı hocaefendileri. Yaptıkları sempozyumlarla, diyalog turizmleriyle, PR çalışmalarıyla, kamu diplomasileriyle karşılarındaki dünya aynasına tam bunu kabul ettirmiş olduklarını düşünürken, Erdoğan diye biri çıktı, bütün dünyada hem siyasi bakımdan hem İslam’ın temsili bakımından o hocaefendinin bütün asabını bozacak işler yaptı. İslam’la demokrasi, insan hakları, insani yardım ve kalkınma gibi konular konuşulacaksa, bu işlerde ilk akla gelenin Erdoğan olması hazmedilebilir değildi. Hocaefendinin şimdiye kadar Wall Street Journal, Economist, The New York Times gibi aynalara bile binbir ısrar ve çabayla, duygusal ilişkilerle, söylettiği güzelliğin (!) kaldırabileceği bir durum değildi bu.

Gülen hareketi, o bozuk aynalara halen bir şeyler söyletebiliyor belli ki. Ancak onlara bir şeyler söyletirken de çirkinliği ortalığa dökülmüş durumda. Kendi algısına dair ortada yönetebileceği hiç bir şey kalmamış durumda. Her tarafın döküldüğünü fark ediyor. Kimseyi artık bu hareketin İslam’a insanlığa veya herhangi bir iyi amaca hizmet hareketi olduğuna inandırması mümkün değil.

Bir bakıma batık bir yapı var, ama son anda yapabileceği ve yapmakta olduğu şey histerik bir intikam çıkışıdır. Şu anda camia bütün PR ve algı yönetimi maharetini kendi algısını düzeltmeye değil, Erdoğan ve AK Parti algısını bozmaya, onu yıpratmaya adamış durumda. Kendi algısını düzeltmekten yana ümidini kesmiş durumda. Dünyaya, Erdoğan yönetim altındaki Türkiye’nin basını nasıl baskı altında tuttuğunu, Türkiye’nin demokrasiden ne kadar uzaklaşıyor olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Polis, medya ve yargı ayaklarıyla oluşturdukları mafyatik yapının yol açtığı mağduriyetler dolayısıyla kendileri hakkında davalar açılıyor. Açılan hiç bir davanın gazetecilik faaliyetleriyle ilgisi yok. Maşallah gazeteleri ve televizyonları Türkiye tarihinin hiç bir döneminden hiç bir gazetecinin teneffüs edemediği bir özgürlük ortamından yararlanarak sabahtan akşama kadar en şiddetli muhalefetini de yapıyor.

Olayı getirip yazdıkları yazılara baskıya dayandırmaları, bunu dünyaya böyle aksettirmeye çalışmalarını şimdiye kadar “hizmet” vaatlerine inanarak bunlara bir nebze himmet vermiş olanların vicdanına havale etmek lazım. O vicdan halihazırda en büyük cezayı veriyor zaten.

Köşe yazısı da delil olur bir ‘kıl’ da

Paralel yapının marifetleri öyle görünüyor ki, sayarak bitmiyor. Yalan, iftira, entrika, darbecilik, dini istismar, yetkiyi ve görevi suiistimal, kadrolaşma, emanete hıyanet, güveni kötüye kullanma vs.

Bütün bu özelliklerini göstere göstere sergiliyorlar ve pişkince.

Ama bugünlerde gördüğümüz daha açık bir özellikleri de cazgırlıkla suçluyken güçlü görünme konusunda sergilenen üstün performans ve pişkinlik. Operasyonu günler öncesinden polisin içindeki köstebekleri marifetiyle öğrenebildiklerine göre aslında haklarında başka delile bile gerek yok.

Polisin içinde hala devlete veya polis teşkilatındaki hiyerarşik düzene değil kendilerine çalışan elemanlarının olduğu aslında bu olayla birlikte kesinlik kazandı. “Nerede, hani paralel? Gösterin de gidip biz de üye olalım” diye Kılıçdaroğlu triplerine yatmalarına gerek yok. Bu hali görüp de “işte paralel” diyerek kimsenin salağa yatmasına veya başkasını aptal yerine koymasına uygun bir durum yok artık.

Daha kimsenin ruhu duymamışken polisin içindeki elemanları eliyle öğrendikleri bilgileri sosyal medya üzerinden paylaşarak bir de kalkışma örgütlediler. Yetmiyor, kısa süre içinde dünyada şimdiye kadar himmet paralarını yedirdikleri medyadaki etkili çevrelerdeki bütün adamlarını harekete geçirerek kendilerine yapılacak olan operasyonu daha yapılmada, bir “özgür basını susturma, muhalefeti bastırma” olarak anlatıp onları sazan gibi düşürüyorlar.

Halihazırda aralarında yüzlerce gazetecinin de bulunduğu 50 bin kişinin tamamen keyfi ve işkence şartları altında tutuklu bulunduğu, her gün onlarca kişinin sivil gösterilerde hayatını kaybettiği Mısır’a dair hiç bir tepkilerini duymadığımız  yabancı basından ve siyaset çevrelerinden henüz olmamış ve muhtevası belli olmayan operasyonlar için müthiş bir tepki kampanyasını bu sayede görmüş oluyoruz. Göz yaşartıcı bir hassasiyet, “özgür basın” adına umut verici bir görüntü doğrusu

Aslında bu vesileyle bu yapı psikolojik harp teknikleri konusunda da hiç de az marifetli olmadığını ortaya koymuş oldu. Şimdiye kadar saman altındaki yollardan sessiz sedasız ne sular seller yürütmüş olduklarına dair başka bir delile de, bilgiye de gerek bırakmıyorlar. Bu marifeti, taa, altmışlı yılarda Komünizmle Mücadele yıllarında kontrgerilla temrinleriyle kapmış olduklarını bugün daha iyi anlıyoruz.

14 Aralık’ta başlatılan operasyon aslına bakarsanız, örgütün suç işleme tarzını en açık şekilde ele veren bir olayın mağdurlarının şikayeti üzerine başlatılmış bir operasyon. Polis, yargı ve medya işbirliği içinde hedef alınan herhangi birinin hayatının kısa süre içinde nasıl karartılabildiğine dair mükemmel bir örnek. Bu örnek sadece ismi bile paralel yapı tarafından “tahşiye” diye konulan gruba mahsus da değil. Paralel yapının herhangi bir faaliyet alanına giren her kişi veya gruba karşı bu yapının muamele tarzı bu.

Bu yanıyla yaptıkları mafya örgütlenmelerinin yaptığından farksız. Bir farkla, şimdiye kadar Türkiye’de dini ve milli motifleri bu kadar etkili ve yaygın bir biçimde kullanabilen ve başta yargı ve emniyet olmak üzere devletin bütün birimlerinde bu kadar yaygın bir biçimde örgütlenmiş bir mafya örgütü yoktu.

Dershane alanına giren ve bu konuda yapıyla rekabet eden biri görüldüğünde hemen paralel yapıyla bağlantılı bir savcıya o kişi hakkında bir uydurma ihbar mektubu gönderiliyor, savcı hemen bütün iletişim araçlarını, telefonunu dinleme kararı alıyor ve kısa süre içinde o kişiye çökülüyor.

Yolsuzluğa karşı temiz toplum aradıkları yok. İstedikleri şey, kendilerine haraç vermeyen, kendilerini görmeyen hiç bir bakanın, hiç bir başbakanın kalmaması idi. 17 Aralık yıllardır her tarafta denedikleri bu “çökme” işleminin hükümete karşı sergilenmesinden başka bir şey değildi.

Tahliye edildikten sonra pişkin pişkin kalkmış “basın susturulamaz” diyor. Basını susturmak isteyen varmış gibi. “Ortada delil diye hepsi hepsi iki köşe yazısı bir haber” diyor. Bununla mı suçluyorsunuz diyor. Milleti aptal yerine koyarak.

Sayın “gazeteci”. Kimseyi iki köşe yazısı için aldıkları yok, bunu sen de biliyorsun aslında ama yine söyleyelim. Ortada o köşe yazıları ve haberler marifetiyle mağdur edilmiş, hayatları karartılmış insanlar var. Hiç bir suçları yokken evlerine örgüte bağlı polisler eliyle bomba konulmuş ve bu bombalar yüzünden “terör örgütü” diye iftira atılmış insanlar var. O “iki köşe yazısı” da pekala o suçların delilidir. Bazen bir “kıl” da bir cinayet mahallinde olayın aydınlatılması için bir delil olabilir.

Yoksa, basını susturmak isteyen kim? Basın susturulmuş olsa, senin basının adliye meydanının önünde oynadığın gülünç kahramancılık oyununu canlı canlı televizyondan verebilir miydi? Anlayana, o görüntünün kendisi suratına çalınmış bir cevaptır. Allah’tan korkmaz, kuldan utanmazlar. Hayatlarını kararttığınız, mafya gibi mallarına, mülklerine, özgürlüklerine çöktüğünüz insanlara karşı dini de, hizmeti, de demokrasiyi de kalkan olarak kullandınız. Gazeteciliği, özgür basın söylemini mi kullanmayacaksınız?

Enselenmiş darbecilik ve hırsızlıklarınızı örtbas etmek için istediğiniz kadar cazgırlık yapın, yaptığınız herşey sizi daha da batırıyor. Halk nezdinde meşruiyetinizi, inandırıcılığınızı, güvenilirliğinizi kaybetmişsiniz.

Yıllarca himmetlerini sömürdüğünüz masum Türk halkı nezdinde kaybettiğiniz itibarınız size pul olarak yeter.